25 Aralık, 2010

İlahî!!!






































"...penceremi açtım gecenin duasına, uzattım ellerimi cevabına..."

Murat Çelik

22 Aralık, 2010

-Diyojen'den Mevlana'ya-





































Yunan filozoflarından meşhur Diyojen bir gün elinde fener Atina sokaklarında dolaşıyormuş. Gündüzün fener yakmış olmasının sebebini sormuşlar:


-Adam arıyorum! Cevabını vermiş.

Hz. Mevlana bu cevabı: “Şehrin ihtiyarı, şeytandan ve canavarlardan usandım, adam arıyorum diye elinde bir kandil olduğu halde dün dolaşıyordu” beytiyle ifade etmiştir.


Pir başka bir misal gösteriyor:

Nakş berdivâr misli âdemest,
Binger ez sûret çi çiz-î ô kemset

“Duvarda asılı levhadaki resim de adam gibidir. Bak ki suret itibariyle onun ne eksiği vardır?”

Can kemest an sûret-î bâtâbrâ,
Rev bicô an gevher-î emyâbrâ.

“O parlak suretin canı eksiktir. Git de o nadir bulunan cevheri, yani insanlık ruhunu ara.”

09 Aralık, 2010

Kendi Halinde! Kendince! Derginiz! Şehvar...



…Batılılar !


Bilmeden

Altı oğlunu yuttuğunuz

Bir babanın yedinci oğluyum ben

Gömülmek istiyorum buraya hiç

değişmeden… Doğulu olarak ölmek

istiyorum ben… Masal / Sezai Karakoç

Küçücük Bir Kızın İçindeki Başörtü Ve ALLAH Sevgisi...(İbretlik ve yaşanmış hikâye)




































Başörtüsü ile ilgili herkesin bir örtünüş hikâyesi ve daha sonrasında yaşadığı müsbet ya da menfî hadiseler vardır. Kızım, başını henüz birinci sınıfa giderken örtmüştü. Yedi-sekiz yaşlarındaydı. Fırfırlı, süslü, güzel ve küçük başörtüleri vardı. Büyük, küçük herkesin ifadesi ile, başörtüsü çok yakışıyordu ona. Bazı büyük hanımlar, “Böyle güzel yakışsa biz de örtünürdük” diyorlardı ama, bu tabiî ki mazeretti. Sanki sadece yakışanlar örtermiş de, yakışmayanlar o emirden muaf tutulmuş gibi. Bazen de çok küçük olduğunu, daha sonra da örtse olabileceğini dile getirirlerdi. Bir gün dedim: “şu anda başınızı örtmenize engel nedir?”


Dediler ki: “Yaşımız epey geçti, zor geliyor. Belki daha erken olsaydı, nefsimize zor gelmezdi.”

“Bakın, kendiniz îtiraf ettiniz işte, ben kızıma 15-16 yaşından sonra örtünmesini teklif etsem, belki zor gelecek, kabul etmekte zorlanacaktı.”

“Doğru!” dediler. Bu arada bir soru daha buldular.

“Peki şu anda sizin zorunuzla değil de, kendi arzusu ile mi örtünüyor acaba, ne dersiniz?”

Ben de şu hadiseyi anlattım onlara:

“Birgün, bir kaç genç kız gelmişti, hemen yanımızdaki meslek lisesinden. Başörtüsü hakkında, ahiret, cennet ve cehennem hakkında çok çok konuştuk onlarla. Sonradan okul haricinde başlarını örtmeye başlamışlar. Onlar gittikten sonra kızımla başbaşa kalınca ona sordum. Biraz da örtünmesindeki şuur derecesini merak etmiştim. Acaba neyi, ne kadar anlıyordu?

“Kızım, sen daha pek küçüksün. istersen bir-iki sene sonra da örtünebilirsin. Seni zorlamış olmayalım, ne dersin?”

Bir an durakladı. Sonra gözlerinden inci gibi yaşlar dökülme ye başladı. “Anne, o kızlara anlatırken de dedin, ölüm ne vakitte gelecek belli değil. Beni cehenneme mi lâyık görüyorsun. Ya olur da ben böyle küçük yaşımda ölürsem, ALLAH’a ne cevap vereceğim? Ben başımı bir kere örttüm, artık açmam!”

Hanımlar ibretle dinlemişlerdi ve onlarında gözlerinde yaş vardı. Dedim ki, “şimdi şu cevap, şuursuz bir cevap mı? istemeyerek yaptığına dair ne hissettiniz?”

“Tamam. Zorlamadığınıza dair kanaat sahibi olduk. Zaten o küçük kız, fırsat buldukça, bahçede otururken herşeyi bize anlatıyor. Etkilenmiyor değiliz, ama yapamıyoruz işte. Ne mutlu ona!”

Bir gün kızımı bakkala yollamıştım. Daha sekiz yaşlarındaydı. çocukluk bu ya, başörtüsünü evde unutup gitmiş. Siparişlerini vermiş. Bakkal hazırlarken birden “Bakkal amca, sen hazırlayadur. Ben başörtümü evde unutmuşum! Gidip örtüp geleyim.!

“Kızım alacaklarını vereyim de, öyle git. O zaman örtersin.”


“Olmaz! Hemen gidip, almam lâzım. Gecikemem!”

Adamcağız hem gülmüş, hem düşünmüş. “Peki o halde, ört de gel başörtünü” demiş. Sonradan, bana da anlatmıştı bu hadiseyi bakkalımız. “çok hoşuma gitmişti onun şirin hali. Küçük ama, şuurlu” demişti.

Yine bir gün bakkalda, son derece açık ve yaşlı bir bayan, küçücük kızıma çıkışmış: “Bak bana! Niye örtünüyorsun sen? Cevap ver!” demiş. Dükkân, müşteri dolu… Herkes sıra bekli- yor. Böyle amansızca soru soran bir kadına, çocuğun ne cevap vereceğini merak ederek, beklemeye başlamışlar. Kızım hiç bozuntuya vermeden, soruyu ona iâde ederken, “Siz neden örtünmüyorsunuz ki? Siz cevap verin, ben de cevap vereceğim!” Kadıncağız kızarmış. Hiçbir cevap veremeden, öylece donmuş kalmış. Alacaklarını almadan, çıkıp gitmiş. Eve gelince sormuştu kızım: “Anne ne o cevap verdi, ne de ben. Ama bakkaldaki herkes benim başımı okşadı, neden?”

İşte böyle. Çocuk bile olsa, başörtüsü ile ilgili birçok macerası çıkabiliyor demek. Hatırladıklarım bu kadar. Elbette daha pek çok vardı. Fakat, bunlar da epey ibretli, ne dersiniz?

Bütün örtünmemekte ısrar eden kalplere tesir etmesi duası ile…



Editörden:


Bu anneyi takdir mi ettiniz? Davranışı, tutumu hoşunuza mı gitti? Ben de onun gibi olabilsem mi dediniz? Acele etmeyin. Dergiyi elinizden bıraktığınız anda, nefsiniz size yine “çok düşünceli, her şeyi evladı için isteyen” bir anne olduğunuzu fısıldayacak. Siz de, bu fısıltının, şeytan değil de kalbinizin en derin yerinden ve size verilen merhamet duygusundan geldiğini sanacak ve yine, evladınızın gerekli gereksiz herhangi bir ihtiyacını karşılamak üzere işe koyulacaksınız. Henüz dergi elinizdeyken size daha yürekli bir anneden söz edeyim azıcık.

Yıllarca evladı olmayan bir kadın, çocuğu olacağını öğrendiğinde onu hemen kendisine hediye edene en güzel şekilde iade eder ve “Bir vakit İmran ailesinden bir kadın, "Ey Rabbim! Rahmimdeki [çocuğumu] Senin hizmetine adayacağıma söz veriyorum. Benden bunu kabul et: Doğrusu, yalnız Sen, her şeyi duyan, her şeyi bilensin!" … 3/35 der. Nasıl olurda özlem dolu bir anne bunu yapabilir demeyin. Bu ancak hasret çeken, evladının hayatını ve geleceği(ahiret) garanti altına almak isteyen bir annenin yapabileceği bir şeydir.

Bize kalsa, hiçbir anne bunu yapamaz! Yapmamalı! Minicik yavrusunu, anne sevgisinden, evinden, gözünün önünden ayırmamalı. Korumalı! Kayırmalı!..

Bize kalsa, böyle bir davranışı; Yapmamalıyız! Yapmamalısın! Yapmamalıyım! Bize kalsa, biz böyle yaparız ve doğru yaparız.

Evladı; kendimize, okula, sınavlara, işe, patrona, eğlenceye, dünyaya vs. değil de Allah’a adamak, O’nun hizmetine sunmak, hangimizin yapabileceği ya da yapmayı aklının ucundan geçirebileceği bir şeydir?

Hanne; İmran’ın eşi, Meryem’in annesi, bunu akıl etmiş, düşüne bilmiş ve yapmış. Meryem, Allah’a adandığı için hiçbir şeyden mahrum kalmamıştır. “VE O ZAMAN melekler "Ey Meryem!" dediler, "Allah seni seçti ve tertemiz kıldı; seni bütün dünya kadınlarının üstünde (bir konuma) çıkardı.” 3/42 Bu da kanıtıdır.

Acaba bizler, evlatlarımızı nelere adıyor, nelerden mahrum bırakıyoruz???

İnsanlık Türküsü / Sezai Karakoç

Ben Müslüman’ım! İnsanlığın türküsünü söylüyorum. Adem’in anlamından bir levhayım; İnsanlığın alnına yazılı kader levhasıyım, hakikat levhasıyım. Korkunç şüphe ve inkâr sellerinin sürükleyemediği, yıldırımların batıramadığı Nuh’un Gemisi benim ruhumdur.


Put deviren İbrahim, ateşin yakmadığı İbrahim, kurban sunan İbrahim hem maddede, hem manada benim atamdır… Ateş bizi tanır!.. Denizi yaran Musa, benim önderimdir. Su bizi bilir. Ölüleri dirilten İsa, benim meş’alemdir.

Kim demiş ki günüm geçmiş. En yeni, en çağdaş benim! Kur’an mucizesiyle insanlığı haşre kadar ısıtan, nura garkeden Hazreti Peygamber’in ümmetinden bir erim! Kimin bizden daha üstün bir başı, yol göstericisi vardır?


Hakikat medeniyetinin işçisiyim. Hangi medeniyet, benim medeniyetimle boy ölçüşebilir? İslam ülkesinin bir yurttaşıyım. Onunla bir parça olmuşum. Bir ağaç gibi köküm onun derinliklerindedir. Kim bizi ondan söküp atabilir? Toprak bizi anlamıştır. Kim topraktan ayağımızı kesebilir?

İslam milletinin bir ferdiyim! İslam şuurunun bir taşı, İslam duvarının bir tuğlasıyım. Dünya durdukça duracak olan bir surun, bir duvarın parçası olarak kalacağım. Hangi rüzgâr beni bu duvardan, bu surdan koparabilir?

Fazilet Devletinin kılıcı ve kalemiyim. Hangi inkar silahı silahımın önünde, hangi kara kelime sözlerimin önünde durma iddiasında bulunabilir?

Düştüm. Düşmeyi öğrendim. Kim benim kadar düşmenin anlam ve dehşetini bilebilir? Kötü düşmeye görsün; bütün kötüler ona yardımcı olur ve ayağa kaldırırlar. Ama iyinin ayağa kaldırıcısı ancak Allah’tır.

Evet düştüm.. Suçum sebebiyle düştüm. Ama Müslüman olan beni, Allah’ın tekrar ayağa kaldırmasına kim engel olabilir?

Allah’ım! Bizi gurura saptırma! Bizi düşüşlerden koru! Sonsuz merhametinle koru! Bizi İslam nimetinden ayırma! Bizi senin öcünden koruyacak olan, yine senin bağışlayıcılığındır.

Bizi aslımıza, kendimize, kendi medeniyet çığırımıza, kendi öz samimiyetimize döndür! Ruhumuzu arıt ve aydınlat! Öylesine arıt ve aydınlat ki; Doğu ve batı ondan ışık alsın. Muhyiddîn-î Arabî’ler, Mevlana’lar, Câmi’ler, İmam Rabbanî’ler yolunu sürdüren nesil, benim neslimdir.

Rabbim! Bu nesli sen yetiştir, sen terbiye et! Ezanlarımızı tekrar yükselt Rabbim! Çağın ufuklarını dolduracak kadar yükselt!

Amentümüz, insanlığın ruhunu bir ruhul kudüs gibi diriltsin!

Zulüm, materyalizm, puta tapıcılık ve kötülüğün her türlüsüyle savaşmada yardımını esirgeme!

Rabbim! Daralan ufkumuzu genişlet! Eski keskin görüşümüze kavuştur bizi! Eski keskin gönüllülüğümüze kavuştur bizi!

Batı ve Doğunun ortasında Senin kılıcın olarak yükselt bizi!

Ortadoğu’da, Asya’da ve Afrika’da, İslam’ın sancağını yükselt!

Hak, adalet, fazilet, doğruluk ve gerçeklik sancağını yükselt!

Ben Müslüman’ım!

Kendi dar sınırımın değil, bütün insanlık sınırlarının türküsünü söylüyorum!

Allah izin verdiği müddetçe de söyleyeceğim!

Günah / Nurettin Topçu


Yeryüzü günahkârların vatanıdır. Günahsız olanlar, dünyaya hiç gelmeyenlerdir. Rabbin huzuruna aslında günahsızlıkla değil, günahlarımızdan temizlene temizlene gidiyoruz. Fazilet, dünyaya günahsız gelip, buradan günahsız gitmek değil, günahlarından temizlenmesini bilmektir. Ebediliği fetheden kahramanlar, günahlardan temizlenmenin en ulvî en muhteşem vasıtalarını kullananlardır. Günahtan sevaba, şerlerden hayra kahraman bir atlayışla geçebilen cesur ruhlardır.

Günah nedir? Kimi güneşe tapmaya günah diyor, kimi secdeye yatmamaya günah diyor. Kiminde günah düşman kanı dökmemek, kiminde ise hayvan etini yemektir. Kimi kurban boğazlamamaya günah der, kimi de bir karıncayı incitmede günah bulur. Kiminde kibir günahtır; kiminde kibrin heykeli bir varlığa tapmamak günah olur. Bunların aslı nedir? Bütün bu tezatlı inanışların iç yüzü aranırsa tezattan kurtulmak kabil olacaktır. Zira bütün bu günah unsurları hep birer yoldur, vasıtadır, usuldür. Bunlar günaha götürücü yollardır. Günahın kendisi ise bunların ötesinde, gayesinde pusu kurmuş beklemektedir. O nedir, o asıl günah?

Asıl günah bütün bu kötü vasıtaların gayesi olan günah, hayvan olan bir ten kafesinden fırlayıp insanlığa doğru hamleler yapan varlığımızın insanlıktan hayvanlığa dönmek isteyişidir. Dünya hayatı bir yolculuktur. İnsan ruh sahibi oluşu ile, hayvan olan bedeninin üstünde hakimiyet kurmuştur ve bedenin ihtiraslarına hükmetmektedir. Ruhun da bir gayesi var: O, Allah'a götüren yolculuk, ruhun zaferle dolu yürüyüşüdür, onun ebediyet ülkesinde fetihleridir.

Bu yolculukta bir ricat, her geriye dönüş, hatta bazen yerinde uzun bir duraklayış da günahtır. Günah böylece ruhtan bedene, maddeye doğru bizi çeviren hareketin vasfıdır. Daima ileri gidiş, kendinde bir insan taşıyan ruhun tabii hareketi, geriye dönüşse onun günah işleyişidir. Madde olan ve maddenin ihtiraslarına sahip bulunan bedenden ruha ve onun eliyle Allah'a doğru gidiş fazilettir, hayırdır. Ebediliğe ulaştırıcıdır. Bu yolculukta bedeni sığınmak iştiyakıyla gerileyiş, Allah'tan kaçma, ruhunu terk etme ve bedenine teslim olma günahtır. Bu hareketin geniş bir tekniği vardır ve ondan günahın bir çok şekilleri doğmaktadır. Kendi ruh kuvvetine inanmamak günah olduğu gibi, başkasının ruh hamlesini kırıcı hareketler de günahtır. Allah'a götürücü yolculukta gayeyi karartan ve bu yolda yürüyenlerin yolunu şaşırtan hareket günah olduğu gibi, kendi ruh kuvvetimizi felce uğratan imansızlık da günahtır. Evet yeis günahtır, ümit ibadettir. Daima ileri götüren yolları tanımak ve tanıtmak en büyük sevap sayılır, bu sebepten ilim ibadetlerin başında bulunur.

İnsan sonsuzluk yolunun yolcusudur, Allah'ı ancak o bulacaktır. Onun bu yürüyüşünü engellemekten daha büyük günah olur mu? Başkalarının ruh kuvvetini, ümit ve imanını felce uğratan, hatta zedeleyen bütün hareketlerimiz günahtır. İnsanı tahkir günah, günahı teşhir ise sade bir günah işlemekten daha günahtır.

Sarhoş veya sefih insan günah işliyor, çünkü kendi ruhunun hamlesini durduruyor. Ancak onun bu günahı, günahların affedilmez, temizlenemez olanı değildir. Ondan daha ağır günah, Hak yolunda yürüyenlerin yürüyüşünü engelleyen hareketlerdir, onları bu yolculukta hareketsiz, dermansız bırakan ruhlarına çevrilmiş suikastlardır. Ruha bir sille olan hareket, onu arkadan vurmak demek olan dedikodu, Hakkın yolunu şaşırtacak olan bir yalan ve fitne, ruhları zehirleyen haset ve onu büsbütün felce uğratıcı olan günahı teşhir, Allah yolcularını hep bir mabede doldurup yakmak manası gelen zulüm, büyük günahlardır. Bu hücumlara uğrayan insanın ümitleri, imanı ve bütün ruh kuvvetleri yıkılmıştır. Hakkı götürecek takati yoktur. Bunların hepsi de insana zulüm teşkil eden günahlardır.


Bütün günahların içerisinde hele bir tanesi var ki, o hiç affedilmez, silinmez, temizlenmez, ortadan kalkmaz. Zira o, insan olan varlığı, Allah yolcusu olan ruhun varlığını ortadan kaldırır. Bizi her günaha vasıta olacak bir şer aleti haline koyar. İnsanda insanlığı telef ettirir. Günahlarımızın pek çoğu, belki de hepsi ondan doğmaktadır. Bu günah kendisine nüfuz ettiği, tahakküm ettiği, idare ettiği insanı gerçek varlığından ayırır. Zekâ ile birleşir: Gururdan saltanatlar kurar. Hislerle anlaşır: Hasetten ve hileden kılıçlar kuşanır. İradeye bağlanır. İmanı boğar. Tahakküm ettiği varlığı etle tenin eşiğine kadar götürüp bırakır da kurtardığına inandırır. İnsanı insanlığı içinde helâk eder.

Bu günah, bu hiç affı olmayan ve insanlık içinde bulaşıcı bir hastalık halinde dolaşan bu ifrit günah ne cinayettir ne de şehvet. Bu günah, bu tedavisi kabil olmayan ruh afeti, en büyük düşmanımız o: Nefsine karşı samimiyetsizlik.

Bizzat kendi kendisiyle karşılaşmayan ruh, ruh afetlerinin en fecisine uğratılmıştır. Samimiyetsiz insan, samimi olmadığını bilseydi, belki kurtulurdu. Fakat o kendi içinden şaşırtılmıştır. Muzafferdir, varlıklıdır, kuvvetlidir, akıllıdır. O neden korksun! Zira en büyük ve asıl düşman kendi varlığında, kendi nefsinde pusu kuran yabancı varlıktır. İşte bu meşum yabancı, onun muvaffakiyetidir, kuvvetidir, aklıdır, akıl sandığı gafletidir. Lakin sonunda anlayacak. Bir büyük sadme onu sarsacak varlığından kıyamet koparırsa muvaffakiyet, kuvvet, akıl denen o yabancılar tahtından devrilirse o zaman anlar belki. Bu günahın sahipleri ekseriye mağrur başlardır. Kimi adam taşlar, şeytan taşlıyorum diye. Kimi ülkeler yıkar, fetihler yaptım diye. Kimi şeytana tapar, ibadet olsun diye. Fatihleri, abitleri ve daha ve daha nice hayat kahramanlarını telef eden işte odur, o samimiyetsizlik. Ona, o menhus ruh felcine alim de uğrar, zabit de uğrar. Kuvvetli de zayıf da o çukura yuvarlanır ve hepsi orada kendini kaybeder. İnsanlar hep bu bataklıkta birbirlerini kaybederler.

İnsanlığın helâk olduğu zaman işte odur. Bütün günahlar affedilse de o affedilmez.

Güncellenmemiş Hayat Bilgisi Dersleri / Tarık Tufan

Dinleyin çocuklar!


Müfredata girmemiş şeyler anlatacağım size. Hazır okullar da açılıyorken bilmeniz gerektiğini düşündüğüm konular...

Milli Eğitim Bakanlığı’nın tavsiye kararı almadığı, ders kitaplarına girmeyen, öğretmenlerin anlatmadığı konular.

Öncelikle şunu bilin ki hayat dediğimiz, ders kitaplarından öğrenilebilir bir şey değildir. İyi vatandaş olmakla iyi insan olmak arasında, söylenmemiş, üstü örtülmüş bir fark vardır. Uygar ve uysal olmak adına anlatılan şeyler, hayatın derin anlamına nüfuz edemezler. Bu yüzden hayat çoğu zaman gayrı resmi bir yolculuktur. Çok zaman kaçak kalırsın yaşamak kompartımanında.

Sana hayat bilgisi diye yutturulan konular gerçekte seni sıkıştıracakları dar bir elbisedir. Ve asla elbiseyi sana uyduracak değiller bunu unutma.

Sana yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağmurlu bir coğrafyada yaşadığımızı söyleyecekler. Gerçek olan senin mevsimindir oysa. O günün nasıl geçeceğini anlayabilmek için gökyüzüne bakman gerekmez. Dönüp yüreğine bak. Yağmurlar ve güneş yüreğinden süzülür. Gerçek olan yüreğinin mevsimidir, senin mevsimindir. Her sabah uyandığında gözlerinden dünyaya saçılandır mevsim. Güneş senden doğar ve yağmur senin gözlerinden düşer yeryüzüne.

Sana atlaslar, haritalar gösterecekler. Adına sınır dedikleri bazı çizgilerle çevrildiğini göreceksin yaşadığın yerlerin. Bütün bunlar kurmaca. Gerçekte tüm yeryüzü Allah’ındır ve gerçekte yürüyebildiğin kadar senindir tüm coğrafyalar.

Haritalar da gerçeği söylemez. Kuzey Amerika’yı Afrika’dan büyük gösterecekler sana. Doğru değil. Afrika altı milyon kilometrekare daha büyüktür. Avrupa’ya kıta deyip duracaklar. Doğru değil. Asya’nın uzantısından başka bir şey değil Avrupa dedikleri.
Bazı şehirlerin uzakta olduğunu anlatacaklar sana.


Uzaklık ve yakınlık aslı astarı olmayan ölçütlerdir.

Kudüs’ü öğren mesela. Saraybosna’yı, Şam’ı, Bağdat’ı, Mekke’yi, Medine’yi, Hicaz’ı, Çanakkale’yi...

Öğren buralarda ne yetişir, insanlar ne yer ne içer, denizleri nasıldır, tarihte neler yaşamışlar, çocukları hangi oyunları oynar, anneler hangi ninnileri söyler, genç kızlar ne işler, erkekler ne işe koşar.

Öğren hangi şarkıları söyler buraların halkları. Neye ağlar, neye gülerler.

Öğren bu şehirler, ne zamandır senden uzakta.

Öğren bu şehirler senden niye uzakta.

Okuduğun yazıların, şiirlerin sonunda yabancı olduğunu söyledikleri kelimeleri sıralayacaklar. Dikkatli oku bu kelimeleri. Bil ki çoğu senindir bu kelimelerin. Bir hayata, bir medeniyete yabancılaşmış insanların, yeryüzüne yabancılaşmış insanların bir kenara bıraktığı kelimelerdir bunlar.

Senin kelimelerin...

Bir hayatı, bir düşünüşü, bir duyumsamayı, bir hayali, bir rüyayı anlatabileceğin kelimeler var bunların içinde. Kendi yabancılaşmalarını gizleyebilmek için bizim kelimelerimizi çalan insanlar göreceksin.

Kitaplara girmemiş adamlar var bir de.

Şiirlerini, öykülerini, romanlarını, piyeslerini müfredatlarda göremeyeceğin iyi ve sıkı adamlar. Gelecek güzel günlerin habercileri...

Onları itinayla okumalısın. Yedi güzel adamı tanıyıp, Hızır’la kırk saatin nasıl geçtiğini öğrenmelisin. Derviş hüneri nasıl olurmuş onlardan öğreneceksin. Bir de kalem kalesini inşa etmeyi...

Okumaya nasıl başlayacağını Kitap’tan öğrenebilirsin ancak.

Yaradan Rabbin adıyla oku!

Böyle okursan varlığının anlamı kalın harflerle yazılır yeryüzünde. Böyle okursan insan olmanın ne demek olduğunu bilirsin.

Böyle okursan anlarsın Hasan ve Hüseyin’in dedesi neden omuzlamış ağır bir yükü...

Bir Portre / Yavuz Bahadıroğlu



“Kızıl Sultan” mı “Cennet Mekan” mı?


Yeryüzünde bu kadar uç, birbirine zıt ifadelerle anılan başka bir hükümdar var mı, bilmiyorum.

Nazarımda o "ifrat" ile "tefrit" arasında kalmış, talihsiz bir Padişahtır... Bir taraf ona "Ulu Hakan" derken bir taraf "Kan dökücü" anlamında "Kızıl Sultan" demiş, "Diktatör Padişah", "Şefkatli Sultan", "Cennet Mekân", "Katil Han" gibi zıtlıklarla tanımlanmıştır.

Yeryüzünde bu kadar uç, birbirine zıt ifadelerle anılan başka bir hükümdar var mı, bilmiyorum. Kendi gerçeğinden kopardık...

Öncelikle kabul etmek gerekir ki, o bir hükümdardır. Bu özelliğiyle de bir siyaset adamıdır... Siyaset adamlarını siyasi davranışlarıyla değerlendirmek lazımdır; onun dini yahut ideolojik yaklaşımlarla çözmeye çalışmak, doğru olmasa gerektir. Abdülhamid'in siyasi yeteneği ile şahsi feraseti, nihayet İttihad ve Terekki cuntacılarının acemi ellerine geçen Anadolu'nun tepeden tırnağa sarsılması ile Balkanlar'ın ve Ortadoğu'nun o hızla kaybedilmesinde saklıdır.

Osmanlı Meclis-i Mebusanında Yahudilerin temsilcisi olarak bulunan ve Osmanlı'nın köklerini yolmakla meşgul olan Emanuel Karasso, İttihatçıların önderlerini İspanyol Mason Loncasına kaydettirip mason yapmış, böylece Osmanlı yönetimi farkında olmadan masonların kontrolüne geçmiştir.

Şunu söyleyebiliriz ki, Sultan Abdülhamid'den sonra gelişen hızlı çöküş, İttihad ve Terakkinin gafleti ile azınlıkların ihaneti sonucunda gerçekleşmiştir. "Kızıl Sultan"mı, "Cennet Mekân"mı?

Bu gelişmelerden de anlaşılacağı gibi, Sultan II. Abdülhamid, bize öğretilenin aksine, son derece ileri görüşlü, başarılı ve vatansever bir padişahtı... Tarih boyunca her türlü çıkar çatışmasının odağını teşkil eden Ortadoğu'yu tam otuz üç sene sulh ve sükun içinde yönetme mahareti, bize bunu söylüyor.

Zaten bu yüzden Filistin üstüne dini, milli ve ekonomik ütopyaları olan Yahudilerle "Büyük Ermenistan" rüyası gören Ermenilerin ve onlara yandaş Batılı devletlerin hışmına uğradı. Ona "Kan Dökücü", hatta "Kan Emici" anlamında "Kızıl Sultan" dediler. Halbuki o, şartlar gereği "müstebit" ama "müşfikti".

Otuz üç sene süren padişahlığı şefkatinin delili olarak tarihin tescili altındadır. Ki, otuz üç senede sadece üç dört adi suçlunun idam cezasını tasdik etmiş, kendisini öldürmek için arabasına bomba koyan Ermeni suikastçılar dahil, şahsına karşı cürüm işleyen suçluları dahi affetmiştir. Mithat Paşa bu affedilenlere dahildir.

Mithat Paşa, Yıldız Mahkemesinde Sultan Abdülaziz'i katletme suçundan idama mahkum edilmişken ve başta Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa olmak üzere, pek çok devlet ileri geleni bu hükmün infazını Padişahtan rica etmişken, o sadece Taif'e sürmekle yetinmiştir.

Bir Varmış Bir Yokmuş / Kralın Tohumu




Bir zamanlar ülkelerden birinde yaşlı bir kral varmış. Bu kralın çocuğu yokmuş. Yaşlandıkça kendi yerine kimi bırakabileceğini düşünmeye başlamış. İyiliksever, dürüst ve doğrulardan asla sapmayan biri kendisinden sonra kral olsun istiyormuş. Bunun için şöyle bir yol izlemiş.


Adamları ülkedeki bütün erkek çocuklarına birer çiçek tohumu dağıtmış. Kral da bu tohumlardan çıkacak çiçekler arasında hangisi en güzel olursa, kendisinden sonra o çiçeği yetiştirenin kral olacağını ilan etmiş.



Bu çocuklardan biri de İr’miş. İr kralın verdiği tohumu saksıya ekmiş. Ama uzunca bir süre beklemesine rağmen saksıda çiçek çıkmamış. Annesi, belki yanlış bir saksıya ektiği için çıkmayabileceğini söyleyince de, tohumu yeni bir saksıya ekmiş. Ama nafile, yine hiçbir bitki yeşermemiş, çiçek açmamış.

Sonunda kralın söylediği gün gelmiş. Ülkenin bütün çocukları rengârenk, birbirinden güzel çiçeklerle kraliyet sarayının önünde sıraya dizilmişler. Ellerinde çiçek olmayan, yalnızca İr varmış. İr, elinde boş saksı öylece duruyormuş.

Kral çocukları tek tek dolaşmış, çiçeklere bakmış, kimini bir iki sözle övmüş, ama yoluna devam etmiş. İr’in yanında gelince, onun boş saksısına bakıp:

“Çocuğum” demiş. “senin saksında çiçek yok ki!” İr ağlamaklı bir sesle: “Evet kralım” diye cevap vermiş. “maalesef benim tohumum büyümedi.”

Bu cevap üzerine yaşlı kral küçük İr’i kucaklamış ve bundan böyle kendisini evlat edineceğini, kendisinden sonra da onun kral olacağını duyurmuş. Meydandakiler bu işe bir anlam verememişler. Bunca güzel çiçek varken nasıl olur da saksısı boş olan bir çocuk veliaht ilan edilir diye birbirlerine sormadan edememişler.

Ahalinin merakını kral şu açıklamayla gidermiş.

“Benim dağıttığım çiçek tohumlarının hepsi daha önce sıcak sudan geçirilmişti. Yani hiçbirinden çiçek çıkması ihtimali yoktu. Ama sadece bu çocuk gerçeği bana olduğu gibi anlattı. İşte bu yüzden, benden sonra o kral olacak.” (Kore halk hikayesi)

-Kırkambar-

Kısa… Kısa…



* Açık havada dolaşmak, tabiatı seyretmek ve dinlemek sizi rahatlatır. Deneyin.

* Dostlarınızla sık sık bir araya gelmek için bahane bulun.

* Her yemekten önce ve sonra şükretmeyi unutmayın.

* Tanıdığınız insanlara hediye almayı ihmal etmeyin. Hediyeleşmek dostluğu pekiştirir.

* Sofranızda beyaz ekmek yerine buğday veya çavdar ekmeğini tercih edin.

* Lokmaları iyi çiğneyin.


* Zayıflama için rejim yapıyorsanız vücudunuzu yağdan tümüyle mahrum bırakmayın çünkü vitaminlerin bir kısmı vücuda yağlarla birlikte alınır.

* Lifli sebze ve meyveleri sofranızdan eksik etmeyin. Posalı olan bu besinler bağırsak yüzeyini korurlar.

* Sindirim sisteminin dinlenmesi ve vücuttaki zehirlerin atılması için haftada bir gün yalnızca meyve yiyin ve su için.

* Kendine yapılmasını istemediğiniz bir şeyi başkalarına da yapmayın.

* Çocukları önce dinleyin ve anlamaya çalışın. Bunu asla ihmal etmeyin. Onlar sizi değil siz onları anlamak zorundasınız.

* Her hata sebebiyle kendinizi veya başkalarını kınamayın. Hayatta her şey mükemmel olamaz değil mi?

* Güzel bir söz veya gülümsemeyle bile olsa mutlaka iyilik yap ve hiçbir iyiliği asla küçümsemeyin.







Bunları Biliyor musunuz?





» Balinaların yavrularını doğurup , sütle beslediklerini ve karada yaşayan canlılar gibi akciğeri ile nefes aldıklarını,

» Yavru Mavi balinaların 7 metre Boyunda ve 3 ton ağırlığında doğduklarını,bu hayvanların çok büyük olmalarına karşın başlıca besinlerinin sürüler halinde yaşayan ve kirli denilen bir çeşit karides olduğunu,





» Denizlerde yaşayan çoğu gözle görülemeyecek kadar küçük bitki ve hayvanlara plankton denildiğini,bitkisel planktonların dünyadaki tüm ormanlardan daha fazla oksijen ürettiğini,

» Planktonların olmadığı bir deniz hayatının düşünülemeyeceğini,

» Birçok balığın ve diğer deniz canlılarının bu planktonları yiyerek yaşadıklarını, planktonlar olmazsa, karalarda da hayatın olmayacağını, biliyor musunuz?

14 Ekim, 2010

Şehvar! Şehvarr!



Ölüm bir ırmaktır. Girecek yerleri çok, ama, çıkacak yeri yoktur.
Büyük, küçük hep göçüp gidiyor.
Giden geri gelmiyor.
Kat'i bildim ki, herkese olan, size ve bana da olacaktır. / Kuss bin Said

Editör / Meditör

Bismillahirrahmanirrahim


Hamd, doğu ve batının sahibi olan Rahmana, salat, müjdeci ve korkutucu olan sevgilinin üzerine.






Editörden:


Sizler için bir iki satır güzel bişeyler yazayım dedim, olmadı. Ben metni yazmaya çalışırken dergimizin yeni sayısının vakit geldi. Yazım tamamlanamadı. İnşallah gelecek sayıya yetişir. Ben yazamadım ama size, en mükemmel metnin yazılı olduğu en kutsal kitaptan güzel bir hikaye seçtim. Okurken düşünelim, dersler çıkartalım. Kehf süresinin bereketinden her zaman faydalanabilelim inşallah.




                                              *************



Kehf Süresi:


32:ONLARA şu iki adam örneğini ver, ki onlardan birine iki üzüm bağı bahşetmiş, onların çevresini hurmalıklarla çevirmiş ve aralarına da ekili bir alan yerleştirmiştik.

33:Bu her iki bahçe de beklenen ürünü veriyor, verimlerinde herhangi bir eksilme göstermiyorlardı; çünkü Biz her birinin içinden bir dere akıtmıştık.

34: Böylece [bu bahçenin sahibi] bolluk içinde ürün kaldırıyordu. Ama [bir gün] bu adam komşusuyla tartışırken söz arasında ona: "Benim malım mülküm senden çok; nüfusça da senden daha güçlü, daha ilerdeyim!" dedi.

35: [İşte] kendi kendine [böylece] yazık eden bu adam: "Bu bahçenin bir gün yok olacağını asla düşünemiyorum!" diyerek bahçesine girdi;

36: ve "Son Saat'in (bir gün) gelip çatacağını da düşünemiyorum" (diye ekledi,) "hem, [o saat gelse ve] ben Rabbimin huzuruna çıkarılacak olsam bile, sonuç olarak, her halde bundan daha iyisini karşımda bulacağım!"

37: Kendisiyle tartışmaya girdiği komşusu ona: "Seni tozdan topraktan, sonra bir damla döl suyundan yaratıp da [eksiksiz] bir insan şekline sokan Allah'a karşı nankörlük mü yapıyorsun?"

38: "Bana gelince, [biliyorum ki] benim Rabbim Allah'tır ve ben tanrısal nitelikleri O'ndan başka kimseye yakıştıramam".

39: Ve [devamla,] "Yazık, keşke bahçene girerken Allah'ın dilediği [olur, çünkü] yaratıcı güç ancak Allah'ın elindedir' deseydin! Mal ve evlatça, gördüğün gibi, senden daha güçsüz isem de

40: Rabbim bana senin bağından bahçenden pekala daha hayırlısını verebileceği gibi, [senin] bu [bahçe]ne gökten bir afet gönderir de [bahçen o zaman] yerle bir olabilir;


41: yahut bir daha asla bulup çıkaramayacağın biçimde onun suyu çekilebilir!"

42: Ve [gerçekten de böyle oldu:] ürünlerle dolup taşan bahçeleri çepeçevre târümâr edildi; ve o [bahçenin] târümâr olmuş çitleri, çardakları karşısında, boşa giden emeğine yanarak ellerini oğuştura oğuştura: "Ah, n'olurdu, Rabbimden başkasına tanrısal nitelikler yakıştırmamış olsaydım!" demekten başka söyleyecek bir şey bulamadı.

43: Çünkü şimdi artık onun ne Allah yerine kendisine yardım ulaştıracak kimsesi vardı, ne de kendi başının çaresine bakabilecek durumdaydı.

44: İşte bunun içindir ki, koruyucu-kayırıcı güç bütünüyle, Tek ve Gerçek Tanrı olan Allah'a aittir. Hak edilen karşılığı vermekte de, sonucun ne olacağını belirlemekte de en iyi olan O'dur.

45: DÜNYA hayatının gökten indirdiğimiz suya benzediğini onlara anlat: Öyle ki, yerin bitkileri onu emerek zengin bir çeşitlilik içinde boy verip birbirine karışırlar; ama bütün bu canlılık, çeşitlilik sonunda rüzğarın savurup götürdüğü çer çöpe döner. İşte (bunun gibi,) her şeye karar veren [yalnız] Allah'tır.

46: Mal mülk ve çocuklar dünya hayatının süsleridir; ama ürünü kalıcı olan dürüst ve erdemli davranışlar ise, karşılığı bakımından, Rabbinin katında daha değerli ve bir ümit kaynağı olarak daha verimlidir.

47: Çünkü, dağları ortadan kaldıracağımız o Gün yeryüzünü boş ve çıplak görürsün; [o Gün] kimseyi bırakmaksızın herkesi [diriltip] bir araya toplayacağız.

48: Ve dizi dizi Rablerinin huzuruna çıkarıldıklarında [Rableri onlara şöyle diyecek:]

"İşte, sizi ilk kez yarattığımız günkü gibi [bütünüyle yapayalnız ve boyun eğmiş olarak] huzurumuza geldiniz; oysa, sizin için böyle bir buluşmayı gerçekleştirmeyeceğimizi sanıyordunuz hep!"

49: Ve [o Gün, herkesin dünyada yapıp-ettiklerine dair] sicil(ler) önlerine konduğunda, suçluların orada (yazılı) olanlardan irkildiklerini görürsün;


"Vah bize! Nasıl bir sicilmiş bu! Küçük, büyük hiçbir şey bırakmamış, her şeyi hesaba geçirmiş!"

derler.Ve yapıp-ettikleri her şeyi (kaydedilmiş olarak) önlerinde bulurlar; ve Rabbinin kimseye haksızlık yapmadığını [anlarlar].

Sevgilinin Babası; Abdullah






Peygamberimizin Dedesi Abdülmuttalip gördüğü bir rüya üzerine Zemzem Kuyusunu bulmaya, ortaya çıkarmaya karar vermiş ve faaliyete geçmişti. Ancak Abdülmuttalib'in bu faaliyetini gözleyen Kureyşliler, büyüklerine haber verdiler. Bir müddet sonra, Kureyş büyükleri, kazılan yere geldiler ve Abdülmuttalib'e,


"Ey Abdülmuttalib! Bu babamız İsmâil'in kuyusudur. Onda bizim de hakkımız var. Bizi de bu işe ortak et" dediler. Abdülmuttalib,

"Hayır, yapamam" dedi. "Bu iş sadece bana tahsis edilmiş ve aranızdan ancak bana verilmiştir." Abdülmuttalib'in bu kesin cevabı Kureyş ileri gelenlerinin hoşuna gitmedi. İçlerinden Adiyy bin

Nevfel şöyle konuştu:

"Sen yalnız bir adamsın. Tek oğlundan başka dayanacağın bir kimsen de yok. Nasıl olur da bize karşı gelir, bize boyun eğmezsin?"

Bu söz, Abdülmuttalib'in âdetâ içini yaktı. Çünkü, Kureyşliler onu kimsesizlikle küçümsüyorlardı. Bu anlayıştan fazlasıyla rahatsız olduğunu haliyle de belli etti. Bir müddet üzüntü içinde sustu. Sonra içini şöyle döktü:

"Yâ, demek sen beni yalnızlık ve kimsesizlikle ayıplıyorsun, öyle mi?"

Muhatabından hiçbir cevap gelmeyince, bir müddet düşündükten sonra, ellerini açarak yüzünü semaya doğru çevirdi ve, "Yemin ederim ki," dedi. "Allah bana on erkek çocuk verirse, bunlardan birisini Kâbe'nin yanında kurban edeceğim."

Abdülmuttalib'in bu sözleri hem bir duâ, hem bir yemin, hem de bir adaktı.Zemzem kuyusunu ortaya çıkardığı zaman Abdülmuttalib'in yaşı kemâl yaş olan kırkına basmıştı. Otuz yıl sonra, Cenâb-ı Hakkın ihsanı ile erkek çocuklarının sayısı onu buldu. Bu sırada seneler önce yaptığı va'dini hatırladı: Erkek çocuklarından birini Kâbe'de kurban etmek. Ama hangisini? Hepsi de birbirinden güzel ve sevimli idi. Fakat Abdullah çok daha başkaydı.

Abdullah, Abdülmuttalib'in on erkek çocuğundan sekizincisi idi. Sîret ve surette diğer kardeşlerinden çok farklıydı. Dünyaya gelir gelmez babasının alnında parlayan Nur-u Muhammedî onun alnına geçmişti. Bu nur, yüzüne harika bir güzellik ve müstesna bir tatlılık bahşetmışti. Ama hiç kimse bu güzellik ve tatlılığın nereden ve niçin geldiğinin farkında değildi.



Abdülmuttalib'in Oğullarıyla Konuşması

Oğullarının on'u da büyümüştü. Va'dini unutmayan Abdülmuttalib, onları bir gün bir araya topladı ve işin hikâyesini anlatarak, içlerinden birini kurban etmesi gerektiğini bildirdi. Hepsi de tereddütsüz razı oldular. Sonra da babalarına sordular:

"Peki, nasıl yapalım bunu? Kimin kurban edileceğini nasıl tesbit edelim?"Abdülmuttalib böyle bir durumda nasıl yapılması gerektiğini biliyordu. Şöyle dedi:

"Her biriniz birer ok alın, üzerine kendi isminizi yazın ve okları bana verin!"

İtâatkâr çocuklar, babalarının emrini derhal yerine getirdiler. Her biri okdanlığından bir ok çekti. Üzerine kendi ismini yazdıktan sonra, babasına uzattı. Okları toplayan Abdülmuttalib doğruca Kâbe'ye vardı.
Meselenin nasıl halledileceği anlaşılmıştı artık: Hübel putunun yanında ok çekilecek, kimin oku çıkarsa o kurban edilecekti… Böyle durumlarda Kureyş bu usule başvururdu.


Kur'a Çekilişi

Kâbe'nin yanına varan Abdülmuttalib'in etrafını şehir halkı sarmıştı. Elindeki on oku, Allah'a verdiği sözünden caymış sayılmaması için, tereddütsüz ok çekme memuruna uzattı. On okun üzerinde on ciğerpâresinin ismi vardı. Hangi ok çıkarsa çıksın, ciğerinden bir parça kopacaktı.

Memur oklardan birini çekti. Üzerindeki ismi titrek bir sesle okudu:

"Ab-dul-lah!"

Şefkatli baba, duyduğuna inanmak istemedi. Oku memurun elinden çekip aldı, dikkatlice baktı ve okudu:

"Abdullah."

Göz pınarları bir anda yaşlarla doldu. Boğazında hıçkırıklar düğümlendi. Şefkati ve hisleri öylesine kabardı ve coştu ki, bir an "Olamaz" diyerek haykıracak gibi oldu. Son anda Allah'a verdiği sözünü hatırlayarak çelik gibi iradesiyle şefkat ve hislerine gem vurdu. Yıkılmış bir halde yüzünü Abdullah'a çevirdi ve şöyle dedi:

"Oğlum Abdullah! Allah, kendisine kurban edilmek üzere seni seçti. Bu şerefi kardeşlerin arasında sana ihsan etti."

Bu haber, bir anda oradakileri hüzne boğdu. Herkes birbirine soruyordu:  "Abdullah mı? O güzel, o tatlı çocuk mu kurban edilecek?"

Abdülmuttalib yanan yüreğine, kasırgalaşan hislerine, okyanus dalgalarını andıran şefkat ve merhamet duygularına aldırmadan, biricik oğlu Abdullah'ın bileğini kavradı ve onu doğruca İsâf ve Nâile putlarının yanına götürdü. Nur yüzlü Abdullah'ta sanki Hz. İsmâil'in teslimiyeti vardı. Yüzünde en ufak bir memnuniyetsizlik belirtisi görünmüyordu.

Abdülmuttalib'in bir elinde bıçak, diğer elinde oğlu Abdullah'ın eli vardı. Kurban edilmesi için herşey tamamdı. Bu sırada bir takım gürültüler duyuldu. Kureyş eşrafı geliyordu. İçlerinden biri seslendi:

"Ey Abdülmuttalib, ne yapmak istiyorsun?" Abdülmuttalib nur yüzlü oğluna bakarak cevap verdi:

"Onu kurban edeceğim!"

Bu cevap, kalabalık arasında hayret ve heyecan meydana getirerek dalgalandı. Müdahale ettiler:

"Ey Abdülmuttalib," dediler. "Bu nasıl olur? Sen ki, Mekke'nin büyüğüsün; böyle yaparsan, sonra herkes senin yaptığını yapmaz mı? Herkes oğlunu kurban ederse, bizim de soyumuz kesilmez mi.

Bütün kalabalık Abdülmuttalib'in aleyhindeydi. Hatta hisleri, duyguları da... Lehinde olan tek şey, çelikten iradesi idi. Allah'ına söz vermişti ve bu sözünü mutlaka yerine getirmeliydi. Çünkü, Allah onun istediğini vermişti. On erkek çocuk ihsan etmişti. Kurban etmemek ona karşı nankörlük olurdu.

Bu sırada Abdullah'ın dayısı Abdullah bin Mugîre ortaya atıldı ve.

"Ey Abdülmuttalib," dedi. "Vallahi meşru bir mazeret olmadıkça, sen onu kurban edemezsin. Onu kurtarmak için gerekirse bütün malımızı vermeye hazırız!"


Abdülmuttalib'in duyguları, şefkati, merhameti de sanki dillenmiş ve kendisine aynı şeyleri haykırıyorlardı. Fakat, çelikten iradesi bir türlü gevşemiyordu.Kureyşliler ve oğulları yalvarmalarının netice vermediğini görünce bu sefer şöyle bir teklifte bulundular:

"Ey Abdülmuttalib! Abdullah'ı al, Şam'a git. Orada bir kadın var; kâhin ve bilgin bir kadın. Doğudan batıdan zorlukta kalan herkes, ülkeler aşıp ona gider. Herkesin derdine bir çare bulur. Elbette senin için bir çare bulur. Abdullah boğazlanacak derse, gel onu boğazla. Yok eğer seni de, Abdullah'ı da, bizi de üzüntüden kurtaracak bir çare bulursa, ona göre hareket edersin."

Bu fikir Abdülmuttalib'in aklına yattı. Derhal Abdullah'ı yanına alarak Şam'a doğru yola çıktı. Medine'ye geldiklerinde kâhin kadının Hayber'de olduğunu öğrendiler. Oradan Hayber'e geldiler. Arrafe adındaki kâhineyi buldular. Abdülmuttalib durumu olduğu gibi anlattı. Kadın sordu:

"Sizde bir insanın diyeti nedir?"

Abdülmuttalib,

"On deve" dedi.

Bunun üzerine kâhin kadın,

"Gidin on deve hazırlayın. Çocukla on deveyi alıp ok çektiğiniz yere götürün. Bir tarafta çocuğunuz, diğer tarafta ise on deve olmak üzere ikisi arasında ok çekin. Eğer ok develere çıkarsa, develeri kurban edip çocuğu kurtarın. Yok, eğer ok çocuğa çıkarsa, her defasında develerin sayısına bir diyet miktarı daha ekleyerek Rabbiniz sizden razı oluncaya kadar ok çekmeye devam edin! Ne zaman ok develere çıkarsa, onları boğazlayıp kurban edin. Bu şekilde hem Rabbinizi razı etmiş, hem de çocuğunuzu kurban olmaktan kurtarmış olursunuz" dedi.

Ortaya konan çareyi uygun bulan Abdülmuttalib sevinçten uçacak gibi oldu. Vakit kaybetmeden Mekke'ye döndü. Abdülmuttalib âilesi ve Mekke halkı da bu habere son derece sevindi.



Kur'a Neticesi

Mekke'ye dönüşünün ertesi günü idi. Abdülmuttalib, biricik oğlu Abdullah ve on deveyi alarak Kâbe'ye gitti. Kâhin kadının tavsiyesi üzerine Abdullah ile on deve arasında kur'a çekilecekti.

Abdülmuttalib sevinç içinde, memura, "Çek" dedi. Çekilen ok Abdullah'a çıktı. Develerin sayısını yirmiye çıkardılar. Memur tekrar ok çekti. Ok yine Abdullah'ı gösterdi. Develer otuza çıkarıldı. Ok tekrar Abdullah'a isabet etti. Devler kırk oldu. Ok yine Abdullah'a çıktı. Elli oldu; ok sanki Abdullah'a çıkmakta ısrar ediyordu. Altmış, yetmiş, seksen, doksan oldu. Ok ısrarla Abdullah'ı gösteriyordu. Sanki başka bir âlemden emir alır gibiydi.

Abdülmuttalib hayret ve heyecan içindeydi. Her çekim esnasında ellerini semaya doğru kaldırarak duâ etmekten de geri durmuyordu.

Nihayet develerin sayısı yüzü buldu. Tekrar ok çekilince, merakla bakanlar derin bir nefes aldılar. Çünkü ok develere çıkmıştı. Herkes gibi Abdülmuttalib'in de gözleri sevinçle parladı. Fakat, onun bu sevinci fazla sürmedi.

Derhal ciddileşti. Kendisini fazla tebrike imkân tanımadı ve şöyle konuştu:


"Vallahi, üst üste üç defa daha ok çekeceğim. Tâ ki, kalbim mutmain olsun."

Çekiliş üç defa daha tekrarlandı. Her defasında sevinç çığlıkları atılıyordu. Çünkü, üç seferinde de ok develere çıkmıştı. Bu sevincini Abdülmuttalib, "Allahü ekber, Allahü ekber!" diyerek izhar etti ve diz çökerek duâda bulundu. Böylece Abdullah kurban edilmekten kurtuldu.

Sevgili oğlunun kurban edilmekten kurtulmasına son derece sevinen Abdülmuttalib, yüz devenin Safa ile Merve arasına götürülüp, yan yana kurban edilmesini emretti. Emri derhal yerine getirildi. Kurban edilen develerin etlerinden Mekke halkı bol bol istifade etti. Alamadıklarını da kurtlar, kuşlar, köpekler, vahşi ve ehil bütün hayvanlar paylaştılar.

O günden itibaren bir insan diyeti, Kureyşliler ve Araplar arasında, 100 deve olarak kabul edilme âdeti benimsendi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu âdeti olduğu gibi bırakmıştır.



İki kurbanlığın oğlu

Bu olaya ve neslinden geldiği Hz. İsmail'in kurban edilmesi teşebbüsüne işâretle Rasûlulllah (s.a.s.) Efendimizin:

"Ben iki kurbanlığın oğluyum" buyurdu nakledilir.



Hz. Abdullah'ın İffeti

Aynı gündü...

Herkes neticeden memnun kur'a yerinden dağılıyordu. Abdülmuttalib de sevgili oğluyla birlikte şehre geliyordu. Kâbe'nin yanından geçerlerken, babasından bir hayli geride kalmış Abdullah'ın karşısına bir kadın dikildi. Bu kadın, Abdullahın dillere destan güzelliğine hayranlardan biri olan Varaka bin Nevfel'in kız kardeşi Rukiyye idi. O da kardeşi Varaka gibi eski mukaddes kitapları okumuş, o kitaplarda ahir zamanda gelecek peygamberin sıfatlarını görmüş ve öğrenmişti. Abdullahın yüzünde o âna kadar hiçbir kimsede görmediği müstesna bir parlaklığı fark etmişti. Abdullah’la evlenip bu güzelliğe sahip olmak istedi. Ama Abdullah onu istemedi.

Günler sonra, evlenmiş bulunan Hz. Abdullah, aynı kadınla Mekke sokaklarında bir kere daha karşılaştı. Aynı Rukiyye ona karşı en ufak bir arzu ve hasret belirtisi göstermedi. Bilâkis, hissiz ve bakışları hayranlık şöyle dursun, çok donuktu. Abdullah sebebini sordu:

"Ne oldu, sana? Halin değişmiş."

Rukiyye,

"O gün, alnında esrarlı bir nûr parlıyordu. O nur karşısında kendimden geçtim. Ama şimdi onu göremiyorum" diye cevap verdi.

Evet, Hz. Abdullah'ın alnında parlayan nur artık yoktu. Çünkü, Kâinatın Efendisine hâmile olan annelerin en büyüğü Hz. Âmine'ye intikal etmişti. Hz. Abdullah'a hayran olan sadece bu kadın değildi. Kötü ahlâktan uzak ve faziletlerle bezenmiş bu delikanlıya bütün Kureyş kızlarının gözleri çevrilmişti; ama, yüzündeki parlaklığın sırrına akıl erdiremeden.

Dizileri Dize Getirmenin Yolu! / Sait Çamlıca
























Yanlış hatırlamıyorsam, Prof. Dr. Nevzat Tarhan hocadan okumuştum. 28 Şubat surecinde Genelkurmay Başkanlığına sadece 12 (oniki) mektup gönderilmiş. Halkın oylarıyla iktidara gelen bir parti ve o partiye oy verenlere karşı haksızlık yapıldığını anlatan mektup sayısı 1000 (bin) veya daha fazla olsa, bazı şeylerin çok farklı olabileceğini yazmıştı Sayın Tarhan.


Tepki vermek, hepimizin en doğal hakkı. Toplumun, gençlerin ahlakını yozlaştıran dizilerden rahatsız olanların sayısı ne kadar çok olursa olsun, evde kendi kendimize söylenmemiz sorunları değiştirmeyecektir. “Allah bunlara akıl fikir versin! Bizim aile ortamımızı, ahlaki değerlerimizi hiç düşünmüyorlar!” tepkisini, evde kendi başınız vermeniz, “Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış!” atasözündeki gibi karşılıksız kalır.



Hava bile haram!

Vaktiyle Bursa’ da bir Müslüman, eski adı “Yahudilik Yolağzı”, bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş:

“Her kula helâl, Müslüman’a haram!..”

Bursa başkent, tabii Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye…

Gitmişler kadıya şikâyete, adam yakalanıp yaka-paça huzûra getirilmiş. “Bu nasıl fitnedir, dîni İslâm, ahâlisi Müslüman olan koca devlette sen kalk, hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu Müslüman’a yasakla!.. Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin?..” diye çıkışmışlar adama.

Adam: - “Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin ispat ister, delil şarttır…”dedikçe kadı kızmış:

- “Ne delili, ne ispatı?.. Sen fitne çıkardın, Müslüman ahâlinin huzurunu kaçırdın, katlin vâciptir!” demiş. Demiş ama, bir yandan da merak edermiş:

- “Nedir gerekçen?..” diye sormuş. Adam:

- “Bir tek Sultan’a derim…” diye cevap verince, ortalık yine karışmış. Söz Sultan’a gitmiş, adam yaka paça saraya götürülmüş… Padişah da sinirlenmiş ama, diğer yandan o da meraklanırmış:

- “De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın,hem de her kula helâl,Müslüman’a haram yazarsın?..” Adam, başı önünde konuşur:

- “Delilim vardır, lâkin ispat ister.”

- “Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?..”

- “O zaman boynum, hükme kıldan incedir Sultânım…”

- “Eeee?!..”-

”Sultânım, herhangi bir havradan (sinagog) rasgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın, bir hafta tutun. Bakın neler olacak…” Dediği yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş, başlarında Mûsevîler, “ne oluyor, bu ne zulüm?.. Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim…” Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş… Bir hafta dolunca, adam:

- “Sultanım, artık bırakmak zamanıdır” demiş. Haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer Sultan’a teşekkürler, hediyeler… Az zaman geçmiş ki, adam:

- “Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz için yaptırınız Sultanım” demiş. Aynı şekilde bir papaz derdest edilip yaka-paça alınmış Pazar ayininden ve aynı tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış.
Mutluluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar… Levantenler din adamlarına kavuşmanın mutluluğuyla daha bir sarılmışlar birbirlerine…


Sultan:

- “Bitti mi?..” demiş adama.

- “Sultânım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle” demiş.

- “Şimdi nedir isteğin?..”

- “Efendim, pâyitahtımız Bursa’nın en sevilen, en sözü dinlenilen, itimat edilen âlimini alınız minberinden…” Adamın dediğini yapmışlar, Ulucâmi imamını Cuma hutbesinin ortasında almışlar, yaka-paça götürmüşler…Ve ne olmuş bilin bakalım?.. Bir ALLAH’ın kulu çıkıp da, “ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz?.. Hiç olmazsa vaazı bitene kadar bekleseydiniz”, gibi tek bir kelâm etmemiş, imamın peşinden giden, arayan-soran olmamış… Geçmiş bir hafta, “Nerde imam” diye gelen-giden yok!.. Aptal ve cahil bir imam tayin edilmiş yerine, ne konuştuğunu kendi kulağı duymayan tam yobaz cinsinden biri…

Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta derdest edilen koca âlim için:

- “Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik…”

- “Kim bilir ne halt etti de tevkif edildi!..”

- “Vah vaah!.. Acırım arkasında kıldığım namazlara…”

- “Sorma, sorma…”

Padişah, kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş:

- “Eee, ne olacak şimdi?.. Adam:

- “Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hocadan.” “Haklısın” demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş. Adam başı önünde konuşmuş:

- “Ey büyük Sultânım, siz irade buyurunuz lütfen, böyle Müslümanlara su helâl edilir mi?..”

Sultan acı acı tebessüm etmiş:

- “Hava bile haram, hava bile!..” demiş…

* * * * * * *

Tecrübeli bir piyanist konser için sahneye çıkmış. Salon ağzına kadar dolu. Piyanist, piyanosunun başına geçip tam çalmaya başlayacak, aklına bir fikir gelmiş. Tüm salon sessizlik içinde onu beklerken, adam sadece piyanoya dokunuyormuş gibi yaparak kafasını sallıyormuş. Hiçbir tuşa dokunmadan bir saate yakın bir süre sahnede konser veriyormuş gibi yapmış.

Konser bitiminde ayağa kalkan piyanist, seyircilerin karşına geçerek, teşekkür mahiyetinde selam vermiş. Bütün salon piyanistti ayakta alkışlamış.

Piyanist perde arkasına geçince, genç yardımcısı, “Bunu neden yaptınız hocam!” demiş. Piyanist, “Bir milletin ne kadar tepkisiz olabileceğini ölçmek istedim!” demiş.

* * * * * *

Tepkisiz olmak, yapılanlara razı olmak demektir. Bilgisayarın başında otururken www.rtuk.org.tr sitesini girerek tepkinizi dile getirebileceğiniz gibi 444 1 178 no’lu telefon numarasına şikayetlerinizi iletebilirsiniz.


Bu dizilere tepki verme niyetinde olmayanlar bilsin ki, bu dizilerin hedef tahtasında “evlatlarınız” var. Bir ülkenin en büyük hazinesi, o ülkenin geleceği olan çocukları ve gençleridir. Geleceğimizi karartanlara karşı sessiz kalmak, suça ortak olmaktır. http://www.saitcamlica.com/

Müslümaların Dikkatine - 2 / Mehmet Şevket Eygi

(19) Hizip, fırka, meşrep, tarîk asabiyeti çok kötü bir şeydir. Kur’ân’a göre üstünlük takva iledir. Biz ümmet şuurunu yitirmiş, fırka asabiyeti çukuruna düşmüşüz. Nice Müslüman “O Müslüman bizdendir, şu Müslüman bizden değildir” gibi lâflar ediyor. Böyle lâflar dine uygun mudur? Bütün Müslümanlar bizdendir. Öyleleri var ki, kendi tarikatından olmayan salih bir Müslümanı dışlıyor. Bu kafayı bırakmadıkça selâmet sahiline çıkamayız.


(20) Kur’an-ı Kerîm elbette dinimizin ana kaynağıdır. Peygamberimizin sünneti elbette ikinci ana kaynaktır. Lakin yeterli ilme, ihtisasa, ehliyete, liyakate, kültüre sahip olmayan Müslümanların kendi kafalarıyla Kur’ân’dan veya tercümelerinden, sünnetten, hadislerden dinî hüküm çıkarmaları, indî yorumlar yapmaları son derece zararlıdır. “Men fessere’l-Kur’âne bire’yihi fekad kefer” buyurulmuştur. İlmi, ehliyeti ve icazeti olmayanların din konusunda kendi kısa re’yleriyle, görüşleriyle konuşup hüküm vermeleri çok büyük bir felâkettir. Zaten son 70-80 seneden beri kefere-i fecere “Hocalar aradan çıksın, herkes dinini doğrudan doğruya Kur’ân’dan kendisi öğrensin” demiyorlar mı? Bugün esnaf, doktor, mühendis, okumuş okumamış, bilen bilmeyen herkes dinî konuları mıncıklıyor, hatta fıkhı inkâr eden bir mezhepsizler fırkası bile türedi. Bu disiplinsizlik giderilmedikçe kurtuluşumuz çok zordur.

(21) Bir İslâm toplumu için büyük felâket ve afetlerden biri de din sömürücülüğüdür. Dinin ticaret konusu olduğu, mukaddesat bezirgânlığı yapıldığı, birtakım rezillerin din yoluyla büyük zengin olduğu, dinin pazara düştüğü bir toplum elbette iflâh olmaz. Ülkemizde din, “Büyük bir sektör” olmuştur. Muazzam miktarda din rantı yenmektedir. Biz bu satırlarla elbette ki, dini hizmetler için toplanan ve yerli yerinde harcanan paraları kastetmiyoruz. Bir kısım haşaratın dini âlet ve vasıta ederek para kazanmalarını kastediyoruz.

İslâm’ı hakkıyla yaşamazsak kurtulamayız... İslâm’ı kendimize değil, kendimizi İslâm’a uydurmalıyız... Yaygın ve genel günahlarla, isyanlarla, fısk ve fücurlarla, tuğyanlarla, bid’atlerle selamet olmaz... Kuru Müslümanlıkla iş bitmez... Dinin hükümlerine uymak gerekir. Kur’ân’a, Sünnete, fıkha, Şeriata, İslâm ahlâkına itaat etmeliyiz. Açıkça günah işleyen bir İslâm toplumunun geleceği aydınlık değildir. Bir yol ayrımındayız, bir tarafta “Mevlâ’ya gider”, öbür taraf da “Belâya gider” yazılı…



Milli Gazete

Bir Baba Bir Oğul



İstanbul’un fethinden sonra ilk kadı olan Hızır Beyin oğlu Sinan paşa, gençliğinde (soseftaiyye) mezhebine girmişti. Soseftailer: Her şeyden şüphe, hatta şüphelerinde de şüphe ederlermiş. Sinan Paşa, bir gün babasıyla yemek yerken Hızır Bey:


“ Sinan; budalalıkta o dereceye vardın ki şu tabağın bakır olduğudan şüphe edeceksin!” demiş. Sinan Paşa da:

“Evet, biz onu bakır görüyoruz amma başka bir şey olmak ihtimali de vardır!” deyince Hızır Bey sahanı kaldırıp oğlunun kafasına vurmuş canı acıyan Sinan paşa ay! deyince, babası:

“Nasıl, bakır olduğunu anladın mı?” diye sormuş.

Sinan paşa basından aldığı bu dersten sonra şeyh vefaya derviş olmuş. Onun irşadıyla o saçma fikirlerinden kurtulmuş.




Korkusuz şehzade


Yavuz sultan Selim henüz beş-altı yaşlarında bir çoçuktu. Amasya'daki sarayın bahçesinde ok talimi yapıyordu. Yay boyunu aşıyordu ama o bu yaşta attığını vurmaya başlamıştı. Babası Sultan II. Bayezit bir ağacın arkasında onu seyrediyordu. Yavuz son okunu da tam hedefe saplayınca, dayanamadı; saklandığı yerden çıkıp, oğluna sarıldı:

-Allah gücüne güç katsın oğlum. Ama niçin yalnızsın? Küçük Selim hayretle:

- Yalnız değilim ki Sultan babam; Allah her yerdedir! Aldığı cevap, Bayezit'i şaşırttı ama belli etmedi. Sarayın bahçesi ulu ağaçlarla süslüylü. Ormandan farkı yoktu.

- "Oğulcuğum," dedi Sultan Bayezit, " tek başına buralarda dolaşma. Düşmanlarımız var. Allah korusun; sana bir kötülük etmek isteyebilirler!" Selim duraklardı. Sonra, iki yaşından beri yanından ayırmadığı küçücük kılıcını çekip:

- Pederim! Bu kılıcı süs için bağlamadık.

İcap ederse kendimizi korumasını biliriz. Hem pederimizin korkusundan dünyanın öbür ucundaki düşmanın yüreği titrerken sarayın bahçesine girmeye kim cesaret edebilir? II. Bayezit, hayretten donakalmıştı. Onda kimsede olmayan bir şeyler vardı. Vaktinden önce gelişmiş, aklı boyunu aşmıştı. Selim'i, elinden tutup, saraya götürürken; "Hiç şüphem yok. Bu çocuk ilerde ne yapıp edip padişah olacak. Şimdiden ona tahtın yolunu açmalıyım." Böyle düşündü ya, gün gelip Şehzade Selim, istediğini almasını bildi ve Osmanlı'nın Yavuz Sultan Selim'i oldu.

-Kırkambar-










Kısa… Kısa…


* Hastalıklara karşı alınacak önlemlerin başında hijyen gelir. Sanılanın aksine nezle en fazla solunum yoluyla değil ellerde kalan mikropların diğer kişilere bulaşmasıyla yayılır. Mutlaka suya ve sabuna dokunarak el temizliği.

* Diş temizliği ve sağlığı bütün vücudu etkileyecek öneme sahiptir. Mutlaka diş sağlığınıza gereken önemi verin. Diş fırçalamak veya misvak kullanmak vazgeçmeyeceğiniz alışkanlıklarınızdan olsun.

* Beslenmenizde sağlığınıza yararlı olan yiyecekleri en az bir gömlek veya kravat alırken gösterdiğiniz ihtimamla seçin.

* Kullanacağınız her gıdanın ve ilacın son kullanma tarihine mutlaka dikkat edin. Son kullanma tarihi geçmiş hiçbir gıda ve ilacı kullanmayınız.

* Uykunuza gereken zamanı ayırın. Düzensiz uykunun size pek faydası olmayabilir. Uyku düzenini sağlayın.

* Sebze ve meyveleri taze iken tüketmeye önem verin. Dondurulmuş veya uzun süre buzdolabında kalmış meyve ve sebzeler besin değerini büyük ölçüde kaybeder.

* Yemeklerinizde çorbaya yer verin. Çorbaya katacağınız baharatlarla hem ihtiyacınız olan vitaminleri alacaksınız hem de vücudunuz için gerekli suyun önemli bir kısmını karşılamış olacaksınız.

* Ayakkabınızın topuklarına dikkat edin. Fazla yüksek topuklar sizi daha uzun gösterebilir ama bu sizin sağlığınızı bozar. Topuksuz ayakkabılardan da sakının.

* Her gün mutlaka bir kase yoğurt veya bir bardak süt için. Kalsiyum ve magnezyum vücut için çok gereklidir.





Bunları Biliyor musunuz?



Boğalar renk körüdür, bundan dolayı rengi ne olursa olsun, matadorun elindeki beze saldırırlar.

Erkekler kadınlara göre on kat daha fazla renk körü oluyorlar.

Dünyada yaklaşık 75 milyon at vardır ve atların ortalama yaşı 40 yıldır.

İnsanlar parmak izinden, köpekler burun izinden tanınır.

En uzun süre uçan tavuk ancak 13 saniye havada kalmıştır.

Kıta isimlerinin hepsi ayni harfle başlayıp ayni harfle biter.

Develerin 3 tane kaşı vardır.

10 Ağustos, 2010

Ramazanda Şehvar! Şehvarda Ramazan!



Ah merhaba, hoş geldin, seni bekliyorduk ne zamandır. Arkadaşların Receple, Şaban haber vermişti, hemenardımızdan gelecek demişlerdi. Hoş geldin, sefalar getirdin. Yine elin kolun dolu gelmişsin. Senin bizlerle olman yeterli, gündüzümüzü, gecemizi varlığınla aydınlatman, huzur ve bereketi getirip, ruhumuzu arı duru feyzinle cilalaman yeterli biliyorsun değil mi sevgili Ramazan.


Seninle evlerimizde, bir ay sürecek tatlı bir heyecan başlayıp, yaşantımız bir süreliğine mutat olan düzeninden çıkacak. Sahur ve iftar telaşları başlayacak. Bize hem sabrı hem de biz farkında olmadan hızla geçen vaktin kıymetini öğreteceksin.

Mukabele için gündüz, teravih namazı için gece camilere koşulduğundan, bu güzel mekânlar her zamankinden fazla dolup taşacak. Senin bereketin her yeri kuşatacak, bereketin sahibinin izni ile.


Ramazan! Bizi kuşat, sarıp sarmala. Aklımıza, ruhumuza, kalbimize nüfuz et. İçimize öyle işle ki seninle tekrar görüşeceğimiz güne kadar etkisi geçmemiş olsun.

Ramazan! Geldiğine memnunuz, memnun olmayan var mıdır ki?

Ramazan! Sen de bizden memnun kalacak mısın ki?

Ramazan! Hoş geldin…





Samanyolunda Ziyafet / Murat Soyak

Ramazan gelince özge bir zaman başlar. Ruhun ön planda olduğu bir zamandır bu. İnsan iyiliklere, güzelliklere doğru bir yürüyüştedir. Kirden, karanlıktan uzak günler… Kurtuluş günleri, arınma günleri: “Bir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir; yani yeni yapılmış hale getirilirse, bir ruh da yılda bir kere böyle bir genel temizlik ve revizyon ister. Bir şehrin temizlenmesi, onarılması, yeniden yapılması, sıva, boya ve badanalarının tazelenmesi ile müslüman bir şehrin oruç boyunca ruhî canlılık ve hareketi, yükselme ilerlemesi birbirini çok andırır. Oruç, demek ki bir noktadan bakılınca, ruhun ve vücudun dezenfekte edilmesi oluyor.” (Betonları Kıran Oruç)


Hayatın monotonluğu, sıradanlığı yeni zaman ile, ramazan ile değişir. Başka bir kapı açılır adeta. Bu kapıda umut, sevinç, gül aydınlığı… Hayatın bunaltan, usandıran tekrarları kaybolur. Yeniden başlamanın vaktidir: “İşte oruç, külü deşer, betonları kırar, eskiyen dünyayı tazeler, alışkanlıkları elâstikîleştirir, donmalarını önler, içgüdüleri pırıl pırıl yapar, insanı melankoliye düşmekten, yani eşyayla ilgiyi kesmekten, korur, kâinatı yeniden yaşanmağa değer bir yer haline getirir, insanı yeni doğmuşçasına yaşamaya hevesli, iştahalı bir yeni insan yapar.” (Betonları Kıran Oruç)


Değişim başlamıştır. Zaman, başka bir zamandır: “Hayvandan meleğe doğru yolculuk; içteki karanlıkların eriyişi, yerini metafizik ışıkların alması Oruçla… Gerçek gün doğuşu, gerçek kuşluk, gerçek öğle, gerçek ikindi, gerçek akşam ve gün batışı, gerçek gece ve yatsı Oruçla. Gerçek zaman Oruçladır.” (Samanyolunda Ziyafet)

Müslüman her yıl, bir ay bir ruh şölenine çağrılır. Yeniden varoluş: Yücelten, sağaltan…”Oruç insanın katıldığı, her yıl bir ay katıldığı bir ruh şölenidir. Üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiatüstü ziyafet, bir gök sofrasıdır.” (Samanyolunda Ziyafet)

Çocuğun dünyasında orucun yeri bambaşkadır. Evvela Ramazanı bekler. Çevresindeki konuşmalar ona kutlu bir misafirin geleceğini haber vermektedir. Ramazan bütün görkemi ile gelir. Evde bir değim başlamıştır. Çocuk bu değişime katılmaya çalışır. Sahura kalkar. Büyükleri “uyu” dese de o, dinlemez sahurda uyanır. İftar vaktini sabırla bekler. Kulağı ezan sesinde… Çocuk ve oruç arasında bir iyilik ırmağı akar: “Oruç ve namazladır ki, kutsal bir dünyaya girer çocuk. Sözle değil; bizzat o dünyanın içinde yaşar Mutlak Gerçeği.” (Oruç ve Çocuk)

Ne güzel konuktur o!… Evimizi, ruhumuzu aydınlatır, bizlere dirilişin imkanlarını sunar. Hoş geldin!… “Her yıl bir ay için oruç mimarı bize konuk gelir. Gelir gelmez de kollarını sıvar ve işe koyulur. Bir kahve içimlik bile beklemez, dinlenmez. Kutsallığın işçisidir o. İlkin vücut evini şöyle bir yoklar. Bir sarsar insanı. Öyle sarsar ki bacalarda ne kadar birikmiş kurum varsa dökülür. Tabiat etkisiyle gevşemiş ve kopmaya yüz tutmuş sıvalar düşer. Yerinden oynamış kiremitler kayar. Organlar arasında, kasların eklem yerlerinde, hareketsizliğin ve ölümün sembolü olarak gerilmiş kaç örümcek ağı varsa yırtılır. Vücut konağı, böylece konuğun, büyük konuğun gelmiş olduğunu bilmiş olur. Sonra Oruç onarmaya başlar” (Konuk)


İnsanın bitmez sanılan koşuşturması var. Gün içinde bir telaş… Ve arada yaşanan aldanışlar, kayıplar… Zira oyun ve oyalanma çeker insanı. İşte bu gidişe son vermenin, tefekkürün zamanıdır. Nereye gidiyoruz, bu çaba niçin, neredeyiz! soruları nefsimize sürekli sorulmalı. Bir çağrıdır oruç. Bağlanmanın, yakınlığın yeniden değerlendirildiği, noksanların tamamlandığı zaman: “Oruç, bu ümmete bağışlanmış; sağı ölüden, diriyi cansızdan ayıran, fark ettiren kutlu bir nimet ve emanettir.” (Her Yıl Bir Mucize Gibi Gelen)

Kur’ân sesi, namaz, merhamet… Bütün bunların neticesi olarak iyiliği çoğaltmak, kötülüklere engel olmanın gereği bir kez daha hatırlanır. Orucun müslümandan istedikleri vardır: “Evet, oruç da susar, oruç da acıkır. Orucun susadığı ve âb-ı hayat gibi kanamadığı su, Kur’ân sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet, kuşandığı, giyindiği, Allah adının yükseltilmesi yani cihadtır.” (Oruç da Acıkır)

Bekleyenler için gün doğmuştur artık. Rahmet, mağfiret günleri… “Uzun süren bir kuraklıktan sonra, dudakları çatlamış toprağından ötürü ellerini göğe kaldırmış çiftçi için birden boşanan yağmur neyse, biz müslümanlar için gelen bu oruç da odur.” (Silâhımız)

İslâm insanı olmak… “Kur’ân, namaz ve oruçta dirilen bir İslâm insanı olmak: İşte çağımız müslümanının tek varoluş şartı.” (Silâhımız)

Karanlıklardan çıkış için kurtuluş için ramazan… “Ölüme doğru koştuğu bu son çağlarda İslâm toplumu tam ölmemişse ve hâlâ yaşıyorsa; bunu, gelip gelip dirilten ramazanlara borçludur geniş ölçüde. Ve bir gün tam dirilecekse, bu da yine bir ramazanda başlayacaktır, ramazanlarla başlayacaktır.” (Oruç ve Diriliş)

Oruç günlerinde yaşadığımız her ân daha bir anlamlıdır, daha bir kıymetlidir. Taşlar yerine oturmuştur. İnsan bir dinginlik içindedir. Geçmişini hatırlar, bugünü değerlendirir, gelecek günlerin daha iyi olmasını umut eder. Gündelik alışkanlıklar terk edilmiştir. Özge bir oluş ile gün başlar. Yücelten anlamın ışığında vakit daha bir kıymet kazanır. Zaman ve eşya gerçek anlamına kavuşur. İnsan bu değişikliği gün içinde derinden duyar: “Oruç, eşyayı ve evreni de bize yaklaştırmış değil midir! Onu daha derinden algılamakta, kavramakta değil midir! Oruç ayında gündüz daha gündüz, gece daha gece değil midir! Güneş daha güneş, su daha su, toprak daha toprak, ay daha ay, yıldız daha yıldız, zaman daha zaman, mekân daha mekân, vücut daha vücut değil midir! Ve nihayet ruh, daha ruh değil midir!” (Orucun Ruhu)


Şiirden: “Ey oruç, diriltici rüzgâr, İslâm baharı” (İnsan ve Oruç)

Şimdi başlayan bir muhasebedir: “Oruç, bir ruh analizi oluyor inanmış insan için. Geçmişini düşünüyor insan, yanlışlıklarını daha bir net görüyor. Eğrilmişse yolu, düzeltmek istiyor onu. Yay haline gelen “Doğru Çizgi” düzeltiliyor içimizde.”(Oruç Dünyasında)

Kaybettiğini hatırla!… “Kendi kendinden uzaklaşan insanın kendine dönüşüdür oruç ayı” (Gök Armağanı Oruç)

Bir göç var, kutlu bir sefer… “Ramazan dünya içinde ahirete bir aylığına Müslümanların toptan hicreti gibidir.” (Orucu Benzerlerinden Fark Ettiren)

Artık beden geriye çekilir; ruh ön plandadır: “Ruh, oruç ülkesinde büyümenin sırrını keşfeder.” (Oruç Ülkesi)

Bizim için diriliş günleri, sevinç günleri, tövbe günleri… Bir yapının yükselişi gibidir: “Ramazan, biz Müslümanların kimlik hamurumuza bir güneş ışığı gibi sızmıştır. Kişiliğimizi mayalamıştır o. Kişiliğimiz onunla; o, kişiliğimizle yoğrulmuştur. İnsan ruhuna tabiatüstü pencereler açan odur.” (Ramazan Aynasında Hayat)




Not: Alıntılar Sezai Karakoç’un Samanyolunda Ziyafet adlı kitabındandır.

Ramazan Müjdesi / Mehmet Paksu

Ramazan'ın ilk günü ile birlikte nur ve feyiz dolu bir mevsimi yaşamaya başlarız. Kâinat şenlenir, dünya Cennetten süzülen nurânî bir hava ile dolup taşar.. Ulvi âlemlerin masum ve mübarek sakinleri öbek öbek mü'minlerin çevresini sarar. Rahmet ülkesinden müjdeler, kâinatın Rabbinden selâmlar ve mağfiret ümitleri getirir, Ramazan ayı...


Mukaddes kelâmın nazil oluşunun yıldönümünü mü'minlerle birlikte cinler, melekler; ağacı, çiçeği, böceği, kurdu, kuşu, denizi ve deryasıyla yaşlı dünyamız da kutlar. Görünen ve görünmeyen âlemlerde tam manâsıyla bir bayram havası yaşanır.

Bu ayın Cenâb-ı Hak katında müstesna bir yeri vardır. Yüce Rabbimiz kendisine muhatap olarak seçtiği kullarına sonsuz rahmetinin en geniş tecellilerini bu aya tahsis eder. Başta Kur'ân-ı Kerim olmak üzere! Tevrat, Zebur ve İncil gibi diğer semavî kitapların da bu ayda indirilmiş olması, bu günlerin kıymet ve kudsiyetini artıran diğer bir husustur.

Mü'minlere İlâhî bir ihsan olarak bu günleri birer güzel fırsat bilerek değerlendirme, Rablerine olan kulluk derecelerini gösterme, Ona muhatap olabilme gayreti içine girerek tam bir ihlâs ve şuurla ibadet ve taate koşarlar.

Bu gayretin neticesi elbette karşılıksız kalmayacaktır. Oruç tutup, Ramazan ayını bir kulluk şuuru içinde geçirenler tatlı bir ânı yaşadıkları, huzura erdikleri gibi pekçok nimete de mazhar olurlar.



Ubâde bin Samit anlatıyor:
Ramazan ayının başladığı bir günde Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyurdu:
"İşte bereket ayı olan Ramazan geldi. Artık Allah'ın rahmeti sizi kuşatır. O ay, yeryüzüne bol bol rahmet iner. Günahlar affedilir. Dualar kabul olunur. Allah sizin iyilik ve ibadette yarışmanıza bakar da, bununla meleklerine karşı iftihar eder. Öyle ise kulluğunuzla kendinizi Allah'a sevdirin. Asıl bedbaht olan da, bu ayda Allah'ın rahmetinden nasibini alamayandır."(1)

Ramazan her yönüyle bir ibadet mevsimidir. Her mü'min namazı, orucu, iyilikleri hizmetleri ve duâsıyla bu rahmet ve bereketten nasibini almaya çalışır. Bilerek veya bilmeyerek yapmış olduğu günahları için Allah'tan af diler. Rabbine niyazda bulunur.

Cenâb-ı Hak da kulunun bu samimi dua ve niyazını karşılıksız bırakmaz, günahlarını affeder, rahmetine garkeder.

Ramazan ayının kudsiyet ve bereketini bildiren şu hadis-i şerifi birlikte okuyalım. Peygamber Efendimiz geniş anlamda bu hususu dikkatimize vermektedir.



Selmân-ı Fârisî (r.a.) anlatıyor:

Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam Şaban ayının son günlerinde bize irad ettiği bir hutbede şöyle buyurdu:
"Ey insanlar büyük ve mübarek bir ay yaklaştı, gölgesi başınızın üstüne düştü. Bu öyle bir aydır ki, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi vardır. Allah o mübarek ayın gündüzlerinde orucu farz, gecelerinde nafile namazı meşru kıldı. Bu ayda küçük büyük bir hayır yapan insan, başka aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap alır.


Bu ayda bir farzı yapmak, başka aylarda yetmiş farz yerine geçer.

Bu ay Allah için açlık ve susuzluğun, taat ve ibadetin meşakkatlerine sabır ve tahammül ayıdır. Sabrın karşılığı da Cennettir.

Bu ay yardımlaşma ayıdır.

Bu ay mü'minlerin rızkını arttıracak aydır.

Bu ayda her kim oruçlu bir mü'mine iftar edecek bir şey verirse, yaptığı bu iş günahlarının bağışlanmasına ve Cehennemden kurtulmasına sebep olur. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmeden onun kadar sevaba kavuşur."

Ashâb-ı Kiramdan bazıları, "Ya Resulallah, hepimiz oruçluya iftar edecek bir şey bulup verecek durumda değiliz" dediler.

Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, "Allah bu sevabı bir tek hurma ile, bir içim su ile, bir yudum süt ile oruçlu mü'mine iftar ettirene de verir" buyurdular ve hutbelerine şöyle devam ettiler:


"Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemden kurtuluştur.

Bu ayda kim kölesinin (işçi ve hizmetçisinin) işini hafifletirse, Allah da onu affeder ve Cehennemden uzak tutar.

Bunun için bu ayda şu söyleyeceğim dört hasleti fazlasıyla bulundurmaya çalışınız. Bu dört hasletten ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz, diğer ikisinden ise hiçbir zaman ayrı kalamazsınız.

Rabbinizin rızasına sebep olan hasletlerin birisi, kelime-i şehadete devam etmeniz, diğeri de Allah'tan mağfiret dilemenizdir.

Vazgeçemeyeceğiniz iki hasletin biri Allah'tan Cenneti istemek, diğeri de Cehennemden Allah'a sığınmaktır.

Her kim oruçluya bir yudum su verirse, Allah da ona benim mahşerdeki havuzumdan öyle bir su içirecektir ki, Cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir.(2)

Kaynaklar:

(1) et-Tergib ve't-Terhîb, 2:99.

(2) A.g.e, 2:94.

Kadir Gecesi / Mehmet Paksu

En nurlu ve feyizli geceyi Kadir Gecesinde idrak ederiz. Kur'ân'da adı geçen tek ay Ramazan ayıdır; tek gece de Kadir Gecesidir. Bu bereketli saatlerin şeref ve kıymetini Kâinatın Rabbi Sevgili Habibine haber vermektedir. Bu gecenin faziletine o kadar değer verilmektedir ki, o vakitlerde tecelli edecek rahmetin ve ruhanî hâdiselerin anlatılması için müstakil bir sûre inmiştir. Bu sûre Kadr Süresidir.


Yine Cenâb-ı Hak bu gecenin kudsiyetini bildirmek için beş âyetli bir sûrede üç defa "Leyletü'1-Kadr" ifadesini açıkça zikretmektedir:

"Şüphesiz, o Kur'ân'ı Kadir Gecesinde indirdik. Bilir misin, Kadir Gecesi nedir? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır."

Ulvî hâdiseler de sûrenin sonunda şöyle ifade buyurulur :

"O gecede melekler ve Cebrail Rablerinin izniyle her iş için arka arkaya iner. O gece, tan yerinin aydınlanmasına kadar bir selâmettir."

Kadir Gecesinin en önemli özelliği, cin ve insanlara iki cihan saadeti bahşeden, kâinat kitabının ezelî bir tercümesi olan yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerimin bu gecede ilk olarak dünya semasına indirilmesidir. Daha sonra ise ihtiyaca göre âyet âyet veya sûreler halinde vahyin mazharı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselama Cebrail (a.s.) vasıtasıyla takdim edilmiş olmasıdır.

Yine bu mübarek gecede insanlığın ebedî refahına sebep olacak, ona bereketli bir ömrü kazandıracak bir fırsat verilmektedir. Bu geceyi dua, zikir ve ibadetle geçiren kişi, ancak seksen sene gibi uzun bir ömürde kazanabileceği ecir ve sevabı bir gecede elde etme bahtiyarlığına ermiş olacaktır.

Bu gecedeki İlâhî ziyafete ve Kur'ânî sofraya başta Kur'ân-ı Mübini Resulullah Aleyhissalâtü Vesselama vahiy yoluyla getiren Cebrail olmak üzere melekler de inerek şenlendirirler. Kalb ve basîreti açık olan mü'minlere uhrevî âlemden manzaralar sergilenir. Meleklerin pey der pey inmesiyle yeryüzü manevî bir tazyike maruz kalır. Dünya adetâ onlara dar gelmeye başlar. Mü'minlerin etrafını kuşatarak onlara Rablerinin bağış ve rahmetini müjdelerler. Tan yeri ağarıncaya kadar devam eden bu ulvi tecelli, ümmet-i Muhammed'in gönüllerine engin bir huzur ve saadet dalgası estirir.

Kadir Gecesinde böyle nurlu hâdiselerin yıldönümlerini idrak ederiz. Onun kadrini bilmekle de feyiz ve bereketinden, dünyayı kuşatan nuranî havasından istifade etmiş oluruz.

Hadislerde Kadir Gecesi


- Ubâde b. Sâmit (r.a) şöyle demiştir: Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem, Kadir Gecesi'ni haber vermek üzere Hâne-i Saâdetinden çıktı. Derken Müslümanlardan iki kişi kavga ettiler. Buyurdular ki: Ben, size Kadir Gecesi'ni haber vermek üzere çıkmıştım. Filân ile filân kavga ettiler de ona dâir olan bilgi kaldırıldı. İhtimâl ki hakkınızda bu daha hayırlıdır. Artık siz, Kadir Gecesi'ni yirmiden sonraki yedinci veya dokuzuncu veya beşinci gecelerde arayınız

- İbn-i Abbâs (r.a)’dan rivâyet edildiğine göre, Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Ashâb'ım! Siz leyle-i Kadr'i Ramazan'ın aşr-ı ahîrinde arayınız!. Leyle-i Kadir, ya Ramazan’ dan dokuz gece kala, yâhut yedi gece kala, yâhut da beş gece kaladır

- Âişe (r.a)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ramazan'ın son on günü girince, Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem ibâdet konusunda daha da ciddî bir sa'y ü içtihâd arz ederlerdi. Gecesini ihyâ eder, ehl ü âilesini de ibâdet için uyandırırdı.

- Ebû Hüreyre radiyallâhu anh'den: Şöyle demiştir: Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Her kim, imânından dolayı ve mükafatını yalnız Allâh'tan umarak Kadir Gecesi'ni ihya ederse, geçmiş günahları affedilir.

Bin aydan hayırlıdır denmesinin hikmeti nedir?

"Bin ay" seksen üç sene dört aylık bir süreye tekabül eder. Geçmişteki salih kimselerin bir ömür boyu kazandıkları manevi mertebeyi bir gece içinde elde etme fırsatıdır. Resulullah (a.s.m.) sahabilere İsrailoğullarından bir kimsenin Allah yolunda bin ay boyunca silâhlı olarak cihat ettiğini anlatmıştı. Sahabiler bunu duyunca şaşırdılar ve kendi amellerini az, gördüler. Bunun üzerine Kadir Suresi indirildi.

Başka bir rivayette Peygamberimiz Sahabilere İsrailoğullarından dört kişinin seksen sene boyunca hiç günah işlemeden ibadet ettiklerini anlattı. Sahabiler bunu hayretle karşıladı. Cebrail Aleyhisselâm geldi, "Yâ Muhammed, ümmetin o birkaç kişinin seksen sene ibadetinde hayrete düştüler. Allah sana ondan daha hayırlısını indirmiştir" diyerek Kadir Suresini okudu ve, "İşte bu senin ve ümmetinin hayran kalışından daha hayırlıdır" buyurdu.(1)

Diğer bir rivayette Resulullah’a bütün ümmetlerin ömürleri gösterilmişti. Kendi ümmetinin ömrünü kısa görünce, ömrü uzun olan ümmetlerin amellerini düşündü. Kendi ümmetinin bu kısa ömürlerinde yaptıkları amellerle onlara ulaşamayacakları endişesi içinde üzüldü. Yüce Allah da Habibine, bu üzüntüsüne mukabil Kadir Gecesini vererek diğer ümmetlerin bin yılından daha hayırlı kıldı. (2)Kadir Suresi bu hadiseler üzerine nazil olmuştur. Bu sure, Sahabilerin üzüntüsünü hafifleten bir suredir.

 
 
Kadir Gecesinin Bu Kadar Faydalı Olmasını Nasıl Açıklarsınız?


Evet bir tek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, Kur'an’ın bildirmesiyle bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra kat’i bir delildir. Evet nasılki bir padişah, saltanatında belki her senede, ya tahta geçme merasimi namıyla veyahut başka bir şaşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Halkını, o günde umumî kanunlar dairesinde değil; belki hususî ihsanatına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini, has teveccühüne mazhar eder. Öyle de: Ezel ve Ebed Sultanı olan onsekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelal'i; o onsekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlîşanı olan Kur'an-ı Hakîm'i Ramazan-ı Şerifte indirmiş. Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, Cenab-ı Hakkın hikmetinin muktezasıdır. Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece, adî ve hayvanî meşguliyetten insanları çekmek için oruca emredilecek.



Sure neden Kadir Gecesinde indi?

Peygamber (a.s.m.) her şeyden önce bir uyarıcıdır. Bu ikaz görevini doğrulukla yapması için emri önce kendi nefsinde uygulaması lazımdı. Nefsine uygulamanın en uygun vakti de gece vaktidir.

Neden "Kadir" Gecesi?

Kadir Gecesi hüküm gecesi demektir. Duhan Suresinde açıklandığı üzere İlâhi takdirce belirtilen hükümler Kadir Gecesinde ayırd edilir. Bu anlamda Kadir Gecesine takdir gecesi diyenler de vardır. Aslında eşyanın, işlerin ve hükümlerin miktar ve zamanları ezelde takdir edildiği için burada söz konusu olan takdir, önceden tespit edilen kader programının yerine getirilmesiyle ilgili planların hazırlanmasıdır. (3)

"Kadr" kelimesinde "tazyik" manası da vardır. Buna göre o gece yeryüzüne o kadar çok melek iner ki, dünya onlara dar gelir.

Bir hadiste, "O gece yeryüzüne inen meleklerin sayısı çakıl taşlarının sayısından çok daha fazladır" buyurularak buna işaret edilir. (4)

Kadir Gecesinin Ramazan'ın hangi gecesine rastladığı hususunda pekçok rivayet olmakla birlikte, Ramazan'ın son on gününde aranması tavsiye edilmiştir. Bazı hadis-i şeriflerden de 27. gecesine denk geldiği bildirilmektedir. "Onu yirmi yedinci gecede arayınız" mealindeki hadis bu hususa işaret etmektedir. (5)

Bu rivayetlerin ışığında, İslâm âlimleri Kadir Gecesinin Ramazan'nın yirmi yedinci gecesi olarak kabul etmiş ve böylece Müslümanlar o geceyi Kadir Gecesi niyetiyle ihya edegelmişlerdir.

Bunun için mü'minler mümkün mertebe, vakit ve imkânları ölçüsünde Kadir Gecesini değerlendirmeye çalışırlar. Uyku ve istirahatla geçirmemeye gayret ederler. Çünkü bu gecede herbir Kur'ân harfine otuz bin sevap verilmektedir. Diğer ibadetlerin sevabı da o nisbette artış göstermektedir.


Kadir Gecesini değerlendirmek ve o vaktin feyiz ve bereketinden istifadeyi arttırmak için namaz kılınır, Kur'ân okunur, Kur'ân tefsirleri mütâlâa edilir. Zikredilir, salavat-ı şerife getirilir. Dualar edilir, Allah'a niyaz ve tazarruda bulunulur. Fakir ve kimsesizler doyurulur, bol bol sadaka verilir. Hâsılı her vesileyle vakit nurlandırılır. Kadir Gecesinin getireceği büyük kazanç hakkında rivayet edilen hadisler en güzel teşvik mahiyetini taşımaktadır.

"Kim inanarak, sevabını ancak Allah'tan bekleyerek Kadir Gecesinde kıyam üzere olursa (uyanık kalıp ihya ederse) geçmiş günahları affedilir." (6)

Bu gecede nasıl dua edelim?

Bunu da Hazret-i Âişe (r.a.) vasıtasıyla yine Peygamberimizden, öğrenelim:

"Dedim ki, 'Yâ Resulallah, Kadir Gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?’

Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam "Allahümme inneke afüvvün tuhibbü'l-afve fa'fu annî (Allah’ım, Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affeyle) dersin' buyurdu"

Kaynaklar

1) Hak Dini Kur an Dili. 6:4592

2) Muvatta. İtikâf:6

3) Duhan Suresi, 3.

4) Hak Dîni Kur'ân Dili, 9:5970.

5) Müsned, 2:27.

6) Buhari, Siyam: 71, İbni Mâce, Dua



Mehmet Paksu,Mübarek Aylar, Günler ve Geceler

-Kırkambar-

Bunları Biliyor musunuz?




Soru: Oruç kimlere farzdır?
Cevap: Akıllı,sağlıklı ve ergenlik çağına girmiş her Müslüman’a Ramazan orucu FARZDIR.

Soru: Oruçta niyet şart mıdır?
Cevap: Şarttır. Sadece kalben niyet edilmesi yeterli iken, niyetin dil ile de söylenerek kuvvetlendirilmesi sünnetir. Sahura oruç tutmak amacıyla kalkmak da niyet yerine geçer.

Soru: Ramazan orucuna toptan niyet edilebilinir mi?
Cevap: Hayır edilemez. Her günün orucu ayrı bir ibadet olduğu için, her gün ayrı niyet etmek gereklidir.

Soru: Hangi günlerde oruç tutulmaz?
Cevap: Ramazan bayramının ilk günü ile kurban bayramının dört günü oruç tutmak, tahrimen(harama yakın)mekruhtur.Çünkü bu günler ziyafet günleridir.

Soru: Ramazanı karşılamak amacıyla oruç tutmanın hükmü nedir?
Cevap:Peygamberimiz, sırf Ramazanı karşılamak amacıyla tutulan bir, iki gün orucu men etmiştir.

Soru: Göze akıtılan ilaç orucu bozar mı?
Cevap:göze ilaç damlatmak ve göze sürme çekmek orucu bozmaz..

Soru: Burna ilaç akıtmak orucu bozar mı?
Cevap: Burna ilaç akıtmak orucu bozar ve kaza gerektirir.

Soru: Kulağa ilaç akıtmak orucu bozar mı?
Cevap: Kulağa yağ damlatmak orucu bozar ve kaza gerekir.

Soru: Vücuda merhem vb. şeyler sürmek orucu bozar mı?
Cevap: Derideki gözeneklerden içeri giren merhem vb. şeyler orucu bozmaz.




Kısa… Kısa…


Hicri aylar, muharrem, safer, rebiülevvel, rebiülâhir, cemaziyelevvel, cemaziyelâhir, recep, şaban, ramazan, şevval, zilkade, zilhicce.

Muharrem ayı hicri senenin başlangıcı, zilhicce ayı sonudur.

Ramazan ayı hicri takvimin 9. ayıdır.

Kadir gecesi ramazan aydadır.

Ramazan bayramının ikinci günü oruç tutulabilir.

Şevval ayında 6 gün oruç tutan tüm seneyi oruçlu geçirmiş gibidir.

11 Haziran, 2010

Dergim, Dergin, Dergimiz...

Çarşı uzun işin yok

Gezin kardeşim gezin

Yakan kirli sabun yok

Kaşın kardeşim kaşın

Akşam oldu aşın yok

Düşün kardeşim düşün

Bu dünyada işin yok

Taşın kardeşim taşın. /  Ertuğrul Erdoğan

Editörden
















Bir yazı vardı, tuz üzerine yazılmış, noktası eksik kalan.

Uçsuz, bucaksız beyaz ortasında, ne tarafa baksan aynı şeyi görür, noktayı bir yere koyamazsın.

“Aramakla bulunmaz, bulanlar arayanlar” diye güzel bir sözü duymuştum birinden. Bulunur ya da bulunmaz.

Dalmış yazımı ararken, noktası konmuş olanlar gelip geçti yanımdan…





<><><><><><><>




Ulaşılamaz Kur'an!!!




















Ulaşalım İnşallah!!!



Mearic Süresi:


1.SORUP araştırmak isteyen biri, [öteki dünyada] başa gelecek azabı sorabilir,

2. hakikati inkar edenlerin (başına). [Öyleyse, bil ki] hiçbir şey ona mani olamaz;

3. [çünkü o,] Allah'tan [gelir,] katına yükselmenin birçok yolu olan (Allah'tan):

4. bütün melekler ve [insana bahşedilmiş olan] ilham O'na [bir günde] yükselir, uzunluğu elli bin yıl [gibi] süren bir günde.

5. Bu nedenle, [sen ey iman eden], bütün sıkıntılara sabırla katlan:

6. bak, insanlar o [hesaba] uzak bir şey olarak bakıyorlar,

7. ama Biz onu yakın görüyoruz!

8. [Bu hesap,] göğün erimiş madene benzeyeceği Gün [vuku bulacak],

9. ve dağların yün topakları gibi olacağı,

10. ve hiç kimsenin arkadaşını(n durumunu) sormayacağı,

11. ama onların birbirlerinin gözü önünde olacaklar[ı gün]: [çünkü,] her suçlu, o Gün çocuklarını feda ederek kendisini kurtarmak ister,

12. ve eşini ve kardeşini,

13. ve kendisini himaye etmiş bütün akrabalarını,

14. ve yeryüzünde yaşayan [başka] herkesi, onların tümünü; böylece yalnız kendini kurtarabilsin diye.

15. Ama hayır! [Onu bekleyen] tek şey alev saçan bir ateştir,

16. derisini kavuran (bir ateş)!

17. O, [iyiye ve doğruya] sırtını dönenleri ve [hakikatten] uzaklaşanları kendine çeker,

18. ve [servet] biriktirip, [onu öteki insanların elinden] alanları.

19. GERÇEK ŞU Kİ, insan tatminsiz bir tabiata sahiptir.

20. [Kural olarak,] başına bir kötülük geldiği zaman sızlanmaya başlar,

21. bir iyilik ile karşılaşınca da onu bencilce [sahiplenip başka insanlardan] uzak tutar.

22. Ancak namazda bilinçli olarak Allah'a yönelenler böyle değildir,

23. [ve] namazlarında devamlı ve kararlı olanlar;

24. ve şunlar: malları üzerinde (başkasının) hak sahibi olduğunu kabul edenler,

25. [yardım] isteyenlerin ve [hayatın güzel şeylerinden] yoksun bulunanların;

26. ve Hesap Günü'nü[n geleceğini] tasdik edenler;

27. ve Rablerinin azabına karşı korku ve saygı içinde bulunanlar,

28. zaten Rabbinin azabına karşı hiç kimse kendini [tam] bir güven içinde hissedemez;

29. Ve iffetlerine karşı duyarlı olanlar,

30. eşleri; yani [nikah yoluyla] meşru şekilde sahip oldukları dışında [isteklerini frenleyenler:] çünkü ancak o zaman hiçbir kınamaya uğramazlar,

31. ama o [sınır]ın ötesine geçmek isteyenler, gerçek haddi aşanlardır;

32. emanetlere ve ahidlerine riayet edenler;

33. ve şahitlik yaptıkları zaman kararlı duranlar;

34. ve namazlarını [bütün dünyevî endişelerden] uzak tutanlar.

35. İşte bunlardır [cennet] bahçeler[in]de ağırlanacak olanlar!

36. O HALDE bu hakikati inkara şartlanmış olanlara ne oluyor ki senin önünde şaşkın vaziyette oraya buraya koşturuyorlar,

37. sağdan ve soldan kalabalıklar halinde [sana gelerek]?

38. Onların her biri [bu şekilde] bir esenlik bahçesine gireceğini mi sanıyor?

39. Asla! Çünkü, Biz onları [çok iyi] bildikleri bir şeyden yarattık!

40. Evet! Bütün gündoğumu ve günbatımı noktalarının (17) Rabbini [Bizim varlığımıza] tanıklık etmeye çağırırım: şüphesiz Biz muktediriz,

41. onları kendilerinden daha hayırlı [bir toplum] ile değiştirmeye: çünkü Bizi [istediğimizi yapmaktan] alıkoyan hiçbir şey yoktur.

42. O halde, bırak onları, kendilerine vaad edilen [Hesap] Günü ile karşılaşıncaya kadar boş konuşmalarla oyalansınlar ve [kelimelerle] oynayıp dursunlar;

43. ki o Gün bir hedefe doğru yarışıyorlarmış gibi mezarlarından aceleyle fırlarlar,

44. gözleri düşmüş, zillete dûçâr bir vaziyette: işte onlara defalarca haber verilen Gün...

Müslümaların Dikkatine / Mehmet Şevket Eygi

SEVGİLİ Müslüman kardeşlerime bazı hususları hatırlatmak istiyorum. Maddeler halinde çok kısa yazacağım, açık ve seçik...


(1) Allah’a iman ettik diyoruz, O’nun emirlerini yerine getirmiyoruz, yasaklarından uzak durmuyoruz.

(2) Peygambere iman ettik diyoruz, O’nun sünnetine uymuyoruz.

(3) Müslümanların Kur’ân’ı kendilerine hayat düsturu etmeleri gerekir. Biz Kur’ân’ı okuyoruz, sonra bildiğimizi okuyoruz.

(4) Riba/faiz muamelelerine batan bir İslâm toplumunun iflah olması mümkün ve muhtemel değildir. Biz ise açık veya “gizli” ribaya batmış vaziyetteyiz.

(5) İslâm’da imandan sonra en önemli vazife 5 vakit namazı cemaatle kılmaktır. Bu hususta da dehşet verici bir ihmal, hafife alma, gaflet ve hıyanet içindeyiz.

(6) Cihadı terk eden, cihad şuurunu yitiren bir Müslüman toplum zillete ve esarete düşmeye mahkumdur. Bugün Müslümanların içinde öyle şaşırmışlar vardır ki, ‘İslâm’da cihad yoktur...” diyebilecek kadar sapıtmışlardır.

(7) İslâm, kanaati emrediyor; biz ise lüks, aşırı tüketim, aşırı konfor, gösteriş, müzeyyen evler, müzeyyen yazlıklar, pahalı binitler, yüksek kalite giyim kuşam, lüks yeme içme gibi çürütücü, çökertici, fesada yol açan şeytanî işlerle meşgulüz.

(8) İslâm, kadınların ve kızların tesettüre girmesini emrediyor, bizim bir kısmımız dinin bu emrine tamamen arka çevirmiş, diğer bir kısmımız ise tesettür diyerek akıl almaz boyalara, şekillere bürünmüş. Bu konuda kendimizi ıslah etmezsek kurtulamayız, zilletten izzete geçemeyiz.

(9) İslâm, ilmi, irfanı, marifeti, kültürü, hikmeti emrediyor; biz ise bunların ana kaynağı olan faydalı ve değerli kitaplara, cep telefonlarına verdiğimiz önemin binde birini bile vermiyoruz.

(10) Her Müslümanın evinde televizyon var. Peki, kaç Müslümanın evinde özel kitaplık var? Müslümanların yüzde 99’u günde birkaç saat televizyon seyrediyor. Peki, her gün birkaç saat faydalı ve kıymetli kitap okuyup bilgisini arttıran kaç Müslüman var? Yüzde bir çıkar mı dersiniz?

(11) Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem bizi uyarmış: “Komşusu açken tok geceleyen bizden değildir...” Biz bu uyarıyı dikkate alıyor muyuz? Zengin, varlıklı, hatta orta halli Müslümanlar “Müslümanca” yeseler, yaşasalar artan para ve imkânla açların da doyması mümkündür. Bizde böyle bir gayret ve şuur var mı?

(12) Peygamberimiz “Bir kavme/topluma benzeyen ondan olur...” buyurmuş. Biz, bilerek veya bilmeyerek bizden olmayanlara hayranlık duyuyor ve onları maymunca taklit ediyoruz.


(13) İslâm ahlâkına ve öğretilerine göre para bir araçtır. Müslüman parayı amaç haline getirmez, putlaştırmaz. Para, maddî zenginlik, dünya servetleri konusunda bunca dinî uyarı varken, İslâmî kesimde bunlara aykırı nice işler yapılıyor. Toplumun zenginleşmesi, insanların gelirlerinin artması, harcamaların ve tüketimin çoğalması iyiye alâmet değildir. Para bolluğu ve zenginlik bir Müslüman toplumda azgınlığa, isyanlara, günahlara, fısk ve fücura yol açıyorsa musibet ve felâketlere hazır olmak gerekir.

(14) İslâm, nifakı, fitne ve fesadı, tefrikayı, menfi kavmiyetçiliği, mü’minlerin birbirleriyle çekişip tepişmelerini, sen ben kavgalarını yasaklamış ve mü’minleri tefrika konusunda çok açık ve kesin şekilde uyarmıştır. İslâm ümmeti, çeşitlilik içinde sarsılmaz bir birlik teşkil etmelidir. Şimdi biz böyle miyiz, yoksa birbirinden kopuk hiziplere, fırkalara, cemaatlere, gruplara, kliklere ayrılmış olup çekişiyor muyuz?

(15) Bir Müslümana en fazla zarar veren şey, kendi dilidir. İslâm ahlâkı kitaplarında, meselâ İmam-ı Birgivî’nin Tarikat-ı Muhammediye adlı eserinde lisan afetleri sıralanır ve Müslümanlar uyarılır. Biz lisanımızı koruyabiliyor muyuz? Gıybetten, nemîmeden uzak duruyor muyuz?

(16) Yakın zamanlara kadar Müslümanlar ağır baskılar altındaydı, eziliyordu. Sonra biraz hürriyet geldi... Biz bu hürriyetten yararlanarak dinimizi yüceltmek, kendimizi ıslah etmek, ülkemizi iyi ve doğru bir düzene kavuşturmak için gereği gibi ve yeterli şekilde çalıştık mı? Çalışmış olsaydık, Türkiye böyle olmazdı. Elimize para, imkân, servet geçince dağıttık; lükse, israfa, gösterişe yöneldik.

(17) Müslüman çocukların, gençlerin, yeni nesillerin; İslâm dininin öğretilerinin ışığında ve yönünde iyi, güçlü, vasıflı, üstün, ahlâklı, faziletli, karakterli, hamiyetli, mürüvvetli, fütüvvetli insanlar olarak yetiştirilmesi gerekir. Bu da mükemmel bir plan ve programla yapılabilir. Biz çocuklarımızı, gençlerimizi, yeni nesilleri böyle yetiştirebiliyor muyuz?

(18) Yüce İslâm dini, Cuma ezanı okununca Müslümanların ticareti bırakmalarını ve camilere gidip Cuma namazı kılmalarını, Allah’ı anmalarını kesin bir şekilde emrediyor. Bugünkü Müslümanlar bu emre uyuyorlar mı? Lokantacı Hacı Bey, Cuma ezanı okununca dükkândaki personele “Çocuklar ben namaza gidiyorum, siz işlere mukayyet olunuz, kasaya dikkat ediniz...” diyor. Bu ne biçim Hacı Beydir? Böyle dindar ve sofu Müslüman olur mu? Dindarı böyle yaparsa ötekiler neler yapmaz? Devam edecek.