SEYİRCİ KALAN YOK!!! (Ne acı ki hepimiz zulme destek olduk.)
“Zulme seyirci kalmak, zalime doğruda destek anlamını taşır.”
Dünya halkları, ya zalimin yanında ya da karşısında olabilirler. Seyirci kalan yoktur!!!
Dünya halklarının, Filistin ve Irak’taki katliamlara seyirci kaldığı söyleniyor. Tıpkı geçmişte, Afganistan, Bosna, Keşmir ve Cezayir’de olduğu gibi…
bu görüntünün karşısında hangi bahane bizi masum yapar!!!
Yoksa dünya halkları, ellerinden bir şey gelmediğini düşünerek, gerçekten seyirci kaldığını mı düşünüyor?
Ne komik!...
Oysa; zulüm ateşini yangına çeviren bizdik. Zalimin eline en güçlü silahları yine biz verdik.
Biz, çocukların acımasızca öldürülmesine, sıcak yuvaların yıkılmasına, annelerin gökleri parçalayan feryatlarına seyirci kalmadık. Aksine zalimlere bunları yapması için her gün destek olduk.
Dünya artık yangın yeri…
Koltuklarımıza kurulup, televizyonlarımızdan her gün insanların katledilmesini izlemek ve garip bir hüzne kapılarak “elimizden bir şey gelmiyor” yalanın arkasına sığınmak, bir sahtekarlık ve onursuzluktur!!!
Dik durmalı, İsrail, ABD, İngiltere ve işbirlikçilerini protesto etmeli, mali kaynaklarını desteklemekten vazgeçmeliyiz!
Boykota destek olmadığımız her gün dünyaya bir katilin gözleriyle baktığımızı düşünmeli; sevdiklerimize her dokunduğumuzda, ellerimizin mazlumların kanlarına bulaşmış olduğunu asla unutmamalıyız. kuzha
www.boykot-israil.org
Siteme hoş geldiniz.Burada yayınlanan yazılar benim okuyup da beğendiğim ve sizlerle paylaşmak istediğim, kaynak gösterilerek yayınlanan yazılardan oluşuyor.Blog sahibesi olan ben, siz misafirlerime keyifli okumalar diliyorum.
23 Ocak, 2009
ey yahudi / Sezai Karakoç
Nihayet Mescid-i Aksa’yı da yaktın ey yahudi
Asırlardır insanlığın ruhunu yaktığın gibi ey yahudi
Aya çıkarak göğe çıktığını sandın ey yahudi
Göğe çıktığına inanır inanmaz
Büyük Peygamberin göğe çıktığı yeri yaktın ey yahudi
Mescid-i Aksa’yı yaktın ey yahudi
Daha doğrusu yaktığını sandın ey yahudi
Senin yaktığın gökteki Mescid-i Aksanın ancak
gölgesidir ey yahudi
Senin yaktığın Mescid-i Aksanın ruhu değil,
Taş, toprak ve ağaçtan işaretidir ey yahudi
Ölüler gibi donmuş bizlere de
Belki Mescid-in ateşinden bir köz düşer de
Buzlarımız çözülür ey yahudi
Sen vaktiyle peygamberlere ihanet ettiğin gibi
Şimdi de
Onların en büyüğünün miraca çıkış noktasına
Göğe yükseliş noktasına ihanet ettin
Sen asıl kendi kurtuluşuna ihanet ettin
Mescid-i Aksanın ruhu yakılmaz
Yakılan ancak taş ve topraktır
Sen asıl kendini yaktın ey yahudi
Sen ancak kendi ruhunu ateşe attın
Cehennemleştirdin kendini ey yahudi
Kudüs’ü aldıktan sonra
Gazze’de yapmadığın işkence kalmadıktan sonra
Demek Mescid-i Aksayı da yaktın ey yahudi
Utanmazlığını en son uca çıkardın
Tanrıdan çekinmediğini
İnançsızlığını
Kara yürekliliğini
Zulüm aşkını
Bir kere daha ilan ettin
Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde çekeceksin
ey yahudi
Sen kutsal Kudüs’ün ruhuna ihanet ettin
Peygamberlerin dediği bir kere daha olacaktır.
Sana haber verilen cezalar bir kere daha gelecektir
başına
Sen Süleyman Peygamberin ruhunu incittin ey yahudi
Davut Peygamberin ruhunu sarstın ey yahudi
Zebur’a ihanet ettin ey yahudi
Tevrat’ın ve Zebur’un
Musa’nın Davut’un Süleyman’ın
Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin
Gelmesini bekledikleri
Geleceğini haber verdikleri
Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin
Evrene, insana, yere, göre ışık saçan
Büyük Peygamberin ayak bastığı yere
İmam olup bütün peygamberlere
Namaz kıldırdığı yere
İhanet ettin, aklınca hakaret ettin ey yahudi
Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde
çekeceksin ey yahudi
Büyük Peygamberin haber verdiği gibi
Sen cezanı çekerken
En vahşi taşların arkasına saklansan bile
Taşlar olduğun yeri haber verecek
Çünkü sen taşı bile yakacak kadar kinlisin ey yahudi
Sana hiç bir zarar vermemiş bir ümmet için
Sıkıştığın her sefer seni kurtaran
Seni koruyan
Acımasından ötürü senin kendisine sığınmanı
kabul eden
Kerim, cömert, mert bir ümmet için
İnsanlığın son ümidi bir ümmet için
En büyük kini duymaktasın
O fakir de olsa uludur
O mazlumdur
Sen onun ululuğunu ve mazlumluğunu, hakikat
taşıyıcılığını kıskanıyorsun ey yahudi
Bir gün gelecek azgınlığın sona erecektir
Kutsal Kudüs kurtulacak
Mescid-i Aksayı bu ümmet altından ve zebercetten ve yakuttan
Yeniden yapabilecek bir kudrete erecektir
O gün Tanrının azabı senin için şiddetli olacaktır
Biz istesek bile seni ondan kurtaramayacağız ey yahudi
Bize bu yapılanı yapan sen değilsin
Biz kendi cezamızı çekiyoruz
Sen de bir gün kendi cezanı çekeceksin ey yahudi
Sana yeryüzü lanet edecektir
Sana gökyüzü lanet edecektir ey yahudi
En kısa zamanda tövbe yolunu tutmazsan ey yahudi
Diriliş Sayı 1 Yıl 1969
Asırlardır insanlığın ruhunu yaktığın gibi ey yahudi
Aya çıkarak göğe çıktığını sandın ey yahudi
Göğe çıktığına inanır inanmaz
Büyük Peygamberin göğe çıktığı yeri yaktın ey yahudi
Mescid-i Aksa’yı yaktın ey yahudi
Daha doğrusu yaktığını sandın ey yahudi
Senin yaktığın gökteki Mescid-i Aksanın ancak
gölgesidir ey yahudi
Senin yaktığın Mescid-i Aksanın ruhu değil,
Taş, toprak ve ağaçtan işaretidir ey yahudi
Ölüler gibi donmuş bizlere de
Belki Mescid-in ateşinden bir köz düşer de
Buzlarımız çözülür ey yahudi
Sen vaktiyle peygamberlere ihanet ettiğin gibi
Şimdi de
Onların en büyüğünün miraca çıkış noktasına
Göğe yükseliş noktasına ihanet ettin
Sen asıl kendi kurtuluşuna ihanet ettin
Mescid-i Aksanın ruhu yakılmaz
Yakılan ancak taş ve topraktır
Sen asıl kendini yaktın ey yahudi
Sen ancak kendi ruhunu ateşe attın
Cehennemleştirdin kendini ey yahudi
Kudüs’ü aldıktan sonra
Gazze’de yapmadığın işkence kalmadıktan sonra
Demek Mescid-i Aksayı da yaktın ey yahudi
Utanmazlığını en son uca çıkardın
Tanrıdan çekinmediğini
İnançsızlığını
Kara yürekliliğini
Zulüm aşkını
Bir kere daha ilan ettin
Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde çekeceksin
ey yahudi
Sen kutsal Kudüs’ün ruhuna ihanet ettin
Peygamberlerin dediği bir kere daha olacaktır.
Sana haber verilen cezalar bir kere daha gelecektir
başına
Sen Süleyman Peygamberin ruhunu incittin ey yahudi
Davut Peygamberin ruhunu sarstın ey yahudi
Zebur’a ihanet ettin ey yahudi
Tevrat’ın ve Zebur’un
Musa’nın Davut’un Süleyman’ın
Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin
Gelmesini bekledikleri
Geleceğini haber verdikleri
Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin
Evrene, insana, yere, göre ışık saçan
Büyük Peygamberin ayak bastığı yere
İmam olup bütün peygamberlere
Namaz kıldırdığı yere
İhanet ettin, aklınca hakaret ettin ey yahudi
Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde
çekeceksin ey yahudi
Büyük Peygamberin haber verdiği gibi
Sen cezanı çekerken
En vahşi taşların arkasına saklansan bile
Taşlar olduğun yeri haber verecek
Çünkü sen taşı bile yakacak kadar kinlisin ey yahudi
Sana hiç bir zarar vermemiş bir ümmet için
Sıkıştığın her sefer seni kurtaran
Seni koruyan
Acımasından ötürü senin kendisine sığınmanı
kabul eden
Kerim, cömert, mert bir ümmet için
İnsanlığın son ümidi bir ümmet için
En büyük kini duymaktasın
O fakir de olsa uludur
O mazlumdur
Sen onun ululuğunu ve mazlumluğunu, hakikat
taşıyıcılığını kıskanıyorsun ey yahudi
Bir gün gelecek azgınlığın sona erecektir
Kutsal Kudüs kurtulacak
Mescid-i Aksayı bu ümmet altından ve zebercetten ve yakuttan
Yeniden yapabilecek bir kudrete erecektir
O gün Tanrının azabı senin için şiddetli olacaktır
Biz istesek bile seni ondan kurtaramayacağız ey yahudi
Bize bu yapılanı yapan sen değilsin
Biz kendi cezamızı çekiyoruz
Sen de bir gün kendi cezanı çekeceksin ey yahudi
Sana yeryüzü lanet edecektir
Sana gökyüzü lanet edecektir ey yahudi
En kısa zamanda tövbe yolunu tutmazsan ey yahudi
Diriliş Sayı 1 Yıl 1969
Kabe İmamı Şeyh Ahmed Bin Ali El Acmi'nin Filistin İçin Yaptığı Dua
Allah’ım ümmetimizi gaflet uykusundan uyandır.
Onları ölüm uykusundan dirilt.
Allah’ım onların liderlerini ve yöneticilerini ıslah et.
Allah’ım onların ellerini hak üzere tut.
Onların kalplerine Senin korkunu ver.
Onların kalplerinden kâfirlerin korkularını çıkart.
Onların kalplerine imanı yerleştir.
Allah’ım onların işlerini ıslah et.
Allah’ım onları İslam’la izzetlendir.
Ve İslam’ı onlarla izzetlendir.
Allah’ım cihadı onlarla zenginleştir.
Ey alemlerin Rabbi.
İzzet Senindir.
Allah’ım dinimizi izzetlendir.
Dönüş Sanadır.
Allah’ım bize ulemamızı bereketlendir.
Bizi onların ilmi ile faydalandır.
Onların basiretlerini aç.
Onların derecelerini yücelt.
Allah’ım onlara bize karşı hakkı söylet.
Dinine yardım et.
Onlar kınayıcının kınamasından korkmasınlar.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi Selahaddin gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ömer gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ebubekir gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Osman gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ali gibi izzetli kıl.
Ey âlemlerin Rabbi.
Allah’ım İslam’ı yeryüzünün her yerine hâkim kıl.
Dininin sancağını yücelt.
Kâfirlerin bayrağını alçalt.
Allah’ım kâfirleri rezil et.
Allah’ım muhakkak ki onlar Senin dinine düşmandırlar
ve Senin dostlarını öldürüyorlar.
Onlara büyük bir lanet ile lanet et.
Allah’ım hain devleti Sana şikâyet ediyorum.
Allah’ım onların liderlerini Sana şikâyet ediyorum.
Allah’ım onlar azdılar ve kibirlendiler.
Kardeşlerimizi katlettiler.
Kız kardeşlerimize kötülük yaptılar.
Çocuklarımıza şer bulaştırdılar.
Bizlere Mescid-i Aksayı men ettiler.
Allah’ım onları Sana havale ediyorum.
Allah’ım domuzları ve maymunları Sana havale ediyorum.
Allah’ım bize şaşılacak kudretini göster.
Allah’ım Mescid-i Haramda ve Mescid-i Nebevide nasıl namaz kılıyor isek
Bizleri Mescid-i Aksada da iki rekat namazla rızıklandır.
Yahudilere rağmen bunu bize nasib et.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım kitabını yaşamayı nasip et.
Allah’ım kardeşlerimize yeryüzünün her yerinde yardım et.
Cihad bayrağını yücelt.
Dinini zenginleştir.
İzzet Senindir
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi Filistin’de bir araya topla.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi ateşten koru.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım Sen şüphesiz Celal’in ile yakın semaya inersin.
Ve “İsteyen var mı? Ona vereyim.” dersin.
“Affedilmeyi isteyen var mı?Affedeyim.” dersin.
Allah’ım bütün günahlarımızdan Sana istiğfar ediyoruz.
Allah’ım Sana tövbe üzere öz veriyoruz.
Allah’ım Sana istikamet üzere söz veriyoruz.
Allah’ım Sana ihlas üzere söz veriyoruz.
Ey alemlerin sahibi.
Allah’ım Senden rızanı ve cennetin istiyoruz.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım kitabımızı bize sağımızdan vererek bizi rahatlat.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım Senin nurlu yüzünle bizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmanı isteriz.
Senin nurlu yüzüne bakarak rızıklanmayı isteriz.
Ey alemlerin Rabbi.
Ey yaratan Allah’ım ey alemlerin sahibi.
Ey göğün ve yerin Rabbi ve onlara merhamet eden Allah.
Eğer Sen bize azap edersen buna güç yettirensin.
Eğer Sen bize merhamet edersen, şüphesiz Sen mağfiret edicisin.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bu duamıza icabet ancak Sendendir.
Sen izzetlisin ve her türlü noksan sıfattan münezzehsin.
Bütün Nebilere selam olsun.
Hamd alemlerin Rabbine.
Ya Rab duamıza icabet et. (Amin)
Onları ölüm uykusundan dirilt.
Allah’ım onların liderlerini ve yöneticilerini ıslah et.
Allah’ım onların ellerini hak üzere tut.
Onların kalplerine Senin korkunu ver.
Onların kalplerinden kâfirlerin korkularını çıkart.
Onların kalplerine imanı yerleştir.
Allah’ım onların işlerini ıslah et.
Allah’ım onları İslam’la izzetlendir.
Ve İslam’ı onlarla izzetlendir.
Allah’ım cihadı onlarla zenginleştir.
Ey alemlerin Rabbi.
İzzet Senindir.
Allah’ım dinimizi izzetlendir.
Dönüş Sanadır.
Allah’ım bize ulemamızı bereketlendir.
Bizi onların ilmi ile faydalandır.
Onların basiretlerini aç.
Onların derecelerini yücelt.
Allah’ım onlara bize karşı hakkı söylet.
Dinine yardım et.
Onlar kınayıcının kınamasından korkmasınlar.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi Selahaddin gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ömer gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ebubekir gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Osman gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ali gibi izzetli kıl.
Ey âlemlerin Rabbi.
Allah’ım İslam’ı yeryüzünün her yerine hâkim kıl.
Dininin sancağını yücelt.
Kâfirlerin bayrağını alçalt.
Allah’ım kâfirleri rezil et.
Allah’ım muhakkak ki onlar Senin dinine düşmandırlar
ve Senin dostlarını öldürüyorlar.
Onlara büyük bir lanet ile lanet et.
Allah’ım hain devleti Sana şikâyet ediyorum.
Allah’ım onların liderlerini Sana şikâyet ediyorum.
Allah’ım onlar azdılar ve kibirlendiler.
Kardeşlerimizi katlettiler.
Kız kardeşlerimize kötülük yaptılar.
Çocuklarımıza şer bulaştırdılar.
Bizlere Mescid-i Aksayı men ettiler.
Allah’ım onları Sana havale ediyorum.
Allah’ım domuzları ve maymunları Sana havale ediyorum.
Allah’ım bize şaşılacak kudretini göster.
Allah’ım Mescid-i Haramda ve Mescid-i Nebevide nasıl namaz kılıyor isek
Bizleri Mescid-i Aksada da iki rekat namazla rızıklandır.
Yahudilere rağmen bunu bize nasib et.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım kitabını yaşamayı nasip et.
Allah’ım kardeşlerimize yeryüzünün her yerinde yardım et.
Cihad bayrağını yücelt.
Dinini zenginleştir.
İzzet Senindir
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi Filistin’de bir araya topla.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi ateşten koru.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım Sen şüphesiz Celal’in ile yakın semaya inersin.
Ve “İsteyen var mı? Ona vereyim.” dersin.
“Affedilmeyi isteyen var mı?Affedeyim.” dersin.
Allah’ım bütün günahlarımızdan Sana istiğfar ediyoruz.
Allah’ım Sana tövbe üzere öz veriyoruz.
Allah’ım Sana istikamet üzere söz veriyoruz.
Allah’ım Sana ihlas üzere söz veriyoruz.
Ey alemlerin sahibi.
Allah’ım Senden rızanı ve cennetin istiyoruz.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım kitabımızı bize sağımızdan vererek bizi rahatlat.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım Senin nurlu yüzünle bizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmanı isteriz.
Senin nurlu yüzüne bakarak rızıklanmayı isteriz.
Ey alemlerin Rabbi.
Ey yaratan Allah’ım ey alemlerin sahibi.
Ey göğün ve yerin Rabbi ve onlara merhamet eden Allah.
Eğer Sen bize azap edersen buna güç yettirensin.
Eğer Sen bize merhamet edersen, şüphesiz Sen mağfiret edicisin.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bu duamıza icabet ancak Sendendir.
Sen izzetlisin ve her türlü noksan sıfattan münezzehsin.
Bütün Nebilere selam olsun.
Hamd alemlerin Rabbine.
Ya Rab duamıza icabet et. (Amin)
KIRKAMBAR
ODTÜ'de 'doları boykot' çağrısı
Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) öğretim elemanları, Irak savaşı nedeniyle ABD'yi protesto etmek için "ABD Doları'nı ve mallarını boykot" çağrısında bulundu.
ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği'nden yapılan açıklamada, ABD'nin Irak'a saldırısı nedeniyle bütün dünyada ABD mallarını ve doları boykot etme önerisi yayıldığı kaydedildi.
Açıklamada, şöyle denildi:
"ABD ekonomisi doların dünyada merkez bankalarında rezerv para, dünya ticaretinde ödeme aracı ve bizim gibi ülkelerde tasarruf aracı olarak kullanılmasından büyük maddi menfaat (yılda 400 milyar dolar) kazanmaktadır. ABD ekonomisine destek vermeyelim."
AA
Tüm insanlığa çağrı :
İsrail ürünlerini protesto edelim. Bu markaların bazı ürünleri Türkiye'de bulunuyor ve bu ürünlerin hepsi gelirlerinin büyük kısmını İsrail'e gönderiyor. İsrail'in ise hangi amaçlar için kullandığını hepimiz biliyoruz. Yapılanları paramızla finanse etmeyelim."
coca cola, mcdonald’s, nestle, danone, maggi, loreal, natıonal geographıc kanal, marks spencer, carrefour, marlboro, neskafe ve company ürünleri.
Basit Hesap!
Günde bir paket Amerika sigarası (philip morris) tüketen bir kimse her ay 4.5 tl. x 30 = 135 tl. x 12 = her yıl 1.620 tl. amerikan şirketlerine kazandırmakta.
Peki hayatımızda kaç kez ve ne kadar amerikan ve İsrail saldırısına uğramış bir ülke halkına yardım ettik?
(İŞLENMİŞ) SU GİBİ AZİZ OL (Kİ), SÖMÜRENİN ÇOK OLSUN
coca cola familyasından damıtılmış su: Turkuaz
www.boykot-israil.org
Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) öğretim elemanları, Irak savaşı nedeniyle ABD'yi protesto etmek için "ABD Doları'nı ve mallarını boykot" çağrısında bulundu.
ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği'nden yapılan açıklamada, ABD'nin Irak'a saldırısı nedeniyle bütün dünyada ABD mallarını ve doları boykot etme önerisi yayıldığı kaydedildi.
Açıklamada, şöyle denildi:
"ABD ekonomisi doların dünyada merkez bankalarında rezerv para, dünya ticaretinde ödeme aracı ve bizim gibi ülkelerde tasarruf aracı olarak kullanılmasından büyük maddi menfaat (yılda 400 milyar dolar) kazanmaktadır. ABD ekonomisine destek vermeyelim."
AA
Tüm insanlığa çağrı :
İsrail ürünlerini protesto edelim. Bu markaların bazı ürünleri Türkiye'de bulunuyor ve bu ürünlerin hepsi gelirlerinin büyük kısmını İsrail'e gönderiyor. İsrail'in ise hangi amaçlar için kullandığını hepimiz biliyoruz. Yapılanları paramızla finanse etmeyelim."
coca cola, mcdonald’s, nestle, danone, maggi, loreal, natıonal geographıc kanal, marks spencer, carrefour, marlboro, neskafe ve company ürünleri.
Basit Hesap!
Günde bir paket Amerika sigarası (philip morris) tüketen bir kimse her ay 4.5 tl. x 30 = 135 tl. x 12 = her yıl 1.620 tl. amerikan şirketlerine kazandırmakta.
Peki hayatımızda kaç kez ve ne kadar amerikan ve İsrail saldırısına uğramış bir ülke halkına yardım ettik?
(İŞLENMİŞ) SU GİBİ AZİZ OL (Kİ), SÖMÜRENİN ÇOK OLSUN
coca cola familyasından damıtılmış su: Turkuaz
www.boykot-israil.org
06 Ocak, 2009
Şehvar'ın 22. sayısı
Benim Adım Filistin
Benim adım Filistin.Adı tüm meydanlara yazılan Filistin.
Adı beni saran ve kuşatan Filistin.
Ruhumun en derinliklerine işleyen Filistin.
Topraklarının beni, benimde onu tanıdığım Filistin.
Onu değil beni parçalayın dediğim vatanım!
Geçmişten beni her an çağıran Selahattin...
Beni, binlerce esiri ve mahkumuyla;Her zaman yardıma çağıran Mescid-i aksa.
Ey Aksa ümmetin ilk kıblesi...
Siyonistleri kahreden edanla paramparça et...
Siyonistlerin ruhunu söndüren akşam,Gökyüzünü Filistin bayrağıyla donat...
Filistinim... Filistinim... Filistinim...
www.umutfm.com/izle.php?id=11625
Tıklayın ve lütfen bu küçük kızı samimiyetini izleyin.
Koka kola iç Filistinli Katlet
İçerdiği maddeleri tepkilere rağmen ısrarla gizli tutan Coca Cola’nın İsrail’in en büyük destekçilerinden biri olduğunu biliyor muydunuz? Gazze’de yüzlerce Filistinli’yi katleden, camileri, okulları ve evleri yerle bir eden İsrail’in en büyük finans kaynağı Coca Cola firması. İçerisinde türlü maddeler bulunan Coca Cola’yı her içtiğinizde, aynı zamanda İsrail ordusuna bomba teminatı sağlıyorsunuz.
Coca Cola’nın yaptığı reklamlardan birinde aynen şöyle deniliyor: Coca Cola iç, İsrail’i destekle. Amerikan ürünlerini destekleyerek, İsrail’e destek verin.’
Belçika’da, Sağlık Bakanlığı’nın bu ürünü içenlerde ciddi zehirlenmeler görüldüğünü ve bu içeceğin içerdiği maddeler nedeniyle alyuvarların eridiğini, dolayısıyla kansızlık meydana geldiğini bildirdiği Coca Cola, elde ettiği kârının yüzde 50’sini de İsrail ordusuna aktarıyor.
Lütfen biraz daha duyarlı olalım ve kardeşlerimiz için elimizden gelen gayreti gösterelim.
israil ile kurulan her türlü ilişki verilen her türlü destek bir kardeşlik suçudur. Böyle bir suça iştirak etmeyelim.“Bütün müminler kardeştir...” (hucurat/10)
Koka kola iç Filistinli Katlet
İçerdiği maddeleri tepkilere rağmen ısrarla gizli tutan Coca Cola’nın İsrail’in en büyük destekçilerinden biri olduğunu biliyor muydunuz? Gazze’de yüzlerce Filistinli’yi katleden, camileri, okulları ve evleri yerle bir eden İsrail’in en büyük finans kaynağı Coca Cola firması. İçerisinde türlü maddeler bulunan Coca Cola’yı her içtiğinizde, aynı zamanda İsrail ordusuna bomba teminatı sağlıyorsunuz.
Coca Cola’nın yaptığı reklamlardan birinde aynen şöyle deniliyor: Coca Cola iç, İsrail’i destekle. Amerikan ürünlerini destekleyerek, İsrail’e destek verin.’
Belçika’da, Sağlık Bakanlığı’nın bu ürünü içenlerde ciddi zehirlenmeler görüldüğünü ve bu içeceğin içerdiği maddeler nedeniyle alyuvarların eridiğini, dolayısıyla kansızlık meydana geldiğini bildirdiği Coca Cola, elde ettiği kârının yüzde 50’sini de İsrail ordusuna aktarıyor.
Lütfen biraz daha duyarlı olalım ve kardeşlerimiz için elimizden gelen gayreti gösterelim.
israil ile kurulan her türlü ilişki verilen her türlü destek bir kardeşlik suçudur. Böyle bir suça iştirak etmeyelim.“Bütün müminler kardeştir...” (hucurat/10)
Ey Kavmim / Mustafa İslamoğlu
Ey Kavmim!
Dünden bugüne hâl-i pür melaline dön de bir bak. Düşmanlarının putuna tapıyorsun, ama bunun farkında bile değilsin.
İsrailoğulları da öyle yapmıştı. Firavun'un zulmünden kurtulunca, gerçek kurtarıcılarını çabuk unuttular. Musa Tur'a, Rabbinin mesajını almaya gittiğinde, ellerindeki altın gümüş takılardan bir heykel yapıp tapmaya koyuldular. Bu taptıkları buzağı heykeli, kimin tanrısıydı biliyor musun? Kendi özgürlüklerine ve hayatlarına kasteden Firavun'un. Yani düşmanlarının.
Kendi peygamberlerini taşlayan, linç eden, çarmıha geren İsrailoğulları gibi, iyilerini taşlıyorsun Ey kavmim! İçindeki iyiliği taşladığını, onu katlettiğini bilmeden yapıyorsun bunu. Seni aydınlatmak için yanan her ışığı, bir kova su alıp söndürmek için koşuyorsun. "Yangın var!" diyenlerin ardınca gidiyorsun. Bilmiyorsun ki ışığı söndürmek için seğirtenler, senin imanını kundaklayanların ta kendisidirler.
Ey kavmim!
Tıpkı, kendi peygamberlerine "Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz oturup burada sizi bekliyoruz" diyen İsrailoğulları gibisin. Özgürlük uğruna bedel ödemeye yanaşmıyorsun. Sözleşmene ihanet ediyorsun. Men ve Selva'yı önünde bulsan, "Hani bunun soğanı sarımsağı?" diyorsun. Soğanı, sarımsağı özgürlüğe tercih ediyorsun. Hakikatin ardınca değil, atalarının ardınca gidiyorsun. Ölülerin için ölüyor, fakat dirilerini ellerinle öldürüyorsun.
Ey kavmim!
İsa'nın diliyle "badanalı kabirlere benziyorsun". Dışardan alımlı-çalımlı görünmeye çabalıyorsun, fakat için leş gibi kokuyor. Paraya ve korkuya iman ediyorsun. Efendilerin seni para ve korkuyla güdüyor. O efendiler ki, onlar senin eserindir. Bu halinle sen, celladını doğuran talihsiz analara benziyorsun. Suçu savunuyor, suçluyu koruyor, mağduru tekmeliyorsun. Zalimi yüceltiyor, mazlumu eziyorsun. Değerlerini pazarlıyor, kimliğinden utanıyorsun.
Ey kavmim!
Tufanın kokusu geliyor, fakat sen gemileri ve gemicileri taşlıyorsun. İbrahim'e su taşıyanları suçluyor, Nemrud'a odun taşıyanları alkışlıyorsun. Asiye'ye "asi", Hacer'e "kaçak", Meryem'e "günahkar" gözüyle bakıyorsun. Hüseyin'e "zavallı", Zeyneb'e "hesap bilmez" gözüyle bakıyorsun. Eğer Lady Godiwa işgalciler tarafından senin şehirlerinde çırılçıplak soyulup dolaştırılsaydı, hep birlikte kapı altından seyredecekmiş gibi duruyorsun. Jean Darck'ın ateşini tutuşturmak için sıraya giriyorsun. Söyle ey kavmim, içinde kaç Mata Hari barındırıyorsun?
Ey kavmim!
Nuh Kavmi'ni unutma! Âd ve Semud kavimlerini unutma! Sodom ve Gomore'yi unutma! Karun'u unutma!
Ey kavmim!
Safını seç. Anlamdan yana mısın, anlamsızlıktan yana mı? Sevaptan yana mısın, günahtan yana mı? Adem'den yana mısın, İblis'ten yana mı? Habil'den yana mısın, Kabil'den yana mı? İbrahim'den yana mısın, Nemrut'tan yana mı? Musa'dan yana mısın, Firavun'dan yana mı?
Güce tapma ey kavmim! Zalimini öz ellerinle besleme! Korkuya boyun eğme ey kavmim! Zillet halkasını ellerinle boğazına geçirme! Sana fiyat biçenlerin ödediğine aldanma ey kavmim! Sana değer biçenlerin yüreğine sığın.
Unutma ki kulun gücünün bittiği yerde Allah'ın yardımı başlar.İçindeki iyileri gözet! Onları içinden çıkardığın eşkıyalara rüşvet verme! Toplumsal değişimin baharı geldiğinde kullanacağın bir maya bulunsun. Ona gözün gibi bak. Yüreğinde bir inci gibi sakla zamanın afetlerinden, kendi afetlerinden. Ağla ey kavim! Anla ey kavmim.
Dünden bugüne hâl-i pür melaline dön de bir bak. Düşmanlarının putuna tapıyorsun, ama bunun farkında bile değilsin.
İsrailoğulları da öyle yapmıştı. Firavun'un zulmünden kurtulunca, gerçek kurtarıcılarını çabuk unuttular. Musa Tur'a, Rabbinin mesajını almaya gittiğinde, ellerindeki altın gümüş takılardan bir heykel yapıp tapmaya koyuldular. Bu taptıkları buzağı heykeli, kimin tanrısıydı biliyor musun? Kendi özgürlüklerine ve hayatlarına kasteden Firavun'un. Yani düşmanlarının.
Kendi peygamberlerini taşlayan, linç eden, çarmıha geren İsrailoğulları gibi, iyilerini taşlıyorsun Ey kavmim! İçindeki iyiliği taşladığını, onu katlettiğini bilmeden yapıyorsun bunu. Seni aydınlatmak için yanan her ışığı, bir kova su alıp söndürmek için koşuyorsun. "Yangın var!" diyenlerin ardınca gidiyorsun. Bilmiyorsun ki ışığı söndürmek için seğirtenler, senin imanını kundaklayanların ta kendisidirler.
Ey kavmim!
Tıpkı, kendi peygamberlerine "Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz oturup burada sizi bekliyoruz" diyen İsrailoğulları gibisin. Özgürlük uğruna bedel ödemeye yanaşmıyorsun. Sözleşmene ihanet ediyorsun. Men ve Selva'yı önünde bulsan, "Hani bunun soğanı sarımsağı?" diyorsun. Soğanı, sarımsağı özgürlüğe tercih ediyorsun. Hakikatin ardınca değil, atalarının ardınca gidiyorsun. Ölülerin için ölüyor, fakat dirilerini ellerinle öldürüyorsun.
Ey kavmim!
İsa'nın diliyle "badanalı kabirlere benziyorsun". Dışardan alımlı-çalımlı görünmeye çabalıyorsun, fakat için leş gibi kokuyor. Paraya ve korkuya iman ediyorsun. Efendilerin seni para ve korkuyla güdüyor. O efendiler ki, onlar senin eserindir. Bu halinle sen, celladını doğuran talihsiz analara benziyorsun. Suçu savunuyor, suçluyu koruyor, mağduru tekmeliyorsun. Zalimi yüceltiyor, mazlumu eziyorsun. Değerlerini pazarlıyor, kimliğinden utanıyorsun.
Ey kavmim!
Tufanın kokusu geliyor, fakat sen gemileri ve gemicileri taşlıyorsun. İbrahim'e su taşıyanları suçluyor, Nemrud'a odun taşıyanları alkışlıyorsun. Asiye'ye "asi", Hacer'e "kaçak", Meryem'e "günahkar" gözüyle bakıyorsun. Hüseyin'e "zavallı", Zeyneb'e "hesap bilmez" gözüyle bakıyorsun. Eğer Lady Godiwa işgalciler tarafından senin şehirlerinde çırılçıplak soyulup dolaştırılsaydı, hep birlikte kapı altından seyredecekmiş gibi duruyorsun. Jean Darck'ın ateşini tutuşturmak için sıraya giriyorsun. Söyle ey kavmim, içinde kaç Mata Hari barındırıyorsun?
Ey kavmim!
Nuh Kavmi'ni unutma! Âd ve Semud kavimlerini unutma! Sodom ve Gomore'yi unutma! Karun'u unutma!
Ey kavmim!
Safını seç. Anlamdan yana mısın, anlamsızlıktan yana mı? Sevaptan yana mısın, günahtan yana mı? Adem'den yana mısın, İblis'ten yana mı? Habil'den yana mısın, Kabil'den yana mı? İbrahim'den yana mısın, Nemrut'tan yana mı? Musa'dan yana mısın, Firavun'dan yana mı?
Güce tapma ey kavmim! Zalimini öz ellerinle besleme! Korkuya boyun eğme ey kavmim! Zillet halkasını ellerinle boğazına geçirme! Sana fiyat biçenlerin ödediğine aldanma ey kavmim! Sana değer biçenlerin yüreğine sığın.
Unutma ki kulun gücünün bittiği yerde Allah'ın yardımı başlar.İçindeki iyileri gözet! Onları içinden çıkardığın eşkıyalara rüşvet verme! Toplumsal değişimin baharı geldiğinde kullanacağın bir maya bulunsun. Ona gözün gibi bak. Yüreğinde bir inci gibi sakla zamanın afetlerinden, kendi afetlerinden. Ağla ey kavim! Anla ey kavmim.
Tesettür Emrinin Neresindeyiz? / 2 Tuba Öztürk
4- Başörtüsü Aşırı süslü, şeffaf, göz alıcı renkte ve yaldızlı başörtüsü: Örtünmenin hedefi "dikkat çekmemek" olduğu halde, bu tür başörtüler dikkatleri üzerine toplamaktadır. Şeffaf olanlar, içini göstererek hadislere açık bir muhalefet teşkil etmektedir.Boynu ve -baştan arkaya kayarak- saçı tam örtmeyen başörtüsü: Yalnız çene altından veya enseden bir düğüm atılınca, boyun açık kalmakta ve âyette geçen "başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar." emri terk edilmektedir. Altına tülbent takılmayan ve sağlam bağlanmayan başörtüleri de saçın bir bölümünü açıkta bırakmakta ve Rabbimizin emri ihlâl edilmiş olmaktadır.Pardesü ve elbisenin içinde bırakılmak veya ense üzerinde düğümlenerek sıktırılmak suretiyle, saçın şeklini ortaya çıkaran başörtüsü: Hadislerde geçen "deve hörgücü" tabirine benzeyen bu şekiller, dikkat çekici olarak örtünmenin amacını tehlikeye düşürmektedir.
5. Çoraplar İnce, dantelli, desenli veya şeffaf çoraplar, pardesünün altında kalan kısımları tesettür ölçüsünün dışında bırakmaktadır. Tesettür, tenin görünmemesini amaçlarken ince çorap tesettür sağlamamakta ve Rabbimizin emrine uyulmamış olunmaktadır.
6- Bazı aksesuar ve teferruat hataları Nakışlı eşarp altı alın süsleri, aşırı süslü, dikkat çekici, uzun topuklu ve yüksek tabanlı ayakkabılar. Parlak renkli gösterişli çantalar,tıbbî zorunluluğu olmayan süslü güneş gözlükleri, aşırı parfüm ve cazibeli makyaj, sandalet tipi dikkat çekici ayakkabılar,gurur ve kibre sebep olacak markalı giysiler...
Günümüz insanı bir çok dış tesirin hücumu altındadır. Medya, çevre ve nefsinin taarruzları karşısında, sağlam bir kalb yapısı bulunmayan müslümanın, inandığı değerlerinin yara alması kaçınılmazdır. Kalbde başlayan bu hastalıklar daha sonra dışına da tesir ederek "ne yapalım, zaman bunu gerektiriyor, Allah affeder" aldatmacasına insanları sığındırmakta ve İslâm"ın emirlerini ihlal ettirmektedir.
Her geçen yıl tesettür husûsunda zaafların arttığına şahit olmaktayız. Yıllar önce hiç rastlamadığımız veya bu bir tesettür şekli diyemeyeceğimiz elbiseler, şimdilerde bizlere gayet normal gelmektedir. Yarım pardesüler, ince çoraplar, boyundan bağlanmış sıkı başörtüler, önü açık pardesüler…vb. her sene yeni icatlar karşımıza çıkmaktadır. Bunlarda en büyük mes"uliyet, defileler düzenleyerek tesettür giyimine ticârî noktadan yaklaşan bazı büyük mağazalar ve bunları giyerek emsâl olan hanımlardır.
Diğer tarafta bütün bunlara bakarak, İslam"ın tesettür emrini, yalnızca şekil ve renkten ibaret olarak anlayıp uygulamak da yanlıştır. Zira İslâm genel ölçüleri belirlemekle birlikte, bunun tatbikâtını o genel ölçüleri ihmal etmemek şartıyla, iklim, kültür ve insanların tercihlerine bırakılmıştır.
Bu sebeple tarih boyunca değişen çeşitli makul kültürlerin ve coğrafî şartların o toplumların kıyafetlerine yansıması çok tabiîdir. Farklı model ve renkler ve soğuk-sıcak iklimlere göre muhtelif tercihler insanlar tarafından seçilebilir. Ancak, bütün bunlarda asıl olan, daha önce de belirttiğimiz gibi, Rabbimizin sınırlarının titizlikle korunmasıdır. Bu hususta, Rabbimizin hudutlarına gereken dikkat gösterildikten sonra, pek çok farklı renk ve şekilde tesettür tarzı tercih edilebilir.
Şu da unutulmamalıdır ki, insanın güzelliği dışından ziyâde, ruh güzelliği iledir. Neticede dış güzellik, birgün yok olacak; ama hayâ, imân ve takvâ güzelliği ebediyyen bizimle kalacaktır. Bu yüzden sadece dış güzelliğe ihtimam göstererek, iç güzelliğimizi ihmal etmememiz lazımdır. Evlenirken bile Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, "Kadın dört şeyi için nikahlanır: Malı, güzelliği, soyu ve dini için. Sen dindar olanını tercih et..." buyurarak, bize asıl güzelliğimizin merkezini işaret etmişlerdir. Rabbimiz de yarın kıyâmette bizlere dış güzelliğimizden değil, dinimizi ne ölçüde yaşayıp yaşayamadığımız hususunda, hesaba çekecektir.
Tabii ki, temiz ve uyumlu şekilde giyinmek şiârımız olacaktır. Bu, zaten dinimizin de emridir. Ama bir Müslüman, bir çok işinde olması gerektiği gibi orta yolu kaybetmemelidir. Dinimizin emirlerini çiğnemek pahasına "gösterişli" giyinerek, dikkat çekme yanlışlığına düşmemelidir. Bizi gören insanlar, bizde İslam"ı görmeli ve takdir etmelidirler.
Kur"ân-ı Kerîm"de Allâh"ın sınırlarını koruyan, iffetine dikkat eden kadınların, âhirette daha güzeliyle mükafatlandırılacağı ifade edilmektedir. Âyetlerde mümin kadına birer nîmet ve mükafat olarak, cennette atlastan işlenmiş elbiseler, ipekler, inci, altın ve gümüş ziynetlerden bahsedilmektedir. Rabbimiz cennetteki bu nimetleri, sâliha mümin kadınlara vâat etmektedir.
Kadınlarla İlgili Birkaç Mesele
Bunların yanında aslında daha tafsîlatlı bir şekilde ele alınması gereken birkaç önemli hususa da temas etmek faydalı olacaktır: İslam"ın rûhuna ters bazı fiiller, bizim âhiretimizi ziyana uğratmaktadır.
Mesela:
* Tesettürlü bir hanımın "erkekler arasında" sekreter vb. olarak, İslam"a uygun olmayan işlerde çalışması,
* Yanında mahremi bulunmayan bir hanımın, yalnız başına uzun seyahatlere çıkması,
* Mahremi olmayan müslüman âilelerin aynı masada beraberce yemek yemeleri, aynı odada sohbet etmeleri,
* Dindar genç evlilerin, sokaklarda, ancak ev ortamında dolaşılabilecek görünümde gezmeleri,
* Tesettürlü bir hanımın toplum içinde sigara içmesi, Rabbimiz hepimizi emrine itaat eden, üç günlük dünyanın fânî zevklerine aldanmayan, bu âlemdeki fânîlerin iltifatlarına kanmayıp, rızasını kazanan ve ebedî olarak cennet elbiseleri ile mükafatlanan kullarından eylesin.
Âmin…
5. Çoraplar İnce, dantelli, desenli veya şeffaf çoraplar, pardesünün altında kalan kısımları tesettür ölçüsünün dışında bırakmaktadır. Tesettür, tenin görünmemesini amaçlarken ince çorap tesettür sağlamamakta ve Rabbimizin emrine uyulmamış olunmaktadır.
6- Bazı aksesuar ve teferruat hataları Nakışlı eşarp altı alın süsleri, aşırı süslü, dikkat çekici, uzun topuklu ve yüksek tabanlı ayakkabılar. Parlak renkli gösterişli çantalar,tıbbî zorunluluğu olmayan süslü güneş gözlükleri, aşırı parfüm ve cazibeli makyaj, sandalet tipi dikkat çekici ayakkabılar,gurur ve kibre sebep olacak markalı giysiler...
Günümüz insanı bir çok dış tesirin hücumu altındadır. Medya, çevre ve nefsinin taarruzları karşısında, sağlam bir kalb yapısı bulunmayan müslümanın, inandığı değerlerinin yara alması kaçınılmazdır. Kalbde başlayan bu hastalıklar daha sonra dışına da tesir ederek "ne yapalım, zaman bunu gerektiriyor, Allah affeder" aldatmacasına insanları sığındırmakta ve İslâm"ın emirlerini ihlal ettirmektedir.
Her geçen yıl tesettür husûsunda zaafların arttığına şahit olmaktayız. Yıllar önce hiç rastlamadığımız veya bu bir tesettür şekli diyemeyeceğimiz elbiseler, şimdilerde bizlere gayet normal gelmektedir. Yarım pardesüler, ince çoraplar, boyundan bağlanmış sıkı başörtüler, önü açık pardesüler…vb. her sene yeni icatlar karşımıza çıkmaktadır. Bunlarda en büyük mes"uliyet, defileler düzenleyerek tesettür giyimine ticârî noktadan yaklaşan bazı büyük mağazalar ve bunları giyerek emsâl olan hanımlardır.
Diğer tarafta bütün bunlara bakarak, İslam"ın tesettür emrini, yalnızca şekil ve renkten ibaret olarak anlayıp uygulamak da yanlıştır. Zira İslâm genel ölçüleri belirlemekle birlikte, bunun tatbikâtını o genel ölçüleri ihmal etmemek şartıyla, iklim, kültür ve insanların tercihlerine bırakılmıştır.
Bu sebeple tarih boyunca değişen çeşitli makul kültürlerin ve coğrafî şartların o toplumların kıyafetlerine yansıması çok tabiîdir. Farklı model ve renkler ve soğuk-sıcak iklimlere göre muhtelif tercihler insanlar tarafından seçilebilir. Ancak, bütün bunlarda asıl olan, daha önce de belirttiğimiz gibi, Rabbimizin sınırlarının titizlikle korunmasıdır. Bu hususta, Rabbimizin hudutlarına gereken dikkat gösterildikten sonra, pek çok farklı renk ve şekilde tesettür tarzı tercih edilebilir.
Şu da unutulmamalıdır ki, insanın güzelliği dışından ziyâde, ruh güzelliği iledir. Neticede dış güzellik, birgün yok olacak; ama hayâ, imân ve takvâ güzelliği ebediyyen bizimle kalacaktır. Bu yüzden sadece dış güzelliğe ihtimam göstererek, iç güzelliğimizi ihmal etmememiz lazımdır. Evlenirken bile Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, "Kadın dört şeyi için nikahlanır: Malı, güzelliği, soyu ve dini için. Sen dindar olanını tercih et..." buyurarak, bize asıl güzelliğimizin merkezini işaret etmişlerdir. Rabbimiz de yarın kıyâmette bizlere dış güzelliğimizden değil, dinimizi ne ölçüde yaşayıp yaşayamadığımız hususunda, hesaba çekecektir.
Tabii ki, temiz ve uyumlu şekilde giyinmek şiârımız olacaktır. Bu, zaten dinimizin de emridir. Ama bir Müslüman, bir çok işinde olması gerektiği gibi orta yolu kaybetmemelidir. Dinimizin emirlerini çiğnemek pahasına "gösterişli" giyinerek, dikkat çekme yanlışlığına düşmemelidir. Bizi gören insanlar, bizde İslam"ı görmeli ve takdir etmelidirler.
Kur"ân-ı Kerîm"de Allâh"ın sınırlarını koruyan, iffetine dikkat eden kadınların, âhirette daha güzeliyle mükafatlandırılacağı ifade edilmektedir. Âyetlerde mümin kadına birer nîmet ve mükafat olarak, cennette atlastan işlenmiş elbiseler, ipekler, inci, altın ve gümüş ziynetlerden bahsedilmektedir. Rabbimiz cennetteki bu nimetleri, sâliha mümin kadınlara vâat etmektedir.
Kadınlarla İlgili Birkaç Mesele
Bunların yanında aslında daha tafsîlatlı bir şekilde ele alınması gereken birkaç önemli hususa da temas etmek faydalı olacaktır: İslam"ın rûhuna ters bazı fiiller, bizim âhiretimizi ziyana uğratmaktadır.
Mesela:
* Tesettürlü bir hanımın "erkekler arasında" sekreter vb. olarak, İslam"a uygun olmayan işlerde çalışması,
* Yanında mahremi bulunmayan bir hanımın, yalnız başına uzun seyahatlere çıkması,
* Mahremi olmayan müslüman âilelerin aynı masada beraberce yemek yemeleri, aynı odada sohbet etmeleri,
* Dindar genç evlilerin, sokaklarda, ancak ev ortamında dolaşılabilecek görünümde gezmeleri,
* Tesettürlü bir hanımın toplum içinde sigara içmesi, Rabbimiz hepimizi emrine itaat eden, üç günlük dünyanın fânî zevklerine aldanmayan, bu âlemdeki fânîlerin iltifatlarına kanmayıp, rızasını kazanan ve ebedî olarak cennet elbiseleri ile mükafatlanan kullarından eylesin.
Âmin…
Şeytan Diyor ki: Müsait değilim, ayrıntıya girmeyin/ Hüseyin Akın
Şeytanı uzaklarda aramayın, o gözünüzün önünde bulunup da göremediğiniz şeyde saklıdır. Ya şişenin dibindedir, ya da sabahın ezana yakın vaktinde tepenizden aşağıya boca edilmeye hazır şerbetin içerisinde.
Tahtını öyle bir yere kurar ki siz orada bir şeytanlık olacağına hiç ihtimal vermezsiniz. Ara sıra bulunduğu yerden ruhunuza bir takım esintiler fısıldamadan edemez. Hemen bu fısıltıları nefsinizin anlayacağı dile tercüme eder, bir adım daha ötesi “şeytan diyor ki” girizgâhıyla bir anda kendinizi onun mesaj memuru olarak bulursunuz.
Şeytanın en kullanışlı kamuflajıdır ayrıntı. Önünde bir lahza beklemeksizin “adam sen de” diyerek aldırışsız geçtiğimiz her ayrıntıya dâhildir. Ayrıntı yok sayıcıları için bir şeyin fenalığı o şeyin görünürlüğü ile doğru orantılıdır.
Küçük olan her şey mekânı ve konumu ne olursa olsun önemsiz ve hükümsüzdür onlar için. Gömlekteki leke ile kalpteki leke arasında hiçbir fark yoktur.
“Bir keresinden, bir damlasından bir şey olmaz” kabilinden sözlere sığınanlar şeytanın fındıkkabuğunu doldurmayan meseleler içerine döşek serip yuva yaptığını bilmeyenlerdir.
Bir sinek bir ampule pislese ne olur mantığıyla hareket ettiklerinden önlerini görme imkânları yoktur. Ne zaman ki ampul pislikten ışığı dışarıya göstermez olur, başlarına gelenin bir öngörüsüzlükten kaynaklandığını o zaman fark ederler. Artık ne önlerini görebilirler ne de arkalarını.
Ayrıntı güzelin ve güzelliğin sessizice büyüdüğü bakir alandır. Kabuktan öze inmeyenler bu alanı hep Vandalların ve barbarların talanına terk ederler.
Şeytan herkesten evvel kokuyu alarak kabukla öz arasına girer. Zahidin attığı taştan her defasında şeytandan çok, ayrıntı yumağına dolanmış güzellik nasibini alır. Ama bu kez etrafı sarıldı şeytanın, hiçbir yere kaçamaz.
Lamure dergisi dört sayıdır ayrıntıda saklanan şeytanı semtine yaklaştırmıyor. Üstelik dergi sadece şeytanı kovmakla kalmamış, kendine ait olmayan mekânlarda dolaşmaması için şeytanın bacağını da kırmış.
Bir şeyi ilk bakışta fark edip görebilmenin güzelliğini yaşamak isteyenlere önce “besmele”yi hatırlatalım: Şeytan acaba niçin taşlanmıştır?
Hak ile batılın, doğru ile eğrinin, güzel ile çirkinin arasına girip manzarayı kapattığı, mesafeyi daralttığı için!
Ona gizlice minnet duygusu besleyelim diye hiçbir zaman evimizi elimizden almaz şeytan, ama anahtarı vermeye yaklaşmaz. Acaba hangisi ayrıntı; koskoca ev mi, küçücük anahtar mı? Anahtar şeytanın elinde olduktan sonra ev sizin olsa neye yarar!
Bedenimizin yanında bir görülmez cevher olan ruhumuzun durumu da aynen böyledir. Bedeninizi öne çıkarıp ruhunuzu detay kabul ettiğiniz vakit şeytan ruhunuza kolayca gizlenerek bedeninizi dilediği gibi yönlendirecektir.
Zavallı insan, yıllar yılı kaybettiği mutluluğu yanlış adreslerde arar durur, oysaki sahici mutluluklar hep işe yaramaz deyip peşine düşmediğimiz, unutmaya terk ettiğimiz ayrıntılarda saklıdır.
Büyük meselelerin adamı olabilmek için dünyanın tükenmez devasa işlerinin peşine düşmek bir insana zaten oyalamaca olarak yetip artar, şeytanın artı bir müdahalesine hiç gerek yoktur.
Ne zaman ki kubbeden habbeye dönüş yapar kelebeğin kanadındaki desenden, karıncanın ağzındaki saman çöpüne ilgilenir hale gelirsiniz, işte o zaman şeytan kendi toprakları işgal edilmişçesine harekete geçer.
Şeytan tam anlamıyla manipülatif bir varlıktır. Söze konar, düşünceye sürünür, duyguya karışır, harekete geçer. Bütün bunları yaparken titrek bir dal ucundaymış gibi davranır. Gören bir kere, bir kere daha bakıp “şeytan bunun neresinde” demekten kendini almaz. Oysa çoktan sazın telinden dudağın ucuna doğru yol almıştır. Bundan sonraki yolculuğu kendine uygun bir vasıta bulup kalbe intikal etmektir.
Yaşadığım hayat bana hiçbir şeye “ayrıntı” deyip geçmemeyi öğretti.
Böylelikle hem şeytanın yatağını bozup bacağını kırmış oldum, hem de böylelikle şeytana ayakkabı gerekmediğinden ona pabucunu ters giydirmeye hazırlanan onlarca kişi bu sayede işsiz kalmış oldu. Milligazete
Tahtını öyle bir yere kurar ki siz orada bir şeytanlık olacağına hiç ihtimal vermezsiniz. Ara sıra bulunduğu yerden ruhunuza bir takım esintiler fısıldamadan edemez. Hemen bu fısıltıları nefsinizin anlayacağı dile tercüme eder, bir adım daha ötesi “şeytan diyor ki” girizgâhıyla bir anda kendinizi onun mesaj memuru olarak bulursunuz.
Şeytanın en kullanışlı kamuflajıdır ayrıntı. Önünde bir lahza beklemeksizin “adam sen de” diyerek aldırışsız geçtiğimiz her ayrıntıya dâhildir. Ayrıntı yok sayıcıları için bir şeyin fenalığı o şeyin görünürlüğü ile doğru orantılıdır.
Küçük olan her şey mekânı ve konumu ne olursa olsun önemsiz ve hükümsüzdür onlar için. Gömlekteki leke ile kalpteki leke arasında hiçbir fark yoktur.
“Bir keresinden, bir damlasından bir şey olmaz” kabilinden sözlere sığınanlar şeytanın fındıkkabuğunu doldurmayan meseleler içerine döşek serip yuva yaptığını bilmeyenlerdir.
Bir sinek bir ampule pislese ne olur mantığıyla hareket ettiklerinden önlerini görme imkânları yoktur. Ne zaman ki ampul pislikten ışığı dışarıya göstermez olur, başlarına gelenin bir öngörüsüzlükten kaynaklandığını o zaman fark ederler. Artık ne önlerini görebilirler ne de arkalarını.
Ayrıntı güzelin ve güzelliğin sessizice büyüdüğü bakir alandır. Kabuktan öze inmeyenler bu alanı hep Vandalların ve barbarların talanına terk ederler.
Şeytan herkesten evvel kokuyu alarak kabukla öz arasına girer. Zahidin attığı taştan her defasında şeytandan çok, ayrıntı yumağına dolanmış güzellik nasibini alır. Ama bu kez etrafı sarıldı şeytanın, hiçbir yere kaçamaz.
Lamure dergisi dört sayıdır ayrıntıda saklanan şeytanı semtine yaklaştırmıyor. Üstelik dergi sadece şeytanı kovmakla kalmamış, kendine ait olmayan mekânlarda dolaşmaması için şeytanın bacağını da kırmış.
Bir şeyi ilk bakışta fark edip görebilmenin güzelliğini yaşamak isteyenlere önce “besmele”yi hatırlatalım: Şeytan acaba niçin taşlanmıştır?
Hak ile batılın, doğru ile eğrinin, güzel ile çirkinin arasına girip manzarayı kapattığı, mesafeyi daralttığı için!
Ona gizlice minnet duygusu besleyelim diye hiçbir zaman evimizi elimizden almaz şeytan, ama anahtarı vermeye yaklaşmaz. Acaba hangisi ayrıntı; koskoca ev mi, küçücük anahtar mı? Anahtar şeytanın elinde olduktan sonra ev sizin olsa neye yarar!
Bedenimizin yanında bir görülmez cevher olan ruhumuzun durumu da aynen böyledir. Bedeninizi öne çıkarıp ruhunuzu detay kabul ettiğiniz vakit şeytan ruhunuza kolayca gizlenerek bedeninizi dilediği gibi yönlendirecektir.
Zavallı insan, yıllar yılı kaybettiği mutluluğu yanlış adreslerde arar durur, oysaki sahici mutluluklar hep işe yaramaz deyip peşine düşmediğimiz, unutmaya terk ettiğimiz ayrıntılarda saklıdır.
Büyük meselelerin adamı olabilmek için dünyanın tükenmez devasa işlerinin peşine düşmek bir insana zaten oyalamaca olarak yetip artar, şeytanın artı bir müdahalesine hiç gerek yoktur.
Ne zaman ki kubbeden habbeye dönüş yapar kelebeğin kanadındaki desenden, karıncanın ağzındaki saman çöpüne ilgilenir hale gelirsiniz, işte o zaman şeytan kendi toprakları işgal edilmişçesine harekete geçer.
Şeytan tam anlamıyla manipülatif bir varlıktır. Söze konar, düşünceye sürünür, duyguya karışır, harekete geçer. Bütün bunları yaparken titrek bir dal ucundaymış gibi davranır. Gören bir kere, bir kere daha bakıp “şeytan bunun neresinde” demekten kendini almaz. Oysa çoktan sazın telinden dudağın ucuna doğru yol almıştır. Bundan sonraki yolculuğu kendine uygun bir vasıta bulup kalbe intikal etmektir.
Yaşadığım hayat bana hiçbir şeye “ayrıntı” deyip geçmemeyi öğretti.
Böylelikle hem şeytanın yatağını bozup bacağını kırmış oldum, hem de böylelikle şeytana ayakkabı gerekmediğinden ona pabucunu ters giydirmeye hazırlanan onlarca kişi bu sayede işsiz kalmış oldu. Milligazete
Faili / Ne Meçhul Cinayet - Senai Demirci
Bir cinayet işlendi. Katil kesin olarak biliniyor. Öldürülen ortalıkta görünmüyor. Öldüren öldürdüğünün farkında değil. Öldürülen öldürüldüğünü bilmiyor. Cinayet kesin. Faili meçhul değil. Failine meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi. Katil özellikle kurbanının uzakta olduğu zamanı kolladı. Cinayet işlendiğinde kurban çok uzaklardaydı. Öyle olması gerekti, yoksa cinayet işlenemezdi. Olay mahallinde ceset bulunamadı. Bir ceset hiç olmadı. Failine meçhul değil sadece. Kurbanına da meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi Gizli saklı olmadı cinayet. Tanıkların toplanması gerekiyordu önce. Yoksa, cinayet işlemeye değmezdi. Tanıklar da cinayete katıldı. Cinayet tanıkların gözü önünde işlendi. Sadece öldürülene gizli saklı kaldı. Tanığın sanık kadar suçlu olduğu bir cinayetti. Tanıklarıyla meşruydu cinayet.
Bir cinayet işlendi. Katil kurbanı seviyordu. Aralarında hiç husumet olmadı. Düşman değillerdi. Kardeş biliyorlardı birbirlerini. Sevdiği için öldürdü. Cinayetin tanıkları da kardeş biliyordu kurbanı. Sevdikleri için katıldılar cinayete. Öldüren niye öldürdüğünü bilmiyor. Öldürülen niye öldürüldüğünün farkında değil. Sebebi meçhuldü cinayetin.
Bir cinayet işlendi. Katil elini kolunu sallayarak dolaşıyor. Katledilen yaşıyor. Ölen yok gibi. Öldüren de yok. Şikayetçi yok. Aranan yok. Polis peşinde değil katilin. Savcılar dikkate almıyor cinayeti. Yargılanmıyor failler. Vicdanlara meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi.Katil pişman değil. Severek öldürüyor. Öldürdüğüne seviniyor. Öldürülen de sevildiğini biliyor. Sevildiği için öldürülmeye razı oluyor. Katil defalarca öldürüyor. Maktul defalarca öldürülüyor. Öldüren öldürdüğüne doymuyor. Öldürülen öldürüldüğünü duymuyor. Kulaklara meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi. Suç aleti bulunamadı. Kesici delici bir şeye rastlanmadı. Hiç silah patlamadı. Ne kan izi kaldı ne barut kokusu. Katil, nefesiyle bıçakladı kurbanını. Hiç kan akıtmadı. Kurban dille damakla vuruldu. Teninde tek bir çizik olmadı. Gözlere meçhuldü cinayet. Bir cinayet işlendi. Katil yargılanmadı, ayıplanmadı, suçlanmadı. Maktule acıyan olmadı. Ağlanmadı. Güle oynaya dolaştı dostları arasında. Asıl ölen katil oldu. Maktul hayatta kaldı. Cinayet süsü verilmiş bir intihardı. Kınayanlara meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi. Katil her cinayetten sonra sevindi, belki de sevildi. Seçtiği kurban en sevdiğiydi. Sevdiğini söylediğini seve seve öldürdüğünü herkese söyledi. Pişman olmayı beklemeden, bir başka cinayete daha yöneldi. Seve seve seri katil olmayı kabul etti. Kurbanlarının sayısı arttıkça itibarını artırdığını sandı. Alkışlandı. yüceltildi. El üstünde tutuldu. Cürmünü açık ettikçe, aklandı. Sırdaşlara bile meçhuldü cinayet. Cinayetin tek sebebi kardeş olmak. Düşmanlarını öldüremiyorsun bu cinayette. Birbirlerini sevenler fail ve kurban oluyor. Hasımların fail olması ya da kurban seçilmesi mümkün değil. Dostların ve kardeşlerin gıybeti yapılır ancak. Kardeşini öldürmek için uzaklaşmasını bekliyorsun. Onun hiç duymadığı bir köşede, ona hiç duyurmayacak tanıkların huzurunda işliyorsun cinayeti. Kardeşini öldürmeyi, hem de tanık kardeşlerini de seve seve suç ortağı edecek kadar planlı bir şekilde öldürmeyi seçtiğin halde, canını yakmak istemiyorsun. Dişlerini geçirirken etine, sözlerinin keskin ucunu batırırken göğsüne, nefesinle yırtarken tenini, karşı koymasını, bağırıp çağırmasını arzu etmiyorsun. Olabildiğince sessiz gerçekleşiyor cinayet. O kadar ki bu sessizlik; kardeşin kendi etini dişlediğini hissetmiyor bile, bedenini yağmaladığını asla bilmiyor. Öldürüyorsun ama öldürdüğün kardeşin bundan haberdar olmuyor. Kınanmıyorsun. Ayıplanmıyorsun. Aranmıyorsun.
Gıyabında, yani yokluğunu kollayarak, yani işitmediğinden emin olduğunda, kendisine bildirilmeyeceğini garanti bildiğinde, kardeşin hakkında söylediğin doğru şeyler, kardeşini öldürüp cesedini dişlemiş gibi iğrenç bir cinayet. Cinayetine ortak ettiğin diğer kardeşlerinle birlikte, hayalini hep birlikte önünüze koyuyorsunuz gıybetini ettiğin kardeşinin. Yüzü orada hayâlen ama sen "yüzü olsa söylerdim!" kalkanıyla ayıplanmaktan korunarak kardeşinin ayıplarını bir bir sayıyorsun. Bir ölü gibi, yüzü var ama tepki vermiyor sana kardeşin. Yüzünü hep birlikte hatırlıyorsunuz; ağzı var, dili var, yanağı var, gözleri var, elleri var hayalinizde. Ama sen "yüzüne de söyledim" diyerek, sakladığı ayıplarını, gizlediği kusurlarını, pişmanlık duyduğu/duyacağı günahlarını bir bir ortaya döküyorsun.
Ne itiraz ediyor sana diliyle ne gözleriyle sitem yolluyor ne de etini oradan buradan kopardığınız halde elini kaldırıyor. Aslında, bir kardeşinizin gıybetini birlikte ettiğiniz kardeşlerine de "Siz de beni bir ölü gibi dişleyebilirsiniz yokluğumda..." diye mesaj veriyorsun. Kendini de öldürüyorsun; bilmeden. Aslında, bir kardeşinin gıybetini birlikte ettiğiniz diğer kardeşlerine "Yokluğunuzda ben de sizi bir ölü gibi dilim damağım arasına alıp ayıplarınızı sayarak dişleyebilirim" diye tehditler gönderiyorsun. Yeni kurbanlar buluyorsun kendine; bilmeden. Yeni yeni kurban oluyorsun sonraki cinayetlere.
"İçinizden ölü kardeşinin etini dişlemekten hoşlanan biri çıkar mı hiç?" [Hucurat, 12] Hiç yakışır mı bize? "İğrendiniz değil mi?" [Hucurat, 12] İğrendim mi?Bir iğrençlik kendisiyle iğrenebilen vicdanlar arıyor kendine... www.senaidemirci.net
Bir cinayet işlendi. Katil özellikle kurbanının uzakta olduğu zamanı kolladı. Cinayet işlendiğinde kurban çok uzaklardaydı. Öyle olması gerekti, yoksa cinayet işlenemezdi. Olay mahallinde ceset bulunamadı. Bir ceset hiç olmadı. Failine meçhul değil sadece. Kurbanına da meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi Gizli saklı olmadı cinayet. Tanıkların toplanması gerekiyordu önce. Yoksa, cinayet işlemeye değmezdi. Tanıklar da cinayete katıldı. Cinayet tanıkların gözü önünde işlendi. Sadece öldürülene gizli saklı kaldı. Tanığın sanık kadar suçlu olduğu bir cinayetti. Tanıklarıyla meşruydu cinayet.
Bir cinayet işlendi. Katil kurbanı seviyordu. Aralarında hiç husumet olmadı. Düşman değillerdi. Kardeş biliyorlardı birbirlerini. Sevdiği için öldürdü. Cinayetin tanıkları da kardeş biliyordu kurbanı. Sevdikleri için katıldılar cinayete. Öldüren niye öldürdüğünü bilmiyor. Öldürülen niye öldürüldüğünün farkında değil. Sebebi meçhuldü cinayetin.
Bir cinayet işlendi. Katil elini kolunu sallayarak dolaşıyor. Katledilen yaşıyor. Ölen yok gibi. Öldüren de yok. Şikayetçi yok. Aranan yok. Polis peşinde değil katilin. Savcılar dikkate almıyor cinayeti. Yargılanmıyor failler. Vicdanlara meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi.Katil pişman değil. Severek öldürüyor. Öldürdüğüne seviniyor. Öldürülen de sevildiğini biliyor. Sevildiği için öldürülmeye razı oluyor. Katil defalarca öldürüyor. Maktul defalarca öldürülüyor. Öldüren öldürdüğüne doymuyor. Öldürülen öldürüldüğünü duymuyor. Kulaklara meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi. Suç aleti bulunamadı. Kesici delici bir şeye rastlanmadı. Hiç silah patlamadı. Ne kan izi kaldı ne barut kokusu. Katil, nefesiyle bıçakladı kurbanını. Hiç kan akıtmadı. Kurban dille damakla vuruldu. Teninde tek bir çizik olmadı. Gözlere meçhuldü cinayet. Bir cinayet işlendi. Katil yargılanmadı, ayıplanmadı, suçlanmadı. Maktule acıyan olmadı. Ağlanmadı. Güle oynaya dolaştı dostları arasında. Asıl ölen katil oldu. Maktul hayatta kaldı. Cinayet süsü verilmiş bir intihardı. Kınayanlara meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi. Katil her cinayetten sonra sevindi, belki de sevildi. Seçtiği kurban en sevdiğiydi. Sevdiğini söylediğini seve seve öldürdüğünü herkese söyledi. Pişman olmayı beklemeden, bir başka cinayete daha yöneldi. Seve seve seri katil olmayı kabul etti. Kurbanlarının sayısı arttıkça itibarını artırdığını sandı. Alkışlandı. yüceltildi. El üstünde tutuldu. Cürmünü açık ettikçe, aklandı. Sırdaşlara bile meçhuldü cinayet. Cinayetin tek sebebi kardeş olmak. Düşmanlarını öldüremiyorsun bu cinayette. Birbirlerini sevenler fail ve kurban oluyor. Hasımların fail olması ya da kurban seçilmesi mümkün değil. Dostların ve kardeşlerin gıybeti yapılır ancak. Kardeşini öldürmek için uzaklaşmasını bekliyorsun. Onun hiç duymadığı bir köşede, ona hiç duyurmayacak tanıkların huzurunda işliyorsun cinayeti. Kardeşini öldürmeyi, hem de tanık kardeşlerini de seve seve suç ortağı edecek kadar planlı bir şekilde öldürmeyi seçtiğin halde, canını yakmak istemiyorsun. Dişlerini geçirirken etine, sözlerinin keskin ucunu batırırken göğsüne, nefesinle yırtarken tenini, karşı koymasını, bağırıp çağırmasını arzu etmiyorsun. Olabildiğince sessiz gerçekleşiyor cinayet. O kadar ki bu sessizlik; kardeşin kendi etini dişlediğini hissetmiyor bile, bedenini yağmaladığını asla bilmiyor. Öldürüyorsun ama öldürdüğün kardeşin bundan haberdar olmuyor. Kınanmıyorsun. Ayıplanmıyorsun. Aranmıyorsun.
Gıyabında, yani yokluğunu kollayarak, yani işitmediğinden emin olduğunda, kendisine bildirilmeyeceğini garanti bildiğinde, kardeşin hakkında söylediğin doğru şeyler, kardeşini öldürüp cesedini dişlemiş gibi iğrenç bir cinayet. Cinayetine ortak ettiğin diğer kardeşlerinle birlikte, hayalini hep birlikte önünüze koyuyorsunuz gıybetini ettiğin kardeşinin. Yüzü orada hayâlen ama sen "yüzü olsa söylerdim!" kalkanıyla ayıplanmaktan korunarak kardeşinin ayıplarını bir bir sayıyorsun. Bir ölü gibi, yüzü var ama tepki vermiyor sana kardeşin. Yüzünü hep birlikte hatırlıyorsunuz; ağzı var, dili var, yanağı var, gözleri var, elleri var hayalinizde. Ama sen "yüzüne de söyledim" diyerek, sakladığı ayıplarını, gizlediği kusurlarını, pişmanlık duyduğu/duyacağı günahlarını bir bir ortaya döküyorsun.
Ne itiraz ediyor sana diliyle ne gözleriyle sitem yolluyor ne de etini oradan buradan kopardığınız halde elini kaldırıyor. Aslında, bir kardeşinizin gıybetini birlikte ettiğiniz kardeşlerine de "Siz de beni bir ölü gibi dişleyebilirsiniz yokluğumda..." diye mesaj veriyorsun. Kendini de öldürüyorsun; bilmeden. Aslında, bir kardeşinin gıybetini birlikte ettiğiniz diğer kardeşlerine "Yokluğunuzda ben de sizi bir ölü gibi dilim damağım arasına alıp ayıplarınızı sayarak dişleyebilirim" diye tehditler gönderiyorsun. Yeni kurbanlar buluyorsun kendine; bilmeden. Yeni yeni kurban oluyorsun sonraki cinayetlere.
"İçinizden ölü kardeşinin etini dişlemekten hoşlanan biri çıkar mı hiç?" [Hucurat, 12] Hiç yakışır mı bize? "İğrendiniz değil mi?" [Hucurat, 12] İğrendim mi?Bir iğrençlik kendisiyle iğrenebilen vicdanlar arıyor kendine... www.senaidemirci.net
MUTLULUK
MUTLULUK
Sorunsuz bir yaşam değil,
Onlarla başa çıkabilme yeteneği demektir...
Evini bir parti sonrası temizlemek için saatlerce uğraşıyorsan
Birçok arkadaşın var demektir.
Faturalarını ödeyebiliyorsan
Bir işin var demektir.
Pantolonun biraz sıkıyorsa
Aç kalmıyorsun demektir.
Gölgen seni izliyorsa
Güneş ışığını görüyorsun demektir.
Otobüsten indiğin yerden işyerine yolu uzun buluyorsan
Yürüyebiliyorsun demektir.
Hükümet hakkında eleştiri yapabiliyorsan
Konuşma özgürlüğün var demektir.
Yanındaki adamın sesinden rahatsız oluyorsan
Duyuyorsun demektir.
Camları silmen , çatıyı onarman gerekiyorsa
Bir evde yaşıyorsun demektir.
Doğalgaz faturan yüklü geliyorsa
Isınıyorsun demektir.
Yığınla yıkanacak ve ütülenecek çamaşırların varsa
Yığınla giyeceğin var demektir.
Çalar saatin sabahın köründe çaldığını duyduysan
Yaşıyorsun demektir.
Akşamları kendini yorgun hissediyor ve bacakların ağrıyorsa
O gün üretici olmuşsun demektir.
VE TÜM BUNLARIN FARKINA VARABİLİYORSAN!
MUTLUSUN DEMEKTİR.
Onlarla başa çıkabilme yeteneği demektir...
Evini bir parti sonrası temizlemek için saatlerce uğraşıyorsan
Birçok arkadaşın var demektir.
Faturalarını ödeyebiliyorsan
Bir işin var demektir.
Pantolonun biraz sıkıyorsa
Aç kalmıyorsun demektir.
Gölgen seni izliyorsa
Güneş ışığını görüyorsun demektir.
Otobüsten indiğin yerden işyerine yolu uzun buluyorsan
Yürüyebiliyorsun demektir.
Hükümet hakkında eleştiri yapabiliyorsan
Konuşma özgürlüğün var demektir.
Yanındaki adamın sesinden rahatsız oluyorsan
Duyuyorsun demektir.
Camları silmen , çatıyı onarman gerekiyorsa
Bir evde yaşıyorsun demektir.
Doğalgaz faturan yüklü geliyorsa
Isınıyorsun demektir.
Yığınla yıkanacak ve ütülenecek çamaşırların varsa
Yığınla giyeceğin var demektir.
Çalar saatin sabahın köründe çaldığını duyduysan
Yaşıyorsun demektir.
Akşamları kendini yorgun hissediyor ve bacakların ağrıyorsa
O gün üretici olmuşsun demektir.
VE TÜM BUNLARIN FARKINA VARABİLİYORSAN!
MUTLUSUN DEMEKTİR.
KIRKAMBAR
Starbucks’ın Değerli Müslüman Müşterileri (!)
Dünya çapında 90.000’in üzerinde çalışanı, 9.700 tane mağaza ve haftalık 33 milyon müşteri hacmiyle Starbucks firmasına yıllık 6.4 milyar dolar kar ettirdiğiniz için ne kadar sevinseniz azdır. İçtiğiniz her bir fincan (latte ve macchiato) ABD ve İsrail arasındaki bozulmaz dostluğa ve yakın ittifakına katkıda bulunmaktadır. Bu dostluğun bir nişanesi olarak firma yetkilisine verilen, “50 yıllık İsrail Siyonist Dostu Ödülü” bu yönden siz Müslümanlar için çok derin manalar ifade etmelidir. Bu ödül, İsrail’in uzun yıllar, halkla ilişkiler ve ticari firmalarla olan bağlarını güçlendirmek ve onları teşvik etmek için kullandığı bir ödüldür.
Orta Doğuda devam eden çatışmanın arkasındaki esas sebep olan anti semitizmin (yahudi düşmanlığı), küresel yükselişine karşı, sizin starbucksa verdiğiniz desteğinizle; savaşın İsrail tarafını haklı çıkartmak için yalan ve yanlı haberlerin üretimini üstlenen "honestreporting.com" websitesinin sponsoru olan Aish HaTorah’a yardımları kesintisiz devam etmektedir.
Starbucks’ın değerli Müslüman müşterileri, sayenizde Müslümanların güya terörist saldırılarına karşı, israil halkını korumaya yardım etmek için heryıl gerekli olan yüzlerce milyon doları temin etmeye muktedir olabiliyorlar. ABD devletinin her yıl verdiği 5 milyar dolar, Anti semitist Müslüman terörizmi(!)’ne karşı masum israil halkını korumak için gerekli silah, bulldozer ve güvenlik duvarları örmek için yeterli olmadığından, sizler, tamamlayamadıkları ihtiyaçları Starbucks içerek sağlıyorsunuz.
Daha geniş perspektiften bakmak gerekirse, Starbucks teröre karşı açılan savaşta (war on terror) Amerikan hükümetine destek olmak için, bir tane mağazasını tamamiyle bağışlamıştır. Bu savaş, Starbucks’a göre yahudi eyaleti olarak anılan İsrail’in idame ettirilmesinde hayati önem taşımaktadır.
Starbucks’ın değerli Müslüman müşterileri, Starbucks Coffee, Amerika'da her yıl 27 Haziran'da düzenlenen homoseksüeller festivalini (Gay Pride Parade) destekleyenlerin de başında geliyor. Starbucks Coffee'nin Washington Müdürü Heywood McGuffy, şirketin bu tavrını savunarak "Biz, çalışanlarımızı ve müşterilerimizi ilgilendiren her şeyi desteklemekle yükümlüyüz" dedi. Son festivalde, Starbucks Coffee çalışanlarından 75 homoseksüel, üzerlerinde homoseksüelliği ifade eden gökkuşağı renkleri ve Starbucks Coffee arması bulunan t-shirtlerle festivale katılanlara bedava kahve dağıttılar. www.gıdaraporu.com
Dünya çapında 90.000’in üzerinde çalışanı, 9.700 tane mağaza ve haftalık 33 milyon müşteri hacmiyle Starbucks firmasına yıllık 6.4 milyar dolar kar ettirdiğiniz için ne kadar sevinseniz azdır. İçtiğiniz her bir fincan (latte ve macchiato) ABD ve İsrail arasındaki bozulmaz dostluğa ve yakın ittifakına katkıda bulunmaktadır. Bu dostluğun bir nişanesi olarak firma yetkilisine verilen, “50 yıllık İsrail Siyonist Dostu Ödülü” bu yönden siz Müslümanlar için çok derin manalar ifade etmelidir. Bu ödül, İsrail’in uzun yıllar, halkla ilişkiler ve ticari firmalarla olan bağlarını güçlendirmek ve onları teşvik etmek için kullandığı bir ödüldür.
Orta Doğuda devam eden çatışmanın arkasındaki esas sebep olan anti semitizmin (yahudi düşmanlığı), küresel yükselişine karşı, sizin starbucksa verdiğiniz desteğinizle; savaşın İsrail tarafını haklı çıkartmak için yalan ve yanlı haberlerin üretimini üstlenen "honestreporting.com" websitesinin sponsoru olan Aish HaTorah’a yardımları kesintisiz devam etmektedir.
Starbucks’ın değerli Müslüman müşterileri, sayenizde Müslümanların güya terörist saldırılarına karşı, israil halkını korumaya yardım etmek için heryıl gerekli olan yüzlerce milyon doları temin etmeye muktedir olabiliyorlar. ABD devletinin her yıl verdiği 5 milyar dolar, Anti semitist Müslüman terörizmi(!)’ne karşı masum israil halkını korumak için gerekli silah, bulldozer ve güvenlik duvarları örmek için yeterli olmadığından, sizler, tamamlayamadıkları ihtiyaçları Starbucks içerek sağlıyorsunuz.
Daha geniş perspektiften bakmak gerekirse, Starbucks teröre karşı açılan savaşta (war on terror) Amerikan hükümetine destek olmak için, bir tane mağazasını tamamiyle bağışlamıştır. Bu savaş, Starbucks’a göre yahudi eyaleti olarak anılan İsrail’in idame ettirilmesinde hayati önem taşımaktadır.
Starbucks’ın değerli Müslüman müşterileri, Starbucks Coffee, Amerika'da her yıl 27 Haziran'da düzenlenen homoseksüeller festivalini (Gay Pride Parade) destekleyenlerin de başında geliyor. Starbucks Coffee'nin Washington Müdürü Heywood McGuffy, şirketin bu tavrını savunarak "Biz, çalışanlarımızı ve müşterilerimizi ilgilendiren her şeyi desteklemekle yükümlüyüz" dedi. Son festivalde, Starbucks Coffee çalışanlarından 75 homoseksüel, üzerlerinde homoseksüelliği ifade eden gökkuşağı renkleri ve Starbucks Coffee arması bulunan t-shirtlerle festivale katılanlara bedava kahve dağıttılar. www.gıdaraporu.com
22 Eylül, 2008
Eylül Akşamı

Hiçbir neden yokken, ya da biz
bilmezken
Tepemiz atmış ve konuşmuşuzdur.
Onca neden varken ve tam sırası
gelmişken
Hiçbirşey yapmamış ve susmuşuzdur.
Aynı anda aynı sessiz geceye doğru
İçim sıkılıyor demişizdir.
Aynı sabaha uyanırken kimbilir,
Aynı düşü görmüşüzdür.
Olamaz mı? Olabilir.
Onca yıl, sen burada
Onca yıl, ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
Şu eylül akşamı dışında.
Belki benim kağıt param,
Bir şekilde, döne dolaşa
Senin cebine girmiştir.
Belki aynı posta kutusuna,
Değişik zamanlarda da olsa
Birkaç mektup atmışızdır.
Ayın karpuz dilimi gibi batışını
İzlemişizdir deniz kıyısında.
Aynı köşeye oturmuşuzdur Köhne'de,
Belki de birkaç gün arayla.
Olamaz mı? Olabilir.
Onca yıl, sen burada
Onca yıl, ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
Şu eylül akşamı dışında.
Bostancı dolmuş kuyruğunda,
En başta ben en sonda
Öylece beklemişizdir.
Sabah 7:30 vapuruna
Sen koşa koşa yetişirken,
Ben yürüdüğümden kaçırmışımdır.
Aynı anda başka insanlara
Seni seviyorum demişizdir.
Mutlak güven duygusuyla başımızı
Başka omuzlara dayamışızdır.
Olamaz mı? Olabilir.
Onca yıl, sen burada
Onca yıl, ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
Şu eylül akşamı dışında.
Bülent Ortaçgil
03 Eylül, 2008
Kuran Ve Ramazan / Hayrettin Karaman
Kur'ân-ı Kerim'in Ramazan ayında ve Kadir Gecesi'nde indirildiğini biliyoruz. Bu mübarek kitabın tamamı bir günde gelmediğine, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) peygamberlik hayatı boyunca yaklaşık yirmi üç senede tamamlandığına göre, Kadir Gecesi'nde gelmesini “gelmeye, vahyedilmeye başlaması” şeklinde anlamamız gerekecektir. Allah Teâlâ Kur'ân'ın gelmeye başladığı geceyi “mübarek bir gece” olarak nitelemektedir. Mübarek, “kutlu, bereketli, insana maddî ve manevî imkânlar bahşeden, fırsatlar sunan” demektir. Kur'ân'ın böyle bir gecede inmeye başlaması hem o gecenin ve onu ihtivâ eden Ramazan ayının hem de Kur'ân'ın önem ve değerini açıkça ortaya koymaktadır. Değerli ödüller önemli günlerde verilir; Kur'ân Allah'ın, kullarına en büyük lûtfu, eşsiz nimetidir ve bu ödül Rahmet Peygamberi aracılığı ile ümmetine Ramazan ayında verilmiştir.
Kur'ân'ın Ramazan ayında gelmiş olması ve her Ramazan gecesi Cebrail'in Hz. Peygamber'e (s.a.v.) gelerek Kur'ân'ı müzakere etmeleri, karşılıklı birbirlerine okumaları güzel bir geleneğin de kaynağı olmuştur; bu geleneğe “mukâbele” denilmektedir. Şimdilerde uygulaması azalan bu gelenek yerleşim bölgesinin büyük câmîlerinde icrâ edilirdi. Daha çok sabah ve ikindi namazından önce ve sonra belli sayıda hafız, en kuvvetli bir hafız başkanın yönetiminde halkalanır, sırayla belli miktarda ezbere Kur'ân okurlar, cemâat de ya Kur'ân'a bakarak veya bakmadan bu okumayı takip eder, dinlerdi. Hali vakti müsait olan bazı aileler de evlerinde mukâbele okuturlar, konu komşu toplanarak bunu dinlerdi. Yavuz Sultan Selim zamanında hilâfetle beraber mukaddes emanetler de Osmanlı'ya intikâl edince içlerinde Yavuz'un da bulunduğu kırk kadar hafız, Hırka-i Saâdet Dairesi'nde Kur'ân hatmine başlamışlar ve bu hatim -ki bu da bir nevi mukâbeledir- devletin hayatı boyunca devam etmiştir.
Oruç aynı zamanda bir irâde terbiyesi, Kur'ân da ilâhî emrin alındığı yer, bulunduğu kaynaktır; emri alıp güçlü bir irâde ile uygulamanın ödülü ise iki cihanda saâdettir.
Elbette Kur'ân müminin başucu kitabıdır, o bir düzgün hayat, makbûl kulluk kılavuzudur, bu sebeple her zaman okunmalıdır, fakat Ramazan'la olan sıkı ilişkisi sebebiyle bu ayda daha ziyade okunmalı, dinlenmeli; üzerinde, Ramazan rûhaniyetinin bahşettiği ilhamlı bir zihin ve gönül ile düşünülmelidir.
Kur'ân'ın Ramazan ayında gelmiş olması ve her Ramazan gecesi Cebrail'in Hz. Peygamber'e (s.a.v.) gelerek Kur'ân'ı müzakere etmeleri, karşılıklı birbirlerine okumaları güzel bir geleneğin de kaynağı olmuştur; bu geleneğe “mukâbele” denilmektedir. Şimdilerde uygulaması azalan bu gelenek yerleşim bölgesinin büyük câmîlerinde icrâ edilirdi. Daha çok sabah ve ikindi namazından önce ve sonra belli sayıda hafız, en kuvvetli bir hafız başkanın yönetiminde halkalanır, sırayla belli miktarda ezbere Kur'ân okurlar, cemâat de ya Kur'ân'a bakarak veya bakmadan bu okumayı takip eder, dinlerdi. Hali vakti müsait olan bazı aileler de evlerinde mukâbele okuturlar, konu komşu toplanarak bunu dinlerdi. Yavuz Sultan Selim zamanında hilâfetle beraber mukaddes emanetler de Osmanlı'ya intikâl edince içlerinde Yavuz'un da bulunduğu kırk kadar hafız, Hırka-i Saâdet Dairesi'nde Kur'ân hatmine başlamışlar ve bu hatim -ki bu da bir nevi mukâbeledir- devletin hayatı boyunca devam etmiştir.
Oruç aynı zamanda bir irâde terbiyesi, Kur'ân da ilâhî emrin alındığı yer, bulunduğu kaynaktır; emri alıp güçlü bir irâde ile uygulamanın ödülü ise iki cihanda saâdettir.
Elbette Kur'ân müminin başucu kitabıdır, o bir düzgün hayat, makbûl kulluk kılavuzudur, bu sebeple her zaman okunmalıdır, fakat Ramazan'la olan sıkı ilişkisi sebebiyle bu ayda daha ziyade okunmalı, dinlenmeli; üzerinde, Ramazan rûhaniyetinin bahşettiği ilhamlı bir zihin ve gönül ile düşünülmelidir.
Strese Girenin İmanından Şüphe Ederim! / Said Çamlıca
'Az' konuşan fakat 'öz' konuşan büyükler vardır. Babam da bunlardan biridir. Çok sık bir arada olamadığımız için benim için bu 'öz' konuşmalar daha kısa olur. Birkaç yıl önce öyle bir laf söyledi ki sustum kaldım. Uzun süre kafamın içinde dolandı söylediği cümle.
'Strese girenin imanından şüphe ederim!' demişti babam. Stresle ilgili kitaplar okuyan, zaman zaman 'stresle mücadele' konusunda seminerler veren biri olarak, cümleyi çok ağır bulmuş olsam bile, kafamın içinde cümle dönüp durdu uzun zaman. Yaşadığımız yüzyılın en önemli problemlerinden biri olan stres hakkında bu kadar kesin ve keskin bir ifade duymamıştım. Geçen yıl memlekette bir arkadaşla otururken hayatın sıkıntıları ve zorlukları konuşulmaya başlanınca bende kendisine stres ve stresle mücadele hakkında bildiklerimi anlatmaya başladım. Arkadaşım da benimle birikimlerini paylaşıyordu. Bir ara babamın söylediği 'Strese girenin imanından şüphe ederim!' lafını attım ortaya. Arkadaşım 'doğru bir cümle' dedi. 'Hatta bir insan stres yüzünden hasta olursa Allah o insana bunun hesabını bile sorar' dedi.
Stres, halkın bildiği ve kullandığı anlamıyla, sıkıntıları kafaya takmak demektir. Sıkıntılar insanı mutsuz ediyor. Mutsuzluk insanı hasta ediyor.
Kimisi hastalıklarla mücadele etmekten yoruluyor. Mutsuz ve hasta oluyor. Kimisi ailesiyle problemler yaşamaktan bunalıyor. Kimisi çocuklarıyla baş edememenin sıkıntısını yaşıyor. Kimisi maddi sıkıntılarla boğuşuyor. Kimisi çevresindekilerin kendisini anlamadığından dert yanıyor. Kimisi bir sevdiğini toprağa verince hayata küsüyor. Hayatta insanı strese sokan o kadar çok şey var ki. Herkes kendisine dert edecek bir sıkıntı bulabilir. Stresle iman arasında bir bağlantı var mı dersiniz? Sıkıntılarla dolu bir hayat denilince benim aklıma hep Peygamberler geliyor. Allah Peygamberlerin kıssalarını ayrıntılarıyla bize niçin aktarıyor dersiniz? Okuyup, ibret almamız için değil mi?
Peygamberlerin hayatlarından yola çıkarak bazı sorular sormak istiyorum. Hz. Eyyüb'ü hastalıkla imtihan eden Allah, bizi de aynı imtihana tabi tutma hakkına sahip değil mi? Hastalığı kafaya takıp bunalıma giren insan 'Allah'ım beni niçin hastalıkla imtihan ediyorsunuz ki?' demiş olmuyor mu? Hz. Nuh'u oğluyla imtihan eden Allah, sizi evlatlarınızla imtihan edemez mi?
Hz. İbrahim'i babasıyla imtihan eden Allah, sizi öz babanızla imtihan edemez mi? Hz. Lut'u eşiyle imtihan eden Allah'a, 'Beni niçin eşimle imtihan ediyorsun ki?' deme hakkına sahip olduğunuzu mu düşünüyorsunuz? Hz. Yusuf'u kardeşiyle imtihan eden Allah, belki sizi de kardeşlerinizle imtihan ediyordur! Tüm peygamberlerin hayatları sıkıntı (imtihan) dolu olduğuna göre, bizim hayatımızda da bazı sıkıntıların olması hayatın bir parçası değil mi? Anne veya babasını kaybedince bunalıma giren bir insan Allah'a 'Benim annemi / babamı niye alıyorsun ki?' deme hakkına sahip olduğunu mu sanıyor? 'En büyük acı evlat acısıdır!' denir. Bu acıyı yaşayan anne babalar 'Allah kimseye yaşatmasın!' derler. Alemlere rahmet olarak yaratılan Hz. Muhammed Mustafa'ya bile torpil yapmayan Yaratıcının, bize torpil yapmasını beklemeye hakkımızın olmadığını hiç düşündünüz mü? Beş defa evlat acısıyla imtihan edilmiş bir Peygamberin ümmeti olduğumuzu bilmek zorundayız. 'Kardeşim onlar Peygamber, biz insanız' diye kimse itiraz etmesin. Peygamberler de bizler gibi üzülen, ağlayan, Allah'a sığınan insanlardı. Allah tarafından özel seçilmiş oldukları gerçeği 'insanı' acılara tepkisiz kalacakları anlamına gelmez. Bize düşen hayatı doğru anlamaktır. Unutmamalıyız ki, Peygamberlerine torpil yapmayan Allah, bize de torpil yapmaz.
Stres ile iman arasında ki ilişki kafamın içinde uzun zamandır dolanıyordu. Bir okuyucum bana öyle bir söz gönderdi ki, o sözü okuyunca kafamın içinde dolanan cümleler köşe yazısına dönüştü. Bu yazıyı da o güzel sözle bitirmek istiyorum. Çok sıkıldığınız zaman bu cümleyi hatırlayın. Hatta bana kalsa pano haline getirilip ev veya işyerinin duvarlarına asılması gereken bir söz. Bir gün dünyaya ait büyük bir derdin olursa Rabbine dönüp, 'Benim büyük bir derdim var!' deme, derdine dönüp 'benim büyük bir Rabbim var!' de. Eğitimci – Yazar
'Strese girenin imanından şüphe ederim!' demişti babam. Stresle ilgili kitaplar okuyan, zaman zaman 'stresle mücadele' konusunda seminerler veren biri olarak, cümleyi çok ağır bulmuş olsam bile, kafamın içinde cümle dönüp durdu uzun zaman. Yaşadığımız yüzyılın en önemli problemlerinden biri olan stres hakkında bu kadar kesin ve keskin bir ifade duymamıştım. Geçen yıl memlekette bir arkadaşla otururken hayatın sıkıntıları ve zorlukları konuşulmaya başlanınca bende kendisine stres ve stresle mücadele hakkında bildiklerimi anlatmaya başladım. Arkadaşım da benimle birikimlerini paylaşıyordu. Bir ara babamın söylediği 'Strese girenin imanından şüphe ederim!' lafını attım ortaya. Arkadaşım 'doğru bir cümle' dedi. 'Hatta bir insan stres yüzünden hasta olursa Allah o insana bunun hesabını bile sorar' dedi.
Stres, halkın bildiği ve kullandığı anlamıyla, sıkıntıları kafaya takmak demektir. Sıkıntılar insanı mutsuz ediyor. Mutsuzluk insanı hasta ediyor.
Kimisi hastalıklarla mücadele etmekten yoruluyor. Mutsuz ve hasta oluyor. Kimisi ailesiyle problemler yaşamaktan bunalıyor. Kimisi çocuklarıyla baş edememenin sıkıntısını yaşıyor. Kimisi maddi sıkıntılarla boğuşuyor. Kimisi çevresindekilerin kendisini anlamadığından dert yanıyor. Kimisi bir sevdiğini toprağa verince hayata küsüyor. Hayatta insanı strese sokan o kadar çok şey var ki. Herkes kendisine dert edecek bir sıkıntı bulabilir. Stresle iman arasında bir bağlantı var mı dersiniz? Sıkıntılarla dolu bir hayat denilince benim aklıma hep Peygamberler geliyor. Allah Peygamberlerin kıssalarını ayrıntılarıyla bize niçin aktarıyor dersiniz? Okuyup, ibret almamız için değil mi?
Peygamberlerin hayatlarından yola çıkarak bazı sorular sormak istiyorum. Hz. Eyyüb'ü hastalıkla imtihan eden Allah, bizi de aynı imtihana tabi tutma hakkına sahip değil mi? Hastalığı kafaya takıp bunalıma giren insan 'Allah'ım beni niçin hastalıkla imtihan ediyorsunuz ki?' demiş olmuyor mu? Hz. Nuh'u oğluyla imtihan eden Allah, sizi evlatlarınızla imtihan edemez mi?
Hz. İbrahim'i babasıyla imtihan eden Allah, sizi öz babanızla imtihan edemez mi? Hz. Lut'u eşiyle imtihan eden Allah'a, 'Beni niçin eşimle imtihan ediyorsun ki?' deme hakkına sahip olduğunuzu mu düşünüyorsunuz? Hz. Yusuf'u kardeşiyle imtihan eden Allah, belki sizi de kardeşlerinizle imtihan ediyordur! Tüm peygamberlerin hayatları sıkıntı (imtihan) dolu olduğuna göre, bizim hayatımızda da bazı sıkıntıların olması hayatın bir parçası değil mi? Anne veya babasını kaybedince bunalıma giren bir insan Allah'a 'Benim annemi / babamı niye alıyorsun ki?' deme hakkına sahip olduğunu mu sanıyor? 'En büyük acı evlat acısıdır!' denir. Bu acıyı yaşayan anne babalar 'Allah kimseye yaşatmasın!' derler. Alemlere rahmet olarak yaratılan Hz. Muhammed Mustafa'ya bile torpil yapmayan Yaratıcının, bize torpil yapmasını beklemeye hakkımızın olmadığını hiç düşündünüz mü? Beş defa evlat acısıyla imtihan edilmiş bir Peygamberin ümmeti olduğumuzu bilmek zorundayız. 'Kardeşim onlar Peygamber, biz insanız' diye kimse itiraz etmesin. Peygamberler de bizler gibi üzülen, ağlayan, Allah'a sığınan insanlardı. Allah tarafından özel seçilmiş oldukları gerçeği 'insanı' acılara tepkisiz kalacakları anlamına gelmez. Bize düşen hayatı doğru anlamaktır. Unutmamalıyız ki, Peygamberlerine torpil yapmayan Allah, bize de torpil yapmaz.
Stres ile iman arasında ki ilişki kafamın içinde uzun zamandır dolanıyordu. Bir okuyucum bana öyle bir söz gönderdi ki, o sözü okuyunca kafamın içinde dolanan cümleler köşe yazısına dönüştü. Bu yazıyı da o güzel sözle bitirmek istiyorum. Çok sıkıldığınız zaman bu cümleyi hatırlayın. Hatta bana kalsa pano haline getirilip ev veya işyerinin duvarlarına asılması gereken bir söz. Bir gün dünyaya ait büyük bir derdin olursa Rabbine dönüp, 'Benim büyük bir derdim var!' deme, derdine dönüp 'benim büyük bir Rabbim var!' de. Eğitimci – Yazar
Meal Okuyarak Dini Anlamak / Ebubekir Sifil
Katolik Kilisesi’nin Hıristiyanlık üzerindeki tekelini kırmaya dönük Protestan söylemin en temel unsuru, “İncil’i herkesin kendi dilinde okuması” idi. Burada bunun Hıristiyanlık’ta ne tür bir dönüşüme yol açtığı sorusunun cevabıyla iştigal etmeyeceğim. Bu mesele, ayrıca müstakil olarak ele alınmayı hak edecek önemde. Ama burada bizim için daha önemli bir mesele var: Protestanlığın muharref İncil’i bireysel yorumların nesnesi haline getiren tutumundan bahis açıldığında, birileri, herkesin Kur’an’ı kendi dilindeki mealinden okumasının sakıncalarına işaret edilmesini, Katolikliğin Protestanlığa tepkisiyle ilişkilendiriyor. Oysa ortada ne Katolikliğin “yorum tekeli”ni elinde bulunduran resmî kurumsal yapısıyla, ne de onun toplumsal, ekonomik ve siyasî uzanımlarıyla irtibat kurulmasını haklı çıkaracak bir durum var…
Şu sorunun cevabı önemli: “Meal niçin okunmalıdır?”
Buna “Allah Teala’nın bizden ne istediğini öğrenmek için” tarzındaki bildik cevapla mukabele etmenin, ayrı bir soruyu icbar etmekten başka bir faydası yok: Meal okuyarak öğrendiğimiz gerçekten de Allah Teala’nın muradı mıdır? Ya da Allah Teala’nın muradını öğrenmenin doğru yöntemi meal okumak mıdır?
Sanıyorum herkes şu noktada ittifak halinde: Bütün İslâmî ilimler Kur’an’a dayanır. (Sünnet de temelini Kur’an’dan aldığı için bu cümlenin “Bütün İslâmî ilimler Kur’an ve Sünnet’e dayanır”dan farkı yok.) Bu şu demektir: Bütün İslâmî ilimler Kur’an’ı Allah Teala’nın muradına uygun tarzda anlama çabasının ürünüdür. Bu da demektir ki, Kur’an’ı Allah Teala’nın muradına uygun tarzda anlama çabasıyla İslâmî ilimler arasında kopmaz bir ilişki vardır. Medrese müfredatında niçin “Kur’an dersi” diye bir dersin olmadığını soranlar, Kur’an bağlamında hakkı verilmiş bir anlama çabasının en azından sağlam bir Ulûmu’l-Kur’an birikimiyle mümkün olduğu vakıasını atladıkları için meseleye şaşı bakıyor.
“Ulûmu’l-Kur’an niçin gereklidir?” sorusu, ancak, “Kur’an neden bahseder” noktasında bulunanların, yani meraklarını gidermek için meal okuyanların soracakları bir sorudur. Ve itiraf edelim ki, modern zamanlara mahsus işbu “meal okuma furyası”nın en masum pratiklerinin, insanları bundan daha ileri bir noktaya taşıdığını söylemek mümkün değil!
Doğrusu, İslâmî hassasiyetimizi, takvamızı ve teslimiyetimizi artıracak ve bizi müstakim bir itikadî çizgide tutacak olan ne ise onu yapmaktır. Meal okumanın bu noktada hiç katkı sağlamayacağını iddia ediyor değilim. Demek istediğim şu: 1) Sadece ve münhasıran meal okuyarak bu hedefe ulaşmak mümkün değildir. Çünkü İslâm, herhangi bir meal yazarının Kur’an’dan anladığı şeye indirgenemez. 2) Meal okuyan kimse bunu, “din tasavvuru” inşa etmek için yapmamalı, okuduğu metnin, bütün İslâmî ilimlere kaynaklık eden ilahî kelamın, “meal” imkânlarıyla çerçevelenmiş boyutu olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır.
Şu noktayı asla aklınızdan çıkarmayın: Hiçbir bid’at ehli kendisini “bid’atçi” olarak ifade etmez, etmemiştir. Kendilerini Kur’an’a dayandırmış olsalar da geçmişte bid’at ehli, ulemanın gayretleri sayesinde bid’at ehli olarak tanınır, anılır ve kendilerinden uzak durulurdu. Bugünse bid’at ehline artık bid’at ehli denmiyor. Onların tamamı aramızda yaşıyor ve “Kur’an’a gelin” çağrısı yapıyor; daha doğrusu bid’atlerini bu çağrıyla kamufle ediyor. Kur’an’ın “hatalar ihtiva eden beşer mahsulü bir kelam” olduğunu söyleyenler de, “Kur’an gelmese de olurdu” dedirtecek şekilde Yahudi ve Hıristiyanlar’ın ahirette kurtuluşa ereceğini söyleyenler de hep Kur’an metninden hareket ediyor!!
Şu sorunun cevabı önemli: “Meal niçin okunmalıdır?”
Buna “Allah Teala’nın bizden ne istediğini öğrenmek için” tarzındaki bildik cevapla mukabele etmenin, ayrı bir soruyu icbar etmekten başka bir faydası yok: Meal okuyarak öğrendiğimiz gerçekten de Allah Teala’nın muradı mıdır? Ya da Allah Teala’nın muradını öğrenmenin doğru yöntemi meal okumak mıdır?
Sanıyorum herkes şu noktada ittifak halinde: Bütün İslâmî ilimler Kur’an’a dayanır. (Sünnet de temelini Kur’an’dan aldığı için bu cümlenin “Bütün İslâmî ilimler Kur’an ve Sünnet’e dayanır”dan farkı yok.) Bu şu demektir: Bütün İslâmî ilimler Kur’an’ı Allah Teala’nın muradına uygun tarzda anlama çabasının ürünüdür. Bu da demektir ki, Kur’an’ı Allah Teala’nın muradına uygun tarzda anlama çabasıyla İslâmî ilimler arasında kopmaz bir ilişki vardır. Medrese müfredatında niçin “Kur’an dersi” diye bir dersin olmadığını soranlar, Kur’an bağlamında hakkı verilmiş bir anlama çabasının en azından sağlam bir Ulûmu’l-Kur’an birikimiyle mümkün olduğu vakıasını atladıkları için meseleye şaşı bakıyor.
“Ulûmu’l-Kur’an niçin gereklidir?” sorusu, ancak, “Kur’an neden bahseder” noktasında bulunanların, yani meraklarını gidermek için meal okuyanların soracakları bir sorudur. Ve itiraf edelim ki, modern zamanlara mahsus işbu “meal okuma furyası”nın en masum pratiklerinin, insanları bundan daha ileri bir noktaya taşıdığını söylemek mümkün değil!
Doğrusu, İslâmî hassasiyetimizi, takvamızı ve teslimiyetimizi artıracak ve bizi müstakim bir itikadî çizgide tutacak olan ne ise onu yapmaktır. Meal okumanın bu noktada hiç katkı sağlamayacağını iddia ediyor değilim. Demek istediğim şu: 1) Sadece ve münhasıran meal okuyarak bu hedefe ulaşmak mümkün değildir. Çünkü İslâm, herhangi bir meal yazarının Kur’an’dan anladığı şeye indirgenemez. 2) Meal okuyan kimse bunu, “din tasavvuru” inşa etmek için yapmamalı, okuduğu metnin, bütün İslâmî ilimlere kaynaklık eden ilahî kelamın, “meal” imkânlarıyla çerçevelenmiş boyutu olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır.
Şu noktayı asla aklınızdan çıkarmayın: Hiçbir bid’at ehli kendisini “bid’atçi” olarak ifade etmez, etmemiştir. Kendilerini Kur’an’a dayandırmış olsalar da geçmişte bid’at ehli, ulemanın gayretleri sayesinde bid’at ehli olarak tanınır, anılır ve kendilerinden uzak durulurdu. Bugünse bid’at ehline artık bid’at ehli denmiyor. Onların tamamı aramızda yaşıyor ve “Kur’an’a gelin” çağrısı yapıyor; daha doğrusu bid’atlerini bu çağrıyla kamufle ediyor. Kur’an’ın “hatalar ihtiva eden beşer mahsulü bir kelam” olduğunu söyleyenler de, “Kur’an gelmese de olurdu” dedirtecek şekilde Yahudi ve Hıristiyanlar’ın ahirette kurtuluşa ereceğini söyleyenler de hep Kur’an metninden hareket ediyor!!
Tesettür Emrinin Neresindeyiz? / Tuba Öztürk
Geçtiğimiz günlerde gazeteleri karıştırırken bir haber dikkatimi çekti. Haberde, beş yıldızlı bir otelde tesettürlü giyim üzerine yapılan defilenin çok ses getirdiği ifâde ediliyordu. Pahalı mankenlerin makyajlı, -güya- tesettürlü(!) boy boy fotoğrafları haberi tamamlıyordu. Fotoğraflara acı acı baktım. Çünkü resimler hiçbir şekliyle İslam ölçülerine göre tesettürlü bir hanımı tarif etmiyordu. Fakat bu resimler, moda rüzgârı sayesinde tesettür ismini siper ederek nicelerini bir yaprak gibi peşinde koşturuyordu. Bu garâbet ne kadar üzücüydü. İşte bir yansıma:Geçenlerde çocuklarımı evimin yakınındaki parkta dolaştırıyordum. Genç bir kız dikkatimi çekti. Altında oldukça dar uzun bir etek, üzerinde uzun kollu dar bir penye ve uçları ensesine sıkıca bağlanmış başörtülü genç bir kızdı bu. Gazetelerden taklit ettiği -güya- tesettürü(!) ile elinde sigarası, yanındaki şımarık gence lâubali ve gevrek kahkahalar atarak bir şeyler anlatıyordu.
Cemiyetimizde hassas ruhlu insanları üzen bu gibi hadiselere, günümüzde -maalesef- daha nicelerini eklemek mümkündür. Tesettürün bu kadar yıpratılması, dejenere edilmesi ve basitleştirilmesi ve rûhânî vasfının iptal edilmesi, belki de toplumumuza bu konuyu tam ve doğru bir şekilde anlatamayışımızın neticesidir.
Tesettür ki, "bir müslümanın, dinimizce örtülmesi gereken yerleri yine dinin belirlediği şekilde örtmesi" demektir. Ve tesettür, İslam"ın en mühim emirlerinden biridir. O, müslüman hanımın iffetini, ve daha önemlisi şahsiyet ve vakârını korumayı amaçlar. Bu sebeple bedenin tesettürünü, rûhun ve kalbin tesettüründen ayrı düşünenler çok büyük bir hatâya düşerler. Öncelikle şunu iyi bilmelidir ki:
Tesettür, Allâh"ın Emridir.
Tesettürün, Rabbimiz ve Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- katında ne kadar önemli bir emir olduğunu âyetler ve hadîs-i şerifler ışığında hatırlamanın faydalı olacağını düşünüyorum:"Ey Ademoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek bir giysi, bir de giyip süsleneceğiniz bir giysi indirdik. Takva örtüsü ise daha hayırlıdır." (el-A"raf, 26) Bu âyet-i kerîmenin de dikkat çektiği üzere giysi, takvâ ile meczolunmalıdır. "Mü"min kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Zînet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısmı müstesnâdır. Baş örtülerini yakalarının üstüne koysunlar… Gizleyecekleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey mü"minler! Hepiniz Allâh"a tövbe edin. Böylece korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olasınız." (en-Nûr, 31)Kadınların ev dışında veya yabancı erkeklerin yanında, normal ev içi elbisesinin üstüne bir dış elbise daha giymeleri gerekir. Bu husustaki âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: "Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü"minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp, kendilerine sarkıntılık edilmemesi için daha uygundur. Allâh çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir." (el-Ahzâb, 59)
Allâh Rasûlü"nün Îkazları
Örtünme ile ilgili bu âyetler inzâl oldukça, Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- de en yakınlarından başlayarak bu âyetlerde kastedilen örtünmenin şeklini tarif ve tebliğ etmiş; kendi hanımlarını, kızlarını ve bütün müminlerin hanımlarını Allâh"ın murâdına uygun örtünme hususunda yetiştirmiştir. Bu hususta pek çok fiilî örnek bulunmakla beraber, biz burada birkaç tanesiyle yetinmek istiyoruz.
Hazret-i Âişe"nin rivâyetine göre, birgün Hazret-i Ebû Bekir"in kızı (Hazret-i Âişe"nin kızkardeşi) Esmâ, ince bir elbise ile Allâh Rasûlü"nün huzuruna girmişti. Rasûlullâh (s.a.s) yüzünü başka tarafa çevirdi ve şöyle buyurdu:
"-Ey Esmâ! Şüphesiz kadın erginlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir." Hazret-i Peygamber bunu söylerken, yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti." (Ebu Davûd, Libâs, 31)
Temimoğulları kabilesinden birtakım kadınlar, Hazret-i Âişe"yi ziyarete gelmişlerdi. Üstlerinde ince giysiler vardı. Hazret-i Âişe, onlara ikaz mâhiyetinde şöyle dedi:
"-Eğer sizler mü"minler iseniz, bunlar inanmış hanımların giysileri değildir. Eğer mü"min değilseniz o zaman durum değişir."
Yine bir gün onun huzuruna, ince başörtülü bir gelin getirilmişti. Bunun üzerine O şöyle dedi: "-Nûr Sûresine inanan bir kadın böyle örtünmez." (El-Kurtubî, El-Cami", XIV,157)
Peygamberimiz, ashâb-ı kirâmdan birine Mısır"da dokunmuş keten bir kumaş vermiş ve yarısından kendine gömlek diktirmesini, diğer yarısından ise hanımının giysi yapmasını istemiştir. Ancak daha sonra şöyle buyurmuştur: "-Hanımına git ve söyle: Altına bir gömlek diksin. Çünkü vücut şeklinin ortaya çıkmasından korkarım." (El Kurtubî, El Cami", XIV,156)
Hazret-i Peygamber, müslüman kadınların ibadetlerini îfâ ederken dikkat etmesi gereken bir hususa da: "Allâh Teâlâ ergin kadının namazını başörtüsüz kabul etmez." (İbn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, IV, 151) buyurarak dikkat çekmişlerdir.
Yine ümmetinin iffet, hayâ ve namusunu korumaya yönelik, Allâh Rasûlü"nün şu hadîs-i şerifleri, bilhassa bugünler çok ikaz edicidir:
"Ümmetimin son dönemlerinde giyimli, fakat çıplak birtakım kadınlar olacaktır. Bunların başlarının üstü deve hörgücü gibi bulunacaktır. Ancak onlar cennete giremez, cennetin kokusunu bile alamazlar." (Ebu Davud Libas 125, Cennet 52)
"Bir kadın koku sürünerek dışarı çıkar ve koku ulaşsın diye bir topluluğun yanına uğrarsa, zinaya bir adım atmış olur." (Tirmizi, Edeb, 35; Nesâî, Zîne, 35) "Kadınlardan erkeklere benzeyenlerle; erkeklerden kadınlara benzeyenler bizden değildir." (Buhârî, Libas, 61)
Âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler, gayet açık ve net bir şekilde Müslüman kadının giyim tarzını beyân etmektedir.
Bu âyet ve hadislerin ışığı altında zihinlerimizde ve kalblerimizde tesettür şeklimizi tekrar muhasebe etmeliyiz. Biz, tesettür anlayışımız ile bu emirlerin neresinde bulunuyoruz? Acaba bilerek veya bilmeden hatâ mı işliyoruz? Rabbimizin ve Peygamber Efendimizin çizdiği sınırları zorluyor muyuz?
Tesettürde Dikkat Edilecek Hususlar:
Sokaklarda bir çok müslüman hanım görüyor ve şaşırıyoruz. Bir çok giyim şeklinin sınırları zorladığına, hatta tesettür emrinin hikmetinin tam aksine, "dikkatleri üzerine çeken bir câzibe sebebi" olduğuna şâhid oluyoruz. Bu hususta yapılan yanlış uygulamaları ve hatalarımızı belli başlı maddeler hâlinde ele alarak, birbirimizi uyarmanın mühim bir vazifemiz olduğunu düşünüyorum.
1- Manto ve Pardesüler: Şeffaf, dar, bele doğru daralan, uzun yırtmaçlı, parlak deriden imal edilmiş, çok süslü ve desenli, önü açık veya düğmelenmeyen manto veya pardesüler...
2- Etek, gömlek ve tişörtler: Yukarıdaki âyet ve hadislerin zıddı şekilde "dar, içini gösteren veya vücuda yapışan" tipte etek, gömlek veya tişörtler, özellikle ışık vurunca tesettürü mânasız kılmaktadır. Böylece bütün dikkatleri üzerine toplamaktadır.Uzun yırtmaçlı etekler, bazen diz kapağına kadar çıkabilmektedir. Hadislerde "sadece el ve yüz açık kalabilir" buyurulmakta iken; mahremleri dışındakilerin yanında kısa kollu, hatta cezb edici dantelli elbiseler giymek, İslâm"ın rûhuna zıttır.
3- Pantolon: Son yıllarda müslüman hanımlar arasında yaygınlaşan pantolon, "erkeğe benzemek" yönüyle, Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- tarafından reddedilmiştir. Bazen yarım pardesü, bazen gömlek veya bluz altına giyilen pantolon, vücut hatlarını belli ederek ve erkek kıyâfeti olması sebebiyle tesettürün ruhunu zedelemektedir. Çocuklarımızı nasıl küçük yaşlardan itibaren namaza alıştırıyorsak, tesettür hassâsiyetine de alıştırmalıyız. Devam edecek
Cemiyetimizde hassas ruhlu insanları üzen bu gibi hadiselere, günümüzde -maalesef- daha nicelerini eklemek mümkündür. Tesettürün bu kadar yıpratılması, dejenere edilmesi ve basitleştirilmesi ve rûhânî vasfının iptal edilmesi, belki de toplumumuza bu konuyu tam ve doğru bir şekilde anlatamayışımızın neticesidir.
Tesettür ki, "bir müslümanın, dinimizce örtülmesi gereken yerleri yine dinin belirlediği şekilde örtmesi" demektir. Ve tesettür, İslam"ın en mühim emirlerinden biridir. O, müslüman hanımın iffetini, ve daha önemlisi şahsiyet ve vakârını korumayı amaçlar. Bu sebeple bedenin tesettürünü, rûhun ve kalbin tesettüründen ayrı düşünenler çok büyük bir hatâya düşerler. Öncelikle şunu iyi bilmelidir ki:
Tesettür, Allâh"ın Emridir.
Tesettürün, Rabbimiz ve Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- katında ne kadar önemli bir emir olduğunu âyetler ve hadîs-i şerifler ışığında hatırlamanın faydalı olacağını düşünüyorum:"Ey Ademoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek bir giysi, bir de giyip süsleneceğiniz bir giysi indirdik. Takva örtüsü ise daha hayırlıdır." (el-A"raf, 26) Bu âyet-i kerîmenin de dikkat çektiği üzere giysi, takvâ ile meczolunmalıdır. "Mü"min kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Zînet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısmı müstesnâdır. Baş örtülerini yakalarının üstüne koysunlar… Gizleyecekleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey mü"minler! Hepiniz Allâh"a tövbe edin. Böylece korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olasınız." (en-Nûr, 31)Kadınların ev dışında veya yabancı erkeklerin yanında, normal ev içi elbisesinin üstüne bir dış elbise daha giymeleri gerekir. Bu husustaki âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: "Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü"minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp, kendilerine sarkıntılık edilmemesi için daha uygundur. Allâh çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir." (el-Ahzâb, 59)
Allâh Rasûlü"nün Îkazları
Örtünme ile ilgili bu âyetler inzâl oldukça, Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- de en yakınlarından başlayarak bu âyetlerde kastedilen örtünmenin şeklini tarif ve tebliğ etmiş; kendi hanımlarını, kızlarını ve bütün müminlerin hanımlarını Allâh"ın murâdına uygun örtünme hususunda yetiştirmiştir. Bu hususta pek çok fiilî örnek bulunmakla beraber, biz burada birkaç tanesiyle yetinmek istiyoruz.
Hazret-i Âişe"nin rivâyetine göre, birgün Hazret-i Ebû Bekir"in kızı (Hazret-i Âişe"nin kızkardeşi) Esmâ, ince bir elbise ile Allâh Rasûlü"nün huzuruna girmişti. Rasûlullâh (s.a.s) yüzünü başka tarafa çevirdi ve şöyle buyurdu:
"-Ey Esmâ! Şüphesiz kadın erginlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir." Hazret-i Peygamber bunu söylerken, yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti." (Ebu Davûd, Libâs, 31)
Temimoğulları kabilesinden birtakım kadınlar, Hazret-i Âişe"yi ziyarete gelmişlerdi. Üstlerinde ince giysiler vardı. Hazret-i Âişe, onlara ikaz mâhiyetinde şöyle dedi:
"-Eğer sizler mü"minler iseniz, bunlar inanmış hanımların giysileri değildir. Eğer mü"min değilseniz o zaman durum değişir."
Yine bir gün onun huzuruna, ince başörtülü bir gelin getirilmişti. Bunun üzerine O şöyle dedi: "-Nûr Sûresine inanan bir kadın böyle örtünmez." (El-Kurtubî, El-Cami", XIV,157)
Peygamberimiz, ashâb-ı kirâmdan birine Mısır"da dokunmuş keten bir kumaş vermiş ve yarısından kendine gömlek diktirmesini, diğer yarısından ise hanımının giysi yapmasını istemiştir. Ancak daha sonra şöyle buyurmuştur: "-Hanımına git ve söyle: Altına bir gömlek diksin. Çünkü vücut şeklinin ortaya çıkmasından korkarım." (El Kurtubî, El Cami", XIV,156)
Hazret-i Peygamber, müslüman kadınların ibadetlerini îfâ ederken dikkat etmesi gereken bir hususa da: "Allâh Teâlâ ergin kadının namazını başörtüsüz kabul etmez." (İbn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, IV, 151) buyurarak dikkat çekmişlerdir.
Yine ümmetinin iffet, hayâ ve namusunu korumaya yönelik, Allâh Rasûlü"nün şu hadîs-i şerifleri, bilhassa bugünler çok ikaz edicidir:
"Ümmetimin son dönemlerinde giyimli, fakat çıplak birtakım kadınlar olacaktır. Bunların başlarının üstü deve hörgücü gibi bulunacaktır. Ancak onlar cennete giremez, cennetin kokusunu bile alamazlar." (Ebu Davud Libas 125, Cennet 52)
"Bir kadın koku sürünerek dışarı çıkar ve koku ulaşsın diye bir topluluğun yanına uğrarsa, zinaya bir adım atmış olur." (Tirmizi, Edeb, 35; Nesâî, Zîne, 35) "Kadınlardan erkeklere benzeyenlerle; erkeklerden kadınlara benzeyenler bizden değildir." (Buhârî, Libas, 61)
Âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler, gayet açık ve net bir şekilde Müslüman kadının giyim tarzını beyân etmektedir.
Bu âyet ve hadislerin ışığı altında zihinlerimizde ve kalblerimizde tesettür şeklimizi tekrar muhasebe etmeliyiz. Biz, tesettür anlayışımız ile bu emirlerin neresinde bulunuyoruz? Acaba bilerek veya bilmeden hatâ mı işliyoruz? Rabbimizin ve Peygamber Efendimizin çizdiği sınırları zorluyor muyuz?
Tesettürde Dikkat Edilecek Hususlar:
Sokaklarda bir çok müslüman hanım görüyor ve şaşırıyoruz. Bir çok giyim şeklinin sınırları zorladığına, hatta tesettür emrinin hikmetinin tam aksine, "dikkatleri üzerine çeken bir câzibe sebebi" olduğuna şâhid oluyoruz. Bu hususta yapılan yanlış uygulamaları ve hatalarımızı belli başlı maddeler hâlinde ele alarak, birbirimizi uyarmanın mühim bir vazifemiz olduğunu düşünüyorum.
1- Manto ve Pardesüler: Şeffaf, dar, bele doğru daralan, uzun yırtmaçlı, parlak deriden imal edilmiş, çok süslü ve desenli, önü açık veya düğmelenmeyen manto veya pardesüler...
2- Etek, gömlek ve tişörtler: Yukarıdaki âyet ve hadislerin zıddı şekilde "dar, içini gösteren veya vücuda yapışan" tipte etek, gömlek veya tişörtler, özellikle ışık vurunca tesettürü mânasız kılmaktadır. Böylece bütün dikkatleri üzerine toplamaktadır.Uzun yırtmaçlı etekler, bazen diz kapağına kadar çıkabilmektedir. Hadislerde "sadece el ve yüz açık kalabilir" buyurulmakta iken; mahremleri dışındakilerin yanında kısa kollu, hatta cezb edici dantelli elbiseler giymek, İslâm"ın rûhuna zıttır.
3- Pantolon: Son yıllarda müslüman hanımlar arasında yaygınlaşan pantolon, "erkeğe benzemek" yönüyle, Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- tarafından reddedilmiştir. Bazen yarım pardesü, bazen gömlek veya bluz altına giyilen pantolon, vücut hatlarını belli ederek ve erkek kıyâfeti olması sebebiyle tesettürün ruhunu zedelemektedir. Çocuklarımızı nasıl küçük yaşlardan itibaren namaza alıştırıyorsak, tesettür hassâsiyetine de alıştırmalıyız. Devam edecek
Elde Var Aşk / Mustafa İslamoğlu
Yüreğini siper et. Güvenlik içerisinde olursun. “Yoruldum” deme sakın.
Göğsüne yüreğinden başka muska takanlar yorulurlar.
Göğüs kafesin acıdan bir mengene gibi yüreğini sıktığında, aşk var mı, ona bak.
Varsa eğer, aldırma, dağlar gibi gelsin. Çünkü aşk, acıyı hayata dönüştüren bir iksirdir.
Acıya aşık olanların “Ey tabib elden gelirse yâremi gel emleme… Yar elinden gelmedir bu yâreyi merhemleme…” diyenlerin sırrı burada yatmaktadır.
Bu sırrı bulanlardan biri, sevdanın başöğretmeni öyle demiyor mu: “Ben hüzünlerin Peygamberiyim.”
Aşk varsa eğer, sen değil dağlar sallansın.
Acıyı aşkla bal eylemeye bak. Sür merhem diye yürek yaralarına, hayalinin ve umudunun kırık yerlerine, içinin Karacaahmed'e dönmüş bölgelerine.
Aldırma hainlere, ihanetlere. Onlar acıyı aşka dönüştürmemiş zavallılardır. Onlar, muhteşem acılara pespaye sevinçleri tercih eden aşk sefilleridir.
Unutma, bin sevincin vermediğini bir acı verir. Acını, aşkın santralinde bitimsiz bir enerjiye dönüştürmeye bak. Hatırla ki yürek yürek nükleer güç merkezidir. Seven ve inanan bir yürekle hiçbir atom santrali boy ölçüşemez.
Bil ki, umuttan söz ettiğin her dem aşktan söz ediyorsunuzdur. Çünkü umut aşkın çocuğudur. Aşksız umut, plastik bebekler gibidir; oynar, eskitir ve atarsın.
“Umudum tükendi” deme, doğrusunu itiraf et, aşkının tükendiğini…
Sahi, aşk tükenir mi? Evet, eğer ölümlüden, ölümlüye ve ölümlü adına ise tükenir.
O, aşk suretinde görünen tutkudur. Tutku tutuklar, aşk azad eder. Bir duygunun aşk mı tutku mu olduğunu anlamak istersen, rengine bak.
Rengine bak, kara sevda mı, ak sevda mı?
Sevdanın karası köleleştirir, akı özgür kılar.
Özgür kılan aşka muhabbet denir.
Muhabbet, yüreğe düşmüş bir tohumdur; “her başka yüz dane veren yedi başak” gibi, yediverendir o.
Muhabbet insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesidir. Herşey harcadıkça tükenir, muhabbet asla. Muhabbet müebbeddir.
Üzerine üzerine gelen karanlığın kara yüzlü, kara vicdanlı, kara güçlerini, aşkın siperine sığınarak püskürtebilirsiniz. Onlar kaybettiler, onlar nefretin eli kanlı temsilcileri… Sen kazandın, çünkü sen aşkın cephesinde yer aldın, aşkın ve aşkının. Hesabını yaparken tarihi unutma, coğrafyayı unutma. Acıyı unutma, sancıyı unutma. Melekleri, Sakarya'yı, Nil'i, Tuna'yı, Fırat'ı, Dicle'yi unutma.
İstanbul'un, Kahire'nin, Bağdat'ın, Şam'ın Mekke'nin çocukları olduğunu unutma. Senin kara, sarı beyaz kardeşlerin olduğunu, yüreğinin Asya, Afrika, Afrika, Avrupa, Amerika taraflarının olduğunu unutma. Fakat, hesabını yaparken kesinlikle şöyle başlamalısın:
“Elde var aşk”
Göğsüne yüreğinden başka muska takanlar yorulurlar.
Göğüs kafesin acıdan bir mengene gibi yüreğini sıktığında, aşk var mı, ona bak.
Varsa eğer, aldırma, dağlar gibi gelsin. Çünkü aşk, acıyı hayata dönüştüren bir iksirdir.
Acıya aşık olanların “Ey tabib elden gelirse yâremi gel emleme… Yar elinden gelmedir bu yâreyi merhemleme…” diyenlerin sırrı burada yatmaktadır.
Bu sırrı bulanlardan biri, sevdanın başöğretmeni öyle demiyor mu: “Ben hüzünlerin Peygamberiyim.”
Aşk varsa eğer, sen değil dağlar sallansın.
Acıyı aşkla bal eylemeye bak. Sür merhem diye yürek yaralarına, hayalinin ve umudunun kırık yerlerine, içinin Karacaahmed'e dönmüş bölgelerine.
Aldırma hainlere, ihanetlere. Onlar acıyı aşka dönüştürmemiş zavallılardır. Onlar, muhteşem acılara pespaye sevinçleri tercih eden aşk sefilleridir.
Unutma, bin sevincin vermediğini bir acı verir. Acını, aşkın santralinde bitimsiz bir enerjiye dönüştürmeye bak. Hatırla ki yürek yürek nükleer güç merkezidir. Seven ve inanan bir yürekle hiçbir atom santrali boy ölçüşemez.
Bil ki, umuttan söz ettiğin her dem aşktan söz ediyorsunuzdur. Çünkü umut aşkın çocuğudur. Aşksız umut, plastik bebekler gibidir; oynar, eskitir ve atarsın.
“Umudum tükendi” deme, doğrusunu itiraf et, aşkının tükendiğini…
Sahi, aşk tükenir mi? Evet, eğer ölümlüden, ölümlüye ve ölümlü adına ise tükenir.
O, aşk suretinde görünen tutkudur. Tutku tutuklar, aşk azad eder. Bir duygunun aşk mı tutku mu olduğunu anlamak istersen, rengine bak.
Rengine bak, kara sevda mı, ak sevda mı?
Sevdanın karası köleleştirir, akı özgür kılar.
Özgür kılan aşka muhabbet denir.
Muhabbet, yüreğe düşmüş bir tohumdur; “her başka yüz dane veren yedi başak” gibi, yediverendir o.
Muhabbet insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesidir. Herşey harcadıkça tükenir, muhabbet asla. Muhabbet müebbeddir.
Üzerine üzerine gelen karanlığın kara yüzlü, kara vicdanlı, kara güçlerini, aşkın siperine sığınarak püskürtebilirsiniz. Onlar kaybettiler, onlar nefretin eli kanlı temsilcileri… Sen kazandın, çünkü sen aşkın cephesinde yer aldın, aşkın ve aşkının. Hesabını yaparken tarihi unutma, coğrafyayı unutma. Acıyı unutma, sancıyı unutma. Melekleri, Sakarya'yı, Nil'i, Tuna'yı, Fırat'ı, Dicle'yi unutma.
İstanbul'un, Kahire'nin, Bağdat'ın, Şam'ın Mekke'nin çocukları olduğunu unutma. Senin kara, sarı beyaz kardeşlerin olduğunu, yüreğinin Asya, Afrika, Afrika, Avrupa, Amerika taraflarının olduğunu unutma. Fakat, hesabını yaparken kesinlikle şöyle başlamalısın:
“Elde var aşk”
02 Eylül, 2008
-KIRKAMBAR-
Bir Ayet:
Sayılı günlerde [oruç]. Ancak sizden kim, hasta veya seyahatte olursa diğer zamanlarda [aynı gün sayısı kadar oruç tutmalıdır]; ve [bu gibi hallerde] gücü yetenlere bir muhtacı doyurarak fidye vermek, bir yükümlülüktür. Her kim, yapmaya yükümlü olduğundan daha fazla iyilik yaparsa kendisine iyilik yapmış olur; zira oruç tutmak kendinize iyilik yapmaktır -keşke bunu bilseydiniz. 2/184
Bir Hadis:
Sahur yemeği yiyin. Çünkü sahurda bereket vardır. (Buhari)
Bizim orucumuz ile ehli kitabın orucu arasındaki fark sahura kalkmamızdır. (Tirmizi)
Şu da Peygamberimizin yaptığı dualardan biridir:
“Allahım! Her şeyi kuşatan rahmetinle senden beni bağışlamanı diliyorum!” “Susuzluk gitti, damarlar ıslandı ve inşaallah sevap kazanıldı.” “Allahım senin için oruç tuttum ve senin rızkınla orucumu açtım.”
*********
Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa kralı (François)'a mektubu:
Dans, ilk defa Kanuni zamanında Fransa'da yapılmaya başlanmıştı. O zaman Osmanlı İmparatorluğunun sınırları Avrupa’nın ortalarında idi ve Fransa'ya dayanıyordu. Bu dans denen “melanetin” ilk yapılmaya başlandığını duyan Kanuni, zamanın Fransa Kralına bir mektup yazdı. Kanuni'nin Fransa Kralına yazdığı tarihi mektup aynen şöyledir: “ Ben ki Sultan-i salâtin-i zaman burhân-i havakın-i avân tâc-bahs-i husrevân-i cihan zillullâhi'l-meliki'l-mennân Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Şam ve Halep ve Karaman ve Rûm'un ve vilâyeti-i Dulkadriye'nin ve Diyârbekir'in ve Azerbaycan ve Van'ın ve Budun ve Tamisvar vilâyetlerinin ve Mısır'ın ve Mekke'nin ve Medine'nin ve Kudüs'ün ve Halilü'r-Rahmânin külliyen diyâr-i Arab’ın ve Yemen'in ve Bağdad ve Basra ve Cezayir vilâyetlerinin ve dahi nice memleketlerin ki âbâ-i kiram ve ecdâd-i izamim -enârallâhü berâhinehüm- kuvvet-i kahire ile fetheyledikleri ve cenabı-i celalet-meâbim dahi tig-i âtes-bâr simsîr-i zafernigârim ile fetheyledigim nice diyarın sultani ve pâdişâhı hazret-i Sultan Bâyezıd oğlu Sultan Selim Hân oğlu Sultan Süleyman Şah Hân'ım", Sefirimden aldığım rapora göre, memleketinizde dans adı altında kadın erkek birbirine sarılmak suretiyle insanlar arasında oyun oynanmakta olduğunu işitmiş bulunmaktayım. Hemhudut olmaklığımız dolayısıyle, iş bu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali müvacehesinde Name-i Hümayunum elinize ulaştığından itibaren derhal son verilmediği takdirde, bizzat Ordu-yu Hümayunumla gelip men'e muktedirim!..
”Rivayete göre, Kanuni'nin bu mektubundan sonra Fransa'da yüz sene dans yapılmamıştır
Sayılı günlerde [oruç]. Ancak sizden kim, hasta veya seyahatte olursa diğer zamanlarda [aynı gün sayısı kadar oruç tutmalıdır]; ve [bu gibi hallerde] gücü yetenlere bir muhtacı doyurarak fidye vermek, bir yükümlülüktür. Her kim, yapmaya yükümlü olduğundan daha fazla iyilik yaparsa kendisine iyilik yapmış olur; zira oruç tutmak kendinize iyilik yapmaktır -keşke bunu bilseydiniz. 2/184
Bir Hadis:
Sahur yemeği yiyin. Çünkü sahurda bereket vardır. (Buhari)
Bizim orucumuz ile ehli kitabın orucu arasındaki fark sahura kalkmamızdır. (Tirmizi)
Şu da Peygamberimizin yaptığı dualardan biridir:
“Allahım! Her şeyi kuşatan rahmetinle senden beni bağışlamanı diliyorum!” “Susuzluk gitti, damarlar ıslandı ve inşaallah sevap kazanıldı.” “Allahım senin için oruç tuttum ve senin rızkınla orucumu açtım.”
*********
Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa kralı (François)'a mektubu:
Dans, ilk defa Kanuni zamanında Fransa'da yapılmaya başlanmıştı. O zaman Osmanlı İmparatorluğunun sınırları Avrupa’nın ortalarında idi ve Fransa'ya dayanıyordu. Bu dans denen “melanetin” ilk yapılmaya başlandığını duyan Kanuni, zamanın Fransa Kralına bir mektup yazdı. Kanuni'nin Fransa Kralına yazdığı tarihi mektup aynen şöyledir: “ Ben ki Sultan-i salâtin-i zaman burhân-i havakın-i avân tâc-bahs-i husrevân-i cihan zillullâhi'l-meliki'l-mennân Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Şam ve Halep ve Karaman ve Rûm'un ve vilâyeti-i Dulkadriye'nin ve Diyârbekir'in ve Azerbaycan ve Van'ın ve Budun ve Tamisvar vilâyetlerinin ve Mısır'ın ve Mekke'nin ve Medine'nin ve Kudüs'ün ve Halilü'r-Rahmânin külliyen diyâr-i Arab’ın ve Yemen'in ve Bağdad ve Basra ve Cezayir vilâyetlerinin ve dahi nice memleketlerin ki âbâ-i kiram ve ecdâd-i izamim -enârallâhü berâhinehüm- kuvvet-i kahire ile fetheyledikleri ve cenabı-i celalet-meâbim dahi tig-i âtes-bâr simsîr-i zafernigârim ile fetheyledigim nice diyarın sultani ve pâdişâhı hazret-i Sultan Bâyezıd oğlu Sultan Selim Hân oğlu Sultan Süleyman Şah Hân'ım", Sefirimden aldığım rapora göre, memleketinizde dans adı altında kadın erkek birbirine sarılmak suretiyle insanlar arasında oyun oynanmakta olduğunu işitmiş bulunmaktayım. Hemhudut olmaklığımız dolayısıyle, iş bu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali müvacehesinde Name-i Hümayunum elinize ulaştığından itibaren derhal son verilmediği takdirde, bizzat Ordu-yu Hümayunumla gelip men'e muktedirim!..
”Rivayete göre, Kanuni'nin bu mektubundan sonra Fransa'da yüz sene dans yapılmamıştır
28 Haziran, 2008
-İSKELE-
Yavaş yürüdüğü için mi kaçırmıştı vapuru, koştuklarından mı 7.15 vapuruna yetişmişti diğerleri.
-Olsun, bir sonrakine binerim, dedi ve adımlarını daha da ağırlaştırdı. Gişeden geçti. Kapının önüne geldiğinde aklında yine o cümle vardı. " Bir erek olmalı*" diyordu yazar, bir erek. Sonra pencereden dışarı baktığında iskelede bekleyen vapuru ve içindeki yolcuları fark etti. Ne garipti. Sanki bu yolcular buradan hiç ayrılmıyorlar, hep burada yaşıyor gibiydiler. Okudukları gazeteler eskiydi. Bazıları telefonla konuşuyorlardı ve bu konuşmalar hiç bitmiyordu. Elindeki çay tepsisiyle sürekli dolaşan garson, hiç kimseye servis yapmıyordu. Burak bu anormal durumu anlamaya çalışırken kapı açıldı. Küçük tahta iskeleden geçerek vapura bindi. Biraz ilerledi. Salona giriş kapısına geldiğinde, oturabileceği bir yer bakındı ama içerisi çok kalabalıktı. Girmekten vazgeçti ve vapurdan inmek istedi. Arkasına dönüğünde kimsenin gelmediğini ve vapurun hareket ettiğini, iskeleden de epey uzaklaşmış olduğunu gördü. Esen rüzgârdan mı yoksa vapurdan inemeyişinden mi, ürperdiğini anlayamadı. Ne de hızlı hareket ediyor bu vapur, dedi kendi kendine. Üst kata çıkmaya karar verdi. Belki orada yolcular yoktur, diye düşünürken neden onlarla karşılaşmak istemediğini bilemedi.
Üst kat Burak'ın istediği kadar olmasa da tenha sayılırdı. Kendine bir yer buldu, oturdu. Tedirgin bakışlarla yolcuları izlemeye başladı. Karşısında bir kadın oturuyor, ağlayan bebeğini sakinleştirebilmek için başını okşuyordu. İstediği şeyin gerekli ya da gereksiz olduğundan habersiz olan çocuk, ağlamasına devam ediyor, annesi ise kendisinden emin, sadece gerekeni yapıyordu. Çocuğuna gösterdiği ilgi Burak'ın yüzünde tebessüme dönüşmüştü. Göz göze geldiler. Kadının gözlerinde cevabını alan Burak biraz mahcup başını çevirdi. İçindeki gülümsemeyle "Sevginin azıcığı" dedi.
Çaprazındaki adam sürekli sigara içtiğinden, havada yoğun bir duman oluşmuştu. Burak bundan rahatsız oldu. Ona sigaranın zararlarından söz etmek isterken az ilerideki tabelayı gördü: "Sigara içmek yasaktır". Her vesile ile uyarılan ama bunu önemsemeyen birine daha ne söylenebilirdi ki? Onunla konuşmaktan vazgeçerken, kendi adına her uyarıyı ciddiye almaya karar verdi. Kalktı. Alt kata indi. İçeri girdi. Orada, yolcu koltukları arasında koşuşturan bir çocuk vardı. Burak'ı gördüğünde sevinçle ona doğru koşup bacaklarına sarıldı. Çok özlemiş olduğu babasını bulmuş gibiydi. Başını kaldırıp Burak'a baktı. Sonra hemen dönüp annesine gitti. Burak, yanlıştan vazgeçmenin ne kadar da kolay olabileceğini gördü çocukta.
Salonda ilerleyip uyumakta olan bir adamın yanındaki boş bir yere oturdu. Kim bilir ineceği yeri kaç iskele geride bırakmıştı. Rüyasında gördükleriyle avunurken kaçırdıklarının farkında değildi. Çaprazında oturan genç ise sürekli saatine bakıyor, ondan izinsiz ilerleyen zamanı yakalamaya çalışıyordu. Peki ben ne yapıyorum, dedi Burak. Geride bıraktıklarını ve yakalaması gerekenleri düşündü. Az ilerisindeki, masum yüzlü sade kıyafetli genç kız dikkatini çekti sonra. Ders notlarına bakıyor ve sanki gireceği sınav için hazırlık yapıyor gibiydi. Kızın bu hali hoşuna gitti. Onun gibi olmak istedi. "Ne istediğini biliyor" dedi.
Başını pencere tarafına çevirdiğinde uçsuz bucaksızmış gibi görünen deniz Burak'ı korkuttu. Bütün bu insanlar birdenbire onu terk ettiler. Yine kendini tedirgin hissetti. Sonra vapurun yan tarafında oturan adamı gördü; kıpırdayan dudaklarında olanı ezberlemek istedi. Biraz rahatladı. Kalktı, dışarı çıktı. İskeleye yanaşmak üzere olduklarını gördü. Öylesine yol alıyorlarmış gibiyken gidecekleri yere varmış olmaları Burak'ı heyecanlandırdı. Burada gördüğü resimlerin fotokopisini çekip, süzgecinden geçenleri, ruhuna işlemeye çalışıyordu. Onlarda kendi yolculuğunu aramıştı.
Vapur iskeleye yanaştı ve usturmaçaları ezdi. Halat atıldı. Vapur iskeleye bağlandı. Çarkların dönüşü yavaşladı. Küçük tahta iskele sürüldü. Ama, vapura hiç kimse binmedi. Vapurdan hiç kimse inmedi. Tekrar hareket etmek üzereydiler. Tahta iskele yavaş yavaş geri çekiliyordu. İskele yine uzakta kalacaktı. Burak, vapurun düdüğünü kurşun gibi içinden hızla geçerken duydu.
delikız
* Saint Exupery
-Olsun, bir sonrakine binerim, dedi ve adımlarını daha da ağırlaştırdı. Gişeden geçti. Kapının önüne geldiğinde aklında yine o cümle vardı. " Bir erek olmalı*" diyordu yazar, bir erek. Sonra pencereden dışarı baktığında iskelede bekleyen vapuru ve içindeki yolcuları fark etti. Ne garipti. Sanki bu yolcular buradan hiç ayrılmıyorlar, hep burada yaşıyor gibiydiler. Okudukları gazeteler eskiydi. Bazıları telefonla konuşuyorlardı ve bu konuşmalar hiç bitmiyordu. Elindeki çay tepsisiyle sürekli dolaşan garson, hiç kimseye servis yapmıyordu. Burak bu anormal durumu anlamaya çalışırken kapı açıldı. Küçük tahta iskeleden geçerek vapura bindi. Biraz ilerledi. Salona giriş kapısına geldiğinde, oturabileceği bir yer bakındı ama içerisi çok kalabalıktı. Girmekten vazgeçti ve vapurdan inmek istedi. Arkasına dönüğünde kimsenin gelmediğini ve vapurun hareket ettiğini, iskeleden de epey uzaklaşmış olduğunu gördü. Esen rüzgârdan mı yoksa vapurdan inemeyişinden mi, ürperdiğini anlayamadı. Ne de hızlı hareket ediyor bu vapur, dedi kendi kendine. Üst kata çıkmaya karar verdi. Belki orada yolcular yoktur, diye düşünürken neden onlarla karşılaşmak istemediğini bilemedi.
Üst kat Burak'ın istediği kadar olmasa da tenha sayılırdı. Kendine bir yer buldu, oturdu. Tedirgin bakışlarla yolcuları izlemeye başladı. Karşısında bir kadın oturuyor, ağlayan bebeğini sakinleştirebilmek için başını okşuyordu. İstediği şeyin gerekli ya da gereksiz olduğundan habersiz olan çocuk, ağlamasına devam ediyor, annesi ise kendisinden emin, sadece gerekeni yapıyordu. Çocuğuna gösterdiği ilgi Burak'ın yüzünde tebessüme dönüşmüştü. Göz göze geldiler. Kadının gözlerinde cevabını alan Burak biraz mahcup başını çevirdi. İçindeki gülümsemeyle "Sevginin azıcığı" dedi.
Çaprazındaki adam sürekli sigara içtiğinden, havada yoğun bir duman oluşmuştu. Burak bundan rahatsız oldu. Ona sigaranın zararlarından söz etmek isterken az ilerideki tabelayı gördü: "Sigara içmek yasaktır". Her vesile ile uyarılan ama bunu önemsemeyen birine daha ne söylenebilirdi ki? Onunla konuşmaktan vazgeçerken, kendi adına her uyarıyı ciddiye almaya karar verdi. Kalktı. Alt kata indi. İçeri girdi. Orada, yolcu koltukları arasında koşuşturan bir çocuk vardı. Burak'ı gördüğünde sevinçle ona doğru koşup bacaklarına sarıldı. Çok özlemiş olduğu babasını bulmuş gibiydi. Başını kaldırıp Burak'a baktı. Sonra hemen dönüp annesine gitti. Burak, yanlıştan vazgeçmenin ne kadar da kolay olabileceğini gördü çocukta.
Salonda ilerleyip uyumakta olan bir adamın yanındaki boş bir yere oturdu. Kim bilir ineceği yeri kaç iskele geride bırakmıştı. Rüyasında gördükleriyle avunurken kaçırdıklarının farkında değildi. Çaprazında oturan genç ise sürekli saatine bakıyor, ondan izinsiz ilerleyen zamanı yakalamaya çalışıyordu. Peki ben ne yapıyorum, dedi Burak. Geride bıraktıklarını ve yakalaması gerekenleri düşündü. Az ilerisindeki, masum yüzlü sade kıyafetli genç kız dikkatini çekti sonra. Ders notlarına bakıyor ve sanki gireceği sınav için hazırlık yapıyor gibiydi. Kızın bu hali hoşuna gitti. Onun gibi olmak istedi. "Ne istediğini biliyor" dedi.
Başını pencere tarafına çevirdiğinde uçsuz bucaksızmış gibi görünen deniz Burak'ı korkuttu. Bütün bu insanlar birdenbire onu terk ettiler. Yine kendini tedirgin hissetti. Sonra vapurun yan tarafında oturan adamı gördü; kıpırdayan dudaklarında olanı ezberlemek istedi. Biraz rahatladı. Kalktı, dışarı çıktı. İskeleye yanaşmak üzere olduklarını gördü. Öylesine yol alıyorlarmış gibiyken gidecekleri yere varmış olmaları Burak'ı heyecanlandırdı. Burada gördüğü resimlerin fotokopisini çekip, süzgecinden geçenleri, ruhuna işlemeye çalışıyordu. Onlarda kendi yolculuğunu aramıştı.
Vapur iskeleye yanaştı ve usturmaçaları ezdi. Halat atıldı. Vapur iskeleye bağlandı. Çarkların dönüşü yavaşladı. Küçük tahta iskele sürüldü. Ama, vapura hiç kimse binmedi. Vapurdan hiç kimse inmedi. Tekrar hareket etmek üzereydiler. Tahta iskele yavaş yavaş geri çekiliyordu. İskele yine uzakta kalacaktı. Burak, vapurun düdüğünü kurşun gibi içinden hızla geçerken duydu.
delikız
* Saint Exupery
29 Mayıs, 2008
Şehvar'ın Yirmi Birinci Sayısı
Editörden
Dergimizin yirmi birinci sayısını Allah’ın izniyle hazırladım. Bu sayıda Peygamberimizden (as.) sonra Hz. Ibrahim’i tanıyalım istedim. Diğer yazılarıda inşallah beğenizsiniz. Bu arada Şehvar’ın yeni hali hakkında yorumlarınızı iletirseniz sevinirim. Kapaktaki dizeler Sezai Karakoç’un Masal adlı şiirindendir.
Esselamüaleyküm Ey ibrahim. Ey Hz. Muhammed’in (as.) atası. Ey Rabbini arayıp bulan. Ey putları kıran. Ey ateşe atılırken tevekkülü dorukta olan. Ey yumuşak huylu, çok sabırlı. Seni çok seviyorum. Seni sevdiğimi söylerken hakkında ne kadar da az şey biliyor olduğumu görmem beni utandırıyor. Seni ve dava arkadaşlarını daha iyi tanımayı istiyorum, ki tanıdıkça sizleri daha çok seveyim. Sevdikçe de inancım ve yaşayışım sizlerinki gibi olsun. Allah azze ve celle bana sizleri görmeyi nasip eder inşallah.
İstiyorum ki hayatımdan, bana hiç bir faydası olmayacak kişileri çıkartıp sizlere yer açayım. Sizleri burada misafir edeyim. Belki yarın da ben size misafir olurum.
Kuranı kerimde yirmi bir sürede, elli bir ayette ve bir de süre adı olarak ismin geçerken, Allah seni bu kadar çok anarken, beni, seni anmaktan alıkoyan nedir acaba? Şimdi o mubarek satırlardan seni okuyalım ve dua edelim:
Enam Süresi:
74-VE BİR ZAMAN İbrahim babası Âzer’e [şöyle] demişti: "Sen putları ilah mı ediniyorsun? Görüyorum ki sen ve halkın açık bir sapıklık içindesiniz!"
75-Böylece Biz İbrahim’e, [Allah'ın] gökler ve yer üzerindeki güçlü hükümranlığı ile ilgili [ilk] kavrayışı kazandırdık, ki kalben mutmain olan kimselerden olsun.
76-Sonra, gecenin karanlığı bastırdığı zaman [gökte] bir yıldız gördü [ve] haykırdı: "İşte bu (mu) benim Rabbim!" Ama yıldız kaybolunca, "Ben batan şeyleri sevmem!" diye söylendi.
77-Sonra, ayın doğduğunu görünce, "Benim Rabbim bu!" dedi. Ama ay da batınca, "Gerçekten, eğer Rabbim beni doğru yola iletmezse ben kesinlikle sapıklığa düşmüş kimselerden olurum!" dedi.
78-Sonra, güneşin doğduğunu görünce, "İşte benim Rabbim bu! Bu [hepsinin] en büyüğü!" diye haykırdı. Ama o [da] kaybolunca: "Ey halkım!" diye seslendi, "Bakın, sizin yaptığınız gibi, Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırmak benden uzak olsun!
79-Bakın, ben bâtıl olan her şeyden uzak durarak yüzümü gökleri ve yeri var eden Allah'a çevirmekteyim; ve ben O’ndan başkasına ilahlık yakıştıranlardan değilim!"
Ali İmran Süresi:
67-İbrahim, ne bir "Yahudi", ne de "Hristiyan" idi, ama kendini Allah’a teslim ederek her türlü bâtıldan yüz çevirmiş biriydi; ve O’ndan başka bir şeye ilahlık yakıştıranlardan değildi.
Tevbe Süresi:
114-…Zaten İbrahim çok ince ruhlu, yumuşak huylu biriydi.
Saffat Süresi:
108-böylece o’nun sonraki kuşaklar tarafından şöyle hatırlanmasını sağladık:
109-"İbrahim'e selâm olsun!"
110-Biz iyileri böyle ödüllendiririz.
Enbiya:
52-babasına ve halkına [şöyle]: "Kendinizi bu kadar yürekten adadığınız bu biçimsel nesneler nedir?" dediği zaman,
53-"Biz atalarımızı bunlara tapar bulduk" diye cevap verdiler.
54-[İbrahim:] "Doğrusu, siz de atalarınız da apaçık bir sapıklık içindeymişsiniz!" dedi.
55-"Sen [bu sözle] karşımıza çıkarken tamamen ciddi misin -yoksa o şakacı insanlardan biri misin?" diye sordular.
56-[İbrahim:] "Yoo!" dedi, "Ama sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir; yani, onları O yoktan var edip düzene sokmuştur: ve ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerden biriyim!"
57-Ve [içinden:] "Allah'a yemin olsun, siz arkanızı dönüp uzaklaşır uzaklaşmaz putlarınızı yere sereceğim!" diye ekledi.
58-Ve en büyükleri dışında [putların] hepsini paramparça etti; belki dönüp (bu olup biten için) ona başvururlar diye.
59-[Dönüp de olanları görünce:] "Kim yaptı bunu tanrılarımıza?" diye sordular, "Her kimse, o'nun çok zalim biri olduğundan kuşku yok!"
60-İçlerinden bazıları: "İbrahim denen bir gencin o [tanrı]ları diline doladığını işitmiştik" dediler. 61-[Berikiler:] "Onu insanların karşısına çıkarın, [aleyhine]
tanıklık etsinler!" dediler.
62-[İbrahim onların yanına getirilince, o'na] "Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın, ey İbrahim?" diye sordular.
63-[İbrahim:] "Bu işi, belli ki, şu yapmıştır, putların en irisi yani: ama en iyisi, siz kendiniz onlara sorun; tabii, eğer konuşmasını biliyorlarsa!"
64-Bunun üzerine birbirlerine dönüp: "Doğrusu, asıl zalim olan sizlermişsiniz!" dediler.
65-Ama çok geçmeden yine eski düşünce tarzlarına döndüler ve [İbrahim'e:] "Bu [put]ların konuşamadıklarını kendin de pekala biliyorsun!" dediler.
66-[İbrahim:] "O halde" dedi, "Allah'ı bırakıp da, size hiçbir şekilde ne yararı ne de zararı dokunmayan şeylere mi tapınıyorsunuz?
67-Yazıklar olsun size de, Allah yerine tapınıp durduğunuz bütün bu nesnelere de! Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"
68-"Eğer (bir şey) yapacaksanız" dediler, "bari o'nu yakın da, böylece tanrılarınıza arka çıkmış olun!"
69-[Ne var ki] Biz "Ey ateş, serin ol, İbrahim'e dokunma!" dedik.
70-Bu arada onlar İbrahim'e tuzak kurmaya çalıştılar; ama Biz onların bütün yapıp-ettiklerini boşa çıkardık.
Bakara Süresi:
258- SIRF Allah kendisine hükümdarlık bağışladığı için İbrahim ile Rabbi hakkında münakaşa eden o [hükümdar]dan haberin yok mu? Hani İbrahim: "Rabbim hayat veren ve ölüm dağıtandır!" demişti. Hükümdar cevap vermişti: "Ben [de] hayat verir ve ölüm dağıtırım!" İbrahim: "Allah güneşi doğudan doğdurur; öyleyse sen de batıdan doğdur!" demişti. Bunun üzerine, hakikati inkara şartlanmış olan o kişi hayretler içinde kaldı: Allah [bile bile] zulüm işleyen toplumu hidayete erdirmez.
Dergimizin yirmi birinci sayısını Allah’ın izniyle hazırladım. Bu sayıda Peygamberimizden (as.) sonra Hz. Ibrahim’i tanıyalım istedim. Diğer yazılarıda inşallah beğenizsiniz. Bu arada Şehvar’ın yeni hali hakkında yorumlarınızı iletirseniz sevinirim. Kapaktaki dizeler Sezai Karakoç’un Masal adlı şiirindendir.
Esselamüaleyküm Ey ibrahim. Ey Hz. Muhammed’in (as.) atası. Ey Rabbini arayıp bulan. Ey putları kıran. Ey ateşe atılırken tevekkülü dorukta olan. Ey yumuşak huylu, çok sabırlı. Seni çok seviyorum. Seni sevdiğimi söylerken hakkında ne kadar da az şey biliyor olduğumu görmem beni utandırıyor. Seni ve dava arkadaşlarını daha iyi tanımayı istiyorum, ki tanıdıkça sizleri daha çok seveyim. Sevdikçe de inancım ve yaşayışım sizlerinki gibi olsun. Allah azze ve celle bana sizleri görmeyi nasip eder inşallah.
İstiyorum ki hayatımdan, bana hiç bir faydası olmayacak kişileri çıkartıp sizlere yer açayım. Sizleri burada misafir edeyim. Belki yarın da ben size misafir olurum.
Kuranı kerimde yirmi bir sürede, elli bir ayette ve bir de süre adı olarak ismin geçerken, Allah seni bu kadar çok anarken, beni, seni anmaktan alıkoyan nedir acaba? Şimdi o mubarek satırlardan seni okuyalım ve dua edelim:
Enam Süresi:
74-VE BİR ZAMAN İbrahim babası Âzer’e [şöyle] demişti: "Sen putları ilah mı ediniyorsun? Görüyorum ki sen ve halkın açık bir sapıklık içindesiniz!"
75-Böylece Biz İbrahim’e, [Allah'ın] gökler ve yer üzerindeki güçlü hükümranlığı ile ilgili [ilk] kavrayışı kazandırdık, ki kalben mutmain olan kimselerden olsun.
76-Sonra, gecenin karanlığı bastırdığı zaman [gökte] bir yıldız gördü [ve] haykırdı: "İşte bu (mu) benim Rabbim!" Ama yıldız kaybolunca, "Ben batan şeyleri sevmem!" diye söylendi.
77-Sonra, ayın doğduğunu görünce, "Benim Rabbim bu!" dedi. Ama ay da batınca, "Gerçekten, eğer Rabbim beni doğru yola iletmezse ben kesinlikle sapıklığa düşmüş kimselerden olurum!" dedi.
78-Sonra, güneşin doğduğunu görünce, "İşte benim Rabbim bu! Bu [hepsinin] en büyüğü!" diye haykırdı. Ama o [da] kaybolunca: "Ey halkım!" diye seslendi, "Bakın, sizin yaptığınız gibi, Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırmak benden uzak olsun!
79-Bakın, ben bâtıl olan her şeyden uzak durarak yüzümü gökleri ve yeri var eden Allah'a çevirmekteyim; ve ben O’ndan başkasına ilahlık yakıştıranlardan değilim!"
Ali İmran Süresi:
67-İbrahim, ne bir "Yahudi", ne de "Hristiyan" idi, ama kendini Allah’a teslim ederek her türlü bâtıldan yüz çevirmiş biriydi; ve O’ndan başka bir şeye ilahlık yakıştıranlardan değildi.
Tevbe Süresi:
114-…Zaten İbrahim çok ince ruhlu, yumuşak huylu biriydi.
Saffat Süresi:
108-böylece o’nun sonraki kuşaklar tarafından şöyle hatırlanmasını sağladık:
109-"İbrahim'e selâm olsun!"
110-Biz iyileri böyle ödüllendiririz.
Enbiya:
52-babasına ve halkına [şöyle]: "Kendinizi bu kadar yürekten adadığınız bu biçimsel nesneler nedir?" dediği zaman,
53-"Biz atalarımızı bunlara tapar bulduk" diye cevap verdiler.
54-[İbrahim:] "Doğrusu, siz de atalarınız da apaçık bir sapıklık içindeymişsiniz!" dedi.
55-"Sen [bu sözle] karşımıza çıkarken tamamen ciddi misin -yoksa o şakacı insanlardan biri misin?" diye sordular.
56-[İbrahim:] "Yoo!" dedi, "Ama sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir; yani, onları O yoktan var edip düzene sokmuştur: ve ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerden biriyim!"
57-Ve [içinden:] "Allah'a yemin olsun, siz arkanızı dönüp uzaklaşır uzaklaşmaz putlarınızı yere sereceğim!" diye ekledi.
58-Ve en büyükleri dışında [putların] hepsini paramparça etti; belki dönüp (bu olup biten için) ona başvururlar diye.
59-[Dönüp de olanları görünce:] "Kim yaptı bunu tanrılarımıza?" diye sordular, "Her kimse, o'nun çok zalim biri olduğundan kuşku yok!"
60-İçlerinden bazıları: "İbrahim denen bir gencin o [tanrı]ları diline doladığını işitmiştik" dediler. 61-[Berikiler:] "Onu insanların karşısına çıkarın, [aleyhine]
tanıklık etsinler!" dediler.
62-[İbrahim onların yanına getirilince, o'na] "Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın, ey İbrahim?" diye sordular.
63-[İbrahim:] "Bu işi, belli ki, şu yapmıştır, putların en irisi yani: ama en iyisi, siz kendiniz onlara sorun; tabii, eğer konuşmasını biliyorlarsa!"
64-Bunun üzerine birbirlerine dönüp: "Doğrusu, asıl zalim olan sizlermişsiniz!" dediler.
65-Ama çok geçmeden yine eski düşünce tarzlarına döndüler ve [İbrahim'e:] "Bu [put]ların konuşamadıklarını kendin de pekala biliyorsun!" dediler.
66-[İbrahim:] "O halde" dedi, "Allah'ı bırakıp da, size hiçbir şekilde ne yararı ne de zararı dokunmayan şeylere mi tapınıyorsunuz?
67-Yazıklar olsun size de, Allah yerine tapınıp durduğunuz bütün bu nesnelere de! Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"
68-"Eğer (bir şey) yapacaksanız" dediler, "bari o'nu yakın da, böylece tanrılarınıza arka çıkmış olun!"
69-[Ne var ki] Biz "Ey ateş, serin ol, İbrahim'e dokunma!" dedik.
70-Bu arada onlar İbrahim'e tuzak kurmaya çalıştılar; ama Biz onların bütün yapıp-ettiklerini boşa çıkardık.
Bakara Süresi:
258- SIRF Allah kendisine hükümdarlık bağışladığı için İbrahim ile Rabbi hakkında münakaşa eden o [hükümdar]dan haberin yok mu? Hani İbrahim: "Rabbim hayat veren ve ölüm dağıtandır!" demişti. Hükümdar cevap vermişti: "Ben [de] hayat verir ve ölüm dağıtırım!" İbrahim: "Allah güneşi doğudan doğdurur; öyleyse sen de batıdan doğdur!" demişti. Bunun üzerine, hakikati inkara şartlanmış olan o kişi hayretler içinde kaldı: Allah [bile bile] zulüm işleyen toplumu hidayete erdirmez.
-Tesettürlü Hanımefendilere ve Hanım Kızlara Açık Mektup-
MUHTEREM ve afif (iffetli) İslâm hanımlarına: Selam ve ihtiramlarımı (saygılarımı) takdimden sonra... Tesettür konusunda sakın kâfirlerin, fâcirlerin, münafıkların ve mürtedlerin sözlerine, yönlendirmelerine uymayınız. Yüce dinimizin muhkem (kesin), müttefakun aleyh (üzerinde birleşilmiş) hükümleri, farzları, haramları bellidir. Bunlar muteber ve güvenilir din kitaplarımızda açıkça yazılıdır. Hepsinin Kur’an’da, Sünnette delilleri vardır. Hepsi icmâ-i ümmetle te’yid edilmiştir.
Bu devirde birtakım insanlar dinimizin tesettür emrini bozmaya, çarpıtmaya, değiştirmeye, çığırından çıkartmaya çalışıyor. Onlar insî şeytanlardır. Onlara uyanlar çok aldanır, çok zarar ve ziyan ederler.
Peygamberimiz tesettür konusunda ne demişse, ne emr etmişse, neyi yasaklamışsa doğrudur, haktır. Sakın O’na muhalefet etmeyesiniz.
Yüce Peygamberimiz kadınların saçlarını deve hörgücü gibi topuz yapmalarını kesin olarak yasaklamıştır. Bu konuda çok güvenilir, çok sağlam, çok muteber din kaynaklarında bilgi bulunmaktadır.
Başını örten bir Müslüman kadın, Peygamberin yasakladığı bir şekilde örtünemez. Resûlullah, deve hörgücü gibi topuz yapılmayacak diyorsa, ona uyulacaktır.
Bu konuda birkaç hadîs-i şerif bulunmaktadır. Biri, Sahih-i Müslim’dedir. Meali şöyledir:
“Ateş (cehennem) ehlinden iki sınıf vardır, ben onları henüz görmedim (ileride zuhur edeceklerdir). (Birinci sınıf:) Yanlarında sığır kuyruğu gibi bir şeyler taşıyıp onlarla insanlara vuran kimseler... (İkinciler:) Giyinmiş çıplak kadınlar ki, bunlar Allah’a taatten (itaatten) dışarı çıkmışlardır. Bunlar (hem kendileri baştan çıkmıştır), hem de başkalarını baştan çıkartırlar. Başları deve hörgücü gibidir. Bu gibi kadınlar, Cennet’e girmek şöyle dursun, onun kokusunu bile alamazlar. Halbuki Cennet’in kokusu şu şu şu kadar uzak mesafeden hissedilir.” (Hadîs-i şerifin râvisi, Ebû Hureyre radiyallahu anh hazretleridir.)
Dinî bir konuda kesin emir ve yasak varsa biz Müslümanlar bunları tartışamayız. Ancak dinsizler, münafıklar tartışır. Sakın onlara uymayalım.
Mürtedlerin din hakkında konuşmaya hiçbir hakları ve salahiyetleri yoktur.
Bu devir rant devridir. Birtakım adamlar dinî konuları, değerleri, hükümleri, kurumları kendi âdi çıkarlarına âlet etmektedir. Dine, Şeriata, fıkha, ahkâm-ı İslâmiyeye, sünnete uygun tesettür kıyafetlerinin yapılması ve satılması elbette caizdir ama bu saydıklarımın dışında kalan dine aykırı sahte ve çarpıtılmış tesettür kıyafetlerinin ticaretinde büyük günah ve vebal vardır.
Dün mayo ve deniz kıyafetleri teşhir eden mankenler kiralanıyor, bugün onlara din dışı tesettür giysileri teşhir ettiriliyor.
Manken başına renkli bir bez örtmüş... Takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş... Podyumda kırıta kırıta, şehevî arzuları kamçılayacak bir şekilde yürüyor... Böyle tesettür olmaz. Bu tesettür değil, anti-tesettürdür.
Tesettür konusunda Yüce Allah ayet indirmiştir. Yüce, peygamber (salat ve selam olsun O’na) bu konuda ümmetine talimat vermiştir. Peygamberin vekilleri, vârisleri, halifeleri olan rabbanî ve ‘âmil ulema, fukaha, müctehidîn-i kiram âyetleri ve hadîsleri yorumlamışlar ve Yüce Şeriatın hükümlerini ortaya koymuşlardır.
Alnı ömürlerinde bir kere secdeye varmamış birtakım politikacılar, gazeteciler, yazarlar, düşünürler (veya düşünmezler) bu gibi dinî konuları mıncıklamasınlar. Onlar uzmanı olmadıkları bu konularda konuşamazlar, yazamazlar. Konuşup yazsalar bile fikirlerinin, görüşlerinin, hükümlerinin hiçbir kıymeti yoktur.
Şazz fikirli mezhepsizlerin, bid’atçilerin, Kitab ve Sünnet dairesi dışındakilerin de bu konulardaki fikir ve görüşlerini dinlemeyiniz, fetvalarına, ruhsatlarına önem vermeyiniz,
Birtakım hafif akıllı kadınlar ve kızlar (aklı başında olanları tenzih ederek yazıyorum) tesettür konusunda doğru yoldan çıkmışlardır.
Zamanımızda “başları örtülü çıplaklar” vardır.
Ciddî ve vakarlı bir İslâm hanımı ve kızı, erkeklerin şehvet bakışlarını çekecek kıyafetlere bürünemez.
Vücut hatlarını gösteren ince elbiseler giymek haramdır.
Meydanlarda, caddelerde, toplu taşıma vasıtalarında, umuma açık yerlerde İslâm kadınlarının ve kızlarının çıngıraklı kahkahalar atarak dikkat çekmeleri terbiyeye ve görgüye aykırıdır.
Tesettürün iffet ve haya ile birlikte olması gerekir. Tesettür ile bayağılık, pespayelik, adilik bir yerde olmaz.
Ben kendimden konuşmuyorum, yazdıklarım muteber ve güvenilir din kitaplarında vardır.
Fâsıkların, fâcirlerin, reformcuların, mürtedlerin iğvalarına (aldatmalarına) kanmayınız, tuzaklarına düşmeyiniz.
Kur’an ne diyorsa doğrudur. Peygamber ne demişse doğrudur. Rabbanî ve ‘âmil din âlimleri müttefakun aleyh konularda ne yazmışlarsa hepsi doğrudur. Teferruata (ayrıntılara) ilgili konularda bazı farklı görüşler ve yorumlar vardır. Kitaba, Sünnete, icmâya aykırı olmamak şartıyla onlar da geniş bir rahmettir.
Şeriat, saçlar deve hörgücü gibi topuz yapılmayacaktır diyorsa, o yasağa uymalıyız.
İslâm düşmanları bu konularda istedikleri kadar zırlasınlar. Kulak asmayalım, okumayalım, önem vermeyelim. Onların ekmeklerine yağ sürmeyelim. Onlar tesettür konusunda ahkam kesmeyi bıraksınlar da, TC’li resmî vesikalarla kadınlara fuhuş yaptırılmasının, bu fuhuş karşılığında makbuz almanın, KDV ve gelir vergisi ödemenin uygarlığa, kadın haklarına ve haysiyetlerine, ahlâka ve fazilete uygun olup olmadığı konusunda cevap versinler.
Hiç ses çıkartmadıklarına göre bu uygulamayı beğeniyorlar ve doğru buluyorlar her halde...
Ehemmi Mühimme Tercih Etmek
Evrensel hikmet/bilgelik ilkelerinden bîri de “ehemmi mühimme tercih etmektir”, yani en önemli olanı, önemli olandan öne almaktır. Yeterli din ve dünya ilimleri edinmemiş kimseler, bu ilkeyi bilmedikleri için ömürlerinin kıymetli günlerini, haftalarını, aylarını ve yıllarını hiçbir faydası olmayan boş şeylerle, gevezelik ve zevzekliklerle, dedikodularla geçirirler.
Günlük politika dedikodularının ne dünyaya ne âhirete faydası vardır. Bundan 125 sene önce insanlar Filan Paşa şöyle yaptı. Hariciye Nazırı şu toplantıya katıldı. Falan Vezir azl edildi, Feşmekan Zat Şeyhülislam oldu gibi konuşmalar yapıyorlardı. Şimdi onların adlarını bilen kalmadı. Bugün, çok önemli sandığımız günlük taze ve meraklı dedikodular da bir müddet sonra böyle olacaktır.
Bir Müslüman için çok önemli konular nelerdir?
1. Sahih itikad sahibi olmak.
2. Bu sahih itikadı korumak.
3. Ömrünün ölümüne iman ile bitişmesi için çalışmak.
4. Çıkacağı uzun, çetin, tehlikeli, ahiret yolculuğu için azık toplamak.
5. Kendisini kurtaracak derecede faydalı, lüzumlu, değerli, bilgileri öğrenmek.
6. Bu bilgileri hayatına uygulamak.
7. Hayır hasenat yapmak.
Kendilerini dindar zanneden öyle Müslümanlar görüyorum ki, hafıza dağarcıklarında binlerce boş isim, konu, referans var; lakin Allahü Teala’nın 14 sıfatını ezberlerine almamışlar.
Öyle sahte sofular görüyorum ki, kendi cemaat büyükleri tenkid edilince dehşetli ve ölçüsüz tepki gösteriyorlar, aşırı şekilde öfkeleniyorlar, sövüp sayıyorlar. Lakin Peygamber Efendimize (Salat ve selam olsun O’na) hakaret edilince hiç tınmıyorlar, savunmuyorlar, gereken tepkiyi göstermiyorlar. İşte böyleleri, ehemmi mühimme tercih edemeyen dengesizlerdir.
Gevezelerin ve zevzeklerin çok önemli çok değerli, çok hayatî sandıkları nice aktüel konu vardır ki, iki rekatlık bir sünnet namazının binde biri kadar önem taşımaz.
Müşriklerin, kâfirlerin, münafıkların, mürtedlerin saçma sapan şeytanî ve saptırıcı gündemlerine itibar etmeyelim. Ehem ve mühim olan konuları, bırakıp, faydasız, fuzulî, zararlı konularla ömrümüzü ve vaktimizi israf etmeyelim,
Ehem ve mühim şeyler hangi kaynaklarda yer almaktadır: Kur’an’da, Sünnette, fıkıhta, şeriatta, ahkâm-ı sultaniyye’de, ahlâk ve tasavvufta...
Mehmet Şevket Eygi/ Milli Gazete
Bu devirde birtakım insanlar dinimizin tesettür emrini bozmaya, çarpıtmaya, değiştirmeye, çığırından çıkartmaya çalışıyor. Onlar insî şeytanlardır. Onlara uyanlar çok aldanır, çok zarar ve ziyan ederler.
Peygamberimiz tesettür konusunda ne demişse, ne emr etmişse, neyi yasaklamışsa doğrudur, haktır. Sakın O’na muhalefet etmeyesiniz.
Yüce Peygamberimiz kadınların saçlarını deve hörgücü gibi topuz yapmalarını kesin olarak yasaklamıştır. Bu konuda çok güvenilir, çok sağlam, çok muteber din kaynaklarında bilgi bulunmaktadır.
Başını örten bir Müslüman kadın, Peygamberin yasakladığı bir şekilde örtünemez. Resûlullah, deve hörgücü gibi topuz yapılmayacak diyorsa, ona uyulacaktır.
Bu konuda birkaç hadîs-i şerif bulunmaktadır. Biri, Sahih-i Müslim’dedir. Meali şöyledir:
“Ateş (cehennem) ehlinden iki sınıf vardır, ben onları henüz görmedim (ileride zuhur edeceklerdir). (Birinci sınıf:) Yanlarında sığır kuyruğu gibi bir şeyler taşıyıp onlarla insanlara vuran kimseler... (İkinciler:) Giyinmiş çıplak kadınlar ki, bunlar Allah’a taatten (itaatten) dışarı çıkmışlardır. Bunlar (hem kendileri baştan çıkmıştır), hem de başkalarını baştan çıkartırlar. Başları deve hörgücü gibidir. Bu gibi kadınlar, Cennet’e girmek şöyle dursun, onun kokusunu bile alamazlar. Halbuki Cennet’in kokusu şu şu şu kadar uzak mesafeden hissedilir.” (Hadîs-i şerifin râvisi, Ebû Hureyre radiyallahu anh hazretleridir.)
Dinî bir konuda kesin emir ve yasak varsa biz Müslümanlar bunları tartışamayız. Ancak dinsizler, münafıklar tartışır. Sakın onlara uymayalım.
Mürtedlerin din hakkında konuşmaya hiçbir hakları ve salahiyetleri yoktur.
Bu devir rant devridir. Birtakım adamlar dinî konuları, değerleri, hükümleri, kurumları kendi âdi çıkarlarına âlet etmektedir. Dine, Şeriata, fıkha, ahkâm-ı İslâmiyeye, sünnete uygun tesettür kıyafetlerinin yapılması ve satılması elbette caizdir ama bu saydıklarımın dışında kalan dine aykırı sahte ve çarpıtılmış tesettür kıyafetlerinin ticaretinde büyük günah ve vebal vardır.
Dün mayo ve deniz kıyafetleri teşhir eden mankenler kiralanıyor, bugün onlara din dışı tesettür giysileri teşhir ettiriliyor.
Manken başına renkli bir bez örtmüş... Takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş... Podyumda kırıta kırıta, şehevî arzuları kamçılayacak bir şekilde yürüyor... Böyle tesettür olmaz. Bu tesettür değil, anti-tesettürdür.
Tesettür konusunda Yüce Allah ayet indirmiştir. Yüce, peygamber (salat ve selam olsun O’na) bu konuda ümmetine talimat vermiştir. Peygamberin vekilleri, vârisleri, halifeleri olan rabbanî ve ‘âmil ulema, fukaha, müctehidîn-i kiram âyetleri ve hadîsleri yorumlamışlar ve Yüce Şeriatın hükümlerini ortaya koymuşlardır.
Alnı ömürlerinde bir kere secdeye varmamış birtakım politikacılar, gazeteciler, yazarlar, düşünürler (veya düşünmezler) bu gibi dinî konuları mıncıklamasınlar. Onlar uzmanı olmadıkları bu konularda konuşamazlar, yazamazlar. Konuşup yazsalar bile fikirlerinin, görüşlerinin, hükümlerinin hiçbir kıymeti yoktur.
Şazz fikirli mezhepsizlerin, bid’atçilerin, Kitab ve Sünnet dairesi dışındakilerin de bu konulardaki fikir ve görüşlerini dinlemeyiniz, fetvalarına, ruhsatlarına önem vermeyiniz,
Birtakım hafif akıllı kadınlar ve kızlar (aklı başında olanları tenzih ederek yazıyorum) tesettür konusunda doğru yoldan çıkmışlardır.
Zamanımızda “başları örtülü çıplaklar” vardır.
Ciddî ve vakarlı bir İslâm hanımı ve kızı, erkeklerin şehvet bakışlarını çekecek kıyafetlere bürünemez.
Vücut hatlarını gösteren ince elbiseler giymek haramdır.
Meydanlarda, caddelerde, toplu taşıma vasıtalarında, umuma açık yerlerde İslâm kadınlarının ve kızlarının çıngıraklı kahkahalar atarak dikkat çekmeleri terbiyeye ve görgüye aykırıdır.
Tesettürün iffet ve haya ile birlikte olması gerekir. Tesettür ile bayağılık, pespayelik, adilik bir yerde olmaz.
Ben kendimden konuşmuyorum, yazdıklarım muteber ve güvenilir din kitaplarında vardır.
Fâsıkların, fâcirlerin, reformcuların, mürtedlerin iğvalarına (aldatmalarına) kanmayınız, tuzaklarına düşmeyiniz.
Kur’an ne diyorsa doğrudur. Peygamber ne demişse doğrudur. Rabbanî ve ‘âmil din âlimleri müttefakun aleyh konularda ne yazmışlarsa hepsi doğrudur. Teferruata (ayrıntılara) ilgili konularda bazı farklı görüşler ve yorumlar vardır. Kitaba, Sünnete, icmâya aykırı olmamak şartıyla onlar da geniş bir rahmettir.
Şeriat, saçlar deve hörgücü gibi topuz yapılmayacaktır diyorsa, o yasağa uymalıyız.
İslâm düşmanları bu konularda istedikleri kadar zırlasınlar. Kulak asmayalım, okumayalım, önem vermeyelim. Onların ekmeklerine yağ sürmeyelim. Onlar tesettür konusunda ahkam kesmeyi bıraksınlar da, TC’li resmî vesikalarla kadınlara fuhuş yaptırılmasının, bu fuhuş karşılığında makbuz almanın, KDV ve gelir vergisi ödemenin uygarlığa, kadın haklarına ve haysiyetlerine, ahlâka ve fazilete uygun olup olmadığı konusunda cevap versinler.
Hiç ses çıkartmadıklarına göre bu uygulamayı beğeniyorlar ve doğru buluyorlar her halde...
Ehemmi Mühimme Tercih Etmek
Evrensel hikmet/bilgelik ilkelerinden bîri de “ehemmi mühimme tercih etmektir”, yani en önemli olanı, önemli olandan öne almaktır. Yeterli din ve dünya ilimleri edinmemiş kimseler, bu ilkeyi bilmedikleri için ömürlerinin kıymetli günlerini, haftalarını, aylarını ve yıllarını hiçbir faydası olmayan boş şeylerle, gevezelik ve zevzekliklerle, dedikodularla geçirirler.
Günlük politika dedikodularının ne dünyaya ne âhirete faydası vardır. Bundan 125 sene önce insanlar Filan Paşa şöyle yaptı. Hariciye Nazırı şu toplantıya katıldı. Falan Vezir azl edildi, Feşmekan Zat Şeyhülislam oldu gibi konuşmalar yapıyorlardı. Şimdi onların adlarını bilen kalmadı. Bugün, çok önemli sandığımız günlük taze ve meraklı dedikodular da bir müddet sonra böyle olacaktır.
Bir Müslüman için çok önemli konular nelerdir?
1. Sahih itikad sahibi olmak.
2. Bu sahih itikadı korumak.
3. Ömrünün ölümüne iman ile bitişmesi için çalışmak.
4. Çıkacağı uzun, çetin, tehlikeli, ahiret yolculuğu için azık toplamak.
5. Kendisini kurtaracak derecede faydalı, lüzumlu, değerli, bilgileri öğrenmek.
6. Bu bilgileri hayatına uygulamak.
7. Hayır hasenat yapmak.
Kendilerini dindar zanneden öyle Müslümanlar görüyorum ki, hafıza dağarcıklarında binlerce boş isim, konu, referans var; lakin Allahü Teala’nın 14 sıfatını ezberlerine almamışlar.
Öyle sahte sofular görüyorum ki, kendi cemaat büyükleri tenkid edilince dehşetli ve ölçüsüz tepki gösteriyorlar, aşırı şekilde öfkeleniyorlar, sövüp sayıyorlar. Lakin Peygamber Efendimize (Salat ve selam olsun O’na) hakaret edilince hiç tınmıyorlar, savunmuyorlar, gereken tepkiyi göstermiyorlar. İşte böyleleri, ehemmi mühimme tercih edemeyen dengesizlerdir.
Gevezelerin ve zevzeklerin çok önemli çok değerli, çok hayatî sandıkları nice aktüel konu vardır ki, iki rekatlık bir sünnet namazının binde biri kadar önem taşımaz.
Müşriklerin, kâfirlerin, münafıkların, mürtedlerin saçma sapan şeytanî ve saptırıcı gündemlerine itibar etmeyelim. Ehem ve mühim olan konuları, bırakıp, faydasız, fuzulî, zararlı konularla ömrümüzü ve vaktimizi israf etmeyelim,
Ehem ve mühim şeyler hangi kaynaklarda yer almaktadır: Kur’an’da, Sünnette, fıkıhta, şeriatta, ahkâm-ı sultaniyye’de, ahlâk ve tasavvufta...
Mehmet Şevket Eygi/ Milli Gazete
Tv İzleyen Ölüler
Gazetelerin birinci sayfalarını okumaktan sıkılalı çok oldu. Mecburiyetten okuyorum doğruyu söylemek gerekirse. Bu ülkenin gündemine cebren ve hileyle sokulan gündem maddeleri son derece can sıkıcı... Buna bir de sırf insanların ilgisini, dikkatini, şehvetini çekiyor diye baş sayfalara kondurulan saçmalıkları ekleyince durum daha da vahim hale geliyor. Neyse ki dünyanın enteresanlıkları henüz tamamen tükenmiş değil. O enteresanlıklar hâlâ küçük küçük yerler bulabiliyor gazetelerde kendilerine. Bu küçük, ama içlerinde müthiş hikayeler barındıran haberleri arayıp bulmayı seviyorum. Dün okuduğum ve uçuk kaçık hikâyeler yazmış bir adam olarak gerçekten inanılmaz bulduğum şu küçük habere bir bakın hele:
“Hırvatistan'da bir kadın, ölümünden tam 42 yıl sonra siyah-beyaz televizyonunun karşısında otururken bulundu.”
Böyle bir hikâye benim aklıma gelmezdi. Muhtemel ki hayatımda gördüğüm en uçuk kaçık romanları ve hikâyeleri yazan adamlardan mesela Kurt Vonnegut'un, mesela Spencer Holst'un ve yine mesela okuduğum bir kitabını da filmleri kadar hayal ötesi bulduğum Tim Burton'ın da aklına gelmezdi böyle bir karakter, böyle bir hikâye... Ama hayat yazıp önümüze koyuyor işte. Hem de sinir bozucu gazetelerin tenha köşelerine...
Dönelim şimdi habere... Kadının adı var, Hedviga Golik... 1924 doğumlu... Mumyalaşmış cesedinin bulunduğu günden tam 42 yıl önce televizyon izlemek üzere koltuğuna oturmuş. Doğal olarak televizyonu siyah beyaz... Haberde televizyonun hâlâ bir şeyler gösterip göstermediğine dair bir bilgi verilmemiş ne yazık ki... Ama şöyle bir detay var; zamanının en ileri teknolojisine sahip fiyakalı bir televizyonmuş.
Hırvat polisi de benim kadar şaşırmış böyle bir olayın nasıl olup da yaşanabildiğine... Yani 42 yıl boyunca nasıl olup da hayatın içinde bir ölü olarak yer işgal edebildiğine... Bu da Hedviga Golik'in hikâyesi işte... Komşuları onu en son 1966 yılında görmüşler ve daha sonra da Zagrep'teki evine taşındığını zannetmişler. İcra memurları kapıyı kırınca bu olağanüstü durum ortaya çıkmış. Neyin icrası bu diye düşünülebilir. Muhtemelen 42 yıllık birikmiş elektrik ve su borçlarının icrası...
Gerçekten olağanüstü bir hikaye... Hırvatistan'da hayat nasıldır bilmiyorum. Ama Hedviga Golik bizim ülkemizde yaşıyor olsaydı, TV karşısında ölü geçirdiği o 42 yılın ne kadarını yine TV karşısında geçirirdi diye düşünmeden edemedim. Malûm, geçen yıl ABD'yi sollayarak TV karşısında en fazla vakit geçiren toplum olma başarısını (!) gösterdik. Kimilerine göre kitap okuma sıralamasında ise dünya sonuncusuyuz. Demek Hedviga Golik bizim aramızda yaşasaydı, daha uzun süre fark edilmeyebilir, mesela bu akşam “Var Mısın, Yok Musun?”u izliyor olabilirdi. Bir ölü olarak... Teklif ne olursa olsun, onun cevabı hep aynı olurdu tabii: Yokum!
Peki bizler hayatta mıyız?
Var mıyız, yok muyuz?
TV karşısında saatlerce oturup kaldığımız kesin de, ölü müyüz, sağ mıyız? Ölçümüz nefes alıp vermekse, elbet sağız, buradayız. Peki ya ölü olmak, Hedviga Golik gibi boş gözlerle televizyona dalıp gitmekse!..
Hâlâ hayatta mıyız?
Gökhan Özcan / YeniŞafak
“Hırvatistan'da bir kadın, ölümünden tam 42 yıl sonra siyah-beyaz televizyonunun karşısında otururken bulundu.”
Böyle bir hikâye benim aklıma gelmezdi. Muhtemel ki hayatımda gördüğüm en uçuk kaçık romanları ve hikâyeleri yazan adamlardan mesela Kurt Vonnegut'un, mesela Spencer Holst'un ve yine mesela okuduğum bir kitabını da filmleri kadar hayal ötesi bulduğum Tim Burton'ın da aklına gelmezdi böyle bir karakter, böyle bir hikâye... Ama hayat yazıp önümüze koyuyor işte. Hem de sinir bozucu gazetelerin tenha köşelerine...
Dönelim şimdi habere... Kadının adı var, Hedviga Golik... 1924 doğumlu... Mumyalaşmış cesedinin bulunduğu günden tam 42 yıl önce televizyon izlemek üzere koltuğuna oturmuş. Doğal olarak televizyonu siyah beyaz... Haberde televizyonun hâlâ bir şeyler gösterip göstermediğine dair bir bilgi verilmemiş ne yazık ki... Ama şöyle bir detay var; zamanının en ileri teknolojisine sahip fiyakalı bir televizyonmuş.
Hırvat polisi de benim kadar şaşırmış böyle bir olayın nasıl olup da yaşanabildiğine... Yani 42 yıl boyunca nasıl olup da hayatın içinde bir ölü olarak yer işgal edebildiğine... Bu da Hedviga Golik'in hikâyesi işte... Komşuları onu en son 1966 yılında görmüşler ve daha sonra da Zagrep'teki evine taşındığını zannetmişler. İcra memurları kapıyı kırınca bu olağanüstü durum ortaya çıkmış. Neyin icrası bu diye düşünülebilir. Muhtemelen 42 yıllık birikmiş elektrik ve su borçlarının icrası...
Gerçekten olağanüstü bir hikaye... Hırvatistan'da hayat nasıldır bilmiyorum. Ama Hedviga Golik bizim ülkemizde yaşıyor olsaydı, TV karşısında ölü geçirdiği o 42 yılın ne kadarını yine TV karşısında geçirirdi diye düşünmeden edemedim. Malûm, geçen yıl ABD'yi sollayarak TV karşısında en fazla vakit geçiren toplum olma başarısını (!) gösterdik. Kimilerine göre kitap okuma sıralamasında ise dünya sonuncusuyuz. Demek Hedviga Golik bizim aramızda yaşasaydı, daha uzun süre fark edilmeyebilir, mesela bu akşam “Var Mısın, Yok Musun?”u izliyor olabilirdi. Bir ölü olarak... Teklif ne olursa olsun, onun cevabı hep aynı olurdu tabii: Yokum!
Peki bizler hayatta mıyız?
Var mıyız, yok muyuz?
TV karşısında saatlerce oturup kaldığımız kesin de, ölü müyüz, sağ mıyız? Ölçümüz nefes alıp vermekse, elbet sağız, buradayız. Peki ya ölü olmak, Hedviga Golik gibi boş gözlerle televizyona dalıp gitmekse!..
Hâlâ hayatta mıyız?
Gökhan Özcan / YeniŞafak
28 Mayıs, 2008
-Modern Hayat ve Annesizlik Çağı-
İçinde yaşadığımız modern çağ; anne babaların çocuklarına söz geçiremedikleri bir çağdır. Evinde çamaşır katlayan kadın istiyor ki, çocuğu da çamaşır gibi kendisine kolayca katlansın. Ama bu hiç de öyle kolay olmuyor.
Evler hızla kapılardan dışarı aktığı için ailenin eğitici fonksiyonu hükmünü yitirmiş halde. Modern hayat ilk önce evlerin içini boşalttı. Sadece az çocuklu çekirdek aile tipini özendirmekle kalmadı, aynı zamanda aile fertlerinin birbirleri üzerindeki etki ve örnekliğini de yok etti.
Evler dinlenme ve geceleme yerleri olmanın ötesine gitmediğinden ev kültürü diyebileceğimiz ortak bir hafızadan bahsetmek bir hayli güç. Şimdi anne babalar çaresiz kaldıkları çocuklarının okul tarafından adam edilmesi ümidiyle yaşıyorlar.
Deneyim ve tecrübenin hür teşebbüs ve atılımcılıkla yer değiştirmesi sonucu anne ve babaların çocukları gözündeki kültür aktarıcılığı da anlamını kaybetti.
Büyüklere sorup istişare etmek artık bir tür toyluk olarak algılanıyor. Hâlbuki anne ve babalar da bulundukları yere yine bir ebeveynin çocuğu olarak geliyorlar. Başta din eğitimi olmak üzere halk eğitimin bireyler arasında bir türlü aşı tutmamasının sebebi, işte bu ailevi temellerden yoksun oluşundandır.
Aşırı uyarılma ve insanın insana tahammülsüzlüğü gibi sebeplerden dolayı, her geçen yıl boşanma vakaları ikiye katlanırken, aile içi sadakatsizlik vakayı adiyeden sayılır hale gelmiştir.
Yapılan araştırma ve anketler neticesi, lise çağındaki gençlerin yarısı alkol kullanırken, uyuşturucu yaşı 10–11 yaş seviyesine kadar düşmüş durumdadır.
İşin garip tarafı, etkili ve yetkili hiç kimse şöyle bir durup da ‘nereye gidiyoruz?’ diye sorup sorgulamıyor.
Kimi çağdaş kadınlar anneliği kadınlığın karşısında bir erkek dayatması olarak görüp hafife almaktan çekinmiyorlar.
Bu tanımsız kadın anlayışı aynı hızla devam ederse korkarım anneler günü bile ilerde laikliğe aykırı, gerici bir gün olarak anılmaya başlanacaktır. Mesela birisi kalkıp annelerin ayaklarının altının cennetten arındırılması gerektiğini ciddi ciddi söyleyebilecek ve biz bu duruma hiç ama hiç şaşırmayacağız. Çünkü farkında olmadan her bir şeyin anası olan “anne”yi kaybettik.
Toplum annesiz bir çocuk gibi yalnız ve gideceği yeri kestiremeyecek denli yönsüz. Anneler kaybettikleri çocuklarını bulamadıkları için kaybetme korkusuyla dünyaya yeni çocuklar getirmek istemiyorlar.
Bilimden sanata hayatın her kesitinde ucu kaçmış ilmek gibi annesizliğin yokluğunu hissediyoruz bugün. Onun rahle-i tedrisinden mahrum kalıp alamadığımızı hiçbir bilim dalı karşılamaya yetmiyor. Ne öğrendikse o ana membadan yani annemizden öğrendik.
Bediüzzaman’ın dilinden de bu itiraf dökülür: “Seksen yıl, belki seksen hocadan ders aldım. Ama sekiz yaşında annemden aldığım derse hiçbiri uymaz.”
İnsan bilgileri içinde anneye yaslı olarak elde edilen çocukluk bilgilerinin önüne hiçbir bilgi geçemez. Onun için ‘çocukluk büyüklüğün babasıdır” derler.
Kişiyi çocuk yaşta babalığa hazırlayan, onun kişiliğini gergef gergef dokuyan yine annesidir.
Herkesin her şeyi herkesten iyi bildiğini sanıp kendini müstağni gördüğü çağda anneler birer birer kendi semalarına çekiliyor. Onlara senede bir gün uzaktan dokunup gülümsemek için icat ettiğimiz gün şimdi yerini yadırgıyor. Ne hazin, ona vermek için uzattığımız gül bile daha eline değmeden havada soluyor!
Okul dönüşü pencereden yolumuzu gözleyen o kadın annemiz, ama biz o çocuk değiliz.
Hüseyin Akın/Milli Gazete
Evler hızla kapılardan dışarı aktığı için ailenin eğitici fonksiyonu hükmünü yitirmiş halde. Modern hayat ilk önce evlerin içini boşalttı. Sadece az çocuklu çekirdek aile tipini özendirmekle kalmadı, aynı zamanda aile fertlerinin birbirleri üzerindeki etki ve örnekliğini de yok etti.
Evler dinlenme ve geceleme yerleri olmanın ötesine gitmediğinden ev kültürü diyebileceğimiz ortak bir hafızadan bahsetmek bir hayli güç. Şimdi anne babalar çaresiz kaldıkları çocuklarının okul tarafından adam edilmesi ümidiyle yaşıyorlar.
Deneyim ve tecrübenin hür teşebbüs ve atılımcılıkla yer değiştirmesi sonucu anne ve babaların çocukları gözündeki kültür aktarıcılığı da anlamını kaybetti.
Büyüklere sorup istişare etmek artık bir tür toyluk olarak algılanıyor. Hâlbuki anne ve babalar da bulundukları yere yine bir ebeveynin çocuğu olarak geliyorlar. Başta din eğitimi olmak üzere halk eğitimin bireyler arasında bir türlü aşı tutmamasının sebebi, işte bu ailevi temellerden yoksun oluşundandır.
Aşırı uyarılma ve insanın insana tahammülsüzlüğü gibi sebeplerden dolayı, her geçen yıl boşanma vakaları ikiye katlanırken, aile içi sadakatsizlik vakayı adiyeden sayılır hale gelmiştir.
Yapılan araştırma ve anketler neticesi, lise çağındaki gençlerin yarısı alkol kullanırken, uyuşturucu yaşı 10–11 yaş seviyesine kadar düşmüş durumdadır.
İşin garip tarafı, etkili ve yetkili hiç kimse şöyle bir durup da ‘nereye gidiyoruz?’ diye sorup sorgulamıyor.
Kimi çağdaş kadınlar anneliği kadınlığın karşısında bir erkek dayatması olarak görüp hafife almaktan çekinmiyorlar.
Bu tanımsız kadın anlayışı aynı hızla devam ederse korkarım anneler günü bile ilerde laikliğe aykırı, gerici bir gün olarak anılmaya başlanacaktır. Mesela birisi kalkıp annelerin ayaklarının altının cennetten arındırılması gerektiğini ciddi ciddi söyleyebilecek ve biz bu duruma hiç ama hiç şaşırmayacağız. Çünkü farkında olmadan her bir şeyin anası olan “anne”yi kaybettik.
Toplum annesiz bir çocuk gibi yalnız ve gideceği yeri kestiremeyecek denli yönsüz. Anneler kaybettikleri çocuklarını bulamadıkları için kaybetme korkusuyla dünyaya yeni çocuklar getirmek istemiyorlar.
Bilimden sanata hayatın her kesitinde ucu kaçmış ilmek gibi annesizliğin yokluğunu hissediyoruz bugün. Onun rahle-i tedrisinden mahrum kalıp alamadığımızı hiçbir bilim dalı karşılamaya yetmiyor. Ne öğrendikse o ana membadan yani annemizden öğrendik.
Bediüzzaman’ın dilinden de bu itiraf dökülür: “Seksen yıl, belki seksen hocadan ders aldım. Ama sekiz yaşında annemden aldığım derse hiçbiri uymaz.”
İnsan bilgileri içinde anneye yaslı olarak elde edilen çocukluk bilgilerinin önüne hiçbir bilgi geçemez. Onun için ‘çocukluk büyüklüğün babasıdır” derler.
Kişiyi çocuk yaşta babalığa hazırlayan, onun kişiliğini gergef gergef dokuyan yine annesidir.
Herkesin her şeyi herkesten iyi bildiğini sanıp kendini müstağni gördüğü çağda anneler birer birer kendi semalarına çekiliyor. Onlara senede bir gün uzaktan dokunup gülümsemek için icat ettiğimiz gün şimdi yerini yadırgıyor. Ne hazin, ona vermek için uzattığımız gül bile daha eline değmeden havada soluyor!
Okul dönüşü pencereden yolumuzu gözleyen o kadın annemiz, ama biz o çocuk değiliz.
Hüseyin Akın/Milli Gazete
Bir Devlet Ne Zaman Çöker?
Kanuni Sultan Süleyman, muhteşem bir konuma getirmiş olduğu devletin akıbetini biran hayal eder. Günün birinde Osmanlıoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı? diye derin bir düşünceye dalar...
Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi, meşhur alim ve veli Yahya Efendi Hazretlerine sorardı. Bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahya Efendi Hazretlerine gönderir...
“Sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi tenvir buyur. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğullarının akibeti nice olur? Bir gün olur da izmihlale uğrar mı?” şeklindeki mektubunu gönderir.
Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendi Hazretleri’nin cevabı bir bakıma çok kısa, bir bakıma içinden çıkılmaz bir mana taşımaktadır:
“Neme lazım be Sultanım”
Topkapı sarayında bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mana veremez... Yahya Efendi gibi bir zatın böylesine basit bir cevapla bu işi geçiştireceğini de pek düşünemez. Söylenmeye başlar...
“Aceb, bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?”
Nihayet kalkar, Yahya Efendi Hazretleri’nin Beşiktaşdaki dergahına gelir... Sitem dolu sorusunu tekrar eder. “Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!”
Yahya Efendi Hazretleri duraklar. “Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.” “İyi ama bu cevaptan ben birşey anlamadım. Sadece ’neme lazım be sultanım’ demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.” Yahya Efendi Hazretleri bu cevaptan sonra şu ibret verici açıklamasını yapar:
“Sultanım! Bu devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de neme lazım deyip uzaklaşsa, sonra koyunları kurtlar değil çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, gizlese, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese... İşte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir.”
Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca Sultan söyleneni başını sallayarak tasdik eder. Sonra da kendisini böyle ikaz eden bir alime devletinin sahip olduğu için Allah(cc) a şükreder... Bu türlü ikazlardan geri kalmaması için tembihte bulunarak dergahtan ayrılır.
(Mektup bugün Topkapı’da sergilenmektedir.)
Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi, meşhur alim ve veli Yahya Efendi Hazretlerine sorardı. Bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahya Efendi Hazretlerine gönderir...
“Sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi tenvir buyur. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğullarının akibeti nice olur? Bir gün olur da izmihlale uğrar mı?” şeklindeki mektubunu gönderir.
Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendi Hazretleri’nin cevabı bir bakıma çok kısa, bir bakıma içinden çıkılmaz bir mana taşımaktadır:
“Neme lazım be Sultanım”
Topkapı sarayında bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mana veremez... Yahya Efendi gibi bir zatın böylesine basit bir cevapla bu işi geçiştireceğini de pek düşünemez. Söylenmeye başlar...
“Aceb, bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?”
Nihayet kalkar, Yahya Efendi Hazretleri’nin Beşiktaşdaki dergahına gelir... Sitem dolu sorusunu tekrar eder. “Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!”
Yahya Efendi Hazretleri duraklar. “Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.” “İyi ama bu cevaptan ben birşey anlamadım. Sadece ’neme lazım be sultanım’ demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.” Yahya Efendi Hazretleri bu cevaptan sonra şu ibret verici açıklamasını yapar:
“Sultanım! Bu devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de neme lazım deyip uzaklaşsa, sonra koyunları kurtlar değil çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, gizlese, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese... İşte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir.”
Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca Sultan söyleneni başını sallayarak tasdik eder. Sonra da kendisini böyle ikaz eden bir alime devletinin sahip olduğu için Allah(cc) a şükreder... Bu türlü ikazlardan geri kalmaması için tembihte bulunarak dergahtan ayrılır.
(Mektup bugün Topkapı’da sergilenmektedir.)
-KIRKAMBAR-
Bir ayet:
Bütün müminler kardeştir. O halde, [her ne zaman araları açılırsa] iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki O'nun rahmetine nail olasınız. 49/10
Bir Hadis:
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kim korkarsa akşam karanlığında yol alır. Kim akşam karanlığında yol alırsa
hedefine varır. Haberiniz olsun Allah'ın malı pahalıdır, haberiniz olsun Allah'ın malı cennettir."
Neden? Niçin? Nasıl?
Neden Esneriz?
Sadece uykumuz gelince mi esneriz? Esneme bulaşıcı mıdır? Aslında esnemenin ve fizyolojisinin ardında yatan gerçek hala tam olarak bilinememektedir. Önceleri esneme, insanın yorgun olduğu zamanlarda kandaki oksijen miktarını artırmak için vücudun yaptığı bir solunum sistemi refleksi olarak düşünülüyordu. Yapılan deneylerin sonucunda, esnemenin, solunum olayına kısa bir destek verdiği, ancak onun önemli bir fonksiyonu olmadığı tespit edilmiştir. Hem burnumuzla, hem de ağzımızla nefes alabilmemize rağmen, kapalı ağızla esnemek mümkün değildir. En çok ve sık esnemenin olduğu zaman, sabah uykudan kalkma vaktidir. Ortalama bir esneme 6 saniye sürer. Sadece insanlar değil, kediler, kuşlar, fareler ve birçok canlı türü de esner. Ancak farklı türlerdeki bu davranış biçimi, aynı fonksiyona yönelik olabilir mi? Örneğin insanların gülme olarak yaptığı yüzdeki kas hareketi diğer bazı canlılarda korkunun ifadesi olabilmektedir. Yapılan araştırmalarda, hayvanların daha çok dikkat gerektiren bir olayı karşılama sırasında esnedikleri, insanların ise, tersine dış uyanlarda azalma olduğunda esnedikleri saptanmıştır.Derslerde canı sıkılan öğrencilerin değil de, canı sıkıldığı halde uyumamaya çalışanların daha çok esnedikleri gözlemlenmiştir. Bir diğer görüşe göre de, sınava girecek bir öğrencinin veya yarışa girecek bir atletin çok esnemesinin sebebi, organizmanın kendini sakinleştirmesidir.
Kaplumbağalar hiçbirşey yemeden 3-4 yıl dayanabilirler.
Güneş ışıklarının çok az bir kısmı bizim gezegenimize gelir.
Dünyada ilk araba vapuru, Osmanlı Devleti’nde 1870`de Şirket-i Hayriye için, İngiltere’de yaptırılan Suhûlet`tir.
Bir fare susuzluğa bir deveden daha fazla dayanabilir.
Bir istiridye türü yüz yıldan daha uzun yaşayabilir.
Kaptan Cook, Antartika hariç bütün kıtalara ayak basan ilk insandır.
18 Şubat 1979 tarihinde sahra çölüne kar yağmıştır.
Astronotlar ağlayamaz. Uzayda yerçekimi olmadığı için gözyaşları akamaz.
Peru`da hiç umumi tuvalet yoktur.
Filler zıplayamayan tek memelidir.
Timsahlar dillerini dışarı çıkaramazlar.
Bütün müminler kardeştir. O halde, [her ne zaman araları açılırsa] iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki O'nun rahmetine nail olasınız. 49/10
Bir Hadis:
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kim korkarsa akşam karanlığında yol alır. Kim akşam karanlığında yol alırsa
hedefine varır. Haberiniz olsun Allah'ın malı pahalıdır, haberiniz olsun Allah'ın malı cennettir."
Neden? Niçin? Nasıl?
Neden Esneriz?
Sadece uykumuz gelince mi esneriz? Esneme bulaşıcı mıdır? Aslında esnemenin ve fizyolojisinin ardında yatan gerçek hala tam olarak bilinememektedir. Önceleri esneme, insanın yorgun olduğu zamanlarda kandaki oksijen miktarını artırmak için vücudun yaptığı bir solunum sistemi refleksi olarak düşünülüyordu. Yapılan deneylerin sonucunda, esnemenin, solunum olayına kısa bir destek verdiği, ancak onun önemli bir fonksiyonu olmadığı tespit edilmiştir. Hem burnumuzla, hem de ağzımızla nefes alabilmemize rağmen, kapalı ağızla esnemek mümkün değildir. En çok ve sık esnemenin olduğu zaman, sabah uykudan kalkma vaktidir. Ortalama bir esneme 6 saniye sürer. Sadece insanlar değil, kediler, kuşlar, fareler ve birçok canlı türü de esner. Ancak farklı türlerdeki bu davranış biçimi, aynı fonksiyona yönelik olabilir mi? Örneğin insanların gülme olarak yaptığı yüzdeki kas hareketi diğer bazı canlılarda korkunun ifadesi olabilmektedir. Yapılan araştırmalarda, hayvanların daha çok dikkat gerektiren bir olayı karşılama sırasında esnedikleri, insanların ise, tersine dış uyanlarda azalma olduğunda esnedikleri saptanmıştır.Derslerde canı sıkılan öğrencilerin değil de, canı sıkıldığı halde uyumamaya çalışanların daha çok esnedikleri gözlemlenmiştir. Bir diğer görüşe göre de, sınava girecek bir öğrencinin veya yarışa girecek bir atletin çok esnemesinin sebebi, organizmanın kendini sakinleştirmesidir.
Kaplumbağalar hiçbirşey yemeden 3-4 yıl dayanabilirler.
Güneş ışıklarının çok az bir kısmı bizim gezegenimize gelir.
Dünyada ilk araba vapuru, Osmanlı Devleti’nde 1870`de Şirket-i Hayriye için, İngiltere’de yaptırılan Suhûlet`tir.
Bir fare susuzluğa bir deveden daha fazla dayanabilir.
Bir istiridye türü yüz yıldan daha uzun yaşayabilir.
Kaptan Cook, Antartika hariç bütün kıtalara ayak basan ilk insandır.
18 Şubat 1979 tarihinde sahra çölüne kar yağmıştır.
Astronotlar ağlayamaz. Uzayda yerçekimi olmadığı için gözyaşları akamaz.
Peru`da hiç umumi tuvalet yoktur.
Filler zıplayamayan tek memelidir.
Timsahlar dillerini dışarı çıkaramazlar.
24 Mayıs, 2008
Erenköylü Muko


Bana göre dünyanın en kısmetli köpeğidir Muko.
Evi sokaklar, bazen de kendisini seven birinin yanı.
Sahibi bütün Erenköy halkı.
Kendi halinde, gayet sakin, sevecen.
Çocukları çok sever. Sabahları onları ta okulun kapısına kadar getirir, selametler.
Dayımın dükkanı mekanlarından biri, orada kış geceleri yağmur ve soğuktan korunur. Beş yıldızlı otellerinden...
Maceraları anlatmakla bitmez. Geçenlerde hastalandı. Doktora gitti eğzema olmuş on beş gün yatırdılar. Masrafları dayım ve bir kız ödedi.
Muko çok akıllı bir hayvan, ne derseniz anlar. Trene binip gezintiye çıkar. Okul servislerinde onu seven öğrencilere eşlik eder.
Erenköylülerle mutlu, mesut yaşıyor. Hangi sokak köpeği onun kadar seviliyordur. Muko'yu tanıyan herkes sever.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

