Endişeyle başlayan kederlere bağlanan çok zor birkaç gün geçirdik. Bütün umutların tükendiğini, Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarını kesin olarak kaybettiğimizi öğreninceye kadar millet olarak büyük ruh gelgitleri yaşadık. Ama takdir-i ilâhi böyle tecelli etti, tevekkülle karşılıyor, aramızdan ayrılanlar için dualar ediyoruz.
Her ölüm zordur geride kalanlar için, ama bu ölüm daha bir zor oldu. Bu birkaç gün içinde her kesimden insanın bu yaşananlardan samimi biçimde müteessir olduğunu gözledik. Sevilen bir insan, toplumumuz üzerinden iyi izler bırakmış bir liderdi Muhsin Yazıcıoğlu... Ölümünün ardından yediden yetmişe her insanımızın kedere garkolması biraz da bu yüzden. Siyasi hayatını, çilesini çektiği, bedelini ödediği bir zemin üstünde yükseltmiş, ama en çok düsürtlüğü, mertliği, doğruluğu ile kazanmıştı gönülleri. Oy verenler de seviyordu, takdir ediyordu onu, vermeyenler de... Duruşunu, tavrını, efendiliğini, adamlığını hiç bozmadı. Düz bir çizgide yürüdü, zor zamanlarda da o çizgiden ayrılmadı. Siyasetin bol zikzaklı yollarına hiç sapmadı, eğilip bükülmedi. Bu sebeple her zaman partisinin aldığı oy oranını aşan bir yeri oldu millet nezdinde.
1954 yılında başlayan ve yarım asrı biraz aşarak 55. yılında noktalanan bir hayat... Hemen her günü mücadeleyle geçmiş, muhteviyatı 55 yılı geçecek uzunlukta bir ömür... Bu ömrün hikayesini gazetelerden okuyacak, Muhsin Bey'in nicelikte kısa hayatının ibret dolu ayrıntılarını öğreneceksiniz mutlaka. Ben dolu dolu yaşanmış bu çileli hayatın beni en çok etkileyen, üzen, kahreden bir yanına değinmek istiyorum bu ayrıntıları geçerek. 12 Eylül sonrasında tam 7,5 yılını hapishanede geçirdi Muhsin Bey... 55 yıllık bir ömür için ne kadar büyük bir bedel! Bu yılların yirmili yaşların ikinci yarısını ve otuzlu yaşların başlarını alıp götürdüğünü unutmayalım. Bir insanın büyüme, tekamül etme, olgunlaşma yılları... Bu yılları hücrelerde, işkencelerde, koğuşlarda geçirdi Muhsin Bey! Ne için? Darbeciler öyle istediği için! Bu ülkenin bir nesli böyle telef edilmedi mi? O neslin sembol isimlerinden biri oldu Muhsin Bey! Sonra salıverdiler, bir suçu tespit edilemeden... İdealistleri yargılayan, darbecilere dokunamayan kahır yıllarında oldu bütün bunlar...
Muhsin Yazıcıoğlu'nun hayatı, bugün Ergenekon iddianamelerine burun kıvıranlar için bir ibret dersidir. Bu ülkeyi kendi tapulu malları zannedenlerin oynadıkları çılgın pokerin sokaktaki insana ödettiği acı bedelin hikâyesidir. Muhsin Bey başını dik tutanlardandı, yıkılmadı, bildiği yolda yürüdü. Ama yıkılanlar, yürümeye devam edemeyenler de oldu, hem de pek çok! Yaşanan toplumsal travma ne kadar büyük olursa olsun, Türkiye her seferinde yatağını yeniden buldu ve oradan akmaya devam etti. Ama geride kalanların acısı da bugün hala içimizi yakıyor.
Onur Öymen, "Yazıcıoğlu'nu yıllarca tek kişilik hücrede tutanların şimdi vicdan muhasebesi yapması lazım" diyor Muhsin Bey'in ardından. Onur Öymen'e "vicdan muhasebesi" kavramını hatırlatan bir ölüm büyük ölümdür, buna şüphe yok!
Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarına Allah'tan rahmet, ailesine, BBP camiasına ve milletimize başsağlığı diliyorum. Yenişafak Gazetesi
Siteme hoş geldiniz.Burada yayınlanan yazılar benim okuyup da beğendiğim ve sizlerle paylaşmak istediğim, kaynak gösterilerek yayınlanan yazılardan oluşuyor.Blog sahibesi olan ben, siz misafirlerime keyifli okumalar diliyorum.
01 Nisan, 2009
Namaz ve kötü işler... / Suavi Yazgıç
Sekülerleşmeye bağlı olarak “din” giderek “ten” sınırlarına hapsolan bir “meseleye” dönüşüyor. Buna bağlı olarak dinin günlük hayattaki birçok tezahürü kimi çevrelerce “külfet” kimilerince “tehdit” olarak algılanıyor. Namaz da bunlardan biri. Mesela bir köşe yazarımız Cuma vakti mescidin arkasına taşan müminleri “işgalci” güçler gibi değerlendirmişti yazısında. Öte yandan “sekülerleşme” sürecinin sebep olduğu kafa karışıklığı “namaz”la ilgili kanaatlerimizde de kimi zedelenmelere sebep oluyor. Bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen “namaz” gündemimizden çıkmış değil. Tam tersine namaza olan ilgi her geçen gün artıyor. Namazı anlatan kitaplar yayınlanıyor, platformlar kuruluyor.
Namaz’ın insanı koruduğu Ankebut Süresi 45. ayette açıklanır. Mealen “Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” Denir bu ayette. Konuyla ilgili bir de Mahmut Toptaş Hoca’nın ilginç bir anekdotu var. 1970’li yıllarda Fransa’ya gitmiş. Orada Fransız bir hanımın soruları üzerine Toptaş Hoca da, o Fransız hanıma Hamidullah Hoca’nın “İslâma Giriş” isimli eserinin Fransızca tercümesini vermiş. O hanım daha sonra Toptaş Hoca’ya gelerek Müslüman olmak istediğini; ancak bunun için bir şartının olduğunu söyler. Fransız bayanın şartı domuz etiyle ilgilidir. “Ben Müslüman olmak istiyorum; ancak domuz etini çok seviyorum. Verdiğiniz kitapta domuz etinin haram olduğu yazılıyor.” Toptaş Hoca da ona cevaben, “Sen Müslüman ol, domuzu sonra halledersin” der. Hanım Müslüman olup namaza başladıktan kısa bir zaman sonra, söz konusu hanım, hocaya “Ben artık domuz yemiyorum, mademki Rabbim emretmiş, ben de artık yemiyorum” demiş. Toptaş Hoca da bu durumu şu sözlerle değerlendirmiş: “Ben biliyordum ki Ankebut 45’te ‘Namaz kötü işlerden alıkoyar’ deniliyor. Ondan dolayı o hanıma ‘Önce sen Müslüman ol, sonra domuzu halledersin’ dedim. Çünkü ya namaz domuzu kovar, ya da domuz namazı kovardı, ikisi asla bir arada durmazdı ve durmadı da.”
Bir hadiste “Dinin direği” olarak tanımlanan namazı en güzel anlatan metinlerimizden biri Mızraklı İlmihal. Mızraklı İlmihali bize hatırlatan ve metnini kütüphanemize kazandıran İsmail Kara’ya olan vefa borcumuzu dile getirdikten sonra gelin sözü yüzyılların damıttığı metne bırakalım: “Ezan-ı Muhammedî okundukta İsrafil aleyhis’s-selâm Sûr’a üfürü(yor) deyü ve abdeste kalkarken kabrimden kalkıyorum deyü, camiye giderken mahşer yerine gidiyorum deyü, Müezzin kamet edip cemaat saf saf olurken, bu insanlar mahşer yerinde yüz yirmi saf olup, seksen safı bizim Peygamberimiz ve kırk safı sâir peygamberlerin ümmetleri olsa gerektir deyü, İmama uyduktan sonra imam Fatha-yı Şerifeyi okurken sağımda Cennet, solumda Cehennem, ensemde Azrail, karşımda Beytullah, önümde kabir, ayağımın altında Sırat, Acaba benim suâlim âsan (kolay) olur mu, ettiğim ibadet ahirette başıma taç ve yanıma yoldaş ve kabrimde çerağ olur mu? Yoksa kabul olmayıp eski bez gibi yüzüme vurulur mu deyü tefekkür etmek gerek.”
Bu tarifin üzerine söz söylemek, sözün güzelliğine hakaret belki de... Gelin biz de susalım ve tefekkür edelim. Milli Gazete
Namaz’ın insanı koruduğu Ankebut Süresi 45. ayette açıklanır. Mealen “Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” Denir bu ayette. Konuyla ilgili bir de Mahmut Toptaş Hoca’nın ilginç bir anekdotu var. 1970’li yıllarda Fransa’ya gitmiş. Orada Fransız bir hanımın soruları üzerine Toptaş Hoca da, o Fransız hanıma Hamidullah Hoca’nın “İslâma Giriş” isimli eserinin Fransızca tercümesini vermiş. O hanım daha sonra Toptaş Hoca’ya gelerek Müslüman olmak istediğini; ancak bunun için bir şartının olduğunu söyler. Fransız bayanın şartı domuz etiyle ilgilidir. “Ben Müslüman olmak istiyorum; ancak domuz etini çok seviyorum. Verdiğiniz kitapta domuz etinin haram olduğu yazılıyor.” Toptaş Hoca da ona cevaben, “Sen Müslüman ol, domuzu sonra halledersin” der. Hanım Müslüman olup namaza başladıktan kısa bir zaman sonra, söz konusu hanım, hocaya “Ben artık domuz yemiyorum, mademki Rabbim emretmiş, ben de artık yemiyorum” demiş. Toptaş Hoca da bu durumu şu sözlerle değerlendirmiş: “Ben biliyordum ki Ankebut 45’te ‘Namaz kötü işlerden alıkoyar’ deniliyor. Ondan dolayı o hanıma ‘Önce sen Müslüman ol, sonra domuzu halledersin’ dedim. Çünkü ya namaz domuzu kovar, ya da domuz namazı kovardı, ikisi asla bir arada durmazdı ve durmadı da.”
Bir hadiste “Dinin direği” olarak tanımlanan namazı en güzel anlatan metinlerimizden biri Mızraklı İlmihal. Mızraklı İlmihali bize hatırlatan ve metnini kütüphanemize kazandıran İsmail Kara’ya olan vefa borcumuzu dile getirdikten sonra gelin sözü yüzyılların damıttığı metne bırakalım: “Ezan-ı Muhammedî okundukta İsrafil aleyhis’s-selâm Sûr’a üfürü(yor) deyü ve abdeste kalkarken kabrimden kalkıyorum deyü, camiye giderken mahşer yerine gidiyorum deyü, Müezzin kamet edip cemaat saf saf olurken, bu insanlar mahşer yerinde yüz yirmi saf olup, seksen safı bizim Peygamberimiz ve kırk safı sâir peygamberlerin ümmetleri olsa gerektir deyü, İmama uyduktan sonra imam Fatha-yı Şerifeyi okurken sağımda Cennet, solumda Cehennem, ensemde Azrail, karşımda Beytullah, önümde kabir, ayağımın altında Sırat, Acaba benim suâlim âsan (kolay) olur mu, ettiğim ibadet ahirette başıma taç ve yanıma yoldaş ve kabrimde çerağ olur mu? Yoksa kabul olmayıp eski bez gibi yüzüme vurulur mu deyü tefekkür etmek gerek.”
Bu tarifin üzerine söz söylemek, sözün güzelliğine hakaret belki de... Gelin biz de susalım ve tefekkür edelim. Milli Gazete
Bakırdan Tırnakları Vardı / A. Ali Ural
-Mancınığı görüyor musun? / - Evet ama hayli uzakta. / - Peki mancınığın başındakini? / - Evet ama kim olduğu anlaşılmıyor. / - Kim olduğunu bırak, ne yaptığını söyle! / - Mancınıkla bir şeyler savuruyor sağa sola. / - Düşmanıyla mı savaşıyor? / - Belki de. Ancak farklı yönlere gönderiyor taşları. Düşmanıyla savaşıyorsa dört yönden kuşatılmış olmalı! / - Taş mı? Nereden biliyorsun mancınıkta taş olduğunu! /- Ne atabilir ki böyle hedef belirlemeden. / - Sevaplarını!
Bakırdan tırnakları vardı. Nedenleri vardı konuşmak için. Bir kimse uzaklaşmaya görsün yanlarından. Taşlar uçuşurdu havada. Aynı yöne doğru, hedefi şaşırmadan. Bir poligondu yeryüzü. İç içe daireler herkesin sırtında. Bu yüzden yüze karşı saklanırdı silahlar. Toprağa değil tebessümlere gömülürdü. Ta ki gözden kaybolana kadar gölgeler. Meydanlar boşalana, cevaplar uzaklaşana kadar. Madem çıktılar savunma menzilinden. Kurun mancınıkları! En ağır kelimeleri yerleştirin içine. Dövün kalelerini dostlarınızın. Onurlarında gedikler açın. Ne kadar yaralarsanız o kadar iyileşeceksiniz. Ne kadar eğdirirseniz başlarını o kadar dik duracak başınız. Ne kadar iyi yüzerseniz derilerini o kadar parlayacak pullarınız. Hem düştüğü yerde kalmayacak sözleriniz. Fırlattığınız kelimelere yeni kelimeler ilave edecek halk. Edecek ki yergi kuleleri yükselsin! Yeni mancınıklar kurulsun aralarında. Yalan beşiklerinde büyütülsün kin. Onur kalesi düşsün. Adı anılmasın sevginin. Fakat anılsın adınız mancınıkların dibinde. Şölenlerle kutlansın, "Ne asil insansınız!".
Bakırdan tırnakları vardı. Gelmeyen bir davetli için, "Ağır bir kimsedir!" dedi. Dedi ve kalktı sofrasından erenler. Yazının tam burasında, yeryüzündeki tüm mancınıklar konuşmaya kulak kesildi:
- Neden terk ettin ziyafeti ey İbrahim Edhem! / - Bir konuk yüzünden! / - Adı ne bu konuğun! / - Gıybet! / - Pek tanıdık bir isim değil. / - Uzaklaşmak, gözden kaybolmak, gizli kalmak... / - Böyle mi tanımlıyor sözlükler. / - Kelime anlamı bu. / - Başka anlamı da mı var! / - Çekiştirme, yerme, kötüleme. Hoşlanmayacağı şekilde anma insanı. / - Ya gerçekse söylenenler! Ya ağıra satıyorsa davetli kendini! / - Ah, duymadınız mı Hz. Peygamber'den! Gerçekse gıybettir, gerçek değilse iftira!
İbrahim b. Edhem üç gün yemek yemedi o sofradan ayrıldıktan sonra. Kulaklarında Peygamber'in sesi: "Etini yediniz kardeşinizin!" Böyle seslenmişti insan onurunu müdafaa ederken. Kendisinden yiyecek isteyenlere, "Siz, Selman'ı katık ettiniz!" diye kükremişti. "Dişlerinizin arasında etini görüyorum onun!" Ah insan onuru ne kadar yüksek! İbn Ömer ne kadar haklı! Kâbe'ye bakıp, "Ne kadar kutsalsın, ne kadar yüce! Fakat Allah katında müminin kutsallığı senden daha yücedir!" diyor. "İyi ama..." Özrü yok saldırmanın insan onuruna. Seyretmesi bile yasak bu vahşi gösteriyi. Gıybet varsa, susturacaksın dili. Gücün yetmezse eğer, terk edeceksin meclisi. Dinî kusurlarını bile dile getirmen haram arkasından birinin.
Böyle söylüyor İhya'sı Gazâlî'nin. Yanında kimse yokken fısıldayacaksın elzemse uyarılması. Hem senin kusurların perde çekmeliydi kusurlarına başkalarının.
- İstisnası yok mu bu hükmün? / - Var lakin bin kere ölçmek gerekiyor mihenk taşında. / - Nasıl? / - Ar perdesini yırtanlar kendi eliyle. Övünenler günahlarıyla. Hak etmiyorlar bu zırhı. / - Onların ardından konuşulabilir mi? / - Gerçeği söylemek kaydıyla evet. İbn Teymiyye, günahkârlar hatta kâfirler için bile yalan haber yaymanın haram olduğunu söylüyor. / - Ne yüce bir adalet bu!
Bakırdan tırnakları vardı. Miraca çıktığında rastlamıştı Peygamber onlara. "Yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı. 'Bunlar kim ey Cebrâil?' diye sordum. 'Bunlar insanların etlerini yiyenler, insanların onuruna sözleriyle leke sürenlerdir.' dedi." Bakırdan tırnakları vardı ve yırtıcı hayvanlar gibi gizliyorlardı yüz yüzeyken insanlarla. Onlar bekleye dursun mancınıklarının yanında, Sâdi'den bir kıssa istesek anlatır mı? "Birkaç derviş halvet'e girmişlerdi. İçlerinden biri bir zavallının adını ortaya atıp çekiştirmeye başladı. Başka biri: 'Ey divane kılıklı dostum, dedi, hiç Frenklerle savaştın mı sen?', 'Hayatım boyunca dört duvarımdan dışarı çıkmadım.' diye cevapladı adam. Gerçek sözlü derviş: 'Bu kadar talihi ters adam görmedim. Kafir bile onun düşmanlığından emin oluyor da, dilinden Müslüman kurtulamıyor.' dedi."
-Mancınığı görüyor musun? - Evet ama hayli uzakta. - Peki mancınığın başındakini. - Evet ama kim olduğu anlaşılmıyor! - Tırnaklarına bak! Zaman Gazetesi
Bakırdan tırnakları vardı. Nedenleri vardı konuşmak için. Bir kimse uzaklaşmaya görsün yanlarından. Taşlar uçuşurdu havada. Aynı yöne doğru, hedefi şaşırmadan. Bir poligondu yeryüzü. İç içe daireler herkesin sırtında. Bu yüzden yüze karşı saklanırdı silahlar. Toprağa değil tebessümlere gömülürdü. Ta ki gözden kaybolana kadar gölgeler. Meydanlar boşalana, cevaplar uzaklaşana kadar. Madem çıktılar savunma menzilinden. Kurun mancınıkları! En ağır kelimeleri yerleştirin içine. Dövün kalelerini dostlarınızın. Onurlarında gedikler açın. Ne kadar yaralarsanız o kadar iyileşeceksiniz. Ne kadar eğdirirseniz başlarını o kadar dik duracak başınız. Ne kadar iyi yüzerseniz derilerini o kadar parlayacak pullarınız. Hem düştüğü yerde kalmayacak sözleriniz. Fırlattığınız kelimelere yeni kelimeler ilave edecek halk. Edecek ki yergi kuleleri yükselsin! Yeni mancınıklar kurulsun aralarında. Yalan beşiklerinde büyütülsün kin. Onur kalesi düşsün. Adı anılmasın sevginin. Fakat anılsın adınız mancınıkların dibinde. Şölenlerle kutlansın, "Ne asil insansınız!".
Bakırdan tırnakları vardı. Gelmeyen bir davetli için, "Ağır bir kimsedir!" dedi. Dedi ve kalktı sofrasından erenler. Yazının tam burasında, yeryüzündeki tüm mancınıklar konuşmaya kulak kesildi:
- Neden terk ettin ziyafeti ey İbrahim Edhem! / - Bir konuk yüzünden! / - Adı ne bu konuğun! / - Gıybet! / - Pek tanıdık bir isim değil. / - Uzaklaşmak, gözden kaybolmak, gizli kalmak... / - Böyle mi tanımlıyor sözlükler. / - Kelime anlamı bu. / - Başka anlamı da mı var! / - Çekiştirme, yerme, kötüleme. Hoşlanmayacağı şekilde anma insanı. / - Ya gerçekse söylenenler! Ya ağıra satıyorsa davetli kendini! / - Ah, duymadınız mı Hz. Peygamber'den! Gerçekse gıybettir, gerçek değilse iftira!
İbrahim b. Edhem üç gün yemek yemedi o sofradan ayrıldıktan sonra. Kulaklarında Peygamber'in sesi: "Etini yediniz kardeşinizin!" Böyle seslenmişti insan onurunu müdafaa ederken. Kendisinden yiyecek isteyenlere, "Siz, Selman'ı katık ettiniz!" diye kükremişti. "Dişlerinizin arasında etini görüyorum onun!" Ah insan onuru ne kadar yüksek! İbn Ömer ne kadar haklı! Kâbe'ye bakıp, "Ne kadar kutsalsın, ne kadar yüce! Fakat Allah katında müminin kutsallığı senden daha yücedir!" diyor. "İyi ama..." Özrü yok saldırmanın insan onuruna. Seyretmesi bile yasak bu vahşi gösteriyi. Gıybet varsa, susturacaksın dili. Gücün yetmezse eğer, terk edeceksin meclisi. Dinî kusurlarını bile dile getirmen haram arkasından birinin.
Böyle söylüyor İhya'sı Gazâlî'nin. Yanında kimse yokken fısıldayacaksın elzemse uyarılması. Hem senin kusurların perde çekmeliydi kusurlarına başkalarının.
- İstisnası yok mu bu hükmün? / - Var lakin bin kere ölçmek gerekiyor mihenk taşında. / - Nasıl? / - Ar perdesini yırtanlar kendi eliyle. Övünenler günahlarıyla. Hak etmiyorlar bu zırhı. / - Onların ardından konuşulabilir mi? / - Gerçeği söylemek kaydıyla evet. İbn Teymiyye, günahkârlar hatta kâfirler için bile yalan haber yaymanın haram olduğunu söylüyor. / - Ne yüce bir adalet bu!
Bakırdan tırnakları vardı. Miraca çıktığında rastlamıştı Peygamber onlara. "Yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı. 'Bunlar kim ey Cebrâil?' diye sordum. 'Bunlar insanların etlerini yiyenler, insanların onuruna sözleriyle leke sürenlerdir.' dedi." Bakırdan tırnakları vardı ve yırtıcı hayvanlar gibi gizliyorlardı yüz yüzeyken insanlarla. Onlar bekleye dursun mancınıklarının yanında, Sâdi'den bir kıssa istesek anlatır mı? "Birkaç derviş halvet'e girmişlerdi. İçlerinden biri bir zavallının adını ortaya atıp çekiştirmeye başladı. Başka biri: 'Ey divane kılıklı dostum, dedi, hiç Frenklerle savaştın mı sen?', 'Hayatım boyunca dört duvarımdan dışarı çıkmadım.' diye cevapladı adam. Gerçek sözlü derviş: 'Bu kadar talihi ters adam görmedim. Kafir bile onun düşmanlığından emin oluyor da, dilinden Müslüman kurtulamıyor.' dedi."
-Mancınığı görüyor musun? - Evet ama hayli uzakta. - Peki mancınığın başındakini. - Evet ama kim olduğu anlaşılmıyor! - Tırnaklarına bak! Zaman Gazetesi
Bir Şeyler Olmuştu*
Vagonun penceresinden demiryolu geçidinde genç bir kadın gördüğünde tren daha birkaç kilometre ilerlemişti. (Yolumuz uzundu, on saat hiç bir yerde durmadan gittikten sonra çok uzaklardaki varış istasyonuna ulaşacaklardı.)**
*Dino Buzzati
Evet kesinlikle emindi, demiryolu geçidinde gördüğü kadın, şu anda karşısında oturuyordu. Sakin, dalgın bir hali vardı. Bir valizi ya da ona refakat eden arkadaşı yoktu. Bu uzun yolculukta acaba birbirimize arkadaşlık edebilir miyiz? diye düşündü. Kompartıman altı kişilikti ama gidilecek istikamete kadar mola olmadığından, diğer dört koltuk boş kalacaktı. Yine pencereden dışarı baktı. Alacakaranlıkta hızla geçtikleri ev, ağaç ve tarlaları seçmeye çalışırken, asıl yapmak istediği meşgulmüş gibi görünmekti, dahası fazlasıyla rahatsız olduğunu kadından ve kendinden saklamaktı.
Düşünmemeye çalışıyor ama engel de olamıyordu. Tren hiç durmamış, hatta yavaşlamamışken kadının trene nasıl binebildiğini anlayamıyordu. “Bir ara uyuklamış olabilir miyim?” diye düşündü. Sonra içinden “Ne saçma” derken yüzündeki ifadeyi kadının fark etmesinden de çekindi. Zihni açıktı ve hiç uykusu yoktu. Belki çok hızlı ilerlemedikleri bir an da yanından geçiyorlarken, kadın çevik bir hareketle atlayıvermişti. “Belki de geçitte gördüğüm başka biriydi” dedi. Bu sıkıntılı düşüncelerdeyken, kompartımanın kapısı açıldı. Adam, trene binmiş olan bir yolcunun gelmiş olmasını diliyordu. Ama içeri giren kondüktör “Bilet kontrol” dedi…
Hareket edeli bir ya da iki saat olmuştu. Tren yolculukları hoşuna giderdi ama bu sefer sıkılıyordu. Geriye yaslandı. Biraz uyumak istedi. Birden evi ve kedisi aklına geldi. Kedisine, eve dönene kadar idare edecek mamayı vermediğini hatırladı. Gözlerini açtı. Ayağa kalkıp kompartımandan dışarı çıktı. Koridorda biraz hava almak için ilerledi. Genç kadın da oradaydı. Pencereden esen rüzgâr saçlarını havalandırıyordu. İleride yüksek sesle konuşan birileri vardı. Kavga ediyor gibiydiler. Kadın, sanki gürültüden tedirgin olmuştu…
Kadında ve kulağına gelen seslerde olan zihni, eline bir şeyin değmesiyle, dalgınlığından irkilip toparlandı. Dönüp arkasına baktı. Saçları yana taralı, simsiyah iri gözlü, kahverengi ceketine hiç uymayan bir gömlek giymiş ve kendisine bakıp gülümseyen oğlan çocuğunu gördü. Çocuğun eline dokunmasıyla neden tedirgin olduğunu anlayamadı. Hissettiği elin, bir an kadına ait olduğunu düşünmüştü. “Ne aptalım” derken, yüzüne bakıp, gülüşüne karşılık bekleyen çocukla göz göze geldi.
Şaşkınlığını fark ettirmemek isterken, biraz telaşlıda olsa toparlanıp gülümsedi ve
-Merhaba, dedi. Çocuk, bu anı bekliyormuş gibi hemen konuşmaya başladı. “İlk kez trenle yolculuk ediyorum. Bu tren biraz daha hızlı gidemez mi? “Bilmem, sanırım en hızlı şekilde yol alıyor zaten” dedi genç adam. Hım, bana hızlı gidiyormuş gibi gelmiyor da.
Acelesi olduğu her halinden belli oluyordu. Konuşmaya devam etti.
-Annemsiz yaşadığım şehirden gidiyorum, Posof’a, annem orada, yetimhanede kalıyordum ben ama artık onunla kalmaya karar verdim.
Çocuğun böyle rahat konuşması hoşuna gitti. Onun gibi olmaya çalışarak
-Yalnız mısın sen? dedi.
-Evet, müdür bey beni trene bindirdi. Sen artık büyüdün bu kadar yolu kendin gidebilsin dedi. Ben de hiç korkmuyorum.
-Seni birinin gelip alması gerekmiyor muydu? Oradan çıkmana başka türlü izin verilmez ki.
Çocuğun hali biraz değişir gibi oldu ve oradan uzaklaşmak istedi. Genç adam, çocuğun yetimhaneden kaçtığını, şu anda da kaçak olduğunu düşündü. Onu rahatlatmak için “Ne zamandır görmüyorsun anneni?” dedi.
“Hiç hatırlamıyorum. Çok küçükken ayrılmışız sanırım.” Biraz sustu. Sanki söylemek istediği bir şeyler vardı. Ama sonra “Bilmiyorum” dedi. “Neden ayrıydınız?” “Bilmiyorum.”
Pencere önünde, dışarıda hızla akan görüntüleri izlerken, ikisi de farklı şeyler düşünüyorlardı. Biri, hiç tanımadığı ama çok özlediği kişiyi bir an önce görebilmek için hep daha ileriye bakarken, diğeri, gözünün önünde değişen manzarayı amaçsız bir şekilde izliyordu. Çocuk yine konuşmaya başladı.
-Müdür, bize, yabancılarla konuşmamamızı söylerdi. Ben onu dinlemedim. Sanırım kötü bir şey yaptım. Değil mi?
-Sanırım öyle, yabancılarla konuşman uygun olmayabilir.
- Trene binmeden önce de biriyle konuştum. Ama o kadın kendisi yanıma geldi. Yüzüme çok sıcak baktı. Bana bunu verdi. Elindeki zarfı adama uzatırken
-Hiçbir şey anlamadım. dedi. Adam kağıttaki yazıyı okudu “Onu hiç kimse beklemiyor.” yazıyordu.
Şaşırdı. Ne diyeceğini bilemedi. Pencereden esen rüzgar, ürpermesini daha da artırdı. O da bir şey anlamamıştı. Ellerini ceketinin cebine soktu. Cebinde bir zarf vardı. Çıkartı. Çocuğun pusulasına benziyordu. Açtı, okudu. “Onu siz bekleyin.” Ürpertisi, hummalı bir ateşe dönüştü. Göstermek istemediği telaşı, zihninden geçenlere ayak uyduruyor gibiydi. Aklında bir yığın şey vardı. Çocuk, meraklı ve neşeli gözlerle ona bakıyordu.
Tren hızla yol alıyor, yolun sonuna yaklaşıyorlardı. Pencereden bakıyorken, bir kadını ağaçlar arasında uzaklaşırken gördüğünü sandı.
Delikız
*Dino Buzzati
Evet kesinlikle emindi, demiryolu geçidinde gördüğü kadın, şu anda karşısında oturuyordu. Sakin, dalgın bir hali vardı. Bir valizi ya da ona refakat eden arkadaşı yoktu. Bu uzun yolculukta acaba birbirimize arkadaşlık edebilir miyiz? diye düşündü. Kompartıman altı kişilikti ama gidilecek istikamete kadar mola olmadığından, diğer dört koltuk boş kalacaktı. Yine pencereden dışarı baktı. Alacakaranlıkta hızla geçtikleri ev, ağaç ve tarlaları seçmeye çalışırken, asıl yapmak istediği meşgulmüş gibi görünmekti, dahası fazlasıyla rahatsız olduğunu kadından ve kendinden saklamaktı.
Düşünmemeye çalışıyor ama engel de olamıyordu. Tren hiç durmamış, hatta yavaşlamamışken kadının trene nasıl binebildiğini anlayamıyordu. “Bir ara uyuklamış olabilir miyim?” diye düşündü. Sonra içinden “Ne saçma” derken yüzündeki ifadeyi kadının fark etmesinden de çekindi. Zihni açıktı ve hiç uykusu yoktu. Belki çok hızlı ilerlemedikleri bir an da yanından geçiyorlarken, kadın çevik bir hareketle atlayıvermişti. “Belki de geçitte gördüğüm başka biriydi” dedi. Bu sıkıntılı düşüncelerdeyken, kompartımanın kapısı açıldı. Adam, trene binmiş olan bir yolcunun gelmiş olmasını diliyordu. Ama içeri giren kondüktör “Bilet kontrol” dedi…
Hareket edeli bir ya da iki saat olmuştu. Tren yolculukları hoşuna giderdi ama bu sefer sıkılıyordu. Geriye yaslandı. Biraz uyumak istedi. Birden evi ve kedisi aklına geldi. Kedisine, eve dönene kadar idare edecek mamayı vermediğini hatırladı. Gözlerini açtı. Ayağa kalkıp kompartımandan dışarı çıktı. Koridorda biraz hava almak için ilerledi. Genç kadın da oradaydı. Pencereden esen rüzgâr saçlarını havalandırıyordu. İleride yüksek sesle konuşan birileri vardı. Kavga ediyor gibiydiler. Kadın, sanki gürültüden tedirgin olmuştu…
Kadında ve kulağına gelen seslerde olan zihni, eline bir şeyin değmesiyle, dalgınlığından irkilip toparlandı. Dönüp arkasına baktı. Saçları yana taralı, simsiyah iri gözlü, kahverengi ceketine hiç uymayan bir gömlek giymiş ve kendisine bakıp gülümseyen oğlan çocuğunu gördü. Çocuğun eline dokunmasıyla neden tedirgin olduğunu anlayamadı. Hissettiği elin, bir an kadına ait olduğunu düşünmüştü. “Ne aptalım” derken, yüzüne bakıp, gülüşüne karşılık bekleyen çocukla göz göze geldi.
Şaşkınlığını fark ettirmemek isterken, biraz telaşlıda olsa toparlanıp gülümsedi ve
-Merhaba, dedi. Çocuk, bu anı bekliyormuş gibi hemen konuşmaya başladı. “İlk kez trenle yolculuk ediyorum. Bu tren biraz daha hızlı gidemez mi? “Bilmem, sanırım en hızlı şekilde yol alıyor zaten” dedi genç adam. Hım, bana hızlı gidiyormuş gibi gelmiyor da.
Acelesi olduğu her halinden belli oluyordu. Konuşmaya devam etti.
-Annemsiz yaşadığım şehirden gidiyorum, Posof’a, annem orada, yetimhanede kalıyordum ben ama artık onunla kalmaya karar verdim.
Çocuğun böyle rahat konuşması hoşuna gitti. Onun gibi olmaya çalışarak
-Yalnız mısın sen? dedi.
-Evet, müdür bey beni trene bindirdi. Sen artık büyüdün bu kadar yolu kendin gidebilsin dedi. Ben de hiç korkmuyorum.
-Seni birinin gelip alması gerekmiyor muydu? Oradan çıkmana başka türlü izin verilmez ki.
Çocuğun hali biraz değişir gibi oldu ve oradan uzaklaşmak istedi. Genç adam, çocuğun yetimhaneden kaçtığını, şu anda da kaçak olduğunu düşündü. Onu rahatlatmak için “Ne zamandır görmüyorsun anneni?” dedi.
“Hiç hatırlamıyorum. Çok küçükken ayrılmışız sanırım.” Biraz sustu. Sanki söylemek istediği bir şeyler vardı. Ama sonra “Bilmiyorum” dedi. “Neden ayrıydınız?” “Bilmiyorum.”
Pencere önünde, dışarıda hızla akan görüntüleri izlerken, ikisi de farklı şeyler düşünüyorlardı. Biri, hiç tanımadığı ama çok özlediği kişiyi bir an önce görebilmek için hep daha ileriye bakarken, diğeri, gözünün önünde değişen manzarayı amaçsız bir şekilde izliyordu. Çocuk yine konuşmaya başladı.
-Müdür, bize, yabancılarla konuşmamamızı söylerdi. Ben onu dinlemedim. Sanırım kötü bir şey yaptım. Değil mi?
-Sanırım öyle, yabancılarla konuşman uygun olmayabilir.
- Trene binmeden önce de biriyle konuştum. Ama o kadın kendisi yanıma geldi. Yüzüme çok sıcak baktı. Bana bunu verdi. Elindeki zarfı adama uzatırken
-Hiçbir şey anlamadım. dedi. Adam kağıttaki yazıyı okudu “Onu hiç kimse beklemiyor.” yazıyordu.
Şaşırdı. Ne diyeceğini bilemedi. Pencereden esen rüzgar, ürpermesini daha da artırdı. O da bir şey anlamamıştı. Ellerini ceketinin cebine soktu. Cebinde bir zarf vardı. Çıkartı. Çocuğun pusulasına benziyordu. Açtı, okudu. “Onu siz bekleyin.” Ürpertisi, hummalı bir ateşe dönüştü. Göstermek istemediği telaşı, zihninden geçenlere ayak uyduruyor gibiydi. Aklında bir yığın şey vardı. Çocuk, meraklı ve neşeli gözlerle ona bakıyordu.
Tren hızla yol alıyor, yolun sonuna yaklaşıyorlardı. Pencereden bakıyorken, bir kadını ağaçlar arasında uzaklaşırken gördüğünü sandı.
Delikız
Ey Kavmim / Ahmet Altan
Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacakmahvın.
Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın.
Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymazkendi ağıtını,
Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarınıve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına.
Tanrıya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa Kızıldeniz'i açsa önünde, sen o denizdengeçmezsin.
Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin.
Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın.
Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı senpazarda satarsın.
Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler, senbaşka şeylere ağlarsın.
Gündüzleri Maria Magdalena'yi o…. diye taşlar,geceleri koynuna girmeye çabalarsın.
Zebur'u, Tevrat’ı, İncil’i, Kuran’ı bilirsin.
Hazreti Davud için üzülür ama Golyat'i tutarsın.
Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedinbeni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın.
Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri amaonları görmezsin.
Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın.
Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin.
Ve nefret edersin dilencilerden. Utancı bilir ama utanmazsın.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesinidinlersin sen.
Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin.
Sana yapılmadıkça işkenceye karsı çıkmazsın.Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın.
Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağarayabir ağ örmezsin.
Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibitek başına melersin.
Hazreti Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranıalkışlarsın.
Muaviye'ye kızar ama ayaklanmazsın.
Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.
Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin.
Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın.
Ama arkana baktığın için taş kesileceksin.
Ve sen kendine bile ağlamayacaksın.
Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin.
Musa önünde Kızıldeniz'i açsa o denizden geçemezsin.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin.
YENİ YÜZYIL GAZETESİ 1995
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacakmahvın.
Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın.
Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymazkendi ağıtını,
Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarınıve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına.
Tanrıya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa Kızıldeniz'i açsa önünde, sen o denizdengeçmezsin.
Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin.
Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın.
Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı senpazarda satarsın.
Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler, senbaşka şeylere ağlarsın.
Gündüzleri Maria Magdalena'yi o…. diye taşlar,geceleri koynuna girmeye çabalarsın.
Zebur'u, Tevrat’ı, İncil’i, Kuran’ı bilirsin.
Hazreti Davud için üzülür ama Golyat'i tutarsın.
Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedinbeni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın.
Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri amaonları görmezsin.
Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın.
Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin.
Ve nefret edersin dilencilerden. Utancı bilir ama utanmazsın.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesinidinlersin sen.
Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin.
Sana yapılmadıkça işkenceye karsı çıkmazsın.Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın.
Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağarayabir ağ örmezsin.
Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibitek başına melersin.
Hazreti Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranıalkışlarsın.
Muaviye'ye kızar ama ayaklanmazsın.
Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.
Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin.
Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın.
Ama arkana baktığın için taş kesileceksin.
Ve sen kendine bile ağlamayacaksın.
Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin.
Musa önünde Kızıldeniz'i açsa o denizden geçemezsin.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin.
YENİ YÜZYIL GAZETESİ 1995
Hz. Ebu Bekr (radiyallahu anh)
Asıl adı :Abdullah
Künyesi :Ebu BekrLakabı sıddık ve Atik
Babasının adı :Osman, künyesi Ebu Kuhafe'dir
Annesinin adı elma, Ümmü'l-Hayr olarak tanınır.
Hz. Ebu Bekr (r.a), doğruluğu, ahlakı, iffeti ve yüksek şahsiyeti ile kavmi arasında sevilir ve sayılırdı.Hiç içki kullanmadı. Görüşlerine her zaman i'tibar edilir ve değerlendirilirdi.Kumaş tüccarı idi ve zengindi. Yardımı seven, eli cömerti alçak gönüllü ve mukaddesatına sahip birisiydi.Cahiliyye devrinde bile putlara tapmadı. Hanifti.
Hz. Peygamber O'nun hakkında şöyle buyurdu:
-"Dostluğu ve yardımı sebebiyle kendisine en çok minnettar olduğum arkadaşım Ebu Bekr'dir. Rabbimden başka bir dost edinsem Ebu Bekr'i dost edinirdim. O'nunla benim aramda İslamiyet kardeşliği ve sevgisi vardır. Mescidin evime bakan bütün kapıları kapansın, yalnız Ebu Bekr'in kapısı açık kalsın."
Resulullah (s.a.v) Efendimiz buyurdu ki:
-"Ebu Bekir, arkadaşım ve mağara dostumdur. Dost edinecekseniz, Ebu Bekir'i dost edininiz."
Ebu Bekr (r.a.):
*Resulullah'a (s.a.v) ilk teslim olanlardan,
*Resulullah'ı (s.a.v) Mi'rac dönüşü ilk tasdik edenlerden,
*Resulullah'ın (s.a.v) Hicret'inde dostu ve yol arkadaşı,
*Resulullah'ın (s.a.v) bütün savaşlarında silah arkadaşı,
*Resulullah'ın (s.a.v) kayınpederi,
*Resulullah'ın (s.a.v) arkasında namaz kıldığı kişi,
*Resulullah'ın (s.a.v) mağara arkadaşı ve gizli zikri talim ettiği kişi,
*Resulullah (s.a.v), Refik'ul-a'la'ya kavuşması yakınlaştığı zaman Hz. Ebu Bekr'inki hariç, Mesci-i Nebevi'ye açılan bütün kapıları kapattırmıştı.
Ebu Bekir (r.a):
*Dünyada iken Cennetle müjdelenen kişidir. (Leyl Süresi 14-18)
*İlk halifedir ve halifeliğinin ilk hutbesinde şunları söylemiştir:
*"Ey Müslümanlar! Sizin en hayırlınız olmadığım halde sizi irade etmek üzere seçildim. İyilik, yaparsam, bana yardım ediniz; kötülük yaparsam, beni doğrultunuz. Doğruluk, emanet; yalancılık da hıyanettir. Sizin yanınızda zayıf olanlar, haklarını alıp kendilerine verene kadar benim yanımda güçlüdürler. Yanınızda güçlü olanlar da, Allah'ın izniyle onlar üzerinde ki hakkı alıncaya kadar, yanımda güçsüzdürler. Hangi İslam toplumu Allah yolunda cihadı terk ederse, Allah ona zillet ve aşağılık verir. Hangi Müslüman toplum arasında fuhuş yayılırsa, Allah onlara vereceği bela ve cezayı umumileştirmiştir. Allah'a ve Resulu'ne itaat ettiğim müddetçe, bana itaat edin! Şayet ben, Allah'a ve Resulu'ne isyan edersem, artık bana itaat etme göreviniz yoktur.
Künyesi :Ebu BekrLakabı sıddık ve Atik
Babasının adı :Osman, künyesi Ebu Kuhafe'dir
Annesinin adı elma, Ümmü'l-Hayr olarak tanınır.
Hz. Ebu Bekr (r.a), doğruluğu, ahlakı, iffeti ve yüksek şahsiyeti ile kavmi arasında sevilir ve sayılırdı.Hiç içki kullanmadı. Görüşlerine her zaman i'tibar edilir ve değerlendirilirdi.Kumaş tüccarı idi ve zengindi. Yardımı seven, eli cömerti alçak gönüllü ve mukaddesatına sahip birisiydi.Cahiliyye devrinde bile putlara tapmadı. Hanifti.
Hz. Peygamber O'nun hakkında şöyle buyurdu:
-"Dostluğu ve yardımı sebebiyle kendisine en çok minnettar olduğum arkadaşım Ebu Bekr'dir. Rabbimden başka bir dost edinsem Ebu Bekr'i dost edinirdim. O'nunla benim aramda İslamiyet kardeşliği ve sevgisi vardır. Mescidin evime bakan bütün kapıları kapansın, yalnız Ebu Bekr'in kapısı açık kalsın."
Resulullah (s.a.v) Efendimiz buyurdu ki:
-"Ebu Bekir, arkadaşım ve mağara dostumdur. Dost edinecekseniz, Ebu Bekir'i dost edininiz."
Ebu Bekr (r.a.):
*Resulullah'a (s.a.v) ilk teslim olanlardan,
*Resulullah'ı (s.a.v) Mi'rac dönüşü ilk tasdik edenlerden,
*Resulullah'ın (s.a.v) Hicret'inde dostu ve yol arkadaşı,
*Resulullah'ın (s.a.v) bütün savaşlarında silah arkadaşı,
*Resulullah'ın (s.a.v) kayınpederi,
*Resulullah'ın (s.a.v) arkasında namaz kıldığı kişi,
*Resulullah'ın (s.a.v) mağara arkadaşı ve gizli zikri talim ettiği kişi,
*Resulullah (s.a.v), Refik'ul-a'la'ya kavuşması yakınlaştığı zaman Hz. Ebu Bekr'inki hariç, Mesci-i Nebevi'ye açılan bütün kapıları kapattırmıştı.
Ebu Bekir (r.a):
*Dünyada iken Cennetle müjdelenen kişidir. (Leyl Süresi 14-18)
*İlk halifedir ve halifeliğinin ilk hutbesinde şunları söylemiştir:
*"Ey Müslümanlar! Sizin en hayırlınız olmadığım halde sizi irade etmek üzere seçildim. İyilik, yaparsam, bana yardım ediniz; kötülük yaparsam, beni doğrultunuz. Doğruluk, emanet; yalancılık da hıyanettir. Sizin yanınızda zayıf olanlar, haklarını alıp kendilerine verene kadar benim yanımda güçlüdürler. Yanınızda güçlü olanlar da, Allah'ın izniyle onlar üzerinde ki hakkı alıncaya kadar, yanımda güçsüzdürler. Hangi İslam toplumu Allah yolunda cihadı terk ederse, Allah ona zillet ve aşağılık verir. Hangi Müslüman toplum arasında fuhuş yayılırsa, Allah onlara vereceği bela ve cezayı umumileştirmiştir. Allah'a ve Resulu'ne itaat ettiğim müddetçe, bana itaat edin! Şayet ben, Allah'a ve Resulu'ne isyan edersem, artık bana itaat etme göreviniz yoktur.
İLGİNÇ!!!
İlginç,
İnsan eğer ki 10 lirayı sadaka verecek olsa bu miktarı çok bulur ama 10 lira ile mağazadan birşey almaya gitse alacak birşey bulamaz…


İlginç,
İnsan 10 dakika zikir edecek olsa bu zamanı çok bulur ama bir film veya maç olsa bir buçuk saatlik zaman onun için hemen geçiverir…

İlginç,
İnsan camide bir saat ibadet ederek vakit geçirecek olsa onun için zaman geçmek bilmez ama televizyona bakarken zaman onun için çabucak geçer…
İnsan eğer ki 10 lirayı sadaka verecek olsa bu miktarı çok bulur ama 10 lira ile mağazadan birşey almaya gitse alacak birşey bulamaz…

İlginç,
Bir futbol maçının uzaması insanın hoşuna gider ama Cuma namazında hutbenin birkaç dakika uzaması hiç de hoşuna gitmez…

İlginç,
İnsan 10 dakika zikir edecek olsa bu zamanı çok bulur ama bir film veya maç olsa bir buçuk saatlik zaman onun için hemen geçiverir…

İlginç,
İnsan camide bir saat ibadet ederek vakit geçirecek olsa onun için zaman geçmek bilmez ama televizyona bakarken zaman onun için çabucak geçer…
-Kırkambar-
Pratik Bilgiler:
Ütünün sararttığı çamaşırın sararan kısmını nemlendirin. Üstüne mısır nişastası serpin. Sonra, bir bez aracılığıyla, nemli kısmı ütü ile kurutun. Leke yok olur.
Kadife kaplı koltukların kadifeleri sirkeli suyla silinirse parlar.
Lavabonuzdan gelen kötü kokuyu gidermek için içine bir avuç kaya tuzu atın. Koku yok olacaktır.
İçinde yağ beklemiş şişeleri temizlemek için şişenin içerisine sirke ile parça halinde kaya tuzu atmalı ve iyice sallamalı. Bol su ile çalkaladıktan sonra şişeler ilk hali gibi olur.
Meyve suları örtünün üstüne dökülür dökülmez tuz serpin .Yıkadığınız zaman tertemiz olacaktır.
Limon kolonyası kullanarak oluşan çay lekesini çıkarabilirsiniz.
Halınız yağ lekesi olmuşsa karbonatla bunu temizleyebilirsiniz.Yağın üstüne bol karbonat döküp, biraz ovmak yeter, kuruduktan sonra iyice fırçalayın. Lekenin yok olduğunu göreceksiniz.
İçinde yumurta kaynattığınız su mineral bakımından oldukça zengin olduğu için soğuduktan sonra bitkilerinizi sulayabilirsiniz.
Tıkanan lavabolarınızı kaynar sodalı su ile açabilirsiniz. Tıkalı yere döküp bir müddet bekleyin.
Neden? Niçin? Nasıl?
Atletler niçin saat yönünün aksine koşuyor?Sağ elini kullanan insanlar, ayakla yapılan hareketlerde de, sağ bacaklarını öncelikle kullanırlar. Bu nedenle de sağ bacakları daha güçlüdür. Sola kavis çizerek koştuklarında, sağ ayak dışarıda kalır. Özellikle kısa mesafe koşularında, pistin köşelerinde koşucular hafif içe meylederek koştukları için sağ ayağa daha çok yük biner ve koşucu bu kuvvetli ayağı ile sola doğru daha rahat koşar. İnsanların çoğu sağ ellerini kullanırlar. Erkeklerin sadece yüzde 5'i, kadınların ise yüzde 3'ü solaktır. Çoğunluğun rahatı düşünüldüğü için de atletler pistte saat yönünün aksi yönde koşarlar. Tabii bu durumda ve özellikle 400 metre koşularında solakların şansı biraz azalmış oluyor.
Biliyor musunuz?
İmparator türündeki penguenler -44 derecelik soğuklara dayanabilir.
Kalbimiz günde ortalama 100.000 kez çarpar.
Bir sineğin hızı saatte 8 km`dir.
Güneş ısı verdikçe küçülür.
Kangurular geri geri yürüyemezler.
İnsan vücudundaki en güçlü kas dildir.
Ütünün sararttığı çamaşırın sararan kısmını nemlendirin. Üstüne mısır nişastası serpin. Sonra, bir bez aracılığıyla, nemli kısmı ütü ile kurutun. Leke yok olur.
Kadife kaplı koltukların kadifeleri sirkeli suyla silinirse parlar.
Lavabonuzdan gelen kötü kokuyu gidermek için içine bir avuç kaya tuzu atın. Koku yok olacaktır.
İçinde yağ beklemiş şişeleri temizlemek için şişenin içerisine sirke ile parça halinde kaya tuzu atmalı ve iyice sallamalı. Bol su ile çalkaladıktan sonra şişeler ilk hali gibi olur.
Meyve suları örtünün üstüne dökülür dökülmez tuz serpin .Yıkadığınız zaman tertemiz olacaktır.
Limon kolonyası kullanarak oluşan çay lekesini çıkarabilirsiniz.
Halınız yağ lekesi olmuşsa karbonatla bunu temizleyebilirsiniz.Yağın üstüne bol karbonat döküp, biraz ovmak yeter, kuruduktan sonra iyice fırçalayın. Lekenin yok olduğunu göreceksiniz.
İçinde yumurta kaynattığınız su mineral bakımından oldukça zengin olduğu için soğuduktan sonra bitkilerinizi sulayabilirsiniz.
Tıkanan lavabolarınızı kaynar sodalı su ile açabilirsiniz. Tıkalı yere döküp bir müddet bekleyin.
Neden? Niçin? Nasıl?
Atletler niçin saat yönünün aksine koşuyor?Sağ elini kullanan insanlar, ayakla yapılan hareketlerde de, sağ bacaklarını öncelikle kullanırlar. Bu nedenle de sağ bacakları daha güçlüdür. Sola kavis çizerek koştuklarında, sağ ayak dışarıda kalır. Özellikle kısa mesafe koşularında, pistin köşelerinde koşucular hafif içe meylederek koştukları için sağ ayağa daha çok yük biner ve koşucu bu kuvvetli ayağı ile sola doğru daha rahat koşar. İnsanların çoğu sağ ellerini kullanırlar. Erkeklerin sadece yüzde 5'i, kadınların ise yüzde 3'ü solaktır. Çoğunluğun rahatı düşünüldüğü için de atletler pistte saat yönünün aksi yönde koşarlar. Tabii bu durumda ve özellikle 400 metre koşularında solakların şansı biraz azalmış oluyor.
Biliyor musunuz?
İmparator türündeki penguenler -44 derecelik soğuklara dayanabilir.
Kalbimiz günde ortalama 100.000 kez çarpar.
Bir sineğin hızı saatte 8 km`dir.
Güneş ısı verdikçe küçülür.
Kangurular geri geri yürüyemezler.
İnsan vücudundaki en güçlü kas dildir.
23 Ocak, 2009
Filistin Gazze Özel Sayısı
Seçilmiş olduğunu mu düşünüyorsun? Asil, soylu, zengin… Aslında haksız da değilsin bir açıdan. Eski ataların seçilmişlerdendi. Aklını, kalbini ve ruhunu kullanmasını iyi bilenlerden. Sen hiç ilgilenmedin bu tür şeylerle. Belki dinledin ama anlamadın. Bilerek hep işin tersini yaptın. En kötü alışkanlığın da sözünde durmamandı. Ciltler dolusu kitaba gerek yoktu. Yalnız bir tanesi yeterdi. Sen onu hiç okumadın. Okusanda belki değişmeyecektin.
Neden bunu yapıyorsun? Kendi içinde yaşadığın çatışmayı senden güçsüz, sana göre aşağılık olan insanlara zulüm ederek, çözmeye çalışıyorsun. Gökyüzündeki yıldızları, attığın bombalardan hiçbir zaman ayıramayan çocukları bilmedin. Babaların ve annelerin, çöllerde esen kum fırtınaları gibi olan çığlıklarının sesini hiç duymadın. Bir avuç toprak için, binlerce, milyonlarca, milyarlarca fazlasını attırdın çaresiz insanların üzerine.
Paran, pulun sözüm ona asaletin, seninle mi kalacak sanıyorsun. İlk başta yanıldığın gibi yine yanılıyorsun.
Delikız
<><><><><><>

BU BEBEĞİ HATIRLA
Neden bunu yapıyorsun? Kendi içinde yaşadığın çatışmayı senden güçsüz, sana göre aşağılık olan insanlara zulüm ederek, çözmeye çalışıyorsun. Gökyüzündeki yıldızları, attığın bombalardan hiçbir zaman ayıramayan çocukları bilmedin. Babaların ve annelerin, çöllerde esen kum fırtınaları gibi olan çığlıklarının sesini hiç duymadın. Bir avuç toprak için, binlerce, milyonlarca, milyarlarca fazlasını attırdın çaresiz insanların üzerine.
Paran, pulun sözüm ona asaletin, seninle mi kalacak sanıyorsun. İlk başta yanıldığın gibi yine yanılıyorsun.
Delikız
<><><><><><>

BU BEBEĞİ HATIRLABu bebek bir israil keskin nişancısı tarafından öldürüldü. Tetiğe basmadan önce hedefini nasıl ortaladığına dikkat edin. Johnson&Johnson gibi şirketler İsrail savaş makinelerinin katliyamlarını sürdürmesini sağlıyorlar. İsrail 50.kuruluş yıldönümünde, Johnson& Johnson’ı
israil’in en büyük ödülü olan 50. yıl ödülüyle ödüllendirdi. Johnson&Johnson İsrail ekonomisi güçlendirmeye halen devam ediyor.
israil’in en büyük ödülü olan 50. yıl ödülüyle ödüllendirdi. Johnson&Johnson İsrail ekonomisi güçlendirmeye halen devam ediyor.
Dualarımız da mı Yok! / Gökhan Özcan
Gecenin bir yarısı... Ülke TV'de İsrail ordusunun Gazze'de başlattığı kara saldırısıyla ilgili özel yayını endişeyle izliyorum. Sefer Turan, bölgede bulunan ve ulaşılabilir durumda bulunan herkesi canlı telefon bağlantısıyla yayına alıyor, karanlığa gömülmüş Gazze sokaklarında neler yaşandığını soruyor. Hepsi vakur, kararlı, inançlı... Hiç de feryat figan bir durum yok. Sadece dua istiyorlar. Sonra gündüz çekilmiş bir video giriyor; bir adam yıkıntılar üzerinde ezan okuyor. Akla gelebilecek her türlü zorluğun hayatı tehdit ettiği bu uzak şehirde, Filistin'in asla yenilgiye uğratılamayan iradesi sanki hep bir ağızdan Allah'ın büyüklüğünü haykırıyor. Bölgeden yayın yapabilen tek TV kanalı olan El Aksa, alt yazı geçerek izleyenleri Gazze'deki direnişçilere dua etmeye, Kur'an okumaya ve tekbir getirmeye çağırıyor.
Dua, Kur'an, tekbir... İşte silahlarımız... İşte kalplerimizi hiç değilse buğzetmeye ayarlayacak şuur... Bunu yapmalıyız. Hak edilmemiş öfkelerimizle yazıklanıp duracağımıza yerimizden kalkmalı, güzel bir abdest almalı dualar etmeliyiz. Sanki bombalar kendi çocuklarımızın başı üstünde uçuşmaktaymış gibi, hayatı tehlikede olan kendi kardeşimiz, annemiz, babamız, ailemizmiş gibi en içimizden dualar etmeliyiz. Zalimin ve mazlumun hükmünü beyan eden ayetlerle ruhlarımızın tarafını seçmeliyiz. Tekbirlerle kâdir-i mutlak olana teslimiyetimizi tekrar etmeliyiz. Buna ateş altındaki Filistinli yiğitlerden çok, bizim ihtiyacımız var.
İşte çaresizliğimize çare...
İşte kalplerimize ümit... İşte karanlığımıza kandil... Bu defa yılgınlığa kapılmayalım, kuru öfkelerle acziyetimizi örtme kolaycılığına tevessül etmeyelim ya da televizyon karşısında donup kalmayalım.
Filistin'in savaşla yoğrulan insanları bizim ne yapamayacağımızı gayet iyi biliyorlar. Gidip bu savaşta omuzdaşları olmayacağımızı biliyorlar. Bizden yapabileceğimiz bir şey istiyorlar: Dua! Kur'an! Tekbir!
Savaşların silah gücüyle, bomba marifetiyle, kirli stratejiyle kazanılmadığının çok örneği yaşandı bu çağda. Savaşları eninde sonunda haklı olanlar kazanıyor. Maneviyat önemli, ruh bereketi önemli, Allah'ın yardımı önemli... Gazze de kurtulacak bir gün, Filistin'de, bu belli... Dualarımızla ezik benliklerimizi de ekleyebiliriz belki bu zafer kervanına...
Yaşadığımız zamanın kahredici bir özelliği var, bir başlarsak konuşmaya, doğruyu teferruatta kaybediyoruz. O zaman yanılmaz söze, eğrilmez doğruya sımsıkı yapışmalı... Zamanın ağırlığından arınmanın yolu bu... Allah'a sığınmak; kendi adımıza, zulme uğrayanlar adına, her
şeye rağmen bizi sevmeye devam eden kardeşlerimiz adına...
Bir vesile olsun diye yazıyorum bu yazıyı, lütfen okuyanlar Filistin'de imanlı direnişlerini sürdüren Filistin'in yiğit halkı için dua etsinler, ne kadarına güçleri yetiyorsa Kur'an okusunlar... Kalplerini zorlukla imtihan edilen kardeşlerinin kalplerinin yanına koysunlar. Taraflarını dualarıyla seçsinler. Mazlumların asaletinden kendi ruhlarına birer avuç serinlik taşısınlar.
Gecenin bir yarısı onların çağrısını duydum, sizlere iletiyorum.
Yenişafak Gazetesi
Dua, Kur'an, tekbir... İşte silahlarımız... İşte kalplerimizi hiç değilse buğzetmeye ayarlayacak şuur... Bunu yapmalıyız. Hak edilmemiş öfkelerimizle yazıklanıp duracağımıza yerimizden kalkmalı, güzel bir abdest almalı dualar etmeliyiz. Sanki bombalar kendi çocuklarımızın başı üstünde uçuşmaktaymış gibi, hayatı tehlikede olan kendi kardeşimiz, annemiz, babamız, ailemizmiş gibi en içimizden dualar etmeliyiz. Zalimin ve mazlumun hükmünü beyan eden ayetlerle ruhlarımızın tarafını seçmeliyiz. Tekbirlerle kâdir-i mutlak olana teslimiyetimizi tekrar etmeliyiz. Buna ateş altındaki Filistinli yiğitlerden çok, bizim ihtiyacımız var.
İşte çaresizliğimize çare...
İşte kalplerimize ümit... İşte karanlığımıza kandil... Bu defa yılgınlığa kapılmayalım, kuru öfkelerle acziyetimizi örtme kolaycılığına tevessül etmeyelim ya da televizyon karşısında donup kalmayalım.
Filistin'in savaşla yoğrulan insanları bizim ne yapamayacağımızı gayet iyi biliyorlar. Gidip bu savaşta omuzdaşları olmayacağımızı biliyorlar. Bizden yapabileceğimiz bir şey istiyorlar: Dua! Kur'an! Tekbir!
Savaşların silah gücüyle, bomba marifetiyle, kirli stratejiyle kazanılmadığının çok örneği yaşandı bu çağda. Savaşları eninde sonunda haklı olanlar kazanıyor. Maneviyat önemli, ruh bereketi önemli, Allah'ın yardımı önemli... Gazze de kurtulacak bir gün, Filistin'de, bu belli... Dualarımızla ezik benliklerimizi de ekleyebiliriz belki bu zafer kervanına...
Yaşadığımız zamanın kahredici bir özelliği var, bir başlarsak konuşmaya, doğruyu teferruatta kaybediyoruz. O zaman yanılmaz söze, eğrilmez doğruya sımsıkı yapışmalı... Zamanın ağırlığından arınmanın yolu bu... Allah'a sığınmak; kendi adımıza, zulme uğrayanlar adına, her
şeye rağmen bizi sevmeye devam eden kardeşlerimiz adına...
Bir vesile olsun diye yazıyorum bu yazıyı, lütfen okuyanlar Filistin'de imanlı direnişlerini sürdüren Filistin'in yiğit halkı için dua etsinler, ne kadarına güçleri yetiyorsa Kur'an okusunlar... Kalplerini zorlukla imtihan edilen kardeşlerinin kalplerinin yanına koysunlar. Taraflarını dualarıyla seçsinler. Mazlumların asaletinden kendi ruhlarına birer avuç serinlik taşısınlar.
Gecenin bir yarısı onların çağrısını duydum, sizlere iletiyorum.
Yenişafak Gazetesi
Seyirci Kalan Yok!!!
SEYİRCİ KALAN YOK!!! (Ne acı ki hepimiz zulme destek olduk.)
“Zulme seyirci kalmak, zalime doğruda destek anlamını taşır.”
Dünya halkları, ya zalimin yanında ya da karşısında olabilirler. Seyirci kalan yoktur!!!
Dünya halklarının, Filistin ve Irak’taki katliamlara seyirci kaldığı söyleniyor. Tıpkı geçmişte, Afganistan, Bosna, Keşmir ve Cezayir’de olduğu gibi…
bu görüntünün karşısında hangi bahane bizi masum yapar!!!
Yoksa dünya halkları, ellerinden bir şey gelmediğini düşünerek, gerçekten seyirci kaldığını mı düşünüyor?
Ne komik!...
Oysa; zulüm ateşini yangına çeviren bizdik. Zalimin eline en güçlü silahları yine biz verdik.
Biz, çocukların acımasızca öldürülmesine, sıcak yuvaların yıkılmasına, annelerin gökleri parçalayan feryatlarına seyirci kalmadık. Aksine zalimlere bunları yapması için her gün destek olduk.
Dünya artık yangın yeri…
Koltuklarımıza kurulup, televizyonlarımızdan her gün insanların katledilmesini izlemek ve garip bir hüzne kapılarak “elimizden bir şey gelmiyor” yalanın arkasına sığınmak, bir sahtekarlık ve onursuzluktur!!!
Dik durmalı, İsrail, ABD, İngiltere ve işbirlikçilerini protesto etmeli, mali kaynaklarını desteklemekten vazgeçmeliyiz!
Boykota destek olmadığımız her gün dünyaya bir katilin gözleriyle baktığımızı düşünmeli; sevdiklerimize her dokunduğumuzda, ellerimizin mazlumların kanlarına bulaşmış olduğunu asla unutmamalıyız. kuzha
www.boykot-israil.org
“Zulme seyirci kalmak, zalime doğruda destek anlamını taşır.”
Dünya halkları, ya zalimin yanında ya da karşısında olabilirler. Seyirci kalan yoktur!!!
Dünya halklarının, Filistin ve Irak’taki katliamlara seyirci kaldığı söyleniyor. Tıpkı geçmişte, Afganistan, Bosna, Keşmir ve Cezayir’de olduğu gibi…
bu görüntünün karşısında hangi bahane bizi masum yapar!!!
Yoksa dünya halkları, ellerinden bir şey gelmediğini düşünerek, gerçekten seyirci kaldığını mı düşünüyor?
Ne komik!...
Oysa; zulüm ateşini yangına çeviren bizdik. Zalimin eline en güçlü silahları yine biz verdik.
Biz, çocukların acımasızca öldürülmesine, sıcak yuvaların yıkılmasına, annelerin gökleri parçalayan feryatlarına seyirci kalmadık. Aksine zalimlere bunları yapması için her gün destek olduk.
Dünya artık yangın yeri…
Koltuklarımıza kurulup, televizyonlarımızdan her gün insanların katledilmesini izlemek ve garip bir hüzne kapılarak “elimizden bir şey gelmiyor” yalanın arkasına sığınmak, bir sahtekarlık ve onursuzluktur!!!
Dik durmalı, İsrail, ABD, İngiltere ve işbirlikçilerini protesto etmeli, mali kaynaklarını desteklemekten vazgeçmeliyiz!
Boykota destek olmadığımız her gün dünyaya bir katilin gözleriyle baktığımızı düşünmeli; sevdiklerimize her dokunduğumuzda, ellerimizin mazlumların kanlarına bulaşmış olduğunu asla unutmamalıyız. kuzha
www.boykot-israil.org
ey yahudi / Sezai Karakoç
Nihayet Mescid-i Aksa’yı da yaktın ey yahudi
Asırlardır insanlığın ruhunu yaktığın gibi ey yahudi
Aya çıkarak göğe çıktığını sandın ey yahudi
Göğe çıktığına inanır inanmaz
Büyük Peygamberin göğe çıktığı yeri yaktın ey yahudi
Mescid-i Aksa’yı yaktın ey yahudi
Daha doğrusu yaktığını sandın ey yahudi
Senin yaktığın gökteki Mescid-i Aksanın ancak
gölgesidir ey yahudi
Senin yaktığın Mescid-i Aksanın ruhu değil,
Taş, toprak ve ağaçtan işaretidir ey yahudi
Ölüler gibi donmuş bizlere de
Belki Mescid-in ateşinden bir köz düşer de
Buzlarımız çözülür ey yahudi
Sen vaktiyle peygamberlere ihanet ettiğin gibi
Şimdi de
Onların en büyüğünün miraca çıkış noktasına
Göğe yükseliş noktasına ihanet ettin
Sen asıl kendi kurtuluşuna ihanet ettin
Mescid-i Aksanın ruhu yakılmaz
Yakılan ancak taş ve topraktır
Sen asıl kendini yaktın ey yahudi
Sen ancak kendi ruhunu ateşe attın
Cehennemleştirdin kendini ey yahudi
Kudüs’ü aldıktan sonra
Gazze’de yapmadığın işkence kalmadıktan sonra
Demek Mescid-i Aksayı da yaktın ey yahudi
Utanmazlığını en son uca çıkardın
Tanrıdan çekinmediğini
İnançsızlığını
Kara yürekliliğini
Zulüm aşkını
Bir kere daha ilan ettin
Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde çekeceksin
ey yahudi
Sen kutsal Kudüs’ün ruhuna ihanet ettin
Peygamberlerin dediği bir kere daha olacaktır.
Sana haber verilen cezalar bir kere daha gelecektir
başına
Sen Süleyman Peygamberin ruhunu incittin ey yahudi
Davut Peygamberin ruhunu sarstın ey yahudi
Zebur’a ihanet ettin ey yahudi
Tevrat’ın ve Zebur’un
Musa’nın Davut’un Süleyman’ın
Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin
Gelmesini bekledikleri
Geleceğini haber verdikleri
Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin
Evrene, insana, yere, göre ışık saçan
Büyük Peygamberin ayak bastığı yere
İmam olup bütün peygamberlere
Namaz kıldırdığı yere
İhanet ettin, aklınca hakaret ettin ey yahudi
Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde
çekeceksin ey yahudi
Büyük Peygamberin haber verdiği gibi
Sen cezanı çekerken
En vahşi taşların arkasına saklansan bile
Taşlar olduğun yeri haber verecek
Çünkü sen taşı bile yakacak kadar kinlisin ey yahudi
Sana hiç bir zarar vermemiş bir ümmet için
Sıkıştığın her sefer seni kurtaran
Seni koruyan
Acımasından ötürü senin kendisine sığınmanı
kabul eden
Kerim, cömert, mert bir ümmet için
İnsanlığın son ümidi bir ümmet için
En büyük kini duymaktasın
O fakir de olsa uludur
O mazlumdur
Sen onun ululuğunu ve mazlumluğunu, hakikat
taşıyıcılığını kıskanıyorsun ey yahudi
Bir gün gelecek azgınlığın sona erecektir
Kutsal Kudüs kurtulacak
Mescid-i Aksayı bu ümmet altından ve zebercetten ve yakuttan
Yeniden yapabilecek bir kudrete erecektir
O gün Tanrının azabı senin için şiddetli olacaktır
Biz istesek bile seni ondan kurtaramayacağız ey yahudi
Bize bu yapılanı yapan sen değilsin
Biz kendi cezamızı çekiyoruz
Sen de bir gün kendi cezanı çekeceksin ey yahudi
Sana yeryüzü lanet edecektir
Sana gökyüzü lanet edecektir ey yahudi
En kısa zamanda tövbe yolunu tutmazsan ey yahudi
Diriliş Sayı 1 Yıl 1969
Asırlardır insanlığın ruhunu yaktığın gibi ey yahudi
Aya çıkarak göğe çıktığını sandın ey yahudi
Göğe çıktığına inanır inanmaz
Büyük Peygamberin göğe çıktığı yeri yaktın ey yahudi
Mescid-i Aksa’yı yaktın ey yahudi
Daha doğrusu yaktığını sandın ey yahudi
Senin yaktığın gökteki Mescid-i Aksanın ancak
gölgesidir ey yahudi
Senin yaktığın Mescid-i Aksanın ruhu değil,
Taş, toprak ve ağaçtan işaretidir ey yahudi
Ölüler gibi donmuş bizlere de
Belki Mescid-in ateşinden bir köz düşer de
Buzlarımız çözülür ey yahudi
Sen vaktiyle peygamberlere ihanet ettiğin gibi
Şimdi de
Onların en büyüğünün miraca çıkış noktasına
Göğe yükseliş noktasına ihanet ettin
Sen asıl kendi kurtuluşuna ihanet ettin
Mescid-i Aksanın ruhu yakılmaz
Yakılan ancak taş ve topraktır
Sen asıl kendini yaktın ey yahudi
Sen ancak kendi ruhunu ateşe attın
Cehennemleştirdin kendini ey yahudi
Kudüs’ü aldıktan sonra
Gazze’de yapmadığın işkence kalmadıktan sonra
Demek Mescid-i Aksayı da yaktın ey yahudi
Utanmazlığını en son uca çıkardın
Tanrıdan çekinmediğini
İnançsızlığını
Kara yürekliliğini
Zulüm aşkını
Bir kere daha ilan ettin
Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde çekeceksin
ey yahudi
Sen kutsal Kudüs’ün ruhuna ihanet ettin
Peygamberlerin dediği bir kere daha olacaktır.
Sana haber verilen cezalar bir kere daha gelecektir
başına
Sen Süleyman Peygamberin ruhunu incittin ey yahudi
Davut Peygamberin ruhunu sarstın ey yahudi
Zebur’a ihanet ettin ey yahudi
Tevrat’ın ve Zebur’un
Musa’nın Davut’un Süleyman’ın
Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin
Gelmesini bekledikleri
Geleceğini haber verdikleri
Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin
Evrene, insana, yere, göre ışık saçan
Büyük Peygamberin ayak bastığı yere
İmam olup bütün peygamberlere
Namaz kıldırdığı yere
İhanet ettin, aklınca hakaret ettin ey yahudi
Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde
çekeceksin ey yahudi
Büyük Peygamberin haber verdiği gibi
Sen cezanı çekerken
En vahşi taşların arkasına saklansan bile
Taşlar olduğun yeri haber verecek
Çünkü sen taşı bile yakacak kadar kinlisin ey yahudi
Sana hiç bir zarar vermemiş bir ümmet için
Sıkıştığın her sefer seni kurtaran
Seni koruyan
Acımasından ötürü senin kendisine sığınmanı
kabul eden
Kerim, cömert, mert bir ümmet için
İnsanlığın son ümidi bir ümmet için
En büyük kini duymaktasın
O fakir de olsa uludur
O mazlumdur
Sen onun ululuğunu ve mazlumluğunu, hakikat
taşıyıcılığını kıskanıyorsun ey yahudi
Bir gün gelecek azgınlığın sona erecektir
Kutsal Kudüs kurtulacak
Mescid-i Aksayı bu ümmet altından ve zebercetten ve yakuttan
Yeniden yapabilecek bir kudrete erecektir
O gün Tanrının azabı senin için şiddetli olacaktır
Biz istesek bile seni ondan kurtaramayacağız ey yahudi
Bize bu yapılanı yapan sen değilsin
Biz kendi cezamızı çekiyoruz
Sen de bir gün kendi cezanı çekeceksin ey yahudi
Sana yeryüzü lanet edecektir
Sana gökyüzü lanet edecektir ey yahudi
En kısa zamanda tövbe yolunu tutmazsan ey yahudi
Diriliş Sayı 1 Yıl 1969
Kabe İmamı Şeyh Ahmed Bin Ali El Acmi'nin Filistin İçin Yaptığı Dua
Allah’ım ümmetimizi gaflet uykusundan uyandır.
Onları ölüm uykusundan dirilt.
Allah’ım onların liderlerini ve yöneticilerini ıslah et.
Allah’ım onların ellerini hak üzere tut.
Onların kalplerine Senin korkunu ver.
Onların kalplerinden kâfirlerin korkularını çıkart.
Onların kalplerine imanı yerleştir.
Allah’ım onların işlerini ıslah et.
Allah’ım onları İslam’la izzetlendir.
Ve İslam’ı onlarla izzetlendir.
Allah’ım cihadı onlarla zenginleştir.
Ey alemlerin Rabbi.
İzzet Senindir.
Allah’ım dinimizi izzetlendir.
Dönüş Sanadır.
Allah’ım bize ulemamızı bereketlendir.
Bizi onların ilmi ile faydalandır.
Onların basiretlerini aç.
Onların derecelerini yücelt.
Allah’ım onlara bize karşı hakkı söylet.
Dinine yardım et.
Onlar kınayıcının kınamasından korkmasınlar.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi Selahaddin gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ömer gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ebubekir gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Osman gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ali gibi izzetli kıl.
Ey âlemlerin Rabbi.
Allah’ım İslam’ı yeryüzünün her yerine hâkim kıl.
Dininin sancağını yücelt.
Kâfirlerin bayrağını alçalt.
Allah’ım kâfirleri rezil et.
Allah’ım muhakkak ki onlar Senin dinine düşmandırlar
ve Senin dostlarını öldürüyorlar.
Onlara büyük bir lanet ile lanet et.
Allah’ım hain devleti Sana şikâyet ediyorum.
Allah’ım onların liderlerini Sana şikâyet ediyorum.
Allah’ım onlar azdılar ve kibirlendiler.
Kardeşlerimizi katlettiler.
Kız kardeşlerimize kötülük yaptılar.
Çocuklarımıza şer bulaştırdılar.
Bizlere Mescid-i Aksayı men ettiler.
Allah’ım onları Sana havale ediyorum.
Allah’ım domuzları ve maymunları Sana havale ediyorum.
Allah’ım bize şaşılacak kudretini göster.
Allah’ım Mescid-i Haramda ve Mescid-i Nebevide nasıl namaz kılıyor isek
Bizleri Mescid-i Aksada da iki rekat namazla rızıklandır.
Yahudilere rağmen bunu bize nasib et.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım kitabını yaşamayı nasip et.
Allah’ım kardeşlerimize yeryüzünün her yerinde yardım et.
Cihad bayrağını yücelt.
Dinini zenginleştir.
İzzet Senindir
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi Filistin’de bir araya topla.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi ateşten koru.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım Sen şüphesiz Celal’in ile yakın semaya inersin.
Ve “İsteyen var mı? Ona vereyim.” dersin.
“Affedilmeyi isteyen var mı?Affedeyim.” dersin.
Allah’ım bütün günahlarımızdan Sana istiğfar ediyoruz.
Allah’ım Sana tövbe üzere öz veriyoruz.
Allah’ım Sana istikamet üzere söz veriyoruz.
Allah’ım Sana ihlas üzere söz veriyoruz.
Ey alemlerin sahibi.
Allah’ım Senden rızanı ve cennetin istiyoruz.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım kitabımızı bize sağımızdan vererek bizi rahatlat.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım Senin nurlu yüzünle bizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmanı isteriz.
Senin nurlu yüzüne bakarak rızıklanmayı isteriz.
Ey alemlerin Rabbi.
Ey yaratan Allah’ım ey alemlerin sahibi.
Ey göğün ve yerin Rabbi ve onlara merhamet eden Allah.
Eğer Sen bize azap edersen buna güç yettirensin.
Eğer Sen bize merhamet edersen, şüphesiz Sen mağfiret edicisin.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bu duamıza icabet ancak Sendendir.
Sen izzetlisin ve her türlü noksan sıfattan münezzehsin.
Bütün Nebilere selam olsun.
Hamd alemlerin Rabbine.
Ya Rab duamıza icabet et. (Amin)
Onları ölüm uykusundan dirilt.
Allah’ım onların liderlerini ve yöneticilerini ıslah et.
Allah’ım onların ellerini hak üzere tut.
Onların kalplerine Senin korkunu ver.
Onların kalplerinden kâfirlerin korkularını çıkart.
Onların kalplerine imanı yerleştir.
Allah’ım onların işlerini ıslah et.
Allah’ım onları İslam’la izzetlendir.
Ve İslam’ı onlarla izzetlendir.
Allah’ım cihadı onlarla zenginleştir.
Ey alemlerin Rabbi.
İzzet Senindir.
Allah’ım dinimizi izzetlendir.
Dönüş Sanadır.
Allah’ım bize ulemamızı bereketlendir.
Bizi onların ilmi ile faydalandır.
Onların basiretlerini aç.
Onların derecelerini yücelt.
Allah’ım onlara bize karşı hakkı söylet.
Dinine yardım et.
Onlar kınayıcının kınamasından korkmasınlar.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi Selahaddin gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ömer gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ebubekir gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Osman gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ali gibi izzetli kıl.
Ey âlemlerin Rabbi.
Allah’ım İslam’ı yeryüzünün her yerine hâkim kıl.
Dininin sancağını yücelt.
Kâfirlerin bayrağını alçalt.
Allah’ım kâfirleri rezil et.
Allah’ım muhakkak ki onlar Senin dinine düşmandırlar
ve Senin dostlarını öldürüyorlar.
Onlara büyük bir lanet ile lanet et.
Allah’ım hain devleti Sana şikâyet ediyorum.
Allah’ım onların liderlerini Sana şikâyet ediyorum.
Allah’ım onlar azdılar ve kibirlendiler.
Kardeşlerimizi katlettiler.
Kız kardeşlerimize kötülük yaptılar.
Çocuklarımıza şer bulaştırdılar.
Bizlere Mescid-i Aksayı men ettiler.
Allah’ım onları Sana havale ediyorum.
Allah’ım domuzları ve maymunları Sana havale ediyorum.
Allah’ım bize şaşılacak kudretini göster.
Allah’ım Mescid-i Haramda ve Mescid-i Nebevide nasıl namaz kılıyor isek
Bizleri Mescid-i Aksada da iki rekat namazla rızıklandır.
Yahudilere rağmen bunu bize nasib et.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım kitabını yaşamayı nasip et.
Allah’ım kardeşlerimize yeryüzünün her yerinde yardım et.
Cihad bayrağını yücelt.
Dinini zenginleştir.
İzzet Senindir
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi Filistin’de bir araya topla.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi ateşten koru.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım Sen şüphesiz Celal’in ile yakın semaya inersin.
Ve “İsteyen var mı? Ona vereyim.” dersin.
“Affedilmeyi isteyen var mı?Affedeyim.” dersin.
Allah’ım bütün günahlarımızdan Sana istiğfar ediyoruz.
Allah’ım Sana tövbe üzere öz veriyoruz.
Allah’ım Sana istikamet üzere söz veriyoruz.
Allah’ım Sana ihlas üzere söz veriyoruz.
Ey alemlerin sahibi.
Allah’ım Senden rızanı ve cennetin istiyoruz.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım kitabımızı bize sağımızdan vererek bizi rahatlat.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım Senin nurlu yüzünle bizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmanı isteriz.
Senin nurlu yüzüne bakarak rızıklanmayı isteriz.
Ey alemlerin Rabbi.
Ey yaratan Allah’ım ey alemlerin sahibi.
Ey göğün ve yerin Rabbi ve onlara merhamet eden Allah.
Eğer Sen bize azap edersen buna güç yettirensin.
Eğer Sen bize merhamet edersen, şüphesiz Sen mağfiret edicisin.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bu duamıza icabet ancak Sendendir.
Sen izzetlisin ve her türlü noksan sıfattan münezzehsin.
Bütün Nebilere selam olsun.
Hamd alemlerin Rabbine.
Ya Rab duamıza icabet et. (Amin)
KIRKAMBAR
ODTÜ'de 'doları boykot' çağrısı
Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) öğretim elemanları, Irak savaşı nedeniyle ABD'yi protesto etmek için "ABD Doları'nı ve mallarını boykot" çağrısında bulundu.
ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği'nden yapılan açıklamada, ABD'nin Irak'a saldırısı nedeniyle bütün dünyada ABD mallarını ve doları boykot etme önerisi yayıldığı kaydedildi.
Açıklamada, şöyle denildi:
"ABD ekonomisi doların dünyada merkez bankalarında rezerv para, dünya ticaretinde ödeme aracı ve bizim gibi ülkelerde tasarruf aracı olarak kullanılmasından büyük maddi menfaat (yılda 400 milyar dolar) kazanmaktadır. ABD ekonomisine destek vermeyelim."
AA
Tüm insanlığa çağrı :
İsrail ürünlerini protesto edelim. Bu markaların bazı ürünleri Türkiye'de bulunuyor ve bu ürünlerin hepsi gelirlerinin büyük kısmını İsrail'e gönderiyor. İsrail'in ise hangi amaçlar için kullandığını hepimiz biliyoruz. Yapılanları paramızla finanse etmeyelim."
coca cola, mcdonald’s, nestle, danone, maggi, loreal, natıonal geographıc kanal, marks spencer, carrefour, marlboro, neskafe ve company ürünleri.
Basit Hesap!
Günde bir paket Amerika sigarası (philip morris) tüketen bir kimse her ay 4.5 tl. x 30 = 135 tl. x 12 = her yıl 1.620 tl. amerikan şirketlerine kazandırmakta.
Peki hayatımızda kaç kez ve ne kadar amerikan ve İsrail saldırısına uğramış bir ülke halkına yardım ettik?
(İŞLENMİŞ) SU GİBİ AZİZ OL (Kİ), SÖMÜRENİN ÇOK OLSUN
coca cola familyasından damıtılmış su: Turkuaz
www.boykot-israil.org
Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) öğretim elemanları, Irak savaşı nedeniyle ABD'yi protesto etmek için "ABD Doları'nı ve mallarını boykot" çağrısında bulundu.
ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği'nden yapılan açıklamada, ABD'nin Irak'a saldırısı nedeniyle bütün dünyada ABD mallarını ve doları boykot etme önerisi yayıldığı kaydedildi.
Açıklamada, şöyle denildi:
"ABD ekonomisi doların dünyada merkez bankalarında rezerv para, dünya ticaretinde ödeme aracı ve bizim gibi ülkelerde tasarruf aracı olarak kullanılmasından büyük maddi menfaat (yılda 400 milyar dolar) kazanmaktadır. ABD ekonomisine destek vermeyelim."
AA
Tüm insanlığa çağrı :
İsrail ürünlerini protesto edelim. Bu markaların bazı ürünleri Türkiye'de bulunuyor ve bu ürünlerin hepsi gelirlerinin büyük kısmını İsrail'e gönderiyor. İsrail'in ise hangi amaçlar için kullandığını hepimiz biliyoruz. Yapılanları paramızla finanse etmeyelim."
coca cola, mcdonald’s, nestle, danone, maggi, loreal, natıonal geographıc kanal, marks spencer, carrefour, marlboro, neskafe ve company ürünleri.
Basit Hesap!
Günde bir paket Amerika sigarası (philip morris) tüketen bir kimse her ay 4.5 tl. x 30 = 135 tl. x 12 = her yıl 1.620 tl. amerikan şirketlerine kazandırmakta.
Peki hayatımızda kaç kez ve ne kadar amerikan ve İsrail saldırısına uğramış bir ülke halkına yardım ettik?
(İŞLENMİŞ) SU GİBİ AZİZ OL (Kİ), SÖMÜRENİN ÇOK OLSUN
coca cola familyasından damıtılmış su: Turkuaz
www.boykot-israil.org
06 Ocak, 2009
Şehvar'ın 22. sayısı
Benim Adım Filistin
Benim adım Filistin.Adı tüm meydanlara yazılan Filistin.
Adı beni saran ve kuşatan Filistin.
Ruhumun en derinliklerine işleyen Filistin.
Topraklarının beni, benimde onu tanıdığım Filistin.
Onu değil beni parçalayın dediğim vatanım!
Geçmişten beni her an çağıran Selahattin...
Beni, binlerce esiri ve mahkumuyla;Her zaman yardıma çağıran Mescid-i aksa.
Ey Aksa ümmetin ilk kıblesi...
Siyonistleri kahreden edanla paramparça et...
Siyonistlerin ruhunu söndüren akşam,Gökyüzünü Filistin bayrağıyla donat...
Filistinim... Filistinim... Filistinim...
www.umutfm.com/izle.php?id=11625
Tıklayın ve lütfen bu küçük kızı samimiyetini izleyin.
Koka kola iç Filistinli Katlet
İçerdiği maddeleri tepkilere rağmen ısrarla gizli tutan Coca Cola’nın İsrail’in en büyük destekçilerinden biri olduğunu biliyor muydunuz? Gazze’de yüzlerce Filistinli’yi katleden, camileri, okulları ve evleri yerle bir eden İsrail’in en büyük finans kaynağı Coca Cola firması. İçerisinde türlü maddeler bulunan Coca Cola’yı her içtiğinizde, aynı zamanda İsrail ordusuna bomba teminatı sağlıyorsunuz.
Coca Cola’nın yaptığı reklamlardan birinde aynen şöyle deniliyor: Coca Cola iç, İsrail’i destekle. Amerikan ürünlerini destekleyerek, İsrail’e destek verin.’
Belçika’da, Sağlık Bakanlığı’nın bu ürünü içenlerde ciddi zehirlenmeler görüldüğünü ve bu içeceğin içerdiği maddeler nedeniyle alyuvarların eridiğini, dolayısıyla kansızlık meydana geldiğini bildirdiği Coca Cola, elde ettiği kârının yüzde 50’sini de İsrail ordusuna aktarıyor.
Lütfen biraz daha duyarlı olalım ve kardeşlerimiz için elimizden gelen gayreti gösterelim.
israil ile kurulan her türlü ilişki verilen her türlü destek bir kardeşlik suçudur. Böyle bir suça iştirak etmeyelim.“Bütün müminler kardeştir...” (hucurat/10)
Koka kola iç Filistinli Katlet
İçerdiği maddeleri tepkilere rağmen ısrarla gizli tutan Coca Cola’nın İsrail’in en büyük destekçilerinden biri olduğunu biliyor muydunuz? Gazze’de yüzlerce Filistinli’yi katleden, camileri, okulları ve evleri yerle bir eden İsrail’in en büyük finans kaynağı Coca Cola firması. İçerisinde türlü maddeler bulunan Coca Cola’yı her içtiğinizde, aynı zamanda İsrail ordusuna bomba teminatı sağlıyorsunuz.
Coca Cola’nın yaptığı reklamlardan birinde aynen şöyle deniliyor: Coca Cola iç, İsrail’i destekle. Amerikan ürünlerini destekleyerek, İsrail’e destek verin.’
Belçika’da, Sağlık Bakanlığı’nın bu ürünü içenlerde ciddi zehirlenmeler görüldüğünü ve bu içeceğin içerdiği maddeler nedeniyle alyuvarların eridiğini, dolayısıyla kansızlık meydana geldiğini bildirdiği Coca Cola, elde ettiği kârının yüzde 50’sini de İsrail ordusuna aktarıyor.
Lütfen biraz daha duyarlı olalım ve kardeşlerimiz için elimizden gelen gayreti gösterelim.
israil ile kurulan her türlü ilişki verilen her türlü destek bir kardeşlik suçudur. Böyle bir suça iştirak etmeyelim.“Bütün müminler kardeştir...” (hucurat/10)
Ey Kavmim / Mustafa İslamoğlu
Ey Kavmim!
Dünden bugüne hâl-i pür melaline dön de bir bak. Düşmanlarının putuna tapıyorsun, ama bunun farkında bile değilsin.
İsrailoğulları da öyle yapmıştı. Firavun'un zulmünden kurtulunca, gerçek kurtarıcılarını çabuk unuttular. Musa Tur'a, Rabbinin mesajını almaya gittiğinde, ellerindeki altın gümüş takılardan bir heykel yapıp tapmaya koyuldular. Bu taptıkları buzağı heykeli, kimin tanrısıydı biliyor musun? Kendi özgürlüklerine ve hayatlarına kasteden Firavun'un. Yani düşmanlarının.
Kendi peygamberlerini taşlayan, linç eden, çarmıha geren İsrailoğulları gibi, iyilerini taşlıyorsun Ey kavmim! İçindeki iyiliği taşladığını, onu katlettiğini bilmeden yapıyorsun bunu. Seni aydınlatmak için yanan her ışığı, bir kova su alıp söndürmek için koşuyorsun. "Yangın var!" diyenlerin ardınca gidiyorsun. Bilmiyorsun ki ışığı söndürmek için seğirtenler, senin imanını kundaklayanların ta kendisidirler.
Ey kavmim!
Tıpkı, kendi peygamberlerine "Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz oturup burada sizi bekliyoruz" diyen İsrailoğulları gibisin. Özgürlük uğruna bedel ödemeye yanaşmıyorsun. Sözleşmene ihanet ediyorsun. Men ve Selva'yı önünde bulsan, "Hani bunun soğanı sarımsağı?" diyorsun. Soğanı, sarımsağı özgürlüğe tercih ediyorsun. Hakikatin ardınca değil, atalarının ardınca gidiyorsun. Ölülerin için ölüyor, fakat dirilerini ellerinle öldürüyorsun.
Ey kavmim!
İsa'nın diliyle "badanalı kabirlere benziyorsun". Dışardan alımlı-çalımlı görünmeye çabalıyorsun, fakat için leş gibi kokuyor. Paraya ve korkuya iman ediyorsun. Efendilerin seni para ve korkuyla güdüyor. O efendiler ki, onlar senin eserindir. Bu halinle sen, celladını doğuran talihsiz analara benziyorsun. Suçu savunuyor, suçluyu koruyor, mağduru tekmeliyorsun. Zalimi yüceltiyor, mazlumu eziyorsun. Değerlerini pazarlıyor, kimliğinden utanıyorsun.
Ey kavmim!
Tufanın kokusu geliyor, fakat sen gemileri ve gemicileri taşlıyorsun. İbrahim'e su taşıyanları suçluyor, Nemrud'a odun taşıyanları alkışlıyorsun. Asiye'ye "asi", Hacer'e "kaçak", Meryem'e "günahkar" gözüyle bakıyorsun. Hüseyin'e "zavallı", Zeyneb'e "hesap bilmez" gözüyle bakıyorsun. Eğer Lady Godiwa işgalciler tarafından senin şehirlerinde çırılçıplak soyulup dolaştırılsaydı, hep birlikte kapı altından seyredecekmiş gibi duruyorsun. Jean Darck'ın ateşini tutuşturmak için sıraya giriyorsun. Söyle ey kavmim, içinde kaç Mata Hari barındırıyorsun?
Ey kavmim!
Nuh Kavmi'ni unutma! Âd ve Semud kavimlerini unutma! Sodom ve Gomore'yi unutma! Karun'u unutma!
Ey kavmim!
Safını seç. Anlamdan yana mısın, anlamsızlıktan yana mı? Sevaptan yana mısın, günahtan yana mı? Adem'den yana mısın, İblis'ten yana mı? Habil'den yana mısın, Kabil'den yana mı? İbrahim'den yana mısın, Nemrut'tan yana mı? Musa'dan yana mısın, Firavun'dan yana mı?
Güce tapma ey kavmim! Zalimini öz ellerinle besleme! Korkuya boyun eğme ey kavmim! Zillet halkasını ellerinle boğazına geçirme! Sana fiyat biçenlerin ödediğine aldanma ey kavmim! Sana değer biçenlerin yüreğine sığın.
Unutma ki kulun gücünün bittiği yerde Allah'ın yardımı başlar.İçindeki iyileri gözet! Onları içinden çıkardığın eşkıyalara rüşvet verme! Toplumsal değişimin baharı geldiğinde kullanacağın bir maya bulunsun. Ona gözün gibi bak. Yüreğinde bir inci gibi sakla zamanın afetlerinden, kendi afetlerinden. Ağla ey kavim! Anla ey kavmim.
Dünden bugüne hâl-i pür melaline dön de bir bak. Düşmanlarının putuna tapıyorsun, ama bunun farkında bile değilsin.
İsrailoğulları da öyle yapmıştı. Firavun'un zulmünden kurtulunca, gerçek kurtarıcılarını çabuk unuttular. Musa Tur'a, Rabbinin mesajını almaya gittiğinde, ellerindeki altın gümüş takılardan bir heykel yapıp tapmaya koyuldular. Bu taptıkları buzağı heykeli, kimin tanrısıydı biliyor musun? Kendi özgürlüklerine ve hayatlarına kasteden Firavun'un. Yani düşmanlarının.
Kendi peygamberlerini taşlayan, linç eden, çarmıha geren İsrailoğulları gibi, iyilerini taşlıyorsun Ey kavmim! İçindeki iyiliği taşladığını, onu katlettiğini bilmeden yapıyorsun bunu. Seni aydınlatmak için yanan her ışığı, bir kova su alıp söndürmek için koşuyorsun. "Yangın var!" diyenlerin ardınca gidiyorsun. Bilmiyorsun ki ışığı söndürmek için seğirtenler, senin imanını kundaklayanların ta kendisidirler.
Ey kavmim!
Tıpkı, kendi peygamberlerine "Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz oturup burada sizi bekliyoruz" diyen İsrailoğulları gibisin. Özgürlük uğruna bedel ödemeye yanaşmıyorsun. Sözleşmene ihanet ediyorsun. Men ve Selva'yı önünde bulsan, "Hani bunun soğanı sarımsağı?" diyorsun. Soğanı, sarımsağı özgürlüğe tercih ediyorsun. Hakikatin ardınca değil, atalarının ardınca gidiyorsun. Ölülerin için ölüyor, fakat dirilerini ellerinle öldürüyorsun.
Ey kavmim!
İsa'nın diliyle "badanalı kabirlere benziyorsun". Dışardan alımlı-çalımlı görünmeye çabalıyorsun, fakat için leş gibi kokuyor. Paraya ve korkuya iman ediyorsun. Efendilerin seni para ve korkuyla güdüyor. O efendiler ki, onlar senin eserindir. Bu halinle sen, celladını doğuran talihsiz analara benziyorsun. Suçu savunuyor, suçluyu koruyor, mağduru tekmeliyorsun. Zalimi yüceltiyor, mazlumu eziyorsun. Değerlerini pazarlıyor, kimliğinden utanıyorsun.
Ey kavmim!
Tufanın kokusu geliyor, fakat sen gemileri ve gemicileri taşlıyorsun. İbrahim'e su taşıyanları suçluyor, Nemrud'a odun taşıyanları alkışlıyorsun. Asiye'ye "asi", Hacer'e "kaçak", Meryem'e "günahkar" gözüyle bakıyorsun. Hüseyin'e "zavallı", Zeyneb'e "hesap bilmez" gözüyle bakıyorsun. Eğer Lady Godiwa işgalciler tarafından senin şehirlerinde çırılçıplak soyulup dolaştırılsaydı, hep birlikte kapı altından seyredecekmiş gibi duruyorsun. Jean Darck'ın ateşini tutuşturmak için sıraya giriyorsun. Söyle ey kavmim, içinde kaç Mata Hari barındırıyorsun?
Ey kavmim!
Nuh Kavmi'ni unutma! Âd ve Semud kavimlerini unutma! Sodom ve Gomore'yi unutma! Karun'u unutma!
Ey kavmim!
Safını seç. Anlamdan yana mısın, anlamsızlıktan yana mı? Sevaptan yana mısın, günahtan yana mı? Adem'den yana mısın, İblis'ten yana mı? Habil'den yana mısın, Kabil'den yana mı? İbrahim'den yana mısın, Nemrut'tan yana mı? Musa'dan yana mısın, Firavun'dan yana mı?
Güce tapma ey kavmim! Zalimini öz ellerinle besleme! Korkuya boyun eğme ey kavmim! Zillet halkasını ellerinle boğazına geçirme! Sana fiyat biçenlerin ödediğine aldanma ey kavmim! Sana değer biçenlerin yüreğine sığın.
Unutma ki kulun gücünün bittiği yerde Allah'ın yardımı başlar.İçindeki iyileri gözet! Onları içinden çıkardığın eşkıyalara rüşvet verme! Toplumsal değişimin baharı geldiğinde kullanacağın bir maya bulunsun. Ona gözün gibi bak. Yüreğinde bir inci gibi sakla zamanın afetlerinden, kendi afetlerinden. Ağla ey kavim! Anla ey kavmim.
Tesettür Emrinin Neresindeyiz? / 2 Tuba Öztürk
4- Başörtüsü Aşırı süslü, şeffaf, göz alıcı renkte ve yaldızlı başörtüsü: Örtünmenin hedefi "dikkat çekmemek" olduğu halde, bu tür başörtüler dikkatleri üzerine toplamaktadır. Şeffaf olanlar, içini göstererek hadislere açık bir muhalefet teşkil etmektedir.Boynu ve -baştan arkaya kayarak- saçı tam örtmeyen başörtüsü: Yalnız çene altından veya enseden bir düğüm atılınca, boyun açık kalmakta ve âyette geçen "başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar." emri terk edilmektedir. Altına tülbent takılmayan ve sağlam bağlanmayan başörtüleri de saçın bir bölümünü açıkta bırakmakta ve Rabbimizin emri ihlâl edilmiş olmaktadır.Pardesü ve elbisenin içinde bırakılmak veya ense üzerinde düğümlenerek sıktırılmak suretiyle, saçın şeklini ortaya çıkaran başörtüsü: Hadislerde geçen "deve hörgücü" tabirine benzeyen bu şekiller, dikkat çekici olarak örtünmenin amacını tehlikeye düşürmektedir.
5. Çoraplar İnce, dantelli, desenli veya şeffaf çoraplar, pardesünün altında kalan kısımları tesettür ölçüsünün dışında bırakmaktadır. Tesettür, tenin görünmemesini amaçlarken ince çorap tesettür sağlamamakta ve Rabbimizin emrine uyulmamış olunmaktadır.
6- Bazı aksesuar ve teferruat hataları Nakışlı eşarp altı alın süsleri, aşırı süslü, dikkat çekici, uzun topuklu ve yüksek tabanlı ayakkabılar. Parlak renkli gösterişli çantalar,tıbbî zorunluluğu olmayan süslü güneş gözlükleri, aşırı parfüm ve cazibeli makyaj, sandalet tipi dikkat çekici ayakkabılar,gurur ve kibre sebep olacak markalı giysiler...
Günümüz insanı bir çok dış tesirin hücumu altındadır. Medya, çevre ve nefsinin taarruzları karşısında, sağlam bir kalb yapısı bulunmayan müslümanın, inandığı değerlerinin yara alması kaçınılmazdır. Kalbde başlayan bu hastalıklar daha sonra dışına da tesir ederek "ne yapalım, zaman bunu gerektiriyor, Allah affeder" aldatmacasına insanları sığındırmakta ve İslâm"ın emirlerini ihlal ettirmektedir.
Her geçen yıl tesettür husûsunda zaafların arttığına şahit olmaktayız. Yıllar önce hiç rastlamadığımız veya bu bir tesettür şekli diyemeyeceğimiz elbiseler, şimdilerde bizlere gayet normal gelmektedir. Yarım pardesüler, ince çoraplar, boyundan bağlanmış sıkı başörtüler, önü açık pardesüler…vb. her sene yeni icatlar karşımıza çıkmaktadır. Bunlarda en büyük mes"uliyet, defileler düzenleyerek tesettür giyimine ticârî noktadan yaklaşan bazı büyük mağazalar ve bunları giyerek emsâl olan hanımlardır.
Diğer tarafta bütün bunlara bakarak, İslam"ın tesettür emrini, yalnızca şekil ve renkten ibaret olarak anlayıp uygulamak da yanlıştır. Zira İslâm genel ölçüleri belirlemekle birlikte, bunun tatbikâtını o genel ölçüleri ihmal etmemek şartıyla, iklim, kültür ve insanların tercihlerine bırakılmıştır.
Bu sebeple tarih boyunca değişen çeşitli makul kültürlerin ve coğrafî şartların o toplumların kıyafetlerine yansıması çok tabiîdir. Farklı model ve renkler ve soğuk-sıcak iklimlere göre muhtelif tercihler insanlar tarafından seçilebilir. Ancak, bütün bunlarda asıl olan, daha önce de belirttiğimiz gibi, Rabbimizin sınırlarının titizlikle korunmasıdır. Bu hususta, Rabbimizin hudutlarına gereken dikkat gösterildikten sonra, pek çok farklı renk ve şekilde tesettür tarzı tercih edilebilir.
Şu da unutulmamalıdır ki, insanın güzelliği dışından ziyâde, ruh güzelliği iledir. Neticede dış güzellik, birgün yok olacak; ama hayâ, imân ve takvâ güzelliği ebediyyen bizimle kalacaktır. Bu yüzden sadece dış güzelliğe ihtimam göstererek, iç güzelliğimizi ihmal etmememiz lazımdır. Evlenirken bile Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, "Kadın dört şeyi için nikahlanır: Malı, güzelliği, soyu ve dini için. Sen dindar olanını tercih et..." buyurarak, bize asıl güzelliğimizin merkezini işaret etmişlerdir. Rabbimiz de yarın kıyâmette bizlere dış güzelliğimizden değil, dinimizi ne ölçüde yaşayıp yaşayamadığımız hususunda, hesaba çekecektir.
Tabii ki, temiz ve uyumlu şekilde giyinmek şiârımız olacaktır. Bu, zaten dinimizin de emridir. Ama bir Müslüman, bir çok işinde olması gerektiği gibi orta yolu kaybetmemelidir. Dinimizin emirlerini çiğnemek pahasına "gösterişli" giyinerek, dikkat çekme yanlışlığına düşmemelidir. Bizi gören insanlar, bizde İslam"ı görmeli ve takdir etmelidirler.
Kur"ân-ı Kerîm"de Allâh"ın sınırlarını koruyan, iffetine dikkat eden kadınların, âhirette daha güzeliyle mükafatlandırılacağı ifade edilmektedir. Âyetlerde mümin kadına birer nîmet ve mükafat olarak, cennette atlastan işlenmiş elbiseler, ipekler, inci, altın ve gümüş ziynetlerden bahsedilmektedir. Rabbimiz cennetteki bu nimetleri, sâliha mümin kadınlara vâat etmektedir.
Kadınlarla İlgili Birkaç Mesele
Bunların yanında aslında daha tafsîlatlı bir şekilde ele alınması gereken birkaç önemli hususa da temas etmek faydalı olacaktır: İslam"ın rûhuna ters bazı fiiller, bizim âhiretimizi ziyana uğratmaktadır.
Mesela:
* Tesettürlü bir hanımın "erkekler arasında" sekreter vb. olarak, İslam"a uygun olmayan işlerde çalışması,
* Yanında mahremi bulunmayan bir hanımın, yalnız başına uzun seyahatlere çıkması,
* Mahremi olmayan müslüman âilelerin aynı masada beraberce yemek yemeleri, aynı odada sohbet etmeleri,
* Dindar genç evlilerin, sokaklarda, ancak ev ortamında dolaşılabilecek görünümde gezmeleri,
* Tesettürlü bir hanımın toplum içinde sigara içmesi, Rabbimiz hepimizi emrine itaat eden, üç günlük dünyanın fânî zevklerine aldanmayan, bu âlemdeki fânîlerin iltifatlarına kanmayıp, rızasını kazanan ve ebedî olarak cennet elbiseleri ile mükafatlanan kullarından eylesin.
Âmin…
5. Çoraplar İnce, dantelli, desenli veya şeffaf çoraplar, pardesünün altında kalan kısımları tesettür ölçüsünün dışında bırakmaktadır. Tesettür, tenin görünmemesini amaçlarken ince çorap tesettür sağlamamakta ve Rabbimizin emrine uyulmamış olunmaktadır.
6- Bazı aksesuar ve teferruat hataları Nakışlı eşarp altı alın süsleri, aşırı süslü, dikkat çekici, uzun topuklu ve yüksek tabanlı ayakkabılar. Parlak renkli gösterişli çantalar,tıbbî zorunluluğu olmayan süslü güneş gözlükleri, aşırı parfüm ve cazibeli makyaj, sandalet tipi dikkat çekici ayakkabılar,gurur ve kibre sebep olacak markalı giysiler...
Günümüz insanı bir çok dış tesirin hücumu altındadır. Medya, çevre ve nefsinin taarruzları karşısında, sağlam bir kalb yapısı bulunmayan müslümanın, inandığı değerlerinin yara alması kaçınılmazdır. Kalbde başlayan bu hastalıklar daha sonra dışına da tesir ederek "ne yapalım, zaman bunu gerektiriyor, Allah affeder" aldatmacasına insanları sığındırmakta ve İslâm"ın emirlerini ihlal ettirmektedir.
Her geçen yıl tesettür husûsunda zaafların arttığına şahit olmaktayız. Yıllar önce hiç rastlamadığımız veya bu bir tesettür şekli diyemeyeceğimiz elbiseler, şimdilerde bizlere gayet normal gelmektedir. Yarım pardesüler, ince çoraplar, boyundan bağlanmış sıkı başörtüler, önü açık pardesüler…vb. her sene yeni icatlar karşımıza çıkmaktadır. Bunlarda en büyük mes"uliyet, defileler düzenleyerek tesettür giyimine ticârî noktadan yaklaşan bazı büyük mağazalar ve bunları giyerek emsâl olan hanımlardır.
Diğer tarafta bütün bunlara bakarak, İslam"ın tesettür emrini, yalnızca şekil ve renkten ibaret olarak anlayıp uygulamak da yanlıştır. Zira İslâm genel ölçüleri belirlemekle birlikte, bunun tatbikâtını o genel ölçüleri ihmal etmemek şartıyla, iklim, kültür ve insanların tercihlerine bırakılmıştır.
Bu sebeple tarih boyunca değişen çeşitli makul kültürlerin ve coğrafî şartların o toplumların kıyafetlerine yansıması çok tabiîdir. Farklı model ve renkler ve soğuk-sıcak iklimlere göre muhtelif tercihler insanlar tarafından seçilebilir. Ancak, bütün bunlarda asıl olan, daha önce de belirttiğimiz gibi, Rabbimizin sınırlarının titizlikle korunmasıdır. Bu hususta, Rabbimizin hudutlarına gereken dikkat gösterildikten sonra, pek çok farklı renk ve şekilde tesettür tarzı tercih edilebilir.
Şu da unutulmamalıdır ki, insanın güzelliği dışından ziyâde, ruh güzelliği iledir. Neticede dış güzellik, birgün yok olacak; ama hayâ, imân ve takvâ güzelliği ebediyyen bizimle kalacaktır. Bu yüzden sadece dış güzelliğe ihtimam göstererek, iç güzelliğimizi ihmal etmememiz lazımdır. Evlenirken bile Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, "Kadın dört şeyi için nikahlanır: Malı, güzelliği, soyu ve dini için. Sen dindar olanını tercih et..." buyurarak, bize asıl güzelliğimizin merkezini işaret etmişlerdir. Rabbimiz de yarın kıyâmette bizlere dış güzelliğimizden değil, dinimizi ne ölçüde yaşayıp yaşayamadığımız hususunda, hesaba çekecektir.
Tabii ki, temiz ve uyumlu şekilde giyinmek şiârımız olacaktır. Bu, zaten dinimizin de emridir. Ama bir Müslüman, bir çok işinde olması gerektiği gibi orta yolu kaybetmemelidir. Dinimizin emirlerini çiğnemek pahasına "gösterişli" giyinerek, dikkat çekme yanlışlığına düşmemelidir. Bizi gören insanlar, bizde İslam"ı görmeli ve takdir etmelidirler.
Kur"ân-ı Kerîm"de Allâh"ın sınırlarını koruyan, iffetine dikkat eden kadınların, âhirette daha güzeliyle mükafatlandırılacağı ifade edilmektedir. Âyetlerde mümin kadına birer nîmet ve mükafat olarak, cennette atlastan işlenmiş elbiseler, ipekler, inci, altın ve gümüş ziynetlerden bahsedilmektedir. Rabbimiz cennetteki bu nimetleri, sâliha mümin kadınlara vâat etmektedir.
Kadınlarla İlgili Birkaç Mesele
Bunların yanında aslında daha tafsîlatlı bir şekilde ele alınması gereken birkaç önemli hususa da temas etmek faydalı olacaktır: İslam"ın rûhuna ters bazı fiiller, bizim âhiretimizi ziyana uğratmaktadır.
Mesela:
* Tesettürlü bir hanımın "erkekler arasında" sekreter vb. olarak, İslam"a uygun olmayan işlerde çalışması,
* Yanında mahremi bulunmayan bir hanımın, yalnız başına uzun seyahatlere çıkması,
* Mahremi olmayan müslüman âilelerin aynı masada beraberce yemek yemeleri, aynı odada sohbet etmeleri,
* Dindar genç evlilerin, sokaklarda, ancak ev ortamında dolaşılabilecek görünümde gezmeleri,
* Tesettürlü bir hanımın toplum içinde sigara içmesi, Rabbimiz hepimizi emrine itaat eden, üç günlük dünyanın fânî zevklerine aldanmayan, bu âlemdeki fânîlerin iltifatlarına kanmayıp, rızasını kazanan ve ebedî olarak cennet elbiseleri ile mükafatlanan kullarından eylesin.
Âmin…
Şeytan Diyor ki: Müsait değilim, ayrıntıya girmeyin/ Hüseyin Akın
Şeytanı uzaklarda aramayın, o gözünüzün önünde bulunup da göremediğiniz şeyde saklıdır. Ya şişenin dibindedir, ya da sabahın ezana yakın vaktinde tepenizden aşağıya boca edilmeye hazır şerbetin içerisinde.
Tahtını öyle bir yere kurar ki siz orada bir şeytanlık olacağına hiç ihtimal vermezsiniz. Ara sıra bulunduğu yerden ruhunuza bir takım esintiler fısıldamadan edemez. Hemen bu fısıltıları nefsinizin anlayacağı dile tercüme eder, bir adım daha ötesi “şeytan diyor ki” girizgâhıyla bir anda kendinizi onun mesaj memuru olarak bulursunuz.
Şeytanın en kullanışlı kamuflajıdır ayrıntı. Önünde bir lahza beklemeksizin “adam sen de” diyerek aldırışsız geçtiğimiz her ayrıntıya dâhildir. Ayrıntı yok sayıcıları için bir şeyin fenalığı o şeyin görünürlüğü ile doğru orantılıdır.
Küçük olan her şey mekânı ve konumu ne olursa olsun önemsiz ve hükümsüzdür onlar için. Gömlekteki leke ile kalpteki leke arasında hiçbir fark yoktur.
“Bir keresinden, bir damlasından bir şey olmaz” kabilinden sözlere sığınanlar şeytanın fındıkkabuğunu doldurmayan meseleler içerine döşek serip yuva yaptığını bilmeyenlerdir.
Bir sinek bir ampule pislese ne olur mantığıyla hareket ettiklerinden önlerini görme imkânları yoktur. Ne zaman ki ampul pislikten ışığı dışarıya göstermez olur, başlarına gelenin bir öngörüsüzlükten kaynaklandığını o zaman fark ederler. Artık ne önlerini görebilirler ne de arkalarını.
Ayrıntı güzelin ve güzelliğin sessizice büyüdüğü bakir alandır. Kabuktan öze inmeyenler bu alanı hep Vandalların ve barbarların talanına terk ederler.
Şeytan herkesten evvel kokuyu alarak kabukla öz arasına girer. Zahidin attığı taştan her defasında şeytandan çok, ayrıntı yumağına dolanmış güzellik nasibini alır. Ama bu kez etrafı sarıldı şeytanın, hiçbir yere kaçamaz.
Lamure dergisi dört sayıdır ayrıntıda saklanan şeytanı semtine yaklaştırmıyor. Üstelik dergi sadece şeytanı kovmakla kalmamış, kendine ait olmayan mekânlarda dolaşmaması için şeytanın bacağını da kırmış.
Bir şeyi ilk bakışta fark edip görebilmenin güzelliğini yaşamak isteyenlere önce “besmele”yi hatırlatalım: Şeytan acaba niçin taşlanmıştır?
Hak ile batılın, doğru ile eğrinin, güzel ile çirkinin arasına girip manzarayı kapattığı, mesafeyi daralttığı için!
Ona gizlice minnet duygusu besleyelim diye hiçbir zaman evimizi elimizden almaz şeytan, ama anahtarı vermeye yaklaşmaz. Acaba hangisi ayrıntı; koskoca ev mi, küçücük anahtar mı? Anahtar şeytanın elinde olduktan sonra ev sizin olsa neye yarar!
Bedenimizin yanında bir görülmez cevher olan ruhumuzun durumu da aynen böyledir. Bedeninizi öne çıkarıp ruhunuzu detay kabul ettiğiniz vakit şeytan ruhunuza kolayca gizlenerek bedeninizi dilediği gibi yönlendirecektir.
Zavallı insan, yıllar yılı kaybettiği mutluluğu yanlış adreslerde arar durur, oysaki sahici mutluluklar hep işe yaramaz deyip peşine düşmediğimiz, unutmaya terk ettiğimiz ayrıntılarda saklıdır.
Büyük meselelerin adamı olabilmek için dünyanın tükenmez devasa işlerinin peşine düşmek bir insana zaten oyalamaca olarak yetip artar, şeytanın artı bir müdahalesine hiç gerek yoktur.
Ne zaman ki kubbeden habbeye dönüş yapar kelebeğin kanadındaki desenden, karıncanın ağzındaki saman çöpüne ilgilenir hale gelirsiniz, işte o zaman şeytan kendi toprakları işgal edilmişçesine harekete geçer.
Şeytan tam anlamıyla manipülatif bir varlıktır. Söze konar, düşünceye sürünür, duyguya karışır, harekete geçer. Bütün bunları yaparken titrek bir dal ucundaymış gibi davranır. Gören bir kere, bir kere daha bakıp “şeytan bunun neresinde” demekten kendini almaz. Oysa çoktan sazın telinden dudağın ucuna doğru yol almıştır. Bundan sonraki yolculuğu kendine uygun bir vasıta bulup kalbe intikal etmektir.
Yaşadığım hayat bana hiçbir şeye “ayrıntı” deyip geçmemeyi öğretti.
Böylelikle hem şeytanın yatağını bozup bacağını kırmış oldum, hem de böylelikle şeytana ayakkabı gerekmediğinden ona pabucunu ters giydirmeye hazırlanan onlarca kişi bu sayede işsiz kalmış oldu. Milligazete
Tahtını öyle bir yere kurar ki siz orada bir şeytanlık olacağına hiç ihtimal vermezsiniz. Ara sıra bulunduğu yerden ruhunuza bir takım esintiler fısıldamadan edemez. Hemen bu fısıltıları nefsinizin anlayacağı dile tercüme eder, bir adım daha ötesi “şeytan diyor ki” girizgâhıyla bir anda kendinizi onun mesaj memuru olarak bulursunuz.
Şeytanın en kullanışlı kamuflajıdır ayrıntı. Önünde bir lahza beklemeksizin “adam sen de” diyerek aldırışsız geçtiğimiz her ayrıntıya dâhildir. Ayrıntı yok sayıcıları için bir şeyin fenalığı o şeyin görünürlüğü ile doğru orantılıdır.
Küçük olan her şey mekânı ve konumu ne olursa olsun önemsiz ve hükümsüzdür onlar için. Gömlekteki leke ile kalpteki leke arasında hiçbir fark yoktur.
“Bir keresinden, bir damlasından bir şey olmaz” kabilinden sözlere sığınanlar şeytanın fındıkkabuğunu doldurmayan meseleler içerine döşek serip yuva yaptığını bilmeyenlerdir.
Bir sinek bir ampule pislese ne olur mantığıyla hareket ettiklerinden önlerini görme imkânları yoktur. Ne zaman ki ampul pislikten ışığı dışarıya göstermez olur, başlarına gelenin bir öngörüsüzlükten kaynaklandığını o zaman fark ederler. Artık ne önlerini görebilirler ne de arkalarını.
Ayrıntı güzelin ve güzelliğin sessizice büyüdüğü bakir alandır. Kabuktan öze inmeyenler bu alanı hep Vandalların ve barbarların talanına terk ederler.
Şeytan herkesten evvel kokuyu alarak kabukla öz arasına girer. Zahidin attığı taştan her defasında şeytandan çok, ayrıntı yumağına dolanmış güzellik nasibini alır. Ama bu kez etrafı sarıldı şeytanın, hiçbir yere kaçamaz.
Lamure dergisi dört sayıdır ayrıntıda saklanan şeytanı semtine yaklaştırmıyor. Üstelik dergi sadece şeytanı kovmakla kalmamış, kendine ait olmayan mekânlarda dolaşmaması için şeytanın bacağını da kırmış.
Bir şeyi ilk bakışta fark edip görebilmenin güzelliğini yaşamak isteyenlere önce “besmele”yi hatırlatalım: Şeytan acaba niçin taşlanmıştır?
Hak ile batılın, doğru ile eğrinin, güzel ile çirkinin arasına girip manzarayı kapattığı, mesafeyi daralttığı için!
Ona gizlice minnet duygusu besleyelim diye hiçbir zaman evimizi elimizden almaz şeytan, ama anahtarı vermeye yaklaşmaz. Acaba hangisi ayrıntı; koskoca ev mi, küçücük anahtar mı? Anahtar şeytanın elinde olduktan sonra ev sizin olsa neye yarar!
Bedenimizin yanında bir görülmez cevher olan ruhumuzun durumu da aynen böyledir. Bedeninizi öne çıkarıp ruhunuzu detay kabul ettiğiniz vakit şeytan ruhunuza kolayca gizlenerek bedeninizi dilediği gibi yönlendirecektir.
Zavallı insan, yıllar yılı kaybettiği mutluluğu yanlış adreslerde arar durur, oysaki sahici mutluluklar hep işe yaramaz deyip peşine düşmediğimiz, unutmaya terk ettiğimiz ayrıntılarda saklıdır.
Büyük meselelerin adamı olabilmek için dünyanın tükenmez devasa işlerinin peşine düşmek bir insana zaten oyalamaca olarak yetip artar, şeytanın artı bir müdahalesine hiç gerek yoktur.
Ne zaman ki kubbeden habbeye dönüş yapar kelebeğin kanadındaki desenden, karıncanın ağzındaki saman çöpüne ilgilenir hale gelirsiniz, işte o zaman şeytan kendi toprakları işgal edilmişçesine harekete geçer.
Şeytan tam anlamıyla manipülatif bir varlıktır. Söze konar, düşünceye sürünür, duyguya karışır, harekete geçer. Bütün bunları yaparken titrek bir dal ucundaymış gibi davranır. Gören bir kere, bir kere daha bakıp “şeytan bunun neresinde” demekten kendini almaz. Oysa çoktan sazın telinden dudağın ucuna doğru yol almıştır. Bundan sonraki yolculuğu kendine uygun bir vasıta bulup kalbe intikal etmektir.
Yaşadığım hayat bana hiçbir şeye “ayrıntı” deyip geçmemeyi öğretti.
Böylelikle hem şeytanın yatağını bozup bacağını kırmış oldum, hem de böylelikle şeytana ayakkabı gerekmediğinden ona pabucunu ters giydirmeye hazırlanan onlarca kişi bu sayede işsiz kalmış oldu. Milligazete
Faili / Ne Meçhul Cinayet - Senai Demirci
Bir cinayet işlendi. Katil kesin olarak biliniyor. Öldürülen ortalıkta görünmüyor. Öldüren öldürdüğünün farkında değil. Öldürülen öldürüldüğünü bilmiyor. Cinayet kesin. Faili meçhul değil. Failine meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi. Katil özellikle kurbanının uzakta olduğu zamanı kolladı. Cinayet işlendiğinde kurban çok uzaklardaydı. Öyle olması gerekti, yoksa cinayet işlenemezdi. Olay mahallinde ceset bulunamadı. Bir ceset hiç olmadı. Failine meçhul değil sadece. Kurbanına da meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi Gizli saklı olmadı cinayet. Tanıkların toplanması gerekiyordu önce. Yoksa, cinayet işlemeye değmezdi. Tanıklar da cinayete katıldı. Cinayet tanıkların gözü önünde işlendi. Sadece öldürülene gizli saklı kaldı. Tanığın sanık kadar suçlu olduğu bir cinayetti. Tanıklarıyla meşruydu cinayet.
Bir cinayet işlendi. Katil kurbanı seviyordu. Aralarında hiç husumet olmadı. Düşman değillerdi. Kardeş biliyorlardı birbirlerini. Sevdiği için öldürdü. Cinayetin tanıkları da kardeş biliyordu kurbanı. Sevdikleri için katıldılar cinayete. Öldüren niye öldürdüğünü bilmiyor. Öldürülen niye öldürüldüğünün farkında değil. Sebebi meçhuldü cinayetin.
Bir cinayet işlendi. Katil elini kolunu sallayarak dolaşıyor. Katledilen yaşıyor. Ölen yok gibi. Öldüren de yok. Şikayetçi yok. Aranan yok. Polis peşinde değil katilin. Savcılar dikkate almıyor cinayeti. Yargılanmıyor failler. Vicdanlara meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi.Katil pişman değil. Severek öldürüyor. Öldürdüğüne seviniyor. Öldürülen de sevildiğini biliyor. Sevildiği için öldürülmeye razı oluyor. Katil defalarca öldürüyor. Maktul defalarca öldürülüyor. Öldüren öldürdüğüne doymuyor. Öldürülen öldürüldüğünü duymuyor. Kulaklara meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi. Suç aleti bulunamadı. Kesici delici bir şeye rastlanmadı. Hiç silah patlamadı. Ne kan izi kaldı ne barut kokusu. Katil, nefesiyle bıçakladı kurbanını. Hiç kan akıtmadı. Kurban dille damakla vuruldu. Teninde tek bir çizik olmadı. Gözlere meçhuldü cinayet. Bir cinayet işlendi. Katil yargılanmadı, ayıplanmadı, suçlanmadı. Maktule acıyan olmadı. Ağlanmadı. Güle oynaya dolaştı dostları arasında. Asıl ölen katil oldu. Maktul hayatta kaldı. Cinayet süsü verilmiş bir intihardı. Kınayanlara meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi. Katil her cinayetten sonra sevindi, belki de sevildi. Seçtiği kurban en sevdiğiydi. Sevdiğini söylediğini seve seve öldürdüğünü herkese söyledi. Pişman olmayı beklemeden, bir başka cinayete daha yöneldi. Seve seve seri katil olmayı kabul etti. Kurbanlarının sayısı arttıkça itibarını artırdığını sandı. Alkışlandı. yüceltildi. El üstünde tutuldu. Cürmünü açık ettikçe, aklandı. Sırdaşlara bile meçhuldü cinayet. Cinayetin tek sebebi kardeş olmak. Düşmanlarını öldüremiyorsun bu cinayette. Birbirlerini sevenler fail ve kurban oluyor. Hasımların fail olması ya da kurban seçilmesi mümkün değil. Dostların ve kardeşlerin gıybeti yapılır ancak. Kardeşini öldürmek için uzaklaşmasını bekliyorsun. Onun hiç duymadığı bir köşede, ona hiç duyurmayacak tanıkların huzurunda işliyorsun cinayeti. Kardeşini öldürmeyi, hem de tanık kardeşlerini de seve seve suç ortağı edecek kadar planlı bir şekilde öldürmeyi seçtiğin halde, canını yakmak istemiyorsun. Dişlerini geçirirken etine, sözlerinin keskin ucunu batırırken göğsüne, nefesinle yırtarken tenini, karşı koymasını, bağırıp çağırmasını arzu etmiyorsun. Olabildiğince sessiz gerçekleşiyor cinayet. O kadar ki bu sessizlik; kardeşin kendi etini dişlediğini hissetmiyor bile, bedenini yağmaladığını asla bilmiyor. Öldürüyorsun ama öldürdüğün kardeşin bundan haberdar olmuyor. Kınanmıyorsun. Ayıplanmıyorsun. Aranmıyorsun.
Gıyabında, yani yokluğunu kollayarak, yani işitmediğinden emin olduğunda, kendisine bildirilmeyeceğini garanti bildiğinde, kardeşin hakkında söylediğin doğru şeyler, kardeşini öldürüp cesedini dişlemiş gibi iğrenç bir cinayet. Cinayetine ortak ettiğin diğer kardeşlerinle birlikte, hayalini hep birlikte önünüze koyuyorsunuz gıybetini ettiğin kardeşinin. Yüzü orada hayâlen ama sen "yüzü olsa söylerdim!" kalkanıyla ayıplanmaktan korunarak kardeşinin ayıplarını bir bir sayıyorsun. Bir ölü gibi, yüzü var ama tepki vermiyor sana kardeşin. Yüzünü hep birlikte hatırlıyorsunuz; ağzı var, dili var, yanağı var, gözleri var, elleri var hayalinizde. Ama sen "yüzüne de söyledim" diyerek, sakladığı ayıplarını, gizlediği kusurlarını, pişmanlık duyduğu/duyacağı günahlarını bir bir ortaya döküyorsun.
Ne itiraz ediyor sana diliyle ne gözleriyle sitem yolluyor ne de etini oradan buradan kopardığınız halde elini kaldırıyor. Aslında, bir kardeşinizin gıybetini birlikte ettiğiniz kardeşlerine de "Siz de beni bir ölü gibi dişleyebilirsiniz yokluğumda..." diye mesaj veriyorsun. Kendini de öldürüyorsun; bilmeden. Aslında, bir kardeşinin gıybetini birlikte ettiğiniz diğer kardeşlerine "Yokluğunuzda ben de sizi bir ölü gibi dilim damağım arasına alıp ayıplarınızı sayarak dişleyebilirim" diye tehditler gönderiyorsun. Yeni kurbanlar buluyorsun kendine; bilmeden. Yeni yeni kurban oluyorsun sonraki cinayetlere.
"İçinizden ölü kardeşinin etini dişlemekten hoşlanan biri çıkar mı hiç?" [Hucurat, 12] Hiç yakışır mı bize? "İğrendiniz değil mi?" [Hucurat, 12] İğrendim mi?Bir iğrençlik kendisiyle iğrenebilen vicdanlar arıyor kendine... www.senaidemirci.net
Bir cinayet işlendi. Katil özellikle kurbanının uzakta olduğu zamanı kolladı. Cinayet işlendiğinde kurban çok uzaklardaydı. Öyle olması gerekti, yoksa cinayet işlenemezdi. Olay mahallinde ceset bulunamadı. Bir ceset hiç olmadı. Failine meçhul değil sadece. Kurbanına da meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi Gizli saklı olmadı cinayet. Tanıkların toplanması gerekiyordu önce. Yoksa, cinayet işlemeye değmezdi. Tanıklar da cinayete katıldı. Cinayet tanıkların gözü önünde işlendi. Sadece öldürülene gizli saklı kaldı. Tanığın sanık kadar suçlu olduğu bir cinayetti. Tanıklarıyla meşruydu cinayet.
Bir cinayet işlendi. Katil kurbanı seviyordu. Aralarında hiç husumet olmadı. Düşman değillerdi. Kardeş biliyorlardı birbirlerini. Sevdiği için öldürdü. Cinayetin tanıkları da kardeş biliyordu kurbanı. Sevdikleri için katıldılar cinayete. Öldüren niye öldürdüğünü bilmiyor. Öldürülen niye öldürüldüğünün farkında değil. Sebebi meçhuldü cinayetin.
Bir cinayet işlendi. Katil elini kolunu sallayarak dolaşıyor. Katledilen yaşıyor. Ölen yok gibi. Öldüren de yok. Şikayetçi yok. Aranan yok. Polis peşinde değil katilin. Savcılar dikkate almıyor cinayeti. Yargılanmıyor failler. Vicdanlara meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi.Katil pişman değil. Severek öldürüyor. Öldürdüğüne seviniyor. Öldürülen de sevildiğini biliyor. Sevildiği için öldürülmeye razı oluyor. Katil defalarca öldürüyor. Maktul defalarca öldürülüyor. Öldüren öldürdüğüne doymuyor. Öldürülen öldürüldüğünü duymuyor. Kulaklara meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi. Suç aleti bulunamadı. Kesici delici bir şeye rastlanmadı. Hiç silah patlamadı. Ne kan izi kaldı ne barut kokusu. Katil, nefesiyle bıçakladı kurbanını. Hiç kan akıtmadı. Kurban dille damakla vuruldu. Teninde tek bir çizik olmadı. Gözlere meçhuldü cinayet. Bir cinayet işlendi. Katil yargılanmadı, ayıplanmadı, suçlanmadı. Maktule acıyan olmadı. Ağlanmadı. Güle oynaya dolaştı dostları arasında. Asıl ölen katil oldu. Maktul hayatta kaldı. Cinayet süsü verilmiş bir intihardı. Kınayanlara meçhuldü cinayet.
Bir cinayet işlendi. Katil her cinayetten sonra sevindi, belki de sevildi. Seçtiği kurban en sevdiğiydi. Sevdiğini söylediğini seve seve öldürdüğünü herkese söyledi. Pişman olmayı beklemeden, bir başka cinayete daha yöneldi. Seve seve seri katil olmayı kabul etti. Kurbanlarının sayısı arttıkça itibarını artırdığını sandı. Alkışlandı. yüceltildi. El üstünde tutuldu. Cürmünü açık ettikçe, aklandı. Sırdaşlara bile meçhuldü cinayet. Cinayetin tek sebebi kardeş olmak. Düşmanlarını öldüremiyorsun bu cinayette. Birbirlerini sevenler fail ve kurban oluyor. Hasımların fail olması ya da kurban seçilmesi mümkün değil. Dostların ve kardeşlerin gıybeti yapılır ancak. Kardeşini öldürmek için uzaklaşmasını bekliyorsun. Onun hiç duymadığı bir köşede, ona hiç duyurmayacak tanıkların huzurunda işliyorsun cinayeti. Kardeşini öldürmeyi, hem de tanık kardeşlerini de seve seve suç ortağı edecek kadar planlı bir şekilde öldürmeyi seçtiğin halde, canını yakmak istemiyorsun. Dişlerini geçirirken etine, sözlerinin keskin ucunu batırırken göğsüne, nefesinle yırtarken tenini, karşı koymasını, bağırıp çağırmasını arzu etmiyorsun. Olabildiğince sessiz gerçekleşiyor cinayet. O kadar ki bu sessizlik; kardeşin kendi etini dişlediğini hissetmiyor bile, bedenini yağmaladığını asla bilmiyor. Öldürüyorsun ama öldürdüğün kardeşin bundan haberdar olmuyor. Kınanmıyorsun. Ayıplanmıyorsun. Aranmıyorsun.
Gıyabında, yani yokluğunu kollayarak, yani işitmediğinden emin olduğunda, kendisine bildirilmeyeceğini garanti bildiğinde, kardeşin hakkında söylediğin doğru şeyler, kardeşini öldürüp cesedini dişlemiş gibi iğrenç bir cinayet. Cinayetine ortak ettiğin diğer kardeşlerinle birlikte, hayalini hep birlikte önünüze koyuyorsunuz gıybetini ettiğin kardeşinin. Yüzü orada hayâlen ama sen "yüzü olsa söylerdim!" kalkanıyla ayıplanmaktan korunarak kardeşinin ayıplarını bir bir sayıyorsun. Bir ölü gibi, yüzü var ama tepki vermiyor sana kardeşin. Yüzünü hep birlikte hatırlıyorsunuz; ağzı var, dili var, yanağı var, gözleri var, elleri var hayalinizde. Ama sen "yüzüne de söyledim" diyerek, sakladığı ayıplarını, gizlediği kusurlarını, pişmanlık duyduğu/duyacağı günahlarını bir bir ortaya döküyorsun.
Ne itiraz ediyor sana diliyle ne gözleriyle sitem yolluyor ne de etini oradan buradan kopardığınız halde elini kaldırıyor. Aslında, bir kardeşinizin gıybetini birlikte ettiğiniz kardeşlerine de "Siz de beni bir ölü gibi dişleyebilirsiniz yokluğumda..." diye mesaj veriyorsun. Kendini de öldürüyorsun; bilmeden. Aslında, bir kardeşinin gıybetini birlikte ettiğiniz diğer kardeşlerine "Yokluğunuzda ben de sizi bir ölü gibi dilim damağım arasına alıp ayıplarınızı sayarak dişleyebilirim" diye tehditler gönderiyorsun. Yeni kurbanlar buluyorsun kendine; bilmeden. Yeni yeni kurban oluyorsun sonraki cinayetlere.
"İçinizden ölü kardeşinin etini dişlemekten hoşlanan biri çıkar mı hiç?" [Hucurat, 12] Hiç yakışır mı bize? "İğrendiniz değil mi?" [Hucurat, 12] İğrendim mi?Bir iğrençlik kendisiyle iğrenebilen vicdanlar arıyor kendine... www.senaidemirci.net
MUTLULUK
MUTLULUK
Sorunsuz bir yaşam değil,
Onlarla başa çıkabilme yeteneği demektir...
Evini bir parti sonrası temizlemek için saatlerce uğraşıyorsan
Birçok arkadaşın var demektir.
Faturalarını ödeyebiliyorsan
Bir işin var demektir.
Pantolonun biraz sıkıyorsa
Aç kalmıyorsun demektir.
Gölgen seni izliyorsa
Güneş ışığını görüyorsun demektir.
Otobüsten indiğin yerden işyerine yolu uzun buluyorsan
Yürüyebiliyorsun demektir.
Hükümet hakkında eleştiri yapabiliyorsan
Konuşma özgürlüğün var demektir.
Yanındaki adamın sesinden rahatsız oluyorsan
Duyuyorsun demektir.
Camları silmen , çatıyı onarman gerekiyorsa
Bir evde yaşıyorsun demektir.
Doğalgaz faturan yüklü geliyorsa
Isınıyorsun demektir.
Yığınla yıkanacak ve ütülenecek çamaşırların varsa
Yığınla giyeceğin var demektir.
Çalar saatin sabahın köründe çaldığını duyduysan
Yaşıyorsun demektir.
Akşamları kendini yorgun hissediyor ve bacakların ağrıyorsa
O gün üretici olmuşsun demektir.
VE TÜM BUNLARIN FARKINA VARABİLİYORSAN!
MUTLUSUN DEMEKTİR.
Onlarla başa çıkabilme yeteneği demektir...
Evini bir parti sonrası temizlemek için saatlerce uğraşıyorsan
Birçok arkadaşın var demektir.
Faturalarını ödeyebiliyorsan
Bir işin var demektir.
Pantolonun biraz sıkıyorsa
Aç kalmıyorsun demektir.
Gölgen seni izliyorsa
Güneş ışığını görüyorsun demektir.
Otobüsten indiğin yerden işyerine yolu uzun buluyorsan
Yürüyebiliyorsun demektir.
Hükümet hakkında eleştiri yapabiliyorsan
Konuşma özgürlüğün var demektir.
Yanındaki adamın sesinden rahatsız oluyorsan
Duyuyorsun demektir.
Camları silmen , çatıyı onarman gerekiyorsa
Bir evde yaşıyorsun demektir.
Doğalgaz faturan yüklü geliyorsa
Isınıyorsun demektir.
Yığınla yıkanacak ve ütülenecek çamaşırların varsa
Yığınla giyeceğin var demektir.
Çalar saatin sabahın köründe çaldığını duyduysan
Yaşıyorsun demektir.
Akşamları kendini yorgun hissediyor ve bacakların ağrıyorsa
O gün üretici olmuşsun demektir.
VE TÜM BUNLARIN FARKINA VARABİLİYORSAN!
MUTLUSUN DEMEKTİR.
KIRKAMBAR
Starbucks’ın Değerli Müslüman Müşterileri (!)
Dünya çapında 90.000’in üzerinde çalışanı, 9.700 tane mağaza ve haftalık 33 milyon müşteri hacmiyle Starbucks firmasına yıllık 6.4 milyar dolar kar ettirdiğiniz için ne kadar sevinseniz azdır. İçtiğiniz her bir fincan (latte ve macchiato) ABD ve İsrail arasındaki bozulmaz dostluğa ve yakın ittifakına katkıda bulunmaktadır. Bu dostluğun bir nişanesi olarak firma yetkilisine verilen, “50 yıllık İsrail Siyonist Dostu Ödülü” bu yönden siz Müslümanlar için çok derin manalar ifade etmelidir. Bu ödül, İsrail’in uzun yıllar, halkla ilişkiler ve ticari firmalarla olan bağlarını güçlendirmek ve onları teşvik etmek için kullandığı bir ödüldür.
Orta Doğuda devam eden çatışmanın arkasındaki esas sebep olan anti semitizmin (yahudi düşmanlığı), küresel yükselişine karşı, sizin starbucksa verdiğiniz desteğinizle; savaşın İsrail tarafını haklı çıkartmak için yalan ve yanlı haberlerin üretimini üstlenen "honestreporting.com" websitesinin sponsoru olan Aish HaTorah’a yardımları kesintisiz devam etmektedir.
Starbucks’ın değerli Müslüman müşterileri, sayenizde Müslümanların güya terörist saldırılarına karşı, israil halkını korumaya yardım etmek için heryıl gerekli olan yüzlerce milyon doları temin etmeye muktedir olabiliyorlar. ABD devletinin her yıl verdiği 5 milyar dolar, Anti semitist Müslüman terörizmi(!)’ne karşı masum israil halkını korumak için gerekli silah, bulldozer ve güvenlik duvarları örmek için yeterli olmadığından, sizler, tamamlayamadıkları ihtiyaçları Starbucks içerek sağlıyorsunuz.
Daha geniş perspektiften bakmak gerekirse, Starbucks teröre karşı açılan savaşta (war on terror) Amerikan hükümetine destek olmak için, bir tane mağazasını tamamiyle bağışlamıştır. Bu savaş, Starbucks’a göre yahudi eyaleti olarak anılan İsrail’in idame ettirilmesinde hayati önem taşımaktadır.
Starbucks’ın değerli Müslüman müşterileri, Starbucks Coffee, Amerika'da her yıl 27 Haziran'da düzenlenen homoseksüeller festivalini (Gay Pride Parade) destekleyenlerin de başında geliyor. Starbucks Coffee'nin Washington Müdürü Heywood McGuffy, şirketin bu tavrını savunarak "Biz, çalışanlarımızı ve müşterilerimizi ilgilendiren her şeyi desteklemekle yükümlüyüz" dedi. Son festivalde, Starbucks Coffee çalışanlarından 75 homoseksüel, üzerlerinde homoseksüelliği ifade eden gökkuşağı renkleri ve Starbucks Coffee arması bulunan t-shirtlerle festivale katılanlara bedava kahve dağıttılar. www.gıdaraporu.com
Dünya çapında 90.000’in üzerinde çalışanı, 9.700 tane mağaza ve haftalık 33 milyon müşteri hacmiyle Starbucks firmasına yıllık 6.4 milyar dolar kar ettirdiğiniz için ne kadar sevinseniz azdır. İçtiğiniz her bir fincan (latte ve macchiato) ABD ve İsrail arasındaki bozulmaz dostluğa ve yakın ittifakına katkıda bulunmaktadır. Bu dostluğun bir nişanesi olarak firma yetkilisine verilen, “50 yıllık İsrail Siyonist Dostu Ödülü” bu yönden siz Müslümanlar için çok derin manalar ifade etmelidir. Bu ödül, İsrail’in uzun yıllar, halkla ilişkiler ve ticari firmalarla olan bağlarını güçlendirmek ve onları teşvik etmek için kullandığı bir ödüldür.
Orta Doğuda devam eden çatışmanın arkasındaki esas sebep olan anti semitizmin (yahudi düşmanlığı), küresel yükselişine karşı, sizin starbucksa verdiğiniz desteğinizle; savaşın İsrail tarafını haklı çıkartmak için yalan ve yanlı haberlerin üretimini üstlenen "honestreporting.com" websitesinin sponsoru olan Aish HaTorah’a yardımları kesintisiz devam etmektedir.
Starbucks’ın değerli Müslüman müşterileri, sayenizde Müslümanların güya terörist saldırılarına karşı, israil halkını korumaya yardım etmek için heryıl gerekli olan yüzlerce milyon doları temin etmeye muktedir olabiliyorlar. ABD devletinin her yıl verdiği 5 milyar dolar, Anti semitist Müslüman terörizmi(!)’ne karşı masum israil halkını korumak için gerekli silah, bulldozer ve güvenlik duvarları örmek için yeterli olmadığından, sizler, tamamlayamadıkları ihtiyaçları Starbucks içerek sağlıyorsunuz.
Daha geniş perspektiften bakmak gerekirse, Starbucks teröre karşı açılan savaşta (war on terror) Amerikan hükümetine destek olmak için, bir tane mağazasını tamamiyle bağışlamıştır. Bu savaş, Starbucks’a göre yahudi eyaleti olarak anılan İsrail’in idame ettirilmesinde hayati önem taşımaktadır.
Starbucks’ın değerli Müslüman müşterileri, Starbucks Coffee, Amerika'da her yıl 27 Haziran'da düzenlenen homoseksüeller festivalini (Gay Pride Parade) destekleyenlerin de başında geliyor. Starbucks Coffee'nin Washington Müdürü Heywood McGuffy, şirketin bu tavrını savunarak "Biz, çalışanlarımızı ve müşterilerimizi ilgilendiren her şeyi desteklemekle yükümlüyüz" dedi. Son festivalde, Starbucks Coffee çalışanlarından 75 homoseksüel, üzerlerinde homoseksüelliği ifade eden gökkuşağı renkleri ve Starbucks Coffee arması bulunan t-shirtlerle festivale katılanlara bedava kahve dağıttılar. www.gıdaraporu.com
22 Eylül, 2008
Eylül Akşamı

Hiçbir neden yokken, ya da biz
bilmezken
Tepemiz atmış ve konuşmuşuzdur.
Onca neden varken ve tam sırası
gelmişken
Hiçbirşey yapmamış ve susmuşuzdur.
Aynı anda aynı sessiz geceye doğru
İçim sıkılıyor demişizdir.
Aynı sabaha uyanırken kimbilir,
Aynı düşü görmüşüzdür.
Olamaz mı? Olabilir.
Onca yıl, sen burada
Onca yıl, ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
Şu eylül akşamı dışında.
Belki benim kağıt param,
Bir şekilde, döne dolaşa
Senin cebine girmiştir.
Belki aynı posta kutusuna,
Değişik zamanlarda da olsa
Birkaç mektup atmışızdır.
Ayın karpuz dilimi gibi batışını
İzlemişizdir deniz kıyısında.
Aynı köşeye oturmuşuzdur Köhne'de,
Belki de birkaç gün arayla.
Olamaz mı? Olabilir.
Onca yıl, sen burada
Onca yıl, ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
Şu eylül akşamı dışında.
Bostancı dolmuş kuyruğunda,
En başta ben en sonda
Öylece beklemişizdir.
Sabah 7:30 vapuruna
Sen koşa koşa yetişirken,
Ben yürüdüğümden kaçırmışımdır.
Aynı anda başka insanlara
Seni seviyorum demişizdir.
Mutlak güven duygusuyla başımızı
Başka omuzlara dayamışızdır.
Olamaz mı? Olabilir.
Onca yıl, sen burada
Onca yıl, ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
Şu eylül akşamı dışında.
Bülent Ortaçgil
03 Eylül, 2008
Kuran Ve Ramazan / Hayrettin Karaman
Kur'ân-ı Kerim'in Ramazan ayında ve Kadir Gecesi'nde indirildiğini biliyoruz. Bu mübarek kitabın tamamı bir günde gelmediğine, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) peygamberlik hayatı boyunca yaklaşık yirmi üç senede tamamlandığına göre, Kadir Gecesi'nde gelmesini “gelmeye, vahyedilmeye başlaması” şeklinde anlamamız gerekecektir. Allah Teâlâ Kur'ân'ın gelmeye başladığı geceyi “mübarek bir gece” olarak nitelemektedir. Mübarek, “kutlu, bereketli, insana maddî ve manevî imkânlar bahşeden, fırsatlar sunan” demektir. Kur'ân'ın böyle bir gecede inmeye başlaması hem o gecenin ve onu ihtivâ eden Ramazan ayının hem de Kur'ân'ın önem ve değerini açıkça ortaya koymaktadır. Değerli ödüller önemli günlerde verilir; Kur'ân Allah'ın, kullarına en büyük lûtfu, eşsiz nimetidir ve bu ödül Rahmet Peygamberi aracılığı ile ümmetine Ramazan ayında verilmiştir.
Kur'ân'ın Ramazan ayında gelmiş olması ve her Ramazan gecesi Cebrail'in Hz. Peygamber'e (s.a.v.) gelerek Kur'ân'ı müzakere etmeleri, karşılıklı birbirlerine okumaları güzel bir geleneğin de kaynağı olmuştur; bu geleneğe “mukâbele” denilmektedir. Şimdilerde uygulaması azalan bu gelenek yerleşim bölgesinin büyük câmîlerinde icrâ edilirdi. Daha çok sabah ve ikindi namazından önce ve sonra belli sayıda hafız, en kuvvetli bir hafız başkanın yönetiminde halkalanır, sırayla belli miktarda ezbere Kur'ân okurlar, cemâat de ya Kur'ân'a bakarak veya bakmadan bu okumayı takip eder, dinlerdi. Hali vakti müsait olan bazı aileler de evlerinde mukâbele okuturlar, konu komşu toplanarak bunu dinlerdi. Yavuz Sultan Selim zamanında hilâfetle beraber mukaddes emanetler de Osmanlı'ya intikâl edince içlerinde Yavuz'un da bulunduğu kırk kadar hafız, Hırka-i Saâdet Dairesi'nde Kur'ân hatmine başlamışlar ve bu hatim -ki bu da bir nevi mukâbeledir- devletin hayatı boyunca devam etmiştir.
Oruç aynı zamanda bir irâde terbiyesi, Kur'ân da ilâhî emrin alındığı yer, bulunduğu kaynaktır; emri alıp güçlü bir irâde ile uygulamanın ödülü ise iki cihanda saâdettir.
Elbette Kur'ân müminin başucu kitabıdır, o bir düzgün hayat, makbûl kulluk kılavuzudur, bu sebeple her zaman okunmalıdır, fakat Ramazan'la olan sıkı ilişkisi sebebiyle bu ayda daha ziyade okunmalı, dinlenmeli; üzerinde, Ramazan rûhaniyetinin bahşettiği ilhamlı bir zihin ve gönül ile düşünülmelidir.
Kur'ân'ın Ramazan ayında gelmiş olması ve her Ramazan gecesi Cebrail'in Hz. Peygamber'e (s.a.v.) gelerek Kur'ân'ı müzakere etmeleri, karşılıklı birbirlerine okumaları güzel bir geleneğin de kaynağı olmuştur; bu geleneğe “mukâbele” denilmektedir. Şimdilerde uygulaması azalan bu gelenek yerleşim bölgesinin büyük câmîlerinde icrâ edilirdi. Daha çok sabah ve ikindi namazından önce ve sonra belli sayıda hafız, en kuvvetli bir hafız başkanın yönetiminde halkalanır, sırayla belli miktarda ezbere Kur'ân okurlar, cemâat de ya Kur'ân'a bakarak veya bakmadan bu okumayı takip eder, dinlerdi. Hali vakti müsait olan bazı aileler de evlerinde mukâbele okuturlar, konu komşu toplanarak bunu dinlerdi. Yavuz Sultan Selim zamanında hilâfetle beraber mukaddes emanetler de Osmanlı'ya intikâl edince içlerinde Yavuz'un da bulunduğu kırk kadar hafız, Hırka-i Saâdet Dairesi'nde Kur'ân hatmine başlamışlar ve bu hatim -ki bu da bir nevi mukâbeledir- devletin hayatı boyunca devam etmiştir.
Oruç aynı zamanda bir irâde terbiyesi, Kur'ân da ilâhî emrin alındığı yer, bulunduğu kaynaktır; emri alıp güçlü bir irâde ile uygulamanın ödülü ise iki cihanda saâdettir.
Elbette Kur'ân müminin başucu kitabıdır, o bir düzgün hayat, makbûl kulluk kılavuzudur, bu sebeple her zaman okunmalıdır, fakat Ramazan'la olan sıkı ilişkisi sebebiyle bu ayda daha ziyade okunmalı, dinlenmeli; üzerinde, Ramazan rûhaniyetinin bahşettiği ilhamlı bir zihin ve gönül ile düşünülmelidir.
Strese Girenin İmanından Şüphe Ederim! / Said Çamlıca
'Az' konuşan fakat 'öz' konuşan büyükler vardır. Babam da bunlardan biridir. Çok sık bir arada olamadığımız için benim için bu 'öz' konuşmalar daha kısa olur. Birkaç yıl önce öyle bir laf söyledi ki sustum kaldım. Uzun süre kafamın içinde dolandı söylediği cümle.
'Strese girenin imanından şüphe ederim!' demişti babam. Stresle ilgili kitaplar okuyan, zaman zaman 'stresle mücadele' konusunda seminerler veren biri olarak, cümleyi çok ağır bulmuş olsam bile, kafamın içinde cümle dönüp durdu uzun zaman. Yaşadığımız yüzyılın en önemli problemlerinden biri olan stres hakkında bu kadar kesin ve keskin bir ifade duymamıştım. Geçen yıl memlekette bir arkadaşla otururken hayatın sıkıntıları ve zorlukları konuşulmaya başlanınca bende kendisine stres ve stresle mücadele hakkında bildiklerimi anlatmaya başladım. Arkadaşım da benimle birikimlerini paylaşıyordu. Bir ara babamın söylediği 'Strese girenin imanından şüphe ederim!' lafını attım ortaya. Arkadaşım 'doğru bir cümle' dedi. 'Hatta bir insan stres yüzünden hasta olursa Allah o insana bunun hesabını bile sorar' dedi.
Stres, halkın bildiği ve kullandığı anlamıyla, sıkıntıları kafaya takmak demektir. Sıkıntılar insanı mutsuz ediyor. Mutsuzluk insanı hasta ediyor.
Kimisi hastalıklarla mücadele etmekten yoruluyor. Mutsuz ve hasta oluyor. Kimisi ailesiyle problemler yaşamaktan bunalıyor. Kimisi çocuklarıyla baş edememenin sıkıntısını yaşıyor. Kimisi maddi sıkıntılarla boğuşuyor. Kimisi çevresindekilerin kendisini anlamadığından dert yanıyor. Kimisi bir sevdiğini toprağa verince hayata küsüyor. Hayatta insanı strese sokan o kadar çok şey var ki. Herkes kendisine dert edecek bir sıkıntı bulabilir. Stresle iman arasında bir bağlantı var mı dersiniz? Sıkıntılarla dolu bir hayat denilince benim aklıma hep Peygamberler geliyor. Allah Peygamberlerin kıssalarını ayrıntılarıyla bize niçin aktarıyor dersiniz? Okuyup, ibret almamız için değil mi?
Peygamberlerin hayatlarından yola çıkarak bazı sorular sormak istiyorum. Hz. Eyyüb'ü hastalıkla imtihan eden Allah, bizi de aynı imtihana tabi tutma hakkına sahip değil mi? Hastalığı kafaya takıp bunalıma giren insan 'Allah'ım beni niçin hastalıkla imtihan ediyorsunuz ki?' demiş olmuyor mu? Hz. Nuh'u oğluyla imtihan eden Allah, sizi evlatlarınızla imtihan edemez mi?
Hz. İbrahim'i babasıyla imtihan eden Allah, sizi öz babanızla imtihan edemez mi? Hz. Lut'u eşiyle imtihan eden Allah'a, 'Beni niçin eşimle imtihan ediyorsun ki?' deme hakkına sahip olduğunuzu mu düşünüyorsunuz? Hz. Yusuf'u kardeşiyle imtihan eden Allah, belki sizi de kardeşlerinizle imtihan ediyordur! Tüm peygamberlerin hayatları sıkıntı (imtihan) dolu olduğuna göre, bizim hayatımızda da bazı sıkıntıların olması hayatın bir parçası değil mi? Anne veya babasını kaybedince bunalıma giren bir insan Allah'a 'Benim annemi / babamı niye alıyorsun ki?' deme hakkına sahip olduğunu mu sanıyor? 'En büyük acı evlat acısıdır!' denir. Bu acıyı yaşayan anne babalar 'Allah kimseye yaşatmasın!' derler. Alemlere rahmet olarak yaratılan Hz. Muhammed Mustafa'ya bile torpil yapmayan Yaratıcının, bize torpil yapmasını beklemeye hakkımızın olmadığını hiç düşündünüz mü? Beş defa evlat acısıyla imtihan edilmiş bir Peygamberin ümmeti olduğumuzu bilmek zorundayız. 'Kardeşim onlar Peygamber, biz insanız' diye kimse itiraz etmesin. Peygamberler de bizler gibi üzülen, ağlayan, Allah'a sığınan insanlardı. Allah tarafından özel seçilmiş oldukları gerçeği 'insanı' acılara tepkisiz kalacakları anlamına gelmez. Bize düşen hayatı doğru anlamaktır. Unutmamalıyız ki, Peygamberlerine torpil yapmayan Allah, bize de torpil yapmaz.
Stres ile iman arasında ki ilişki kafamın içinde uzun zamandır dolanıyordu. Bir okuyucum bana öyle bir söz gönderdi ki, o sözü okuyunca kafamın içinde dolanan cümleler köşe yazısına dönüştü. Bu yazıyı da o güzel sözle bitirmek istiyorum. Çok sıkıldığınız zaman bu cümleyi hatırlayın. Hatta bana kalsa pano haline getirilip ev veya işyerinin duvarlarına asılması gereken bir söz. Bir gün dünyaya ait büyük bir derdin olursa Rabbine dönüp, 'Benim büyük bir derdim var!' deme, derdine dönüp 'benim büyük bir Rabbim var!' de. Eğitimci – Yazar
'Strese girenin imanından şüphe ederim!' demişti babam. Stresle ilgili kitaplar okuyan, zaman zaman 'stresle mücadele' konusunda seminerler veren biri olarak, cümleyi çok ağır bulmuş olsam bile, kafamın içinde cümle dönüp durdu uzun zaman. Yaşadığımız yüzyılın en önemli problemlerinden biri olan stres hakkında bu kadar kesin ve keskin bir ifade duymamıştım. Geçen yıl memlekette bir arkadaşla otururken hayatın sıkıntıları ve zorlukları konuşulmaya başlanınca bende kendisine stres ve stresle mücadele hakkında bildiklerimi anlatmaya başladım. Arkadaşım da benimle birikimlerini paylaşıyordu. Bir ara babamın söylediği 'Strese girenin imanından şüphe ederim!' lafını attım ortaya. Arkadaşım 'doğru bir cümle' dedi. 'Hatta bir insan stres yüzünden hasta olursa Allah o insana bunun hesabını bile sorar' dedi.
Stres, halkın bildiği ve kullandığı anlamıyla, sıkıntıları kafaya takmak demektir. Sıkıntılar insanı mutsuz ediyor. Mutsuzluk insanı hasta ediyor.
Kimisi hastalıklarla mücadele etmekten yoruluyor. Mutsuz ve hasta oluyor. Kimisi ailesiyle problemler yaşamaktan bunalıyor. Kimisi çocuklarıyla baş edememenin sıkıntısını yaşıyor. Kimisi maddi sıkıntılarla boğuşuyor. Kimisi çevresindekilerin kendisini anlamadığından dert yanıyor. Kimisi bir sevdiğini toprağa verince hayata küsüyor. Hayatta insanı strese sokan o kadar çok şey var ki. Herkes kendisine dert edecek bir sıkıntı bulabilir. Stresle iman arasında bir bağlantı var mı dersiniz? Sıkıntılarla dolu bir hayat denilince benim aklıma hep Peygamberler geliyor. Allah Peygamberlerin kıssalarını ayrıntılarıyla bize niçin aktarıyor dersiniz? Okuyup, ibret almamız için değil mi?
Peygamberlerin hayatlarından yola çıkarak bazı sorular sormak istiyorum. Hz. Eyyüb'ü hastalıkla imtihan eden Allah, bizi de aynı imtihana tabi tutma hakkına sahip değil mi? Hastalığı kafaya takıp bunalıma giren insan 'Allah'ım beni niçin hastalıkla imtihan ediyorsunuz ki?' demiş olmuyor mu? Hz. Nuh'u oğluyla imtihan eden Allah, sizi evlatlarınızla imtihan edemez mi?
Hz. İbrahim'i babasıyla imtihan eden Allah, sizi öz babanızla imtihan edemez mi? Hz. Lut'u eşiyle imtihan eden Allah'a, 'Beni niçin eşimle imtihan ediyorsun ki?' deme hakkına sahip olduğunuzu mu düşünüyorsunuz? Hz. Yusuf'u kardeşiyle imtihan eden Allah, belki sizi de kardeşlerinizle imtihan ediyordur! Tüm peygamberlerin hayatları sıkıntı (imtihan) dolu olduğuna göre, bizim hayatımızda da bazı sıkıntıların olması hayatın bir parçası değil mi? Anne veya babasını kaybedince bunalıma giren bir insan Allah'a 'Benim annemi / babamı niye alıyorsun ki?' deme hakkına sahip olduğunu mu sanıyor? 'En büyük acı evlat acısıdır!' denir. Bu acıyı yaşayan anne babalar 'Allah kimseye yaşatmasın!' derler. Alemlere rahmet olarak yaratılan Hz. Muhammed Mustafa'ya bile torpil yapmayan Yaratıcının, bize torpil yapmasını beklemeye hakkımızın olmadığını hiç düşündünüz mü? Beş defa evlat acısıyla imtihan edilmiş bir Peygamberin ümmeti olduğumuzu bilmek zorundayız. 'Kardeşim onlar Peygamber, biz insanız' diye kimse itiraz etmesin. Peygamberler de bizler gibi üzülen, ağlayan, Allah'a sığınan insanlardı. Allah tarafından özel seçilmiş oldukları gerçeği 'insanı' acılara tepkisiz kalacakları anlamına gelmez. Bize düşen hayatı doğru anlamaktır. Unutmamalıyız ki, Peygamberlerine torpil yapmayan Allah, bize de torpil yapmaz.
Stres ile iman arasında ki ilişki kafamın içinde uzun zamandır dolanıyordu. Bir okuyucum bana öyle bir söz gönderdi ki, o sözü okuyunca kafamın içinde dolanan cümleler köşe yazısına dönüştü. Bu yazıyı da o güzel sözle bitirmek istiyorum. Çok sıkıldığınız zaman bu cümleyi hatırlayın. Hatta bana kalsa pano haline getirilip ev veya işyerinin duvarlarına asılması gereken bir söz. Bir gün dünyaya ait büyük bir derdin olursa Rabbine dönüp, 'Benim büyük bir derdim var!' deme, derdine dönüp 'benim büyük bir Rabbim var!' de. Eğitimci – Yazar
Meal Okuyarak Dini Anlamak / Ebubekir Sifil
Katolik Kilisesi’nin Hıristiyanlık üzerindeki tekelini kırmaya dönük Protestan söylemin en temel unsuru, “İncil’i herkesin kendi dilinde okuması” idi. Burada bunun Hıristiyanlık’ta ne tür bir dönüşüme yol açtığı sorusunun cevabıyla iştigal etmeyeceğim. Bu mesele, ayrıca müstakil olarak ele alınmayı hak edecek önemde. Ama burada bizim için daha önemli bir mesele var: Protestanlığın muharref İncil’i bireysel yorumların nesnesi haline getiren tutumundan bahis açıldığında, birileri, herkesin Kur’an’ı kendi dilindeki mealinden okumasının sakıncalarına işaret edilmesini, Katolikliğin Protestanlığa tepkisiyle ilişkilendiriyor. Oysa ortada ne Katolikliğin “yorum tekeli”ni elinde bulunduran resmî kurumsal yapısıyla, ne de onun toplumsal, ekonomik ve siyasî uzanımlarıyla irtibat kurulmasını haklı çıkaracak bir durum var…
Şu sorunun cevabı önemli: “Meal niçin okunmalıdır?”
Buna “Allah Teala’nın bizden ne istediğini öğrenmek için” tarzındaki bildik cevapla mukabele etmenin, ayrı bir soruyu icbar etmekten başka bir faydası yok: Meal okuyarak öğrendiğimiz gerçekten de Allah Teala’nın muradı mıdır? Ya da Allah Teala’nın muradını öğrenmenin doğru yöntemi meal okumak mıdır?
Sanıyorum herkes şu noktada ittifak halinde: Bütün İslâmî ilimler Kur’an’a dayanır. (Sünnet de temelini Kur’an’dan aldığı için bu cümlenin “Bütün İslâmî ilimler Kur’an ve Sünnet’e dayanır”dan farkı yok.) Bu şu demektir: Bütün İslâmî ilimler Kur’an’ı Allah Teala’nın muradına uygun tarzda anlama çabasının ürünüdür. Bu da demektir ki, Kur’an’ı Allah Teala’nın muradına uygun tarzda anlama çabasıyla İslâmî ilimler arasında kopmaz bir ilişki vardır. Medrese müfredatında niçin “Kur’an dersi” diye bir dersin olmadığını soranlar, Kur’an bağlamında hakkı verilmiş bir anlama çabasının en azından sağlam bir Ulûmu’l-Kur’an birikimiyle mümkün olduğu vakıasını atladıkları için meseleye şaşı bakıyor.
“Ulûmu’l-Kur’an niçin gereklidir?” sorusu, ancak, “Kur’an neden bahseder” noktasında bulunanların, yani meraklarını gidermek için meal okuyanların soracakları bir sorudur. Ve itiraf edelim ki, modern zamanlara mahsus işbu “meal okuma furyası”nın en masum pratiklerinin, insanları bundan daha ileri bir noktaya taşıdığını söylemek mümkün değil!
Doğrusu, İslâmî hassasiyetimizi, takvamızı ve teslimiyetimizi artıracak ve bizi müstakim bir itikadî çizgide tutacak olan ne ise onu yapmaktır. Meal okumanın bu noktada hiç katkı sağlamayacağını iddia ediyor değilim. Demek istediğim şu: 1) Sadece ve münhasıran meal okuyarak bu hedefe ulaşmak mümkün değildir. Çünkü İslâm, herhangi bir meal yazarının Kur’an’dan anladığı şeye indirgenemez. 2) Meal okuyan kimse bunu, “din tasavvuru” inşa etmek için yapmamalı, okuduğu metnin, bütün İslâmî ilimlere kaynaklık eden ilahî kelamın, “meal” imkânlarıyla çerçevelenmiş boyutu olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır.
Şu noktayı asla aklınızdan çıkarmayın: Hiçbir bid’at ehli kendisini “bid’atçi” olarak ifade etmez, etmemiştir. Kendilerini Kur’an’a dayandırmış olsalar da geçmişte bid’at ehli, ulemanın gayretleri sayesinde bid’at ehli olarak tanınır, anılır ve kendilerinden uzak durulurdu. Bugünse bid’at ehline artık bid’at ehli denmiyor. Onların tamamı aramızda yaşıyor ve “Kur’an’a gelin” çağrısı yapıyor; daha doğrusu bid’atlerini bu çağrıyla kamufle ediyor. Kur’an’ın “hatalar ihtiva eden beşer mahsulü bir kelam” olduğunu söyleyenler de, “Kur’an gelmese de olurdu” dedirtecek şekilde Yahudi ve Hıristiyanlar’ın ahirette kurtuluşa ereceğini söyleyenler de hep Kur’an metninden hareket ediyor!!
Şu sorunun cevabı önemli: “Meal niçin okunmalıdır?”
Buna “Allah Teala’nın bizden ne istediğini öğrenmek için” tarzındaki bildik cevapla mukabele etmenin, ayrı bir soruyu icbar etmekten başka bir faydası yok: Meal okuyarak öğrendiğimiz gerçekten de Allah Teala’nın muradı mıdır? Ya da Allah Teala’nın muradını öğrenmenin doğru yöntemi meal okumak mıdır?
Sanıyorum herkes şu noktada ittifak halinde: Bütün İslâmî ilimler Kur’an’a dayanır. (Sünnet de temelini Kur’an’dan aldığı için bu cümlenin “Bütün İslâmî ilimler Kur’an ve Sünnet’e dayanır”dan farkı yok.) Bu şu demektir: Bütün İslâmî ilimler Kur’an’ı Allah Teala’nın muradına uygun tarzda anlama çabasının ürünüdür. Bu da demektir ki, Kur’an’ı Allah Teala’nın muradına uygun tarzda anlama çabasıyla İslâmî ilimler arasında kopmaz bir ilişki vardır. Medrese müfredatında niçin “Kur’an dersi” diye bir dersin olmadığını soranlar, Kur’an bağlamında hakkı verilmiş bir anlama çabasının en azından sağlam bir Ulûmu’l-Kur’an birikimiyle mümkün olduğu vakıasını atladıkları için meseleye şaşı bakıyor.
“Ulûmu’l-Kur’an niçin gereklidir?” sorusu, ancak, “Kur’an neden bahseder” noktasında bulunanların, yani meraklarını gidermek için meal okuyanların soracakları bir sorudur. Ve itiraf edelim ki, modern zamanlara mahsus işbu “meal okuma furyası”nın en masum pratiklerinin, insanları bundan daha ileri bir noktaya taşıdığını söylemek mümkün değil!
Doğrusu, İslâmî hassasiyetimizi, takvamızı ve teslimiyetimizi artıracak ve bizi müstakim bir itikadî çizgide tutacak olan ne ise onu yapmaktır. Meal okumanın bu noktada hiç katkı sağlamayacağını iddia ediyor değilim. Demek istediğim şu: 1) Sadece ve münhasıran meal okuyarak bu hedefe ulaşmak mümkün değildir. Çünkü İslâm, herhangi bir meal yazarının Kur’an’dan anladığı şeye indirgenemez. 2) Meal okuyan kimse bunu, “din tasavvuru” inşa etmek için yapmamalı, okuduğu metnin, bütün İslâmî ilimlere kaynaklık eden ilahî kelamın, “meal” imkânlarıyla çerçevelenmiş boyutu olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır.
Şu noktayı asla aklınızdan çıkarmayın: Hiçbir bid’at ehli kendisini “bid’atçi” olarak ifade etmez, etmemiştir. Kendilerini Kur’an’a dayandırmış olsalar da geçmişte bid’at ehli, ulemanın gayretleri sayesinde bid’at ehli olarak tanınır, anılır ve kendilerinden uzak durulurdu. Bugünse bid’at ehline artık bid’at ehli denmiyor. Onların tamamı aramızda yaşıyor ve “Kur’an’a gelin” çağrısı yapıyor; daha doğrusu bid’atlerini bu çağrıyla kamufle ediyor. Kur’an’ın “hatalar ihtiva eden beşer mahsulü bir kelam” olduğunu söyleyenler de, “Kur’an gelmese de olurdu” dedirtecek şekilde Yahudi ve Hıristiyanlar’ın ahirette kurtuluşa ereceğini söyleyenler de hep Kur’an metninden hareket ediyor!!
Tesettür Emrinin Neresindeyiz? / Tuba Öztürk
Geçtiğimiz günlerde gazeteleri karıştırırken bir haber dikkatimi çekti. Haberde, beş yıldızlı bir otelde tesettürlü giyim üzerine yapılan defilenin çok ses getirdiği ifâde ediliyordu. Pahalı mankenlerin makyajlı, -güya- tesettürlü(!) boy boy fotoğrafları haberi tamamlıyordu. Fotoğraflara acı acı baktım. Çünkü resimler hiçbir şekliyle İslam ölçülerine göre tesettürlü bir hanımı tarif etmiyordu. Fakat bu resimler, moda rüzgârı sayesinde tesettür ismini siper ederek nicelerini bir yaprak gibi peşinde koşturuyordu. Bu garâbet ne kadar üzücüydü. İşte bir yansıma:Geçenlerde çocuklarımı evimin yakınındaki parkta dolaştırıyordum. Genç bir kız dikkatimi çekti. Altında oldukça dar uzun bir etek, üzerinde uzun kollu dar bir penye ve uçları ensesine sıkıca bağlanmış başörtülü genç bir kızdı bu. Gazetelerden taklit ettiği -güya- tesettürü(!) ile elinde sigarası, yanındaki şımarık gence lâubali ve gevrek kahkahalar atarak bir şeyler anlatıyordu.
Cemiyetimizde hassas ruhlu insanları üzen bu gibi hadiselere, günümüzde -maalesef- daha nicelerini eklemek mümkündür. Tesettürün bu kadar yıpratılması, dejenere edilmesi ve basitleştirilmesi ve rûhânî vasfının iptal edilmesi, belki de toplumumuza bu konuyu tam ve doğru bir şekilde anlatamayışımızın neticesidir.
Tesettür ki, "bir müslümanın, dinimizce örtülmesi gereken yerleri yine dinin belirlediği şekilde örtmesi" demektir. Ve tesettür, İslam"ın en mühim emirlerinden biridir. O, müslüman hanımın iffetini, ve daha önemlisi şahsiyet ve vakârını korumayı amaçlar. Bu sebeple bedenin tesettürünü, rûhun ve kalbin tesettüründen ayrı düşünenler çok büyük bir hatâya düşerler. Öncelikle şunu iyi bilmelidir ki:
Tesettür, Allâh"ın Emridir.
Tesettürün, Rabbimiz ve Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- katında ne kadar önemli bir emir olduğunu âyetler ve hadîs-i şerifler ışığında hatırlamanın faydalı olacağını düşünüyorum:"Ey Ademoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek bir giysi, bir de giyip süsleneceğiniz bir giysi indirdik. Takva örtüsü ise daha hayırlıdır." (el-A"raf, 26) Bu âyet-i kerîmenin de dikkat çektiği üzere giysi, takvâ ile meczolunmalıdır. "Mü"min kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Zînet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısmı müstesnâdır. Baş örtülerini yakalarının üstüne koysunlar… Gizleyecekleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey mü"minler! Hepiniz Allâh"a tövbe edin. Böylece korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olasınız." (en-Nûr, 31)Kadınların ev dışında veya yabancı erkeklerin yanında, normal ev içi elbisesinin üstüne bir dış elbise daha giymeleri gerekir. Bu husustaki âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: "Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü"minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp, kendilerine sarkıntılık edilmemesi için daha uygundur. Allâh çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir." (el-Ahzâb, 59)
Allâh Rasûlü"nün Îkazları
Örtünme ile ilgili bu âyetler inzâl oldukça, Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- de en yakınlarından başlayarak bu âyetlerde kastedilen örtünmenin şeklini tarif ve tebliğ etmiş; kendi hanımlarını, kızlarını ve bütün müminlerin hanımlarını Allâh"ın murâdına uygun örtünme hususunda yetiştirmiştir. Bu hususta pek çok fiilî örnek bulunmakla beraber, biz burada birkaç tanesiyle yetinmek istiyoruz.
Hazret-i Âişe"nin rivâyetine göre, birgün Hazret-i Ebû Bekir"in kızı (Hazret-i Âişe"nin kızkardeşi) Esmâ, ince bir elbise ile Allâh Rasûlü"nün huzuruna girmişti. Rasûlullâh (s.a.s) yüzünü başka tarafa çevirdi ve şöyle buyurdu:
"-Ey Esmâ! Şüphesiz kadın erginlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir." Hazret-i Peygamber bunu söylerken, yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti." (Ebu Davûd, Libâs, 31)
Temimoğulları kabilesinden birtakım kadınlar, Hazret-i Âişe"yi ziyarete gelmişlerdi. Üstlerinde ince giysiler vardı. Hazret-i Âişe, onlara ikaz mâhiyetinde şöyle dedi:
"-Eğer sizler mü"minler iseniz, bunlar inanmış hanımların giysileri değildir. Eğer mü"min değilseniz o zaman durum değişir."
Yine bir gün onun huzuruna, ince başörtülü bir gelin getirilmişti. Bunun üzerine O şöyle dedi: "-Nûr Sûresine inanan bir kadın böyle örtünmez." (El-Kurtubî, El-Cami", XIV,157)
Peygamberimiz, ashâb-ı kirâmdan birine Mısır"da dokunmuş keten bir kumaş vermiş ve yarısından kendine gömlek diktirmesini, diğer yarısından ise hanımının giysi yapmasını istemiştir. Ancak daha sonra şöyle buyurmuştur: "-Hanımına git ve söyle: Altına bir gömlek diksin. Çünkü vücut şeklinin ortaya çıkmasından korkarım." (El Kurtubî, El Cami", XIV,156)
Hazret-i Peygamber, müslüman kadınların ibadetlerini îfâ ederken dikkat etmesi gereken bir hususa da: "Allâh Teâlâ ergin kadının namazını başörtüsüz kabul etmez." (İbn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, IV, 151) buyurarak dikkat çekmişlerdir.
Yine ümmetinin iffet, hayâ ve namusunu korumaya yönelik, Allâh Rasûlü"nün şu hadîs-i şerifleri, bilhassa bugünler çok ikaz edicidir:
"Ümmetimin son dönemlerinde giyimli, fakat çıplak birtakım kadınlar olacaktır. Bunların başlarının üstü deve hörgücü gibi bulunacaktır. Ancak onlar cennete giremez, cennetin kokusunu bile alamazlar." (Ebu Davud Libas 125, Cennet 52)
"Bir kadın koku sürünerek dışarı çıkar ve koku ulaşsın diye bir topluluğun yanına uğrarsa, zinaya bir adım atmış olur." (Tirmizi, Edeb, 35; Nesâî, Zîne, 35) "Kadınlardan erkeklere benzeyenlerle; erkeklerden kadınlara benzeyenler bizden değildir." (Buhârî, Libas, 61)
Âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler, gayet açık ve net bir şekilde Müslüman kadının giyim tarzını beyân etmektedir.
Bu âyet ve hadislerin ışığı altında zihinlerimizde ve kalblerimizde tesettür şeklimizi tekrar muhasebe etmeliyiz. Biz, tesettür anlayışımız ile bu emirlerin neresinde bulunuyoruz? Acaba bilerek veya bilmeden hatâ mı işliyoruz? Rabbimizin ve Peygamber Efendimizin çizdiği sınırları zorluyor muyuz?
Tesettürde Dikkat Edilecek Hususlar:
Sokaklarda bir çok müslüman hanım görüyor ve şaşırıyoruz. Bir çok giyim şeklinin sınırları zorladığına, hatta tesettür emrinin hikmetinin tam aksine, "dikkatleri üzerine çeken bir câzibe sebebi" olduğuna şâhid oluyoruz. Bu hususta yapılan yanlış uygulamaları ve hatalarımızı belli başlı maddeler hâlinde ele alarak, birbirimizi uyarmanın mühim bir vazifemiz olduğunu düşünüyorum.
1- Manto ve Pardesüler: Şeffaf, dar, bele doğru daralan, uzun yırtmaçlı, parlak deriden imal edilmiş, çok süslü ve desenli, önü açık veya düğmelenmeyen manto veya pardesüler...
2- Etek, gömlek ve tişörtler: Yukarıdaki âyet ve hadislerin zıddı şekilde "dar, içini gösteren veya vücuda yapışan" tipte etek, gömlek veya tişörtler, özellikle ışık vurunca tesettürü mânasız kılmaktadır. Böylece bütün dikkatleri üzerine toplamaktadır.Uzun yırtmaçlı etekler, bazen diz kapağına kadar çıkabilmektedir. Hadislerde "sadece el ve yüz açık kalabilir" buyurulmakta iken; mahremleri dışındakilerin yanında kısa kollu, hatta cezb edici dantelli elbiseler giymek, İslâm"ın rûhuna zıttır.
3- Pantolon: Son yıllarda müslüman hanımlar arasında yaygınlaşan pantolon, "erkeğe benzemek" yönüyle, Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- tarafından reddedilmiştir. Bazen yarım pardesü, bazen gömlek veya bluz altına giyilen pantolon, vücut hatlarını belli ederek ve erkek kıyâfeti olması sebebiyle tesettürün ruhunu zedelemektedir. Çocuklarımızı nasıl küçük yaşlardan itibaren namaza alıştırıyorsak, tesettür hassâsiyetine de alıştırmalıyız. Devam edecek
Cemiyetimizde hassas ruhlu insanları üzen bu gibi hadiselere, günümüzde -maalesef- daha nicelerini eklemek mümkündür. Tesettürün bu kadar yıpratılması, dejenere edilmesi ve basitleştirilmesi ve rûhânî vasfının iptal edilmesi, belki de toplumumuza bu konuyu tam ve doğru bir şekilde anlatamayışımızın neticesidir.
Tesettür ki, "bir müslümanın, dinimizce örtülmesi gereken yerleri yine dinin belirlediği şekilde örtmesi" demektir. Ve tesettür, İslam"ın en mühim emirlerinden biridir. O, müslüman hanımın iffetini, ve daha önemlisi şahsiyet ve vakârını korumayı amaçlar. Bu sebeple bedenin tesettürünü, rûhun ve kalbin tesettüründen ayrı düşünenler çok büyük bir hatâya düşerler. Öncelikle şunu iyi bilmelidir ki:
Tesettür, Allâh"ın Emridir.
Tesettürün, Rabbimiz ve Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- katında ne kadar önemli bir emir olduğunu âyetler ve hadîs-i şerifler ışığında hatırlamanın faydalı olacağını düşünüyorum:"Ey Ademoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek bir giysi, bir de giyip süsleneceğiniz bir giysi indirdik. Takva örtüsü ise daha hayırlıdır." (el-A"raf, 26) Bu âyet-i kerîmenin de dikkat çektiği üzere giysi, takvâ ile meczolunmalıdır. "Mü"min kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Zînet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısmı müstesnâdır. Baş örtülerini yakalarının üstüne koysunlar… Gizleyecekleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey mü"minler! Hepiniz Allâh"a tövbe edin. Böylece korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olasınız." (en-Nûr, 31)Kadınların ev dışında veya yabancı erkeklerin yanında, normal ev içi elbisesinin üstüne bir dış elbise daha giymeleri gerekir. Bu husustaki âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: "Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü"minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp, kendilerine sarkıntılık edilmemesi için daha uygundur. Allâh çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir." (el-Ahzâb, 59)
Allâh Rasûlü"nün Îkazları
Örtünme ile ilgili bu âyetler inzâl oldukça, Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- de en yakınlarından başlayarak bu âyetlerde kastedilen örtünmenin şeklini tarif ve tebliğ etmiş; kendi hanımlarını, kızlarını ve bütün müminlerin hanımlarını Allâh"ın murâdına uygun örtünme hususunda yetiştirmiştir. Bu hususta pek çok fiilî örnek bulunmakla beraber, biz burada birkaç tanesiyle yetinmek istiyoruz.
Hazret-i Âişe"nin rivâyetine göre, birgün Hazret-i Ebû Bekir"in kızı (Hazret-i Âişe"nin kızkardeşi) Esmâ, ince bir elbise ile Allâh Rasûlü"nün huzuruna girmişti. Rasûlullâh (s.a.s) yüzünü başka tarafa çevirdi ve şöyle buyurdu:
"-Ey Esmâ! Şüphesiz kadın erginlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir." Hazret-i Peygamber bunu söylerken, yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti." (Ebu Davûd, Libâs, 31)
Temimoğulları kabilesinden birtakım kadınlar, Hazret-i Âişe"yi ziyarete gelmişlerdi. Üstlerinde ince giysiler vardı. Hazret-i Âişe, onlara ikaz mâhiyetinde şöyle dedi:
"-Eğer sizler mü"minler iseniz, bunlar inanmış hanımların giysileri değildir. Eğer mü"min değilseniz o zaman durum değişir."
Yine bir gün onun huzuruna, ince başörtülü bir gelin getirilmişti. Bunun üzerine O şöyle dedi: "-Nûr Sûresine inanan bir kadın böyle örtünmez." (El-Kurtubî, El-Cami", XIV,157)
Peygamberimiz, ashâb-ı kirâmdan birine Mısır"da dokunmuş keten bir kumaş vermiş ve yarısından kendine gömlek diktirmesini, diğer yarısından ise hanımının giysi yapmasını istemiştir. Ancak daha sonra şöyle buyurmuştur: "-Hanımına git ve söyle: Altına bir gömlek diksin. Çünkü vücut şeklinin ortaya çıkmasından korkarım." (El Kurtubî, El Cami", XIV,156)
Hazret-i Peygamber, müslüman kadınların ibadetlerini îfâ ederken dikkat etmesi gereken bir hususa da: "Allâh Teâlâ ergin kadının namazını başörtüsüz kabul etmez." (İbn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, IV, 151) buyurarak dikkat çekmişlerdir.
Yine ümmetinin iffet, hayâ ve namusunu korumaya yönelik, Allâh Rasûlü"nün şu hadîs-i şerifleri, bilhassa bugünler çok ikaz edicidir:
"Ümmetimin son dönemlerinde giyimli, fakat çıplak birtakım kadınlar olacaktır. Bunların başlarının üstü deve hörgücü gibi bulunacaktır. Ancak onlar cennete giremez, cennetin kokusunu bile alamazlar." (Ebu Davud Libas 125, Cennet 52)
"Bir kadın koku sürünerek dışarı çıkar ve koku ulaşsın diye bir topluluğun yanına uğrarsa, zinaya bir adım atmış olur." (Tirmizi, Edeb, 35; Nesâî, Zîne, 35) "Kadınlardan erkeklere benzeyenlerle; erkeklerden kadınlara benzeyenler bizden değildir." (Buhârî, Libas, 61)
Âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler, gayet açık ve net bir şekilde Müslüman kadının giyim tarzını beyân etmektedir.
Bu âyet ve hadislerin ışığı altında zihinlerimizde ve kalblerimizde tesettür şeklimizi tekrar muhasebe etmeliyiz. Biz, tesettür anlayışımız ile bu emirlerin neresinde bulunuyoruz? Acaba bilerek veya bilmeden hatâ mı işliyoruz? Rabbimizin ve Peygamber Efendimizin çizdiği sınırları zorluyor muyuz?
Tesettürde Dikkat Edilecek Hususlar:
Sokaklarda bir çok müslüman hanım görüyor ve şaşırıyoruz. Bir çok giyim şeklinin sınırları zorladığına, hatta tesettür emrinin hikmetinin tam aksine, "dikkatleri üzerine çeken bir câzibe sebebi" olduğuna şâhid oluyoruz. Bu hususta yapılan yanlış uygulamaları ve hatalarımızı belli başlı maddeler hâlinde ele alarak, birbirimizi uyarmanın mühim bir vazifemiz olduğunu düşünüyorum.
1- Manto ve Pardesüler: Şeffaf, dar, bele doğru daralan, uzun yırtmaçlı, parlak deriden imal edilmiş, çok süslü ve desenli, önü açık veya düğmelenmeyen manto veya pardesüler...
2- Etek, gömlek ve tişörtler: Yukarıdaki âyet ve hadislerin zıddı şekilde "dar, içini gösteren veya vücuda yapışan" tipte etek, gömlek veya tişörtler, özellikle ışık vurunca tesettürü mânasız kılmaktadır. Böylece bütün dikkatleri üzerine toplamaktadır.Uzun yırtmaçlı etekler, bazen diz kapağına kadar çıkabilmektedir. Hadislerde "sadece el ve yüz açık kalabilir" buyurulmakta iken; mahremleri dışındakilerin yanında kısa kollu, hatta cezb edici dantelli elbiseler giymek, İslâm"ın rûhuna zıttır.
3- Pantolon: Son yıllarda müslüman hanımlar arasında yaygınlaşan pantolon, "erkeğe benzemek" yönüyle, Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- tarafından reddedilmiştir. Bazen yarım pardesü, bazen gömlek veya bluz altına giyilen pantolon, vücut hatlarını belli ederek ve erkek kıyâfeti olması sebebiyle tesettürün ruhunu zedelemektedir. Çocuklarımızı nasıl küçük yaşlardan itibaren namaza alıştırıyorsak, tesettür hassâsiyetine de alıştırmalıyız. Devam edecek
Elde Var Aşk / Mustafa İslamoğlu
Yüreğini siper et. Güvenlik içerisinde olursun. “Yoruldum” deme sakın.
Göğsüne yüreğinden başka muska takanlar yorulurlar.
Göğüs kafesin acıdan bir mengene gibi yüreğini sıktığında, aşk var mı, ona bak.
Varsa eğer, aldırma, dağlar gibi gelsin. Çünkü aşk, acıyı hayata dönüştüren bir iksirdir.
Acıya aşık olanların “Ey tabib elden gelirse yâremi gel emleme… Yar elinden gelmedir bu yâreyi merhemleme…” diyenlerin sırrı burada yatmaktadır.
Bu sırrı bulanlardan biri, sevdanın başöğretmeni öyle demiyor mu: “Ben hüzünlerin Peygamberiyim.”
Aşk varsa eğer, sen değil dağlar sallansın.
Acıyı aşkla bal eylemeye bak. Sür merhem diye yürek yaralarına, hayalinin ve umudunun kırık yerlerine, içinin Karacaahmed'e dönmüş bölgelerine.
Aldırma hainlere, ihanetlere. Onlar acıyı aşka dönüştürmemiş zavallılardır. Onlar, muhteşem acılara pespaye sevinçleri tercih eden aşk sefilleridir.
Unutma, bin sevincin vermediğini bir acı verir. Acını, aşkın santralinde bitimsiz bir enerjiye dönüştürmeye bak. Hatırla ki yürek yürek nükleer güç merkezidir. Seven ve inanan bir yürekle hiçbir atom santrali boy ölçüşemez.
Bil ki, umuttan söz ettiğin her dem aşktan söz ediyorsunuzdur. Çünkü umut aşkın çocuğudur. Aşksız umut, plastik bebekler gibidir; oynar, eskitir ve atarsın.
“Umudum tükendi” deme, doğrusunu itiraf et, aşkının tükendiğini…
Sahi, aşk tükenir mi? Evet, eğer ölümlüden, ölümlüye ve ölümlü adına ise tükenir.
O, aşk suretinde görünen tutkudur. Tutku tutuklar, aşk azad eder. Bir duygunun aşk mı tutku mu olduğunu anlamak istersen, rengine bak.
Rengine bak, kara sevda mı, ak sevda mı?
Sevdanın karası köleleştirir, akı özgür kılar.
Özgür kılan aşka muhabbet denir.
Muhabbet, yüreğe düşmüş bir tohumdur; “her başka yüz dane veren yedi başak” gibi, yediverendir o.
Muhabbet insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesidir. Herşey harcadıkça tükenir, muhabbet asla. Muhabbet müebbeddir.
Üzerine üzerine gelen karanlığın kara yüzlü, kara vicdanlı, kara güçlerini, aşkın siperine sığınarak püskürtebilirsiniz. Onlar kaybettiler, onlar nefretin eli kanlı temsilcileri… Sen kazandın, çünkü sen aşkın cephesinde yer aldın, aşkın ve aşkının. Hesabını yaparken tarihi unutma, coğrafyayı unutma. Acıyı unutma, sancıyı unutma. Melekleri, Sakarya'yı, Nil'i, Tuna'yı, Fırat'ı, Dicle'yi unutma.
İstanbul'un, Kahire'nin, Bağdat'ın, Şam'ın Mekke'nin çocukları olduğunu unutma. Senin kara, sarı beyaz kardeşlerin olduğunu, yüreğinin Asya, Afrika, Afrika, Avrupa, Amerika taraflarının olduğunu unutma. Fakat, hesabını yaparken kesinlikle şöyle başlamalısın:
“Elde var aşk”
Göğsüne yüreğinden başka muska takanlar yorulurlar.
Göğüs kafesin acıdan bir mengene gibi yüreğini sıktığında, aşk var mı, ona bak.
Varsa eğer, aldırma, dağlar gibi gelsin. Çünkü aşk, acıyı hayata dönüştüren bir iksirdir.
Acıya aşık olanların “Ey tabib elden gelirse yâremi gel emleme… Yar elinden gelmedir bu yâreyi merhemleme…” diyenlerin sırrı burada yatmaktadır.
Bu sırrı bulanlardan biri, sevdanın başöğretmeni öyle demiyor mu: “Ben hüzünlerin Peygamberiyim.”
Aşk varsa eğer, sen değil dağlar sallansın.
Acıyı aşkla bal eylemeye bak. Sür merhem diye yürek yaralarına, hayalinin ve umudunun kırık yerlerine, içinin Karacaahmed'e dönmüş bölgelerine.
Aldırma hainlere, ihanetlere. Onlar acıyı aşka dönüştürmemiş zavallılardır. Onlar, muhteşem acılara pespaye sevinçleri tercih eden aşk sefilleridir.
Unutma, bin sevincin vermediğini bir acı verir. Acını, aşkın santralinde bitimsiz bir enerjiye dönüştürmeye bak. Hatırla ki yürek yürek nükleer güç merkezidir. Seven ve inanan bir yürekle hiçbir atom santrali boy ölçüşemez.
Bil ki, umuttan söz ettiğin her dem aşktan söz ediyorsunuzdur. Çünkü umut aşkın çocuğudur. Aşksız umut, plastik bebekler gibidir; oynar, eskitir ve atarsın.
“Umudum tükendi” deme, doğrusunu itiraf et, aşkının tükendiğini…
Sahi, aşk tükenir mi? Evet, eğer ölümlüden, ölümlüye ve ölümlü adına ise tükenir.
O, aşk suretinde görünen tutkudur. Tutku tutuklar, aşk azad eder. Bir duygunun aşk mı tutku mu olduğunu anlamak istersen, rengine bak.
Rengine bak, kara sevda mı, ak sevda mı?
Sevdanın karası köleleştirir, akı özgür kılar.
Özgür kılan aşka muhabbet denir.
Muhabbet, yüreğe düşmüş bir tohumdur; “her başka yüz dane veren yedi başak” gibi, yediverendir o.
Muhabbet insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesidir. Herşey harcadıkça tükenir, muhabbet asla. Muhabbet müebbeddir.
Üzerine üzerine gelen karanlığın kara yüzlü, kara vicdanlı, kara güçlerini, aşkın siperine sığınarak püskürtebilirsiniz. Onlar kaybettiler, onlar nefretin eli kanlı temsilcileri… Sen kazandın, çünkü sen aşkın cephesinde yer aldın, aşkın ve aşkının. Hesabını yaparken tarihi unutma, coğrafyayı unutma. Acıyı unutma, sancıyı unutma. Melekleri, Sakarya'yı, Nil'i, Tuna'yı, Fırat'ı, Dicle'yi unutma.
İstanbul'un, Kahire'nin, Bağdat'ın, Şam'ın Mekke'nin çocukları olduğunu unutma. Senin kara, sarı beyaz kardeşlerin olduğunu, yüreğinin Asya, Afrika, Afrika, Avrupa, Amerika taraflarının olduğunu unutma. Fakat, hesabını yaparken kesinlikle şöyle başlamalısın:
“Elde var aşk”
02 Eylül, 2008
-KIRKAMBAR-
Bir Ayet:
Sayılı günlerde [oruç]. Ancak sizden kim, hasta veya seyahatte olursa diğer zamanlarda [aynı gün sayısı kadar oruç tutmalıdır]; ve [bu gibi hallerde] gücü yetenlere bir muhtacı doyurarak fidye vermek, bir yükümlülüktür. Her kim, yapmaya yükümlü olduğundan daha fazla iyilik yaparsa kendisine iyilik yapmış olur; zira oruç tutmak kendinize iyilik yapmaktır -keşke bunu bilseydiniz. 2/184
Bir Hadis:
Sahur yemeği yiyin. Çünkü sahurda bereket vardır. (Buhari)
Bizim orucumuz ile ehli kitabın orucu arasındaki fark sahura kalkmamızdır. (Tirmizi)
Şu da Peygamberimizin yaptığı dualardan biridir:
“Allahım! Her şeyi kuşatan rahmetinle senden beni bağışlamanı diliyorum!” “Susuzluk gitti, damarlar ıslandı ve inşaallah sevap kazanıldı.” “Allahım senin için oruç tuttum ve senin rızkınla orucumu açtım.”
*********
Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa kralı (François)'a mektubu:
Dans, ilk defa Kanuni zamanında Fransa'da yapılmaya başlanmıştı. O zaman Osmanlı İmparatorluğunun sınırları Avrupa’nın ortalarında idi ve Fransa'ya dayanıyordu. Bu dans denen “melanetin” ilk yapılmaya başlandığını duyan Kanuni, zamanın Fransa Kralına bir mektup yazdı. Kanuni'nin Fransa Kralına yazdığı tarihi mektup aynen şöyledir: “ Ben ki Sultan-i salâtin-i zaman burhân-i havakın-i avân tâc-bahs-i husrevân-i cihan zillullâhi'l-meliki'l-mennân Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Şam ve Halep ve Karaman ve Rûm'un ve vilâyeti-i Dulkadriye'nin ve Diyârbekir'in ve Azerbaycan ve Van'ın ve Budun ve Tamisvar vilâyetlerinin ve Mısır'ın ve Mekke'nin ve Medine'nin ve Kudüs'ün ve Halilü'r-Rahmânin külliyen diyâr-i Arab’ın ve Yemen'in ve Bağdad ve Basra ve Cezayir vilâyetlerinin ve dahi nice memleketlerin ki âbâ-i kiram ve ecdâd-i izamim -enârallâhü berâhinehüm- kuvvet-i kahire ile fetheyledikleri ve cenabı-i celalet-meâbim dahi tig-i âtes-bâr simsîr-i zafernigârim ile fetheyledigim nice diyarın sultani ve pâdişâhı hazret-i Sultan Bâyezıd oğlu Sultan Selim Hân oğlu Sultan Süleyman Şah Hân'ım", Sefirimden aldığım rapora göre, memleketinizde dans adı altında kadın erkek birbirine sarılmak suretiyle insanlar arasında oyun oynanmakta olduğunu işitmiş bulunmaktayım. Hemhudut olmaklığımız dolayısıyle, iş bu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali müvacehesinde Name-i Hümayunum elinize ulaştığından itibaren derhal son verilmediği takdirde, bizzat Ordu-yu Hümayunumla gelip men'e muktedirim!..
”Rivayete göre, Kanuni'nin bu mektubundan sonra Fransa'da yüz sene dans yapılmamıştır
Sayılı günlerde [oruç]. Ancak sizden kim, hasta veya seyahatte olursa diğer zamanlarda [aynı gün sayısı kadar oruç tutmalıdır]; ve [bu gibi hallerde] gücü yetenlere bir muhtacı doyurarak fidye vermek, bir yükümlülüktür. Her kim, yapmaya yükümlü olduğundan daha fazla iyilik yaparsa kendisine iyilik yapmış olur; zira oruç tutmak kendinize iyilik yapmaktır -keşke bunu bilseydiniz. 2/184
Bir Hadis:
Sahur yemeği yiyin. Çünkü sahurda bereket vardır. (Buhari)
Bizim orucumuz ile ehli kitabın orucu arasındaki fark sahura kalkmamızdır. (Tirmizi)
Şu da Peygamberimizin yaptığı dualardan biridir:
“Allahım! Her şeyi kuşatan rahmetinle senden beni bağışlamanı diliyorum!” “Susuzluk gitti, damarlar ıslandı ve inşaallah sevap kazanıldı.” “Allahım senin için oruç tuttum ve senin rızkınla orucumu açtım.”
*********
Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa kralı (François)'a mektubu:
Dans, ilk defa Kanuni zamanında Fransa'da yapılmaya başlanmıştı. O zaman Osmanlı İmparatorluğunun sınırları Avrupa’nın ortalarında idi ve Fransa'ya dayanıyordu. Bu dans denen “melanetin” ilk yapılmaya başlandığını duyan Kanuni, zamanın Fransa Kralına bir mektup yazdı. Kanuni'nin Fransa Kralına yazdığı tarihi mektup aynen şöyledir: “ Ben ki Sultan-i salâtin-i zaman burhân-i havakın-i avân tâc-bahs-i husrevân-i cihan zillullâhi'l-meliki'l-mennân Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Şam ve Halep ve Karaman ve Rûm'un ve vilâyeti-i Dulkadriye'nin ve Diyârbekir'in ve Azerbaycan ve Van'ın ve Budun ve Tamisvar vilâyetlerinin ve Mısır'ın ve Mekke'nin ve Medine'nin ve Kudüs'ün ve Halilü'r-Rahmânin külliyen diyâr-i Arab’ın ve Yemen'in ve Bağdad ve Basra ve Cezayir vilâyetlerinin ve dahi nice memleketlerin ki âbâ-i kiram ve ecdâd-i izamim -enârallâhü berâhinehüm- kuvvet-i kahire ile fetheyledikleri ve cenabı-i celalet-meâbim dahi tig-i âtes-bâr simsîr-i zafernigârim ile fetheyledigim nice diyarın sultani ve pâdişâhı hazret-i Sultan Bâyezıd oğlu Sultan Selim Hân oğlu Sultan Süleyman Şah Hân'ım", Sefirimden aldığım rapora göre, memleketinizde dans adı altında kadın erkek birbirine sarılmak suretiyle insanlar arasında oyun oynanmakta olduğunu işitmiş bulunmaktayım. Hemhudut olmaklığımız dolayısıyle, iş bu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali müvacehesinde Name-i Hümayunum elinize ulaştığından itibaren derhal son verilmediği takdirde, bizzat Ordu-yu Hümayunumla gelip men'e muktedirim!..
”Rivayete göre, Kanuni'nin bu mektubundan sonra Fransa'da yüz sene dans yapılmamıştır
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

