01 Ağustos, 2009

Sigara Yasak, İçki Verelim / İbrahim Tenekeci

Patlıcangiller familyasından olan tütünü ilk kullananlar, Amerikan yerlileridir. Tütün, Amerika'nın keşfini müteakip Avrupa'ya, sonra da Venedikli tüccarlar vasıtasıyla Osmanlı'ya girmiştir. Sigarayı ise bir Fransız askerinin bulduğu söyleniyor. Şöyle ki: Savaş sırasında pipo bulamayan veya piposunu kaybeden bir Fransız askeri, tütünü kâğıda sararak içmiş. Ve bu içim şekli, önce cepheden cepheye, sonra da tüm dünyaya yayılmış.

Tütünün zararları saymakla bitmez: Akciğer ve gırtlak kanseri, kalp ve damar hastalıkları, beyin hücrelerinde tahribat, mide rahatsızlıkları, cildin erken yaşlanması vs.

Fi tarihte, "Sigara içmiyorum, yarama tütün basıyorum" diye yazmış olsam da, sigaranın savunulacak hiçbir tarafı yok.

Tütüne tutunan ve "varsın annemiz olsun tütün" diye şiir yazan biri olarak, sigarayla ilgili bazı yasaklara karşı değilim.

Karşı olduğum şey, sadece sigaraya savaş açılmasıdır.

Tütün, dinen mekruh olan bir içecek veya ot, bitki her neyse... Bunu kullananlara cüzamlı muamelesi yapılırken, tütüne ve tiryakiye savaş üstüne savaş ilan edilirken; dinen haram olan içkiye niye kimse dokunmuyor?

Sigara paketlerinin üzerinde yazan uyarıcı şeyler, niçin içki şişelerinin üzerinde yazmaz?

Size televizyondan bir sahne: Adamın bir elinde içki kadehi, diğer elinde sigara var. Mekruh olan şeyi tutan el sansürleniyor, haram olan şeyi tutan el ise sansürlenmiyor.

İçki yüzünden her gün şu kadar ocak sönüyor. Kazalar, cinayetler, yüz kızartıcı suçlar, aile içi şiddet vs. Ölümcül trafik kazalarının birçoğunda, araçtan içki şişeleri çıkıyor. Ama bizlere sunulan şey, polis kontrolüne takılan sarhoş şoförlerin o komik ve "sevimli" görüntüleri...

Sizce burada bir sorun yok mu? Var ve şu:

İçki, Hıristiyan dünyasına ait kültürün önemli parçalarından biridir. Mesela şarap deyince Fransızlar, viski deyince İskoçlar, bira deyince Almanlar, votka deyince Ruslar akla gelir. Ama İslam ülkelerinin adı anılınca, herhangi bir içki akla gelmez.(Burada bir parantez açmak icap ediyor. Bazı kendini bilmezler, rakıyı neredeyse "millî içeceğimiz" ilan edecek. Oysa millî demek, dini demektir. Ve dinimizde içki haramdır.)

Tütün ise böyle değil. Her kültürde, neredeyse eşit yere sahip.

"Her şeyin başı sağlık" deyip kenara çekilmek yerine, kaç gündür işte bunu, yani ülkemizdeki tütün kültürünü kurcalıyorum. Konuyla ilgili olarak sadece türküleri, ağıtları, şiirleri karıştırmıyor; bazı kitapları da edinip okuyorum. Örneğin Emine Görsoy'un Tütün Kitabı'nı. (Kitabevi, 2003) Yine, Necati Cumalı'nın Acı Tütün, Mürsel Sönmez'in Tütün Küfesi gibi eserlerini...

Bunların yanı sıra, Ahmet Şükrü Esen'in Anadolu Ağıtları (İletişim, 1997) ve Mehmet Özbek'in Türkülerin Dili (Ötüken, 2009) isimli kitaplarını da taradım.

Bir de, 'Avrupalılar tütüne nasıl bakıyor' düşüncesiyle, Detlef Bluhm'un Tütün ve Kültür (Dost Yayınları, Eylül 2001) kitabını okudum. Hemen söyleyeyim: Onların tütüne bakışı ile bizim bakışımız bir değil... Avrupa'da tütünden sonra "zevk" kelimesi geliyor. Örneğin Oscar Wilde "Bir sigara, dört dörtlük bir zevkin en mükemmel biçimidir" demiş, falan...

Bizde ise tütünden sonra "dert" kelimesi geliyor. Tütünün, kanı durdurmak için yaraya basılması da bu durumu pekiştiriyor.

Bir Yozgat sürmelisi, "Çamlığın başında tüter bir tütün" diye başlar ve "Acı çekmeyenin yüreği bütün" şeklinde devam eder. Nakarat bölümünde de şu muhteşem dizeler vardır: "At üstünde kuşlar gibi dönen yar / Kendi gidip ahbapları kalan yar..."

Ali'nin Ağıtı, "Büyük evde tütün tüter / Benim derdim bana yeter" dizeleriyle başlar.

Tütün kaçakçısı Ömer'i Deveci Dağı'nda vururlar. Yarasına tütünden medet umarak şöyle ağıt yakar:

"Deveci dağına bastığım oldu. Tütünün dengi yastığım oldu. Bizim arkadaşların kaçtığı oldu. Sebebim tütünü basın yarama..."

Milletimiz, "Bir ateş ver, sigaramı yakayım" derken bile, cümlenin/dizenin başına "ah" eklemiştir. İzmir türküsünde olduğu gibi: "Ah bir ataş ver, cigaramı yakayım / Sen sallan gel, ben boynuna bakayım..."

Mevlana gibi, "Aha da kızmışım ben" diyorsanız, o ayrı tabii.

Konu ta buralara gelmişken, Türk şiirinin önemli isimlerinden olan Cemal Süreya'yı anmamak olmaz. Cemal Süreya, sigarayı bıraktıktan sonra, bir yandan "Eskiden birinci işimdi sigara içmek / Şimdiyse içmemek birinci işim" diye yazar; bir yandan da "Acının birinci günü", "Acının ikinci günü" diye sigarasız geçen günlerini bir köşeye not eder.

İçkiye göz yumup da tütüne göz açtırmayanların, "tütünün kültürümüzdeki yerini" bildiklerini pek sanmıyorum. Bilselerdi eğer, "sigara yasak, içki verelim" gibi tuhaf bir durum ortaya çıkmazdı. Milli Gazete

Dikkat Şiir / Mevlana Celaleddin

“Şems, artık burada durulmaz der dostuna,acıtmaya başlamıştır gülbahçesini, dikenliklerden atılan taşlar.”

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun.. Etme! Başka bir yâr başka bir dosta meylediyorsun.. Etme!

Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun.. Etme!

Çalma bizi bizden, gitme bizden o ellere doğru çalınmış başkalarına nazar ediyorsun.. Etme!

Ey ay felek harap olmuş alt üst olmuş senin için bizi öyle harap öyle alt üst ediyorsun.. Etme!

Ey makamı var ile yokun üzerinde olan ( kişi ) sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun.. Etme!

Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan sen ayında evini yıkmaya kastediyorsun.. Etme!

Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun.. Etme!

Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun.. Etme!

Ey cennetin ve cehennemin elinde olduğu ( kişi ) bize cenneti öyle cehennem ediyorsun.. Etme!

Şekerliğimin içinde zehir olsan dokunmaz bize sen zehri şeker, şekeri zehrediyorsun.. Etme!

Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı ey hırsızlığa da değen, hırsızlık ediyorsun.. Etme!

İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil aşkın baygınlığıyle ne diye meşk ediyorsun.. Etme!

Yaşlı Kızılderiliden Hayata Dair Öğütler

"Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz Adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak." "Yeryüzüne iyi muamale edin! O babanızın size bıraktığı kendi malı değil, onu çocuklarınızdan ödünç aldınız." "Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki? Eğer bütün hayvanlar kaybolup giderse, insanoğlu büyük bir ruh yalnızlığı içinde ölecektir. Hayvanlara ne olduysa insanlara da aynısı olur. Her şey birbirine bağlıdır. Yerkürenin başına gelen, yerkürenin çocuklarının da başına gelecektir."

"Biz ağaçlara zarar vermek istemeyiz. Ne zaman onları kesmemiz gerekse, önce onlara tütün ikram ederiz. Odunu asla ziyan etmeyiz. Lazım olduğu kadar Keser, kestiğimizin de hepsini kullanırız. Eğer onların hislerini düşünmez ve Kesmeden önce tütün ikram etmezsek, ormanın diğer bütün ağaçları gözyaşıdökecektir. Bu da bizim kalbimizi yaralar." "Yanlışı gören ve önlemek için elini uzatmayan, yanlışı yapan kadar suçludur." "Dünyadaki her şeyin bir sebebi vardır. Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür. Ve her insan bir görevle yaratılmıştır." "Nimet de külfet de 'Büyük Ruh' un elindedir. Bazen onun külfeti bizi nimetinden daha fazla akıllandırır."

"Eğer sorsanız: 'Sessizlik nedir?' Cevap veririz: O Büyük Ruh' un sesidir. Yine sorsanız: 'Sessizliğin meyveleri nelerdir?' Cevap veririz: Kendi kendini kontrol, gerçek cesaret demek olan metanet, sabır, vakar ve saygı.'" "Gözlerde yaş yoksa, ruh gökkuşağına sahip olamaz." "Eğer herkes bir başkası için bir şey yaparsa dünyada ihtiyaç içinde kimse kalmaz. Sadece bir kişiye yardım et! O bile yeter." "İnsan tabiattan uzaklaştıkça kalbi katılaşır." "Ağlamaktan korkma!
Zihindeki ızdırap veren düşünceler gözyaşı ile temizlenir."

"Her şey halkadır. Her birimiz kendi hareketlerinizden sorumluyuz. Hepsi döner dolaşır, bize geri gelir."

Sağlığınız için yararlı 5 yiyecek!!!

Ziyafet denince aklınıza hangi yiyecekler geliyor? Birçok erkek için, bol biftek, kızarmış patates veya hamur işleri gelir. Peki ziyafet yemekleri sağlıklı olabilir mi? Foxnews'te yer alan habere göre, şaşırtıcı bir şekilde en sevdiğiniz yiyeceklerin sağlığınız için iyi olabildiği belirtiliyor.
Hamur işi: Yıllardır hamur işleri, kilo aldırdığı gerekçesiyle kötü bir üne sahip. Fakat, hamur işleri gerçekten kalsiyum, potasyum ve lif gibi ürün çeşitliliği sunuyor. Ve bugünlerde tam tahıl ya da karbonhidrat çeşitliliği sunan hamur işleri, her yerde yükselişe başladı. Ayrıca, pişmiş hamur işi yemeğinizin yanına brokoli, mantar, soğan ya da antioksidan bakımından zengin domates ekleyerek daha sağlıklı bir menü oluşturabilirsiniz.

Biftek: Kırmızı ve işlenmiş et tüketimiyle artan kanser riski ve kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişki aklınıza gelebilir. Fakat makul ölçüde tüketilen yağsız biftek, sağlığınız için gerçekten faydalı olabilir. Yağsız et, büyük bir B6, B12 vitamini, selenyum, çinko, potasyum ve diğer birçok gerekli vitamin ve besin kaynağıdır.

Patates: Biftekten oluşan akşam yemeğinizi bir tabak kızarmış patatesle tamamlamak ister misiniz? Bu nişastalı patateslerin, sağlıklı oranda karbonhidrat içerdiğini bilmelisiniz. Ayrıca patateste C vitamini, lif, protein ve gibi gerekli besinler ile bir muzdan daha fazla potasyum var.

Kırmızı biber: Herkesin kırmızı biber için sır bir tarifi var, gurme şeflerinden ev kadınlarına kadar kime sorsanız hepsi kendisine ait en iyi tarifi anlatacaktır. Fakat, rekabet bir yana kırmızı biberin içerdiği sağlıklı maddeler yadsınamaz. Ayrıca biberler ve kırmızı biberde bulunan kapsaisin maddesi, termojenik bir etkiye sahip. Bu şu anlama geliyor: biberleri yedikten sonra 20 dakika boyunca vücudunuz ekstra kalori yakıyor. Ayrıca, biberi yavaş yavaş yemeniz halinde midenizin dolu olduğu şeklinde bir mesaj beyninize iletiliyor ve böylece aşırı yemek yememiş oluyorsunuz.
Kırmızı biberin rengi, içindeki temel içerik olan ve gerekli vitamin ile besinlerle dolu olan domatesten geliyor. Domates aynı zamanda güçlü bir antioksidan olan, erkeklerde prostat kanseri riskini yüzde 35' e kadar azaltan likopen içeriyor.

Çikolata: Eğer canınız yemekten sonra tatlı çekiyorsa, biraz çikolata yiyebilirsiniz. Flavanol ve antioksidan içeren kakao, kan basıncını düşürerek ve insülin direncini artırarak, kan damarlarındaki hücrelerin fonksiyonunu düzenleyerek ve HDL kolesterolü artırarak kalp sağlığını destekliyor. Alman araştırmacılara göre, kakao tüketenlerde kalp hastalığından ölüm riski yüzde 50 oranında azalıyor.

-Kırkambar-

Neden? Niçin? Nasıl?

Şemsiyelerin çoğunun rengi niçin siyahtır?
Şemsiyeler ilk olarak 3400 yıl önce Mezopotamya'da, bir rütbenin, bir ayrıcalığın sembolü olarak kullanılmaya başlandı. Bu ilk şemsiyeler Mezopotamyalıları yağmurdan değil, yakıcı güneşten korumak için kullanılıyordu.Şemsiyeler yüzyıllar boyu hep güneşten korunmak için kullanıldı. Bugün bile bazı Afrika kabilelerinde şefin arkasında yürüyen bir şemsiye taşıyıcısı görülmektedir. Hatta İngilizce'de şemsiye anlamındaki 'umbrella' kelimesi, Latince gölge anlamına gelen 'umbra' kelimesinden türemiştir.

Avrupa'da şemsiyelerin yaygın olarak kullanılmasına 1700'lü yıllarda başlanmıştır. Bu yıllarda şemsiyelerin yünlü kumaşlarının üstü bir çeşit yağ ile sıvanıyordu. Bu yağ kumaşa su geçirmez bir özellik kazandırıyor ve siyah bir renk veriyordu. Siyah renkli bu şemsiyeler erkekler tarafından da benimsendi ve güneş için olan beyaz şemsiyeler kadınların, yağmur için olan siyahlar ise erkeklerin vazgeçilmez aksesuarları oldu. Bir çeşit yağ ile sıvanan siyah şemsiyeler gerçekten yağmuru hiç geçirmiyorlardı ama ömürleri de pek uzun sürmüyordu. Zamanla daha kaliteli şemsiyeler üretildi, ancak siyah renk su geçirmezliğin bir garantisiymiş gibi algılanmaya devam edildi. Günümüzde yazın şemsiye kullanma adeti pek kalmadı.

Biliyor musunuz?

Tavşan, başını çevirmeden aynı zamanda hem arkasını hem önünü görebilen bir hayvandır.İnsanlar parmak izinden, köpekler burun izinden. tanınır.
Uzay yolculuğunda taşınacak her fazla kilo için gerekli olan yakıt miktarı 530 kg`dır.
Sibirya`da insanlar sütü donmuş çubuk şeklinde satın alırlar.
Işık, bir saniyede Dünya`yı 8 defa dolaşabilir.


Pratik Bilgiler:

Değersiz olarak gördüğünüz limon kabuklarını güneşli bir yere koyup kurutursanız, özellikle isli ve yağlı mutfak eşyalarınızı ovarken şaşırtıcı sonuçlar alabilirsiniz.

Sodalı içeceklerin gazlarının kaçmasını engellemek için buzdolabının içine başaşağı yerleştirin.

Açılmakta direnen cam kavanozların altına sert bir şekilde vurursanız açılacaklardır.

03 Haziran, 2009

Dergimizin 25. Sayısı Çıktı

Ellerime bakıyorum ve ellerimin benden bilgili Bir hayli bilgili olduğunu biliyorum Bilgili fakat parmaklarım ince ve uzun değil / Sezai Karakoç



<><><><><><><><><>



Dikkat et!!!


"Düşüncelerine dikkat et;
Sözlere dönüşüyorlar,
Sözlerine dikkat et;
Eyleme dönüşüyorlar,
Eylemlerine dikkat et;
Alışkanlıklarına dönüşüyorlar,
Alışkanlıklarına dikkat et;
Kişiliğine dönüşüyorlar,
Kişiliğine dikkat et;
Kişiliğin kaderin oluyor!"


Frank Outlow

Sen Vahy Nedir Bilir misin? / Sezai Karakoç

Kim ruhunda bir sıkıntı duyuyorsa; Vahye koşsun...

Kim çözülmez bir problemin karşısında kalmışsa; Vahye başvursun...

Kim yol arıyorsa; Vahye doğrulsun...

Kim yücelmesini bir yerde durdurmamışsa, daha da ilerlemek istiyorsa; Vahyin çağrısına uysun...

Kim kurtulmak istiyorsa; Vahyin gitsin...

Kim “kurtarma eri” olmak istiyorsa; Vahiy okulunda okusun;

Çünkü; Vahyin okulu her yerde açık:
Dağlarda, köylerde, kasabalarda, şehirlerde...

İnsanlığın hocası Kur’an’dır...
Önderi de O’dur, koruyucusu da...

Kim geri çevrilmez bir ölümle karşılaşmışsa; Tesellisini Kur’an’da bulsun...

Kim hayatına ebediliğin soluğunu yerleştirmek istiyorsa;Kur’an ahlâkıyla ahlaklanmaya çalışsın...

Kim inançta, düşüncede ve davranışta sağlam bir ölçü arıyorsa; Kur’an’a yapışsın...

Kur’an, öyle bir merhemdir ki:
Sesi ayrı derde, sözü ayrı derde,
Anlamı ayrı derde, te’vili ayrı derde,
Hikmeti ayrı derde, hükmü ayrı derde,
Kıssası ayrı derde çaredir...

Kur’an’dır bütün dertlere çare olan...

Ey Kutsal Ağrı! / A. Ali Ural

Ey kutsal ağrı!

Saklandığın yerden çık! Yalnız kendimizi değil, çevremizi de yakıp yıkıyoruz! biz acı duymayanlar ahalisi, akan kanımızı boş gözlerle, bir nehir gibi seyrediyor, kopan ayağımıza vitrinlerden ayakkabı beğeniyoruz.

Ey kutsal ağrı!

Biz böyle olsun istememiştik. Canımız yanmasın diye ektiğimiz haşhaş tarlaları üzerinde, binlerce çıngıraklı yılanın dolaştığı, ama çıt çıkarmayan saraylar inşa ettik. Ağrımayan başımıza, ışıldamayan binlerce gözle süslenmiş taçlar giydik. Mazlumların seslerini yalıtmak için, ahşap pencerelerimizi plastik pencerelerle değiştirdik.

Ey kutsal ağrı!

En büyük ağırlıkları taşımamızı sağlayan derin,t uzlu suda yüzmek için daha ne bekliyorsun! Suyun kaldırma gücünü artıran tuz değil mi? Tuzlu, yani acı suda yüzebilir, ruhun ve bedenin dünya tartılarıyla ölçülemeyen ağırlıklarını o saydam gemiye yükleyebilirsin.

Ey kutsal ağrı!

Sor en son ne zaman ağladık! Her gün ama her gün gazetelerimizin sayfalarını yakmayan o soğuk ateşlerle, bedenimizin ve ruhumuzun duyarlılığını nasılda kundakladık! Artık hiçbir cinnet, cinayet, gasp, tecavüz ve işkence etkilemiyor bizi Komşumuzun evinden yükselen alevler dokunmuyor evlerimize. Madenciler yerin yüzlerce altından cevherleri çıkarta dursun, hiçbir haksızlık gözümüzden bir damla yaş çıkartamıyor.

Ey kutsal ağrı!

Gel ve sessizliğimizi boz. Kulakları sağır etsin çınlayan sesin! Başımızdaki tacımızı ağrıdan bir çelenkle değiştir! Acı çekmeye başlamazsak yanmaktan kurtulamayacağız!..

“Makyaj yapan ölüler”
Acı Duymayan Çocuk'tan...

Üzülme! / Senai Demirci

Üzülme!
Üzülebiliyorsan bir kalbin var demektir. Kalpsizler üzül(e)mezler ki. Ne mutlu sana ki, üzülebiliyorsun. Dokunan var demek ki kalbine. Ya dokunulmasaydı kalbine. Ya hüznün gönül toprağını karmasına izin verilmeseydi. Demek ki gözden çıkarılmadın. Demek ki sen hâlâ bir umut tarlasısın.

Üzülme!
Üzülüyorsan, Biri var ki cılız varlığını düştüğü çamurdan kaldırmak istiyor. Onun için dokunuyor kalbine. Kıymetini bil ki, üzmeye değer görüyor seni. Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa, sen ekilmeye layık bir topraksın demektir. Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün güvencelerin, yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir.

Üzülme!
Yüzün yerde geziyorsan, ellerin boynuna sarılı ise, içini ısıtacak haberlerin mürekkebi damlıyor olmalı ömrünün defterine. Kar yağıyorsa güvendiğin dağlara, yarının ovalarında rengârenk çiçeklerin olacak demektir. Hırçın fırtınalar sarsıyorsa sevinçlerinin zirvesini, rüzgârlar dövüyorsa umudunun yamaçlarını, bir yüce dağsın sen demek ki, az bekle, eteğinden serin pınarlar akmaya başlayacak demek ki…

Üzülme!
Üzülüyorsan, şımaramazsın. Kibrin kirli tuzağına düşemezsin. Kendini beğenmişliğin çamuruna dolaşmaz ayakların. Uzak geçersin isyanlı yollardan. Heveslerinin ardı sıra düşüp nisyan uçurumlarının başına sürüklenmezsin. Seni Biri yakınlığına çağırıyor demek ki… Gözden çıkarmamış olmalı seni.

Üzülme!
Üzülüyorsan, bir kutlu teselli kapısının önünde bekletiliyorsun demektir. Gözlerini kaldır vefasız dünyanın eşiğinden. Gönlünün elinden çıkar sebeplerin boş avuntularını. Umudunu kes sahte doymalardan. Yüreğini küstür coşkulardan. Kapı açıldı açılıyor demektir.

Üzülme!
Üzülüyorsan, kaybedeceğin bir şeyler var demek ki… Kaybedeceği bir şeyi olanlar çoktan kazanmışlardır. Eline geçmeyenleri saymakla tüketme nefesini, elindekileri saymaya başla. Hepsini saysan bile, nefesini saymaya nefesin yetmeyecek demektir. Bak işte zenginsin.
Üzülme! Seni bir “İşiten” var. Seni, senin kendini bile sevmenden önce O sevdi. Senin kendini bile bilmediğin unutuş kuyularından çekip çıkardı seni. Çektiğin acılara habire meşgul çalan telefonlar gibi kör ve sağır değil O. Yüreğinin her yangınına O yetişiyor. Ayrılıklarına ve sıkıntılarına metal soğukluğundaki plazalar gibi umursamaz değil O. Yitirdiklerinin hepsini sana iade edeceğine söz veriyor. Sevdalarına ve özlemlerine çok seçenekli sınav kâğıtları gibi tatsız ve tuzsuz formüller sunmuyor. Seni herkesten çok anlıyor, seni senin kendini düşündüğünden çok düşünüyor. Gözyaşlarınla imzalayasın istiyor yakarışlarını. Bir ebedî çerçevenin içinde, gösterişsiz bir kullukla fotoğraflamak istiyor seni. Dağılıp giden ömür kırıntılarının arasından sıcacık bir kardelen ümidi devşiresin istiyor. Keyfinin çatlak kabuklarının arasından sonsuz teselli pınarları akıtmak istiyor.

Üzülme!
Varlığının tenine çiziktir her hüzün. Varlığından haber verir üzüntün. Hatırlar mısın, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey bile değildin. Hiç umursanmadan çöpe atılabilecek kirli bir su iken sen, yüzüne bir tek O baktı. Kimselerin arayıp sormadığı, önemseyip adını bir kenara yazmadığı o günlerde, Senin adını ilk O andı. Hatırını bildi. Seni yanına aldı. Hep yanında oldu. Sen seni unutup da başını yastığa koyduğunda bile, seni her defasında sabaha çıkardı. Sen Onu defalarca unuttun ama O seni asla unutmadı.

Üzülme!
O’nun en sevdiği kulu da yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü. Yaralandı. Aç susuz kaldı. Yuvasına uzaktan göz yaşları içinde baktı. Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı. Senin gibi üzülen yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı: “Lâ tahzen, innAllahe meânâ.”

Üzülme!
Kaldır yüzünü yerden. Omuzlarından sarsıp kendine getirmek istiyor seni Sevgili. “Rabbin sana küsmedi ki…” Gözlerinin içine içine bak sevdiklerinin. “Rabbin seni unutup yalnız bırakmadı ki…”

Tablo

Genç kadın, galerinin önüne geldiğinde durdu. İçeride, duvarlara asılmış yağlı boya tablolar ve bunları görmek için gelen insanlar vardı. Girmeye niyeti olmadığı halde, kendini, resimleri görmek için gelenlerin arasında buldu. Buraya niye girdiğini bilmiyordu. İlk kez bir sergideydi. Ne tarafa gideceğinden emin olmadığı için adımları tedirgindi. Hangi resme bakacağına karar veremediği için, tabloların önünde durmuyordu. Durduğunda, birinin resim hakkında düşüncesini sormasından çekiniyordu. Etrafa bakınırken, nasıl olduysa biriyle çarpıştı. Dönüp bakarken göz göze geldiği adamın bir de ayağına bastı. Utandı. Fark edilmemek isterken, odak noktası oldu. Özür dileyip hemen oradan uzaklaştı. Sakinleşmeye çalışarak yürüdü.

Hafif müzik, parfüm, boya ve ahşap karışımı koku, aralarında sessizce konuşanların mırıltılarıyla oluşan hava, kadını rahatlattı. Resimleri biraz daha net görmeye başladı. Bir birinden güzel renklerle oluşmuş ev, ağaç, deniz ve dağ manzaraları vardı. Adımlarını daha emin atıyor, ilerledikçe çekingenliğini de geride bırakıyordu.

Önünde durduğu ilk tabloda, bir gündoğumu resmedilmişti. İlkbaharın bütün izleri vardı. Güneş, rengi kızıldan sarıya doğru giden geniş yelpazesini açıyordu. Ağaç dallarına yeşilin tazeliği, otlara gece serinliğinin damlacıkları konmuştu. Uzaktaki evin bacasından tütmeye başlayan duman, içerideki uyanışı gösteriyordu. Belki huzurlu bir yaşamın, belki de sıkıntının, başarı ya da büyük bir kaybın öyküsünü anlatıyordu. Genç kadın, evde süre gelen bir mutluluk hayaliyle diğer tabloya bakmak için biraz ilerledi.

İç içe girmiş renkler; gri, mor, siyah, lacivert, karanlığı örtmek için bunların üzerlerine atılmış turuncu, sarı, kırmızı, pembe ve beyazlar. Bu kargaşanın içinde insan figürleri, yüzlerde tebessüm, kibir, eğlence, kimindeyse tasa ve yalnızlık vardı. Resme bakarken, koca sütunları, tavandan sarkan ışıltılı kristal avizeleri, en güzel renk ve desenlerdeki acem halılarıyla süslenmiş, muhteşem salonda düzenlenen baloyu gördü. Müziğin sesi, dans edenlerin adımlarıyla birlikte kulağına geliyor, konuşmalar kahkahalara karışıyordu.
Bir gölgenin ardında gördüğü sinsi bakışın pırıltısı, kadının gözünü kamaştırdı. Sonra gencecik bir yüz çıktı sahneye. Asil, zarif ve masum bir hali vardı. Başı bir süre bu karışık renklerin arasında döndü döndü. Kendini, eğlencenin içinde kaybetti. Ayıldığındaysa…

Karşısında boş bir çerçeve vardı. Biraz daha dikkatli baktığında bunun da resim olduğunu anladı. Kahverengi toprak ve uzakta, bir kısmı gömülü sütunlar vardı. Tabloya yaklaştı, seçmeye çalıştı. Ayakta dimdik duran insanlar. Geri çekildi. Çorak, ıssız olan bir yer ve burayı kuşatmaya gelen insanlar. Resim, karamsar ve soğuktu.

Vakit bir hayli ilerlemiş olmalıydı. Galeriye gelenler yavaş yavaş azalıyordu. Genç kadın, zamanı düşünmeyip, diğer tabloya geçti.

Güneş batmaya yakın, deniz bakır renkte, dalgalar beton iskelenin altından yakıcı bir ümitsizlikle akıyordu. Kızıla boyanmış gökyüzündeki siyah martılar, uzaklara giden geminin peşindeydi. İskelenin ucunda, yüzü denize dönük, esen rüzgârla saçları ve eteği savrulan bir kadın vardı. Giden geminin ardında öylece kalmıştı; ne onu geri döndürmeye ne de içinde olmaya artık imkân yoktu. Genç kadın bu tabloya baktığında bunları görmüştü.


Kadın sergiden çıkmak için kapıya yöneldiğinde, içeri girdiği zamanki gibi şimdi de neden dışarı çıktığını bilmiyordu. Adımları ağır, düşüncesi ne olacağını bilmez durumdaydı. Sergi çok güzel hazırlanmış, yağlı boya tablolar bin bir renk ve yaşamla boyanmıştı. Hepsi görülmeye değerdi. Dışarı çıktığında kendisini bekleyen araca istemese de bindi.


Herkes gitmiş, galeri kapanmıştı. Güvenlik görevlisi de son kez etrafı kontrol edip gidecekti. Yalnız tabloları aydınlatan şalterin dışında bütün elektriği kapattı. Anahtarları ve özel eşyalarını aldı. Tam çıkacakken resimleri aydınlatan apliklerden birinin yanmadığını gördü. Gidip kontrol etti. Ampul patlamıştı. Yenisiyle değiştirdi. Aydınlanan resme baktığında, kahverengi toprağı ve sıra sıra dizilmiş olan insanları gördü. En öndeyse, gündüz çarpıştığı kadın vardı.


Delikız

Ne bekliyoruz çocuklarımızdan? / Gökhan Özcan

Sorsanız hepimiz çok seviyoruz çocuklarımızı. Ama hiç gözümüzü kırpmadan yıllar boyu sürecek bir mahkûmiyete gönüllü yazdırıyoruz onları. Kaynağını bizim başarısızlıklarımızdan ve sonu gelmez gelecek kaygılarımızdan alan kıyıcı cenderenin içine sokuyoruz. Beş ya da en çok altı yaşında başlayan yirmili yaşların ortalarına kadar süren bir kâbusun, dünyaya kapalı bir hücre hayatının içine...

Çocukluklarını, gençliklerini, ilk olgunlaşma yıllarını ellerinden alıyor ve işe yaradığı kuşkulu birer imzalı kâğıt veriyoruz ellerine. Aldıklarımızla verdiğimiz arasındaki fark korkunç... Ama sorarsanız biz çok seviyoruz onları, ne yaparsak sevdiğimizden yapıyoruz. Hayatta sıkıntı çekmesinler, rahat yaşasınlar istiyoruz. Ama çocukluğu, gençliği, ilk olgunlaşma yılları hiç yaşanmamış bir hayat hangi güzel geleceğe bağlanabilir? Okuldan dershaneye, hazırlıktan sınava bir pingpong topu gibi gidip gelen bu genç dimağlar, yaşamanın, insan olmanın, ruhlarını derinleştirecek duygulara sahip olmanın şuuruna ne zaman erişebilirler? Okullarda ne öğretiyoruz onlara?

Dürüst olalım; daha çok sınavlarda işlerine yarayabilecek şeyleri, hayatta değil! Sınavlar ne kazandırıyor peki bize! İyi ihtimalle bir iş, kötü ihtimalle sadece bir diploma! Ya hayat bilgisi! Maalesef adı var kendi yok bir bilim bu okullarda! Hem zaten hayatın bilgisi, dört duvarın içine hapsederek öğretilebilir mi çocuklara? Sınavları bile boşlukları doldurmak, şıklardan birini seçmek üstüne... Cümle kurmak, tarifini yapmak, tasvir etmek, hayalini kurmak, doğrusunu aramak gibi zihin açıcı-kalp kuşandırıcı çabalara yer yok. Bunlara vakit yok! Biz bir yere yetişmek zorundayız! Nereye? Daha güzel yarınlara!

Peki bugün? Bugünleri o güzel yarınları elde edebilmek için bozdurup harcıyoruz! O güzel yarınlar mutlaka gelecek mi? Bilmem, ben kırk yıldır bekliyorum, gelmedi. Hayatımda güzel olan ne varsa, o yarınların peşinde koşuşturmaktan vazgeçme cesaretini gösterdiğim zamanlardan kalma! Ne zaman bugünle ilgilendim, gerçekten bir hayatım oldu, yaşanılabilir, dokunulabilir, hissedilebilir... Biliyorum ki o güzel yarınlar insafsızca uydurulmuş bir ütopya! Kedi kuyruğunu kovalayarak ne yakalayabilirse, bizim o ütopyanın peşinde koşarak elde edeceğimiz şey de odur. Kabul etmesi zor ama çocuklarımızın da öyle! Etrafınıza bakın! Eğer gerçekten samimiyetle, dürüstlükle, açık gönüllülükle bakıyorsanız, göreceksiniz: Hayatın içi hızla boşalıyor! İnsan sayısı arttıkça insansızlığı artıyor dünyanın! Bu zamanın bize oynadığı bir oyun mu?

Değil, bu berbat tuzağı biz kendi ellerimizle kuruyor kendimize!

Çocuklarımızı seviyoruz evet, ama sevme biçimimiz solduruyor onları. Ne hissedeceğini bilmeyen, hayattan alamadığı duyguları klişelerden alan, insan olmaya çalıştıkça endüstriyel ağlara yakalanan, yaşamaya çalıştıkça esaretini büyüten oyuncaklar olmaya mahkûm ediyoruz. Bizden daha iyi bir hayatları olsun diye yaptıklarımız, hayatsız bırakıyor düpedüz onları! Ve işin asıl kahırlı yanı, farkında bile değiller aslında yaşamadıklarının, yaşayamadıklarının! Ve işin asıl acıklı yanı, bizim kurduğumuzdan çok daha güzel bir dünya kurmalarını bekliyoruz bu çocuklardan. Bunu yapmayı gerçekten istediklerini farzedelim; neyle kuracaklar o dünyayı, hangi hayat bilgisi, hangi insanlık tecrübesiyle! Zevkleri trendlerden, duyguları dizilerden, kahramanları kliplerden, öfkeleri sloganlardan, idealleri testlerden, fikirleri klişelerden, hayalleri bizim kahrolası hedeflerimizden...

Gerçekten ne bekliyoruz biz çocuklarımızdan?


YeniŞafak Gazetesi

Fâni Dünya / Anonim

Birkaç arkadaş bir olup hava almak ve eğlenmek için dolaşmaya çıkmışlar. Köyün dışından geçen bir derenin kenarındaki patika yoldan giderlerken bakmışlar ki bir adam derenin akan köpüklü sularının tam ortasında arkasında bir sandık, kafasında fıçı çemberinden yapılmış bir takke, ortasında sallanan bir çanla, çangur çungur ayakta çalkalanıp duruyor. Kendi kendine de durmadan konuşuyor. Adamcağız aklını kaçırmış gâlibâ demişler. Hele bir bakalım deyip adama sokulmuşlar. İçlerinden biri:

“Merhaba hemşerim” demiş. Adam “Merhaba kardeşlik” diye cevap vermiş.

“Suyun içinde ne çalkalanıp duruyorsun öyle?”

“Bizim köyün imamı câminin kilimlerini temizletmek istiyordu da ver ben temizleyip getireyim dedim. Ayağımın altında kilimler var. Onları yıkıyorum. İmam buna karşılık çıkarıp bana üç-beş kuruş verirse, fânî dünyâda geçinir gideriz.”

“Eee peki, o kafandaki çan ne?”

“Çan mı? Haa… Şu gördüğünüz tarla Hacı Receb’in tarlasıdır. Bu sene oraya bakla ekti. Kargalar deşip deşip yiyorlar. Ben kilimleri yıkarken nasıl olsa sallanacağım, sallanınca da çan çalacak değil mi? Kargalar korkup kaçarsa, zararları az olur. Receb de buna karşılık bana bir çuval bakla verirse, şu fânî dünyâda yeriz geçiniriz.”

“Eee pekâlâ o sırtındaki sandık de?”

“O mu? Yayık.Bakkal Ahmed Efendi ineklerinin sütünden yayıkla yağ yapar. Ben nasıl olsa sallanıyorum, sen yayığı getir benim sırtıma bağla, yağ olunca getirip sana veririm dedim. Yağdan bir avuç da bana verirse, şu fânî dünyâ da biz de yer geçiniriz dedim de.”

“Çok güzel. O elinde ördüğün şey ne?”

“Bu mu? Kahyâ Ali Efendi’nin oğlu Erzurum’a askerliğe gitti. Çok soğuk olurmuş oralar. Kalın fanila ördürmek istedi. Benim de ellerim boş, getir bana örüvereyim dedim. Bunun için de bana birkaç kuruş verirse, fânî dünyâda geçimime bir ek olur diye düşündüm.”

“Hay Allah çok hoş yâhu, öyleyse kendi kendine ne konuşup duruyorsun öyle?”

“Yok canım, ben ne konuşacağım. Bizim muhtarın kızı sizlere ömür geçen hafta rahmetli oldu da. Âilesi ona bir Yâsin okutmak istedi. Benim de ağızım boş. Yâsîn de ezberimde. Ben okuyuvereyim dedim. Onu okuyordum. Ne yaparsın fânî dünyâ.”

Soruları soran adam hayretle gülmüş ve : “Bunların hepsi iyi ya, şu dünyâ bâkî olsaydı ne yapardın acaba”demiş

Dikkat! Unutkan mısınız?

Harvard Tıp Okulu Öğretim Üyesi Dr. Aoron P. Nelson, hafızayı güçlü tutmanın pek çok püf noktası olduğunu ifade ederek, temel kuralları şöyle sıralıyor:

"Hipertansiyonu ve kolesterol yüksekliği sorununu önleyin. Kalbiniz için kötü olanın beyniniz için de kötüdür. Alkolü bırakın. Alkol beyin hücrelerini tahrip etmektedir. İyi ve kaliteli uyku uyuyun. Kaliteli uyku beynin yeni öğrenilenleri pekiştirmesini sağlar. Öğrenilmiş bilgilerin pekiştirilmesinin uzun süreli belleğin en önemli desteği olduğu biliniyor. Stresinizi iyi yönetin. Ölçülü ve kontrollü stres dikkati yoğunlaştırmakta, odaklanmayı arttırmaktadır.

Kontrolsüz, uzun süreli ve aşırı stres ise dikkati sürdürme kapasitesini yok etmekte, unutkanlığı tetiklemekte, kortizol hormonunu yükselterek beynin bellek için önemli bölümlerinde hasar geliştirmektedir."

Yeni şeyler öğrenmenin unutkanlığı azalttığını kaydeden Nelson, "Her yeni bilgi ve beceri birer bellek egzersizidir. Yeni sporlar, hobiler, araştırma alanları, heyecanlı ve zevkli problemler, ezberlenen yeni şiirler ve yeni diller beyniniz için en güçlü vitaminlerdir. Tembelliği bırakın. Zihinsel faaliyetlerinizi sınırlamayın. Özellikle televizyon seyretmek gibi pasif faaliyetleri azaltın. Her gün egzersiz yapın. Günde 30-45 dakika, haftada en az 4 gün yürümeye çalışın. Özellikle yürümenin beyin sağlığı ve yeniden yapılanma sürecini olumlu yönde etkilediğini gösteren çok sayıda kanıt var. Kullandığınız ilaçları gözden geçirin. Beyni etkileyen ilaçları doktor önerisi olmadan kullanmayın. Vitaminlerden yararlanın. E ve C vitamini gibi antioksidan vitaminlerin, selenyum gibi serbest radikal avcısı minerallerin hücreleri oksitlenmekten koruyan güçlerinden faydalanabilirsiniz. Yeteri kadar B vitamini, özellikle B12 vitamini aldığınızdan emin olun. Dengeli bir beslenmenin de yaşlılıkta vitamin eksikliğine yol açabileceğini hatırlayın. Hayata bağlı kalın. Hayatınıza önem katan bağları sıkılaştırın. İyi sosyal ilişkileri olan yaşlılarda bellek fonksiyonları bozulmuyor. Sosyal ilişkiler bir taraftan zihinsel egzersizleri yoğunlaştırıyor, diğer taraftan çeşitli olayların ruhsal travmalarını hafifletmeye yardımcı oluyor" diye konuştu.

-Kırkambar-

Pratik Bilgiler:

Karnabaharın haşlama suyuna bir miktar süt katarsanız kar gibi beyaz olduğunu, hem de kötü kokmadığını farkedeceksiniz.

Ellerdeki sarımsak kokusunu çıkarmak için avucunuza biraz tuz alıp, hafifçe nemlendirdikten sonra iyice ovalayın. Sabunla da iyice yıkarsanız sarımsak kokusunun çıkmış olduğunu göreceksiniz. Hatta soğan ve balık kokusunun da.

Balık kokusunu tabaklardan, çatallardan, bıçaklardan çıkarmak hiç kolay olmaz.Balık kokusunu çıkarmak için yıkama suyunun içine bolca kahve telvesi atın. Telve balık kokusunu emecektir. Sonra bildiğiniz gibi bolca suyla durulayın.

Taze ceviz lekesini elden çıkarmak için, eller önce bir iki dakika kadar sirkeye batırılmış bir pamukla ovulur. Sonra da soğuk suyla ovulur ve yıkanır.

Teflon tavanızda oluşan lekeleri temizlemek için bir bardak suya iki çorba kaşığı karbonat ve yarım su bardağı sirke karıştırın. Bunu tavanızın içine dökün, 10 dakika kaynatın.

Değersiz olarak gördüğünüz limon kabuklarını güneşli bir yere koyup kurutursanız, özellikle isli ve yağlı mutfak eşyalarınızı ovarken şaşırtıcı sonuçlar alabilirsiniz.

Açılmakta direnen cam kavanozların altına sert bir şekilde vurursanız açılacaklardır.

Neden? Niçin? Nasıl?

Hapşırmak, genellikle vücudun hafifleşmesine, rahatlamasına, dinçleşmesine, bazı mikropların bu yolla vücuttan atılmasına ve sağlıklı olmasına vesile olmaktadır. Bu bir güzellik ve nimettir. Ama şu da var ki;
Çok şiddetli hapşırıldığında, kaburgalardan biri kırılabilir. Hapşırmayı engellemeye çalışmak, başdaki veya boyundaki damarlardan biri yırtılabilir ve ölünebilir. Hapşırdığın sırada gözlerini açık tutmaya çalışırsan, yerlerinden fırlayabilirler. Onun için hapşırdıktan sonra Allah’a hamd etmek gerekir.


Biliyor musunuz?


Elektrikli sandalye, bir diş hekimi tarafından icat edilmiştir.
Ortalama bir insanın hayatının iki yılı telefonda konuşarak geçmektedir.
Bir istiridye türü yüz yıldan daha uzun yaşayabilir.
Kan, insan vücudunda bir gün boyunca yaklaşık 19,000 km yol katetmektedir.
Zürafanın yüreği 11 kg`dan daha ağırdır.
Yunuslar bir gözleri açık uyurlar.
Kelebekler ayaklarıyla tat alırlar.

01 Nisan, 2009

Şehvar'ın 24. Sayısı

Çıktı:)

Büyük Ölüm / Gökhan Özcan

Endişeyle başlayan kederlere bağlanan çok zor birkaç gün geçirdik. Bütün umutların tükendiğini, Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarını kesin olarak kaybettiğimizi öğreninceye kadar millet olarak büyük ruh gelgitleri yaşadık. Ama takdir-i ilâhi böyle tecelli etti, tevekkülle karşılıyor, aramızdan ayrılanlar için dualar ediyoruz.

Her ölüm zordur geride kalanlar için, ama bu ölüm daha bir zor oldu. Bu birkaç gün içinde her kesimden insanın bu yaşananlardan samimi biçimde müteessir olduğunu gözledik. Sevilen bir insan, toplumumuz üzerinden iyi izler bırakmış bir liderdi Muhsin Yazıcıoğlu... Ölümünün ardından yediden yetmişe her insanımızın kedere garkolması biraz da bu yüzden. Siyasi hayatını, çilesini çektiği, bedelini ödediği bir zemin üstünde yükseltmiş, ama en çok düsürtlüğü, mertliği, doğruluğu ile kazanmıştı gönülleri. Oy verenler de seviyordu, takdir ediyordu onu, vermeyenler de... Duruşunu, tavrını, efendiliğini, adamlığını hiç bozmadı. Düz bir çizgide yürüdü, zor zamanlarda da o çizgiden ayrılmadı. Siyasetin bol zikzaklı yollarına hiç sapmadı, eğilip bükülmedi. Bu sebeple her zaman partisinin aldığı oy oranını aşan bir yeri oldu millet nezdinde.

1954 yılında başlayan ve yarım asrı biraz aşarak 55. yılında noktalanan bir hayat... Hemen her günü mücadeleyle geçmiş, muhteviyatı 55 yılı geçecek uzunlukta bir ömür... Bu ömrün hikayesini gazetelerden okuyacak, Muhsin Bey'in nicelikte kısa hayatının ibret dolu ayrıntılarını öğreneceksiniz mutlaka. Ben dolu dolu yaşanmış bu çileli hayatın beni en çok etkileyen, üzen, kahreden bir yanına değinmek istiyorum bu ayrıntıları geçerek. 12 Eylül sonrasında tam 7,5 yılını hapishanede geçirdi Muhsin Bey... 55 yıllık bir ömür için ne kadar büyük bir bedel! Bu yılların yirmili yaşların ikinci yarısını ve otuzlu yaşların başlarını alıp götürdüğünü unutmayalım. Bir insanın büyüme, tekamül etme, olgunlaşma yılları... Bu yılları hücrelerde, işkencelerde, koğuşlarda geçirdi Muhsin Bey! Ne için? Darbeciler öyle istediği için! Bu ülkenin bir nesli böyle telef edilmedi mi? O neslin sembol isimlerinden biri oldu Muhsin Bey! Sonra salıverdiler, bir suçu tespit edilemeden... İdealistleri yargılayan, darbecilere dokunamayan kahır yıllarında oldu bütün bunlar...

Muhsin Yazıcıoğlu'nun hayatı, bugün Ergenekon iddianamelerine burun kıvıranlar için bir ibret dersidir. Bu ülkeyi kendi tapulu malları zannedenlerin oynadıkları çılgın pokerin sokaktaki insana ödettiği acı bedelin hikâyesidir. Muhsin Bey başını dik tutanlardandı, yıkılmadı, bildiği yolda yürüdü. Ama yıkılanlar, yürümeye devam edemeyenler de oldu, hem de pek çok! Yaşanan toplumsal travma ne kadar büyük olursa olsun, Türkiye her seferinde yatağını yeniden buldu ve oradan akmaya devam etti. Ama geride kalanların acısı da bugün hala içimizi yakıyor.

Onur Öymen, "Yazıcıoğlu'nu yıllarca tek kişilik hücrede tutanların şimdi vicdan muhasebesi yapması lazım" diyor Muhsin Bey'in ardından. Onur Öymen'e "vicdan muhasebesi" kavramını hatırlatan bir ölüm büyük ölümdür, buna şüphe yok!

Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarına Allah'tan rahmet, ailesine, BBP camiasına ve milletimize başsağlığı diliyorum. Yenişafak Gazetesi

Namaz ve kötü işler... / Suavi Yazgıç

Sekülerleşmeye bağlı olarak “din” giderek “ten” sınırlarına hapsolan bir “meseleye” dönüşüyor. Buna bağlı olarak dinin günlük hayattaki birçok tezahürü kimi çevrelerce “külfet” kimilerince “tehdit” olarak algılanıyor. Namaz da bunlardan biri. Mesela bir köşe yazarımız Cuma vakti mescidin arkasına taşan müminleri “işgalci” güçler gibi değerlendirmişti yazısında. Öte yandan “sekülerleşme” sürecinin sebep olduğu kafa karışıklığı “namaz”la ilgili kanaatlerimizde de kimi zedelenmelere sebep oluyor. Bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen “namaz” gündemimizden çıkmış değil. Tam tersine namaza olan ilgi her geçen gün artıyor. Namazı anlatan kitaplar yayınlanıyor, platformlar kuruluyor.

Namaz’ın insanı koruduğu Ankebut Süresi 45. ayette açıklanır. Mealen “Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” Denir bu ayette. Konuyla ilgili bir de Mahmut Toptaş Hoca’nın ilginç bir anekdotu var. 1970’li yıllarda Fransa’ya gitmiş. Orada Fransız bir hanımın soruları üzerine Toptaş Hoca da, o Fransız hanıma Hamidullah Hoca’nın “İslâma Giriş” isimli eserinin Fransızca tercümesini vermiş. O hanım daha sonra Toptaş Hoca’ya gelerek Müslüman olmak istediğini; ancak bunun için bir şartının olduğunu söyler. Fransız bayanın şartı domuz etiyle ilgilidir. “Ben Müslüman olmak istiyorum; ancak domuz etini çok seviyorum. Verdiğiniz kitapta domuz etinin haram olduğu yazılıyor.” Toptaş Hoca da ona cevaben, “Sen Müslüman ol, domuzu sonra halledersin” der. Hanım Müslüman olup namaza başladıktan kısa bir zaman sonra, söz konusu hanım, hocaya “Ben artık domuz yemiyorum, mademki Rabbim emretmiş, ben de artık yemiyorum” demiş. Toptaş Hoca da bu durumu şu sözlerle değerlendirmiş: “Ben biliyordum ki Ankebut 45’te ‘Namaz kötü işlerden alıkoyar’ deniliyor. Ondan dolayı o hanıma ‘Önce sen Müslüman ol, sonra domuzu halledersin’ dedim. Çünkü ya namaz domuzu kovar, ya da domuz namazı kovardı, ikisi asla bir arada durmazdı ve durmadı da.”

Bir hadiste “Dinin direği” olarak tanımlanan namazı en güzel anlatan metinlerimizden biri Mızraklı İlmihal. Mızraklı İlmihali bize hatırlatan ve metnini kütüphanemize kazandıran İsmail Kara’ya olan vefa borcumuzu dile getirdikten sonra gelin sözü yüzyılların damıttığı metne bırakalım: “Ezan-ı Muhammedî okundukta İsrafil aleyhis’s-selâm Sûr’a üfürü(yor) deyü ve abdeste kalkarken kabrimden kalkıyorum deyü, camiye giderken mahşer yerine gidiyorum deyü, Müezzin kamet edip cemaat saf saf olurken, bu insanlar mahşer yerinde yüz yirmi saf olup, seksen safı bizim Peygamberimiz ve kırk safı sâir peygamberlerin ümmetleri olsa gerektir deyü, İmama uyduktan sonra imam Fatha-yı Şerifeyi okurken sağımda Cennet, solumda Cehennem, ensemde Azrail, karşımda Beytullah, önümde kabir, ayağımın altında Sırat, Acaba benim suâlim âsan (kolay) olur mu, ettiğim ibadet ahirette başıma taç ve yanıma yoldaş ve kabrimde çerağ olur mu? Yoksa kabul olmayıp eski bez gibi yüzüme vurulur mu deyü tefekkür etmek gerek.”

Bu tarifin üzerine söz söylemek, sözün güzelliğine hakaret belki de... Gelin biz de susalım ve tefekkür edelim. Milli Gazete

Bakırdan Tırnakları Vardı / A. Ali Ural

-Mancınığı görüyor musun? / - Evet ama hayli uzakta. / - Peki mancınığın başındakini? / - Evet ama kim olduğu anlaşılmıyor. / - Kim olduğunu bırak, ne yaptığını söyle! / - Mancınıkla bir şeyler savuruyor sağa sola. / - Düşmanıyla mı savaşıyor? / - Belki de. Ancak farklı yönlere gönderiyor taşları. Düşmanıyla savaşıyorsa dört yönden kuşatılmış olmalı! / - Taş mı? Nereden biliyorsun mancınıkta taş olduğunu! /- Ne atabilir ki böyle hedef belirlemeden. / - Sevaplarını!


Bakırdan tırnakları vardı. Nedenleri vardı konuşmak için. Bir kimse uzaklaşmaya görsün yanlarından. Taşlar uçuşurdu havada. Aynı yöne doğru, hedefi şaşırmadan. Bir poligondu yeryüzü. İç içe daireler herkesin sırtında. Bu yüzden yüze karşı saklanırdı silahlar. Toprağa değil tebessümlere gömülürdü. Ta ki gözden kaybolana kadar gölgeler. Meydanlar boşalana, cevaplar uzaklaşana kadar. Madem çıktılar savunma menzilinden. Kurun mancınıkları! En ağır kelimeleri yerleştirin içine. Dövün kalelerini dostlarınızın. Onurlarında gedikler açın. Ne kadar yaralarsanız o kadar iyileşeceksiniz. Ne kadar eğdirirseniz başlarını o kadar dik duracak başınız. Ne kadar iyi yüzerseniz derilerini o kadar parlayacak pullarınız. Hem düştüğü yerde kalmayacak sözleriniz. Fırlattığınız kelimelere yeni kelimeler ilave edecek halk. Edecek ki yergi kuleleri yükselsin! Yeni mancınıklar kurulsun aralarında. Yalan beşiklerinde büyütülsün kin. Onur kalesi düşsün. Adı anılmasın sevginin. Fakat anılsın adınız mancınıkların dibinde. Şölenlerle kutlansın, "Ne asil insansınız!".

Bakırdan tırnakları vardı. Gelmeyen bir davetli için, "Ağır bir kimsedir!" dedi. Dedi ve kalktı sofrasından erenler. Yazının tam burasında, yeryüzündeki tüm mancınıklar konuşmaya kulak kesildi:
- Neden terk ettin ziyafeti ey İbrahim Edhem! / - Bir konuk yüzünden! / - Adı ne bu konuğun! / - Gıybet! / - Pek tanıdık bir isim değil. / - Uzaklaşmak, gözden kaybolmak, gizli kalmak... / - Böyle mi tanımlıyor sözlükler. / - Kelime anlamı bu. / - Başka anlamı da mı var! / - Çekiştirme, yerme, kötüleme. Hoşlanmayacağı şekilde anma insanı. / - Ya gerçekse söylenenler! Ya ağıra satıyorsa davetli kendini! / - Ah, duymadınız mı Hz. Peygamber'den! Gerçekse gıybettir, gerçek değilse iftira!
İbrahim b. Edhem üç gün yemek yemedi o sofradan ayrıldıktan sonra. Kulaklarında Peygamber'in sesi: "Etini yediniz kardeşinizin!" Böyle seslenmişti insan onurunu müdafaa ederken. Kendisinden yiyecek isteyenlere, "Siz, Selman'ı katık ettiniz!" diye kükremişti. "Dişlerinizin arasında etini görüyorum onun!" Ah insan onuru ne kadar yüksek! İbn Ömer ne kadar haklı! Kâbe'ye bakıp, "Ne kadar kutsalsın, ne kadar yüce! Fakat Allah katında müminin kutsallığı senden daha yücedir!" diyor. "İyi ama..." Özrü yok saldırmanın insan onuruna. Seyretmesi bile yasak bu vahşi gösteriyi. Gıybet varsa, susturacaksın dili. Gücün yetmezse eğer, terk edeceksin meclisi. Dinî kusurlarını bile dile getirmen haram arkasından birinin.

Böyle söylüyor İhya'sı Gazâlî'nin. Yanında kimse yokken fısıldayacaksın elzemse uyarılması. Hem senin kusurların perde çekmeliydi kusurlarına başkalarının.
- İstisnası yok mu bu hükmün? / - Var lakin bin kere ölçmek gerekiyor mihenk taşında. / - Nasıl? / - Ar perdesini yırtanlar kendi eliyle. Övünenler günahlarıyla. Hak etmiyorlar bu zırhı. / - Onların ardından konuşulabilir mi? / - Gerçeği söylemek kaydıyla evet. İbn Teymiyye, günahkârlar hatta kâfirler için bile yalan haber yaymanın haram olduğunu söylüyor. / - Ne yüce bir adalet bu!

Bakırdan tırnakları vardı. Miraca çıktığında rastlamıştı Peygamber onlara. "Yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı. 'Bunlar kim ey Cebrâil?' diye sordum. 'Bunlar insanların etlerini yiyenler, insanların onuruna sözleriyle leke sürenlerdir.' dedi." Bakırdan tırnakları vardı ve yırtıcı hayvanlar gibi gizliyorlardı yüz yüzeyken insanlarla. Onlar bekleye dursun mancınıklarının yanında, Sâdi'den bir kıssa istesek anlatır mı? "Birkaç derviş halvet'e girmişlerdi. İçlerinden biri bir zavallının adını ortaya atıp çekiştirmeye başladı. Başka biri: 'Ey divane kılıklı dostum, dedi, hiç Frenklerle savaştın mı sen?', 'Hayatım boyunca dört duvarımdan dışarı çıkmadım.' diye cevapladı adam. Gerçek sözlü derviş: 'Bu kadar talihi ters adam görmedim. Kafir bile onun düşmanlığından emin oluyor da, dilinden Müslüman kurtulamıyor.' dedi."
-Mancınığı görüyor musun? - Evet ama hayli uzakta. - Peki mancınığın başındakini. - Evet ama kim olduğu anlaşılmıyor! - Tırnaklarına bak! Zaman Gazetesi

Bir Şeyler Olmuştu*

Vagonun penceresinden demiryolu geçidinde genç bir kadın gördüğünde tren daha birkaç kilometre ilerlemişti. (Yolumuz uzundu, on saat hiç bir yerde durmadan gittikten sonra çok uzaklardaki varış istasyonuna ulaşacaklardı.)**
*Dino Buzzati




Evet kesinlikle emindi, demiryolu geçidinde gördüğü kadın, şu anda karşısında oturuyordu. Sakin, dalgın bir hali vardı. Bir valizi ya da ona refakat eden arkadaşı yoktu. Bu uzun yolculukta acaba birbirimize arkadaşlık edebilir miyiz? diye düşündü. Kompartıman altı kişilikti ama gidilecek istikamete kadar mola olmadığından, diğer dört koltuk boş kalacaktı. Yine pencereden dışarı baktı. Alacakaranlıkta hızla geçtikleri ev, ağaç ve tarlaları seçmeye çalışırken, asıl yapmak istediği meşgulmüş gibi görünmekti, dahası fazlasıyla rahatsız olduğunu kadından ve kendinden saklamaktı.

Düşünmemeye çalışıyor ama engel de olamıyordu. Tren hiç durmamış, hatta yavaşlamamışken kadının trene nasıl binebildiğini anlayamıyordu. “Bir ara uyuklamış olabilir miyim?” diye düşündü. Sonra içinden “Ne saçma” derken yüzündeki ifadeyi kadının fark etmesinden de çekindi. Zihni açıktı ve hiç uykusu yoktu. Belki çok hızlı ilerlemedikleri bir an da yanından geçiyorlarken, kadın çevik bir hareketle atlayıvermişti. “Belki de geçitte gördüğüm başka biriydi” dedi. Bu sıkıntılı düşüncelerdeyken, kompartımanın kapısı açıldı. Adam, trene binmiş olan bir yolcunun gelmiş olmasını diliyordu. Ama içeri giren kondüktör “Bilet kontrol” dedi…

Hareket edeli bir ya da iki saat olmuştu. Tren yolculukları hoşuna giderdi ama bu sefer sıkılıyordu. Geriye yaslandı. Biraz uyumak istedi. Birden evi ve kedisi aklına geldi. Kedisine, eve dönene kadar idare edecek mamayı vermediğini hatırladı. Gözlerini açtı. Ayağa kalkıp kompartımandan dışarı çıktı. Koridorda biraz hava almak için ilerledi. Genç kadın da oradaydı. Pencereden esen rüzgâr saçlarını havalandırıyordu. İleride yüksek sesle konuşan birileri vardı. Kavga ediyor gibiydiler. Kadın, sanki gürültüden tedirgin olmuştu…

Kadında ve kulağına gelen seslerde olan zihni, eline bir şeyin değmesiyle, dalgınlığından irkilip toparlandı. Dönüp arkasına baktı. Saçları yana taralı, simsiyah iri gözlü, kahverengi ceketine hiç uymayan bir gömlek giymiş ve kendisine bakıp gülümseyen oğlan çocuğunu gördü. Çocuğun eline dokunmasıyla neden tedirgin olduğunu anlayamadı. Hissettiği elin, bir an kadına ait olduğunu düşünmüştü. “Ne aptalım” derken, yüzüne bakıp, gülüşüne karşılık bekleyen çocukla göz göze geldi.

Şaşkınlığını fark ettirmemek isterken, biraz telaşlıda olsa toparlanıp gülümsedi ve
-Merhaba, dedi. Çocuk, bu anı bekliyormuş gibi hemen konuşmaya başladı. “İlk kez trenle yolculuk ediyorum. Bu tren biraz daha hızlı gidemez mi? “Bilmem, sanırım en hızlı şekilde yol alıyor zaten” dedi genç adam. Hım, bana hızlı gidiyormuş gibi gelmiyor da.

Acelesi olduğu her halinden belli oluyordu. Konuşmaya devam etti.
-Annemsiz yaşadığım şehirden gidiyorum, Posof’a, annem orada, yetimhanede kalıyordum ben ama artık onunla kalmaya karar verdim.

Çocuğun böyle rahat konuşması hoşuna gitti. Onun gibi olmaya çalışarak
-Yalnız mısın sen? dedi.
-Evet, müdür bey beni trene bindirdi. Sen artık büyüdün bu kadar yolu kendin gidebilsin dedi. Ben de hiç korkmuyorum.
-Seni birinin gelip alması gerekmiyor muydu? Oradan çıkmana başka türlü izin verilmez ki.

Çocuğun hali biraz değişir gibi oldu ve oradan uzaklaşmak istedi. Genç adam, çocuğun yetimhaneden kaçtığını, şu anda da kaçak olduğunu düşündü. Onu rahatlatmak için “Ne zamandır görmüyorsun anneni?” dedi.
“Hiç hatırlamıyorum. Çok küçükken ayrılmışız sanırım.” Biraz sustu. Sanki söylemek istediği bir şeyler vardı. Ama sonra “Bilmiyorum” dedi. “Neden ayrıydınız?” “Bilmiyorum.”

Pencere önünde, dışarıda hızla akan görüntüleri izlerken, ikisi de farklı şeyler düşünüyorlardı. Biri, hiç tanımadığı ama çok özlediği kişiyi bir an önce görebilmek için hep daha ileriye bakarken, diğeri, gözünün önünde değişen manzarayı amaçsız bir şekilde izliyordu. Çocuk yine konuşmaya başladı.

-Müdür, bize, yabancılarla konuşmamamızı söylerdi. Ben onu dinlemedim. Sanırım kötü bir şey yaptım. Değil mi?
-Sanırım öyle, yabancılarla konuşman uygun olmayabilir.
- Trene binmeden önce de biriyle konuştum. Ama o kadın kendisi yanıma geldi. Yüzüme çok sıcak baktı. Bana bunu verdi. Elindeki zarfı adama uzatırken
-Hiçbir şey anlamadım. dedi. Adam kağıttaki yazıyı okudu “Onu hiç kimse beklemiyor.” yazıyordu.

Şaşırdı. Ne diyeceğini bilemedi. Pencereden esen rüzgar, ürpermesini daha da artırdı. O da bir şey anlamamıştı. Ellerini ceketinin cebine soktu. Cebinde bir zarf vardı. Çıkartı. Çocuğun pusulasına benziyordu. Açtı, okudu. “Onu siz bekleyin.” Ürpertisi, hummalı bir ateşe dönüştü. Göstermek istemediği telaşı, zihninden geçenlere ayak uyduruyor gibiydi. Aklında bir yığın şey vardı. Çocuk, meraklı ve neşeli gözlerle ona bakıyordu.

Tren hızla yol alıyor, yolun sonuna yaklaşıyorlardı. Pencereden bakıyorken, bir kadını ağaçlar arasında uzaklaşırken gördüğünü sandı.


Delikız

Ey Kavmim / Ahmet Altan

Ey kavmim...

Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacakmahvın.

Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın.
Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymazkendi ağıtını,
Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarınıve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına.
Tanrıya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa Kızıldeniz'i açsa önünde, sen o denizdengeçmezsin.



Ey kavmim...

Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin.

Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın.
Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı senpazarda satarsın.
Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler, senbaşka şeylere ağlarsın.
Gündüzleri Maria Magdalena'yi o…. diye taşlar,geceleri koynuna girmeye çabalarsın.
Zebur'u, Tevrat’ı, İncil’i, Kuran’ı bilirsin.
Hazreti Davud için üzülür ama Golyat'i tutarsın.



Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedinbeni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın.

Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri amaonları görmezsin.
Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın.
Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin.
Ve nefret edersin dilencilerden. Utancı bilir ama utanmazsın.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesinidinlersin sen.



Ey kavmim...

Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin.
Sana yapılmadıkça işkenceye karsı çıkmazsın.Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın.
Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağarayabir ağ örmezsin.
Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibitek başına melersin.
Hazreti Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranıalkışlarsın.
Muaviye'ye kızar ama ayaklanmazsın.
Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.



Ey kavmim...

Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin.
Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın.
Ama arkana baktığın için taş kesileceksin.
Ve sen kendine bile ağlamayacaksın.
Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin.
Musa önünde Kızıldeniz'i açsa o denizden geçemezsin.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.


Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin.


YENİ YÜZYIL GAZETESİ 1995

Hz. Ebu Bekr (radiyallahu anh)

Asıl adı :Abdullah
Künyesi :Ebu BekrLakabı sıddık ve Atik
Babasının adı :Osman, künyesi Ebu Kuhafe'dir
Annesinin adı elma, Ümmü'l-Hayr olarak tanınır.

Hz. Ebu Bekr (r.a), doğruluğu, ahlakı, iffeti ve yüksek şahsiyeti ile kavmi arasında sevilir ve sayılırdı.Hiç içki kullanmadı. Görüşlerine her zaman i'tibar edilir ve değerlendirilirdi.Kumaş tüccarı idi ve zengindi. Yardımı seven, eli cömerti alçak gönüllü ve mukaddesatına sahip birisiydi.Cahiliyye devrinde bile putlara tapmadı. Hanifti.

Hz. Peygamber O'nun hakkında şöyle buyurdu:

-"Dostluğu ve yardımı sebebiyle kendisine en çok minnettar olduğum arkadaşım Ebu Bekr'dir. Rabbimden başka bir dost edinsem Ebu Bekr'i dost edinirdim. O'nunla benim aramda İslamiyet kardeşliği ve sevgisi vardır. Mescidin evime bakan bütün kapıları kapansın, yalnız Ebu Bekr'in kapısı açık kalsın."

Resulullah (s.a.v) Efendimiz buyurdu ki:
-"Ebu Bekir, arkadaşım ve mağara dostumdur. Dost edinecekseniz, Ebu Bekir'i dost edininiz."

Ebu Bekr (r.a.):
*Resulullah'a (s.a.v) ilk teslim olanlardan,
*Resulullah'ı (s.a.v) Mi'rac dönüşü ilk tasdik edenlerden,
*Resulullah'ın (s.a.v) Hicret'inde dostu ve yol arkadaşı,
*Resulullah'ın (s.a.v) bütün savaşlarında silah arkadaşı,
*Resulullah'ın (s.a.v) kayınpederi,
*Resulullah'ın (s.a.v) arkasında namaz kıldığı kişi,
*Resulullah'ın (s.a.v) mağara arkadaşı ve gizli zikri talim ettiği kişi,
*Resulullah (s.a.v), Refik'ul-a'la'ya kavuşması yakınlaştığı zaman Hz. Ebu Bekr'inki hariç, Mesci-i Nebevi'ye açılan bütün kapıları kapattırmıştı.

Ebu Bekir (r.a):
*Dünyada iken Cennetle müjdelenen kişidir. (Leyl Süresi 14-18)
*İlk halifedir ve halifeliğinin ilk hutbesinde şunları söylemiştir:
*"Ey Müslümanlar! Sizin en hayırlınız olmadığım halde sizi irade etmek üzere seçildim. İyilik, yaparsam, bana yardım ediniz; kötülük yaparsam, beni doğrultunuz. Doğruluk, emanet; yalancılık da hıyanettir. Sizin yanınızda zayıf olanlar, haklarını alıp kendilerine verene kadar benim yanımda güçlüdürler. Yanınızda güçlü olanlar da, Allah'ın izniyle onlar üzerinde ki hakkı alıncaya kadar, yanımda güçsüzdürler. Hangi İslam toplumu Allah yolunda cihadı terk ederse, Allah ona zillet ve aşağılık verir. Hangi Müslüman toplum arasında fuhuş yayılırsa, Allah onlara vereceği bela ve cezayı umumileştirmiştir. Allah'a ve Resulu'ne itaat ettiğim müddetçe, bana itaat edin! Şayet ben, Allah'a ve Resulu'ne isyan edersem, artık bana itaat etme göreviniz yoktur.

İLGİNÇ!!!

İlginç,

İnsan eğer ki 10 lirayı sadaka verecek olsa bu miktarı çok bulur ama 10 lira ile mağazadan birşey almaya gitse alacak birşey bulamaz…







İlginç,

Bir futbol maçının uzaması insanın hoşuna gider ama Cuma namazında hutbenin birkaç dakika uzaması hiç de hoşuna gitmez…




















İlginç,

İnsan 10 dakika zikir edecek olsa bu zamanı çok bulur ama bir film veya maç olsa bir buçuk saatlik zaman onun için hemen geçiverir…



















İlginç,

İnsan camide bir saat ibadet ederek vakit geçirecek olsa onun için zaman geçmek bilmez ama televizyona bakarken zaman onun için çabucak geçer…


-Kırkambar-

Pratik Bilgiler:

Ütünün sararttığı çamaşırın sararan kısmını nemlendirin. Üstüne mısır nişastası serpin. Sonra, bir bez aracılığıyla, nemli kısmı ütü ile kurutun. Leke yok olur.

Kadife kaplı koltukların kadifeleri sirkeli suyla silinirse parlar.

Lavabonuzdan gelen kötü kokuyu gidermek için içine bir avuç kaya tuzu atın. Koku yok olacaktır.

İçinde yağ beklemiş şişeleri temizlemek için şişenin içerisine sirke ile parça halinde kaya tuzu atmalı ve iyice sallamalı. Bol su ile çalkaladıktan sonra şişeler ilk hali gibi olur.

Meyve suları örtünün üstüne dökülür dökülmez tuz serpin .Yıkadığınız zaman tertemiz olacaktır.

Limon kolonyası kullanarak oluşan çay lekesini çıkarabilirsiniz.

Halınız yağ lekesi olmuşsa karbonatla bunu temizleyebilirsiniz.Yağın üstüne bol karbonat döküp, biraz ovmak yeter, kuruduktan sonra iyice fırçalayın. Lekenin yok olduğunu göreceksiniz.

İçinde yumurta kaynattığınız su mineral bakımından oldukça zengin olduğu için soğuduktan sonra bitkilerinizi sulayabilirsiniz.

Tıkanan lavabolarınızı kaynar sodalı su ile açabilirsiniz. Tıkalı yere döküp bir müddet bekleyin.




Neden? Niçin? Nasıl?

Atletler niçin saat yönünün aksine koşuyor?Sağ elini kullanan insanlar, ayakla yapılan hareketlerde de, sağ bacaklarını öncelikle kullanırlar. Bu nedenle de sağ bacakları daha güçlüdür. Sola kavis çizerek koştuklarında, sağ ayak dışarıda kalır. Özellikle kısa mesafe koşularında, pistin köşelerinde koşucular hafif içe meylederek koştukları için sağ ayağa daha çok yük biner ve koşucu bu kuvvetli ayağı ile sola doğru daha rahat koşar. İnsanların çoğu sağ ellerini kullanırlar. Erkeklerin sadece yüzde 5'i, kadınların ise yüzde 3'ü solaktır. Çoğunluğun rahatı düşünüldüğü için de atletler pistte saat yönünün aksi yönde koşarlar. Tabii bu durumda ve özellikle 400 metre koşularında solakların şansı biraz azalmış oluyor.




Biliyor musunuz?

İmparator türündeki penguenler -44 derecelik soğuklara dayanabilir.
Kalbimiz günde ortalama 100.000 kez çarpar.
Bir sineğin hızı saatte 8 km`dir.
Güneş ısı verdikçe küçülür.
Kangurular geri geri yürüyemezler.
İnsan vücudundaki en güçlü kas dildir.

23 Ocak, 2009

Filistin Gazze Özel Sayısı

Seçilmiş olduğunu mu düşünüyorsun? Asil, soylu, zengin… Aslında haksız da değilsin bir açıdan. Eski ataların seçilmişlerdendi. Aklını, kalbini ve ruhunu kullanmasını iyi bilenlerden. Sen hiç ilgilenmedin bu tür şeylerle. Belki dinledin ama anlamadın. Bilerek hep işin tersini yaptın. En kötü alışkanlığın da sözünde durmamandı. Ciltler dolusu kitaba gerek yoktu. Yalnız bir tanesi yeterdi. Sen onu hiç okumadın. Okusanda belki değişmeyecektin.

Neden bunu yapıyorsun? Kendi içinde yaşadığın çatışmayı senden güçsüz, sana göre aşağılık olan insanlara zulüm ederek, çözmeye çalışıyorsun. Gökyüzündeki yıldızları, attığın bombalardan hiçbir zaman ayıramayan çocukları bilmedin. Babaların ve annelerin, çöllerde esen kum fırtınaları gibi olan çığlıklarının sesini hiç duymadın. Bir avuç toprak için, binlerce, milyonlarca, milyarlarca fazlasını attırdın çaresiz insanların üzerine.

Paran, pulun sözüm ona asaletin, seninle mi kalacak sanıyorsun. İlk başta yanıldığın gibi yine yanılıyorsun.

Delikız





<><><><><><>









BU BEBEĞİ HATIRLA




Bu bebek bir israil keskin nişancısı tarafından öldürüldü. Tetiğe basmadan önce hedefini nasıl ortaladığına dikkat edin. Johnson&Johnson gibi şirketler İsrail savaş makinelerinin katliyamlarını sürdürmesini sağlıyorlar. İsrail 50.kuruluş yıldönümünde, Johnson& Johnson’ı
israil’in en büyük ödülü olan 50. yıl ödülüyle ödüllendirdi. Johnson&Johnson İsrail ekonomisi güçlendirmeye halen devam ediyor.

Dualarımız da mı Yok! / Gökhan Özcan

Gecenin bir yarısı... Ülke TV'de İsrail ordusunun Gazze'de başlattığı kara saldırısıyla ilgili özel yayını endişeyle izliyorum. Sefer Turan, bölgede bulunan ve ulaşılabilir durumda bulunan herkesi canlı telefon bağlantısıyla yayına alıyor, karanlığa gömülmüş Gazze sokaklarında neler yaşandığını soruyor. Hepsi vakur, kararlı, inançlı... Hiç de feryat figan bir durum yok. Sadece dua istiyorlar. Sonra gündüz çekilmiş bir video giriyor; bir adam yıkıntılar üzerinde ezan okuyor. Akla gelebilecek her türlü zorluğun hayatı tehdit ettiği bu uzak şehirde, Filistin'in asla yenilgiye uğratılamayan iradesi sanki hep bir ağızdan Allah'ın büyüklüğünü haykırıyor. Bölgeden yayın yapabilen tek TV kanalı olan El Aksa, alt yazı geçerek izleyenleri Gazze'deki direnişçilere dua etmeye, Kur'an okumaya ve tekbir getirmeye çağırıyor.

Dua, Kur'an, tekbir... İşte silahlarımız... İşte kalplerimizi hiç değilse buğzetmeye ayarlayacak şuur... Bunu yapmalıyız. Hak edilmemiş öfkelerimizle yazıklanıp duracağımıza yerimizden kalkmalı, güzel bir abdest almalı dualar etmeliyiz. Sanki bombalar kendi çocuklarımızın başı üstünde uçuşmaktaymış gibi, hayatı tehlikede olan kendi kardeşimiz, annemiz, babamız, ailemizmiş gibi en içimizden dualar etmeliyiz. Zalimin ve mazlumun hükmünü beyan eden ayetlerle ruhlarımızın tarafını seçmeliyiz. Tekbirlerle kâdir-i mutlak olana teslimiyetimizi tekrar etmeliyiz. Buna ateş altındaki Filistinli yiğitlerden çok, bizim ihtiyacımız var.
İşte çaresizliğimize çare...

İşte kalplerimize ümit... İşte karanlığımıza kandil... Bu defa yılgınlığa kapılmayalım, kuru öfkelerle acziyetimizi örtme kolaycılığına tevessül etmeyelim ya da televizyon karşısında donup kalmayalım.

Filistin'in savaşla yoğrulan insanları bizim ne yapamayacağımızı gayet iyi biliyorlar. Gidip bu savaşta omuzdaşları olmayacağımızı biliyorlar. Bizden yapabileceğimiz bir şey istiyorlar: Dua! Kur'an! Tekbir!

Savaşların silah gücüyle, bomba marifetiyle, kirli stratejiyle kazanılmadığının çok örneği yaşandı bu çağda. Savaşları eninde sonunda haklı olanlar kazanıyor. Maneviyat önemli, ruh bereketi önemli, Allah'ın yardımı önemli... Gazze de kurtulacak bir gün, Filistin'de, bu belli... Dualarımızla ezik benliklerimizi de ekleyebiliriz belki bu zafer kervanına...

Yaşadığımız zamanın kahredici bir özelliği var, bir başlarsak konuşmaya, doğruyu teferruatta kaybediyoruz. O zaman yanılmaz söze, eğrilmez doğruya sımsıkı yapışmalı... Zamanın ağırlığından arınmanın yolu bu... Allah'a sığınmak; kendi adımıza, zulme uğrayanlar adına, her
şeye rağmen bizi sevmeye devam eden kardeşlerimiz adına...

Bir vesile olsun diye yazıyorum bu yazıyı, lütfen okuyanlar Filistin'de imanlı direnişlerini sürdüren Filistin'in yiğit halkı için dua etsinler, ne kadarına güçleri yetiyorsa Kur'an okusunlar... Kalplerini zorlukla imtihan edilen kardeşlerinin kalplerinin yanına koysunlar. Taraflarını dualarıyla seçsinler. Mazlumların asaletinden kendi ruhlarına birer avuç serinlik taşısınlar.

Gecenin bir yarısı onların çağrısını duydum, sizlere iletiyorum.

Yenişafak Gazetesi

Seyirci Kalan Yok!!!

SEYİRCİ KALAN YOK!!! (Ne acı ki hepimiz zulme destek olduk.)

“Zulme seyirci kalmak, zalime doğruda destek anlamını taşır.”

Dünya halkları, ya zalimin yanında ya da karşısında olabilirler. Seyirci kalan yoktur!!!

Dünya halklarının, Filistin ve Irak’taki katliamlara seyirci kaldığı söyleniyor. Tıpkı geçmişte, Afganistan, Bosna, Keşmir ve Cezayir’de olduğu gibi…

bu görüntünün karşısında hangi bahane bizi masum yapar!!!

Yoksa dünya halkları, ellerinden bir şey gelmediğini düşünerek, gerçekten seyirci kaldığını mı düşünüyor?

Ne komik!...

Oysa; zulüm ateşini yangına çeviren bizdik. Zalimin eline en güçlü silahları yine biz verdik.

Biz, çocukların acımasızca öldürülmesine, sıcak yuvaların yıkılmasına, annelerin gökleri parçalayan feryatlarına seyirci kalmadık. Aksine zalimlere bunları yapması için her gün destek olduk.

Dünya artık yangın yeri…

Koltuklarımıza kurulup, televizyonlarımızdan her gün insanların katledilmesini izlemek ve garip bir hüzne kapılarak “elimizden bir şey gelmiyor” yalanın arkasına sığınmak, bir sahtekarlık ve onursuzluktur!!!

Dik durmalı, İsrail, ABD, İngiltere ve işbirlikçilerini protesto etmeli, mali kaynaklarını desteklemekten vazgeçmeliyiz!

Boykota destek olmadığımız her gün dünyaya bir katilin gözleriyle baktığımızı düşünmeli; sevdiklerimize her dokunduğumuzda, ellerimizin mazlumların kanlarına bulaşmış olduğunu asla unutmamalıyız. kuzha

www.boykot-israil.org

ey yahudi / Sezai Karakoç

Nihayet Mescid-i Aksa’yı da yaktın ey yahudi
Asırlardır insanlığın ruhunu yaktığın gibi ey yahudi
Aya çıkarak göğe çıktığını sandın ey yahudi
Göğe çıktığına inanır inanmaz
Büyük Peygamberin göğe çıktığı yeri yaktın ey yahudi
Mescid-i Aksa’yı yaktın ey yahudi
Daha doğrusu yaktığını sandın ey yahudi
Senin yaktığın gökteki Mescid-i Aksanın ancak
gölgesidir ey yahudi
Senin yaktığın Mescid-i Aksanın ruhu değil,
Taş, toprak ve ağaçtan işaretidir ey yahudi
Ölüler gibi donmuş bizlere de
Belki Mescid-in ateşinden bir köz düşer de
Buzlarımız çözülür ey yahudi
Sen vaktiyle peygamberlere ihanet ettiğin gibi
Şimdi de
Onların en büyüğünün miraca çıkış noktasına
Göğe yükseliş noktasına ihanet ettin
Sen asıl kendi kurtuluşuna ihanet ettin
Mescid-i Aksanın ruhu yakılmaz
Yakılan ancak taş ve topraktır
Sen asıl kendini yaktın ey yahudi

Sen ancak kendi ruhunu ateşe attın
Cehennemleştirdin kendini ey yahudi

Kudüs’ü aldıktan sonra
Gazze’de yapmadığın işkence kalmadıktan sonra
Demek Mescid-i Aksayı da yaktın ey yahudi
Utanmazlığını en son uca çıkardın
Tanrıdan çekinmediğini
İnançsızlığını
Kara yürekliliğini
Zulüm aşkını
Bir kere daha ilan ettin

Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde çekeceksin
ey yahudi
Sen kutsal Kudüs’ün ruhuna ihanet ettin
Peygamberlerin dediği bir kere daha olacaktır.
Sana haber verilen cezalar bir kere daha gelecektir
başına
Sen Süleyman Peygamberin ruhunu incittin ey yahudi
Davut Peygamberin ruhunu sarstın ey yahudi
Zebur’a ihanet ettin ey yahudi
Tevrat’ın ve Zebur’un
Musa’nın Davut’un Süleyman’ın
Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin
Gelmesini bekledikleri
Geleceğini haber verdikleri
Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin
Evrene, insana, yere, göre ışık saçan
Büyük Peygamberin ayak bastığı yere
İmam olup bütün peygamberlere
Namaz kıldırdığı yere
İhanet ettin, aklınca hakaret ettin ey yahudi
Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde
çekeceksin ey yahudi
Büyük Peygamberin haber verdiği gibi
Sen cezanı çekerken
En vahşi taşların arkasına saklansan bile
Taşlar olduğun yeri haber verecek
Çünkü sen taşı bile yakacak kadar kinlisin ey yahudi
Sana hiç bir zarar vermemiş bir ümmet için
Sıkıştığın her sefer seni kurtaran
Seni koruyan
Acımasından ötürü senin kendisine sığınmanı
kabul eden
Kerim, cömert, mert bir ümmet için
İnsanlığın son ümidi bir ümmet için
En büyük kini duymaktasın
O fakir de olsa uludur
O mazlumdur
Sen onun ululuğunu ve mazlumluğunu, hakikat
taşıyıcılığını kıskanıyorsun ey yahudi
Bir gün gelecek azgınlığın sona erecektir
Kutsal Kudüs kurtulacak
Mescid-i Aksayı bu ümmet altından ve zebercetten ve yakuttan
Yeniden yapabilecek bir kudrete erecektir
O gün Tanrının azabı senin için şiddetli olacaktır
Biz istesek bile seni ondan kurtaramayacağız ey yahudi
Bize bu yapılanı yapan sen değilsin
Biz kendi cezamızı çekiyoruz
Sen de bir gün kendi cezanı çekeceksin ey yahudi
Sana yeryüzü lanet edecektir
Sana gökyüzü lanet edecektir ey yahudi
En kısa zamanda tövbe yolunu tutmazsan ey yahudi

Diriliş Sayı 1 Yıl 1969

Kabe İmamı Şeyh Ahmed Bin Ali El Acmi'nin Filistin İçin Yaptığı Dua

Allah’ım ümmetimizi gaflet uykusundan uyandır.
Onları ölüm uykusundan dirilt.
Allah’ım onların liderlerini ve yöneticilerini ıslah et.
Allah’ım onların ellerini hak üzere tut.
Onların kalplerine Senin korkunu ver.
Onların kalplerinden kâfirlerin korkularını çıkart.
Onların kalplerine imanı yerleştir.
Allah’ım onların işlerini ıslah et.
Allah’ım onları İslam’la izzetlendir.
Ve İslam’ı onlarla izzetlendir.
Allah’ım cihadı onlarla zenginleştir.

Ey alemlerin Rabbi.
İzzet Senindir.
Allah’ım dinimizi izzetlendir.
Dönüş Sanadır.
Allah’ım bize ulemamızı bereketlendir.
Bizi onların ilmi ile faydalandır.
Onların basiretlerini aç.
Onların derecelerini yücelt.
Allah’ım onlara bize karşı hakkı söylet.
Dinine yardım et.
Onlar kınayıcının kınamasından korkmasınlar.

Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi Selahaddin gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ömer gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ebubekir gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Osman gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ali gibi izzetli kıl.

Ey âlemlerin Rabbi.
Allah’ım İslam’ı yeryüzünün her yerine hâkim kıl.
Dininin sancağını yücelt.
Kâfirlerin bayrağını alçalt.
Allah’ım kâfirleri rezil et.
Allah’ım muhakkak ki onlar Senin dinine düşmandırlar
ve Senin dostlarını öldürüyorlar.
Onlara büyük bir lanet ile lanet et.
Allah’ım hain devleti Sana şikâyet ediyorum.
Allah’ım onların liderlerini Sana şikâyet ediyorum.
Allah’ım onlar azdılar ve kibirlendiler.
Kardeşlerimizi katlettiler.
Kız kardeşlerimize kötülük yaptılar.
Çocuklarımıza şer bulaştırdılar.
Bizlere Mescid-i Aksayı men ettiler.

Allah’ım onları Sana havale ediyorum.
Allah’ım domuzları ve maymunları Sana havale ediyorum.
Allah’ım bize şaşılacak kudretini göster.
Allah’ım Mescid-i Haramda ve Mescid-i Nebevide nasıl namaz kılıyor isek
Bizleri Mescid-i Aksada da iki rekat namazla rızıklandır.
Yahudilere rağmen bunu bize nasib et.

Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım kitabını yaşamayı nasip et.
Allah’ım kardeşlerimize yeryüzünün her yerinde yardım et.
Cihad bayrağını yücelt.
Dinini zenginleştir.
İzzet Senindir

Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi Filistin’de bir araya topla.

Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi ateşten koru.

Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım Sen şüphesiz Celal’in ile yakın semaya inersin.
Ve “İsteyen var mı? Ona vereyim.” dersin.
“Affedilmeyi isteyen var mı?Affedeyim.” dersin.
Allah’ım bütün günahlarımızdan Sana istiğfar ediyoruz.
Allah’ım Sana tövbe üzere öz veriyoruz.
Allah’ım Sana istikamet üzere söz veriyoruz.
Allah’ım Sana ihlas üzere söz veriyoruz.

Ey alemlerin sahibi.
Allah’ım Senden rızanı ve cennetin istiyoruz.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım kitabımızı bize sağımızdan vererek bizi rahatlat.

Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım Senin nurlu yüzünle bizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmanı isteriz.
Senin nurlu yüzüne bakarak rızıklanmayı isteriz.

Ey alemlerin Rabbi.
Ey yaratan Allah’ım ey alemlerin sahibi.
Ey göğün ve yerin Rabbi ve onlara merhamet eden Allah.
Eğer Sen bize azap edersen buna güç yettirensin.
Eğer Sen bize merhamet edersen, şüphesiz Sen mağfiret edicisin.

Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bu duamıza icabet ancak Sendendir.
Sen izzetlisin ve her türlü noksan sıfattan münezzehsin.
Bütün Nebilere selam olsun.
Hamd alemlerin Rabbine.
Ya Rab duamıza icabet et. (Amin)

KIRKAMBAR

ODTÜ'de 'doları boykot' çağrısı

Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) öğretim elemanları, Irak savaşı nedeniyle ABD'yi protesto etmek için "ABD Doları'nı ve mallarını boykot" çağrısında bulundu.
ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği'nden yapılan açıklamada, ABD'nin Irak'a saldırısı nedeniyle bütün dünyada ABD mallarını ve doları boykot etme önerisi yayıldığı kaydedildi.

Açıklamada, şöyle denildi:
"ABD ekonomisi doların dünyada merkez bankalarında rezerv para, dünya ticaretinde ödeme aracı ve bizim gibi ülkelerde tasarruf aracı olarak kullanılmasından büyük maddi menfaat (yılda 400 milyar dolar) kazanmaktadır. ABD ekonomisine destek vermeyelim."

AA

Tüm insanlığa çağrı :

İsrail ürünlerini protesto edelim. Bu markaların bazı ürünleri Türkiye'de bulunuyor ve bu ürünlerin hepsi gelirlerinin büyük kısmını İsrail'e gönderiyor. İsrail'in ise hangi amaçlar için kullandığını hepimiz biliyoruz. Yapılanları paramızla finanse etmeyelim."
coca cola, mcdonald’s, nestle, danone, maggi, loreal, natıonal geographıc kanal, marks spencer, carrefour, marlboro, neskafe ve company ürünleri.

Basit Hesap!

Günde bir paket Amerika sigarası (philip morris) tüketen bir kimse her ay 4.5 tl. x 30 = 135 tl. x 12 = her yıl 1.620 tl. amerikan şirketlerine kazandırmakta.
Peki hayatımızda kaç kez ve ne kadar amerikan ve İsrail saldırısına uğramış bir ülke halkına yardım ettik?

(İŞLENMİŞ) SU GİBİ AZİZ OL (Kİ), SÖMÜRENİN ÇOK OLSUN
coca cola familyasından damıtılmış su: Turkuaz

www.boykot-israil.org

06 Ocak, 2009

Şehvar'ın 22. sayısı

Lütfen Dikkat:koka kola yazısını yansımalı olarak ters
çevirdiğinizde arapça bir yazı teşkil etmektedir ve böylece haşa “Muhammed yok Mekke yok” yazısı oluşmaktadır.

Benim Adım Filistin

Benim adım Filistin.
Adı tüm meydanlara yazılan Filistin.
Adı beni saran ve kuşatan Filistin.
Ruhumun en derinliklerine işleyen Filistin.
Topraklarının beni, benimde onu tanıdığım Filistin.
Onu değil beni parçalayın dediğim vatanım!
Geçmişten beni her an çağıran Selahattin...
Beni, binlerce esiri ve mahkumuyla;Her zaman yardıma çağıran Mescid-i aksa.
Ey Aksa ümmetin ilk kıblesi...
Siyonistleri kahreden edanla paramparça et...
Siyonistlerin ruhunu söndüren akşam,Gökyüzünü Filistin bayrağıyla donat...
Filistinim... Filistinim... Filistinim...
www.umutfm.com/izle.php?id=11625
Tıklayın ve lütfen bu küçük kızı samimiyetini izleyin.



Koka kola iç Filistinli Katlet


İçerdiği maddeleri tepkilere rağmen ısrarla gizli tutan Coca Cola’nın İsrail’in en büyük destekçilerinden biri olduğunu biliyor muydunuz? Gazze’de yüzlerce Filistinli’yi katleden, camileri, okulları ve evleri yerle bir eden İsrail’in en büyük finans kaynağı Coca Cola firması. İçerisinde türlü maddeler bulunan Coca Cola’yı her içtiğinizde, aynı zamanda İsrail ordusuna bomba teminatı sağlıyorsunuz.


Coca Cola’nın yaptığı reklamlardan birinde aynen şöyle deniliyor: Coca Cola iç, İsrail’i destekle. Amerikan ürünlerini destekleyerek, İsrail’e destek verin.’
Belçika’da, Sağlık Bakanlığı’nın bu ürünü içenlerde ciddi zehirlenmeler görüldüğünü ve bu içeceğin içerdiği maddeler nedeniyle alyuvarların eridiğini, dolayısıyla kansızlık meydana geldiğini bildirdiği Coca Cola, elde ettiği kârının yüzde 50’sini de İsrail ordusuna aktarıyor.

Lütfen biraz daha duyarlı olalım ve kardeşlerimiz için elimizden gelen gayreti gösterelim.
israil ile kurulan her türlü ilişki verilen her türlü destek bir kardeşlik suçudur. Böyle bir suça iştirak etmeyelim.“Bütün müminler kardeştir...” (hucurat/10)

Ey Kavmim / Mustafa İslamoğlu

Ey Kavmim!

Dünden bugüne hâl-i pür melaline dön de bir bak. Düşmanlarının putuna tapıyorsun, ama bunun farkında bile değilsin.
İsrailoğulları da öyle yapmıştı. Firavun'un zulmünden kurtulunca, gerçek kurtarıcılarını çabuk unuttular. Musa Tur'a, Rabbinin mesajını almaya gittiğinde, ellerindeki altın gümüş takılardan bir heykel yapıp tapmaya koyuldular. Bu taptıkları buzağı heykeli, kimin tanrısıydı biliyor musun? Kendi özgürlüklerine ve hayatlarına kasteden Firavun'un. Yani düşmanlarının.
Kendi peygamberlerini taşlayan, linç eden, çarmıha geren İsrailoğulları gibi, iyilerini taşlıyorsun Ey kavmim! İçindeki iyiliği taşladığını, onu katlettiğini bilmeden yapıyorsun bunu. Seni aydınlatmak için yanan her ışığı, bir kova su alıp söndürmek için koşuyorsun. "Yangın var!" diyenlerin ardınca gidiyorsun. Bilmiyorsun ki ışığı söndürmek için seğirtenler, senin imanını kundaklayanların ta kendisidirler.

Ey kavmim!

Tıpkı, kendi peygamberlerine "Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz oturup burada sizi bekliyoruz" diyen İsrailoğulları gibisin. Özgürlük uğruna bedel ödemeye yanaşmıyorsun. Sözleşmene ihanet ediyorsun. Men ve Selva'yı önünde bulsan, "Hani bunun soğanı sarımsağı?" diyorsun. Soğanı, sarımsağı özgürlüğe tercih ediyorsun. Hakikatin ardınca değil, atalarının ardınca gidiyorsun. Ölülerin için ölüyor, fakat dirilerini ellerinle öldürüyorsun.

Ey kavmim!

İsa'nın diliyle "badanalı kabirlere benziyorsun". Dışardan alımlı-çalımlı görünmeye çabalıyorsun, fakat için leş gibi kokuyor. Paraya ve korkuya iman ediyorsun. Efendilerin seni para ve korkuyla güdüyor. O efendiler ki, onlar senin eserindir. Bu halinle sen, celladını doğuran talihsiz analara benziyorsun. Suçu savunuyor, suçluyu koruyor, mağduru tekmeliyorsun. Zalimi yüceltiyor, mazlumu eziyorsun. Değerlerini pazarlıyor, kimliğinden utanıyorsun.

Ey kavmim!

Tufanın kokusu geliyor, fakat sen gemileri ve gemicileri taşlıyorsun. İbrahim'e su taşıyanları suçluyor, Nemrud'a odun taşıyanları alkışlıyorsun. Asiye'ye "asi", Hacer'e "kaçak", Meryem'e "günahkar" gözüyle bakıyorsun. Hüseyin'e "zavallı", Zeyneb'e "hesap bilmez" gözüyle bakıyorsun. Eğer Lady Godiwa işgalciler tarafından senin şehirlerinde çırılçıplak soyulup dolaştırılsaydı, hep birlikte kapı altından seyredecekmiş gibi duruyorsun. Jean Darck'ın ateşini tutuşturmak için sıraya giriyorsun. Söyle ey kavmim, içinde kaç Mata Hari barındırıyorsun?

Ey kavmim!

Nuh Kavmi'ni unutma! Âd ve Semud kavimlerini unutma! Sodom ve Gomore'yi unutma! Karun'u unutma!

Ey kavmim!

Safını seç. Anlamdan yana mısın, anlamsızlıktan yana mı? Sevaptan yana mısın, günahtan yana mı? Adem'den yana mısın, İblis'ten yana mı? Habil'den yana mısın, Kabil'den yana mı? İbrahim'den yana mısın, Nemrut'tan yana mı? Musa'dan yana mısın, Firavun'dan yana mı?
Güce tapma ey kavmim! Zalimini öz ellerinle besleme! Korkuya boyun eğme ey kavmim! Zillet halkasını ellerinle boğazına geçirme! Sana fiyat biçenlerin ödediğine aldanma ey kavmim! Sana değer biçenlerin yüreğine sığın.

Unutma ki kulun gücünün bittiği yerde Allah'ın yardımı başlar.İçindeki iyileri gözet! Onları içinden çıkardığın eşkıyalara rüşvet verme! Toplumsal değişimin baharı geldiğinde kullanacağın bir maya bulunsun. Ona gözün gibi bak. Yüreğinde bir inci gibi sakla zamanın afetlerinden, kendi afetlerinden. Ağla ey kavim! Anla ey kavmim.

Tesettür Emrinin Neresindeyiz? / 2 Tuba Öztürk

4- Başörtüsü Aşırı süslü, şeffaf, göz alıcı renkte ve yaldızlı başörtüsü: Örtünmenin hedefi "dikkat çekmemek" olduğu halde, bu tür başörtüler dikkatleri üzerine toplamaktadır. Şeffaf olanlar, içini göstererek hadislere açık bir muhalefet teşkil etmektedir.Boynu ve -baştan arkaya kayarak- saçı tam örtmeyen başörtüsü: Yalnız çene altından veya enseden bir düğüm atılınca, boyun açık kalmakta ve âyette geçen "başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar." emri terk edilmektedir. Altına tülbent takılmayan ve sağlam bağlanmayan başörtüleri de saçın bir bölümünü açıkta bırakmakta ve Rabbimizin emri ihlâl edilmiş olmaktadır.Pardesü ve elbisenin içinde bırakılmak veya ense üzerinde düğümlenerek sıktırılmak suretiyle, saçın şeklini ortaya çıkaran başörtüsü: Hadislerde geçen "deve hörgücü" tabirine benzeyen bu şekiller, dikkat çekici olarak örtünmenin amacını tehlikeye düşürmektedir.

5. Çoraplar İnce, dantelli, desenli veya şeffaf çoraplar, pardesünün altında kalan kısımları tesettür ölçüsünün dışında bırakmaktadır. Tesettür, tenin görünmemesini amaçlarken ince çorap tesettür sağlamamakta ve Rabbimizin emrine uyulmamış olunmaktadır.

6- Bazı aksesuar ve teferruat hataları Nakışlı eşarp altı alın süsleri, aşırı süslü, dikkat çekici, uzun topuklu ve yüksek tabanlı ayakkabılar. Parlak renkli gösterişli çantalar,tıbbî zorunluluğu olmayan süslü güneş gözlükleri, aşırı parfüm ve cazibeli makyaj, sandalet tipi dikkat çekici ayakkabılar,gurur ve kibre sebep olacak markalı giysiler...

Günümüz insanı bir çok dış tesirin hücumu altındadır. Medya, çevre ve nefsinin taarruzları karşısında, sağlam bir kalb yapısı bulunmayan müslümanın, inandığı değerlerinin yara alması kaçınılmazdır. Kalbde başlayan bu hastalıklar daha sonra dışına da tesir ederek "ne yapalım, zaman bunu gerektiriyor, Allah affeder" aldatmacasına insanları sığındırmakta ve İslâm"ın emirlerini ihlal ettirmektedir.

Her geçen yıl tesettür husûsunda zaafların arttığına şahit olmaktayız. Yıllar önce hiç rastlamadığımız veya bu bir tesettür şekli diyemeyeceğimiz elbiseler, şimdilerde bizlere gayet normal gelmektedir. Yarım pardesüler, ince çoraplar, boyundan bağlanmış sıkı başörtüler, önü açık pardesüler…vb. her sene yeni icatlar karşımıza çıkmaktadır. Bunlarda en büyük mes"uliyet, defileler düzenleyerek tesettür giyimine ticârî noktadan yaklaşan bazı büyük mağazalar ve bunları giyerek emsâl olan hanımlardır.

Diğer tarafta bütün bunlara bakarak, İslam"ın tesettür emrini, yalnızca şekil ve renkten ibaret olarak anlayıp uygulamak da yanlıştır. Zira İslâm genel ölçüleri belirlemekle birlikte, bunun tatbikâtını o genel ölçüleri ihmal etmemek şartıyla, iklim, kültür ve insanların tercihlerine bırakılmıştır.

Bu sebeple tarih boyunca değişen çeşitli makul kültürlerin ve coğrafî şartların o toplumların kıyafetlerine yansıması çok tabiîdir. Farklı model ve renkler ve soğuk-sıcak iklimlere göre muhtelif tercihler insanlar tarafından seçilebilir. Ancak, bütün bunlarda asıl olan, daha önce de belirttiğimiz gibi, Rabbimizin sınırlarının titizlikle korunmasıdır. Bu hususta, Rabbimizin hudutlarına gereken dikkat gösterildikten sonra, pek çok farklı renk ve şekilde tesettür tarzı tercih edilebilir.

Şu da unutulmamalıdır ki, insanın güzelliği dışından ziyâde, ruh güzelliği iledir. Neticede dış güzellik, birgün yok olacak; ama hayâ, imân ve takvâ güzelliği ebediyyen bizimle kalacaktır. Bu yüzden sadece dış güzelliğe ihtimam göstererek, iç güzelliğimizi ihmal etmememiz lazımdır. Evlenirken bile Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, "Kadın dört şeyi için nikahlanır: Malı, güzelliği, soyu ve dini için. Sen dindar olanını tercih et..." buyurarak, bize asıl güzelliğimizin merkezini işaret etmişlerdir. Rabbimiz de yarın kıyâmette bizlere dış güzelliğimizden değil, dinimizi ne ölçüde yaşayıp yaşayamadığımız hususunda, hesaba çekecektir.
Tabii ki, temiz ve uyumlu şekilde giyinmek şiârımız olacaktır. Bu, zaten dinimizin de emridir. Ama bir Müslüman, bir çok işinde olması gerektiği gibi orta yolu kaybetmemelidir. Dinimizin emirlerini çiğnemek pahasına "gösterişli" giyinerek, dikkat çekme yanlışlığına düşmemelidir. Bizi gören insanlar, bizde İslam"ı görmeli ve takdir etmelidirler.

Kur"ân-ı Kerîm"de Allâh"ın sınırlarını koruyan, iffetine dikkat eden kadınların, âhirette daha güzeliyle mükafatlandırılacağı ifade edilmektedir. Âyetlerde mümin kadına birer nîmet ve mükafat olarak, cennette atlastan işlenmiş elbiseler, ipekler, inci, altın ve gümüş ziynetlerden bahsedilmektedir. Rabbimiz cennetteki bu nimetleri, sâliha mümin kadınlara vâat etmektedir.

Kadınlarla İlgili Birkaç Mesele

Bunların yanında aslında daha tafsîlatlı bir şekilde ele alınması gereken birkaç önemli hususa da temas etmek faydalı olacaktır: İslam"ın rûhuna ters bazı fiiller, bizim âhiretimizi ziyana uğratmaktadır.
Mesela:
* Tesettürlü bir hanımın "erkekler arasında" sekreter vb. olarak, İslam"a uygun olmayan işlerde çalışması,
* Yanında mahremi bulunmayan bir hanımın, yalnız başına uzun seyahatlere çıkması,
* Mahremi olmayan müslüman âilelerin aynı masada beraberce yemek yemeleri, aynı odada sohbet etmeleri,
* Dindar genç evlilerin, sokaklarda, ancak ev ortamında dolaşılabilecek görünümde gezmeleri,
* Tesettürlü bir hanımın toplum içinde sigara içmesi, Rabbimiz hepimizi emrine itaat eden, üç günlük dünyanın fânî zevklerine aldanmayan, bu âlemdeki fânîlerin iltifatlarına kanmayıp, rızasını kazanan ve ebedî olarak cennet elbiseleri ile mükafatlanan kullarından eylesin.
Âmin…

Şeytan Diyor ki: Müsait değilim, ayrıntıya girmeyin/ Hüseyin Akın

Şeytanı uzaklarda aramayın, o gözünüzün önünde bulunup da göremediğiniz şeyde saklıdır. Ya şişenin dibindedir, ya da sabahın ezana yakın vaktinde tepenizden aşağıya boca edilmeye hazır şerbetin içerisinde.

Tahtını öyle bir yere kurar ki siz orada bir şeytanlık olacağına hiç ihtimal vermezsiniz. Ara sıra bulunduğu yerden ruhunuza bir takım esintiler fısıldamadan edemez. Hemen bu fısıltıları nefsinizin anlayacağı dile tercüme eder, bir adım daha ötesi “şeytan diyor ki” girizgâhıyla bir anda kendinizi onun mesaj memuru olarak bulursunuz.

Şeytanın en kullanışlı kamuflajıdır ayrıntı. Önünde bir lahza beklemeksizin “adam sen de” diyerek aldırışsız geçtiğimiz her ayrıntıya dâhildir. Ayrıntı yok sayıcıları için bir şeyin fenalığı o şeyin görünürlüğü ile doğru orantılıdır.

Küçük olan her şey mekânı ve konumu ne olursa olsun önemsiz ve hükümsüzdür onlar için. Gömlekteki leke ile kalpteki leke arasında hiçbir fark yoktur.

“Bir keresinden, bir damlasından bir şey olmaz” kabilinden sözlere sığınanlar şeytanın fındıkkabuğunu doldurmayan meseleler içerine döşek serip yuva yaptığını bilmeyenlerdir.

Bir sinek bir ampule pislese ne olur mantığıyla hareket ettiklerinden önlerini görme imkânları yoktur. Ne zaman ki ampul pislikten ışığı dışarıya göstermez olur, başlarına gelenin bir öngörüsüzlükten kaynaklandığını o zaman fark ederler. Artık ne önlerini görebilirler ne de arkalarını.

Ayrıntı güzelin ve güzelliğin sessizice büyüdüğü bakir alandır. Kabuktan öze inmeyenler bu alanı hep Vandalların ve barbarların talanına terk ederler.

Şeytan herkesten evvel kokuyu alarak kabukla öz arasına girer. Zahidin attığı taştan her defasında şeytandan çok, ayrıntı yumağına dolanmış güzellik nasibini alır. Ama bu kez etrafı sarıldı şeytanın, hiçbir yere kaçamaz.

Lamure dergisi dört sayıdır ayrıntıda saklanan şeytanı semtine yaklaştırmıyor. Üstelik dergi sadece şeytanı kovmakla kalmamış, kendine ait olmayan mekânlarda dolaşmaması için şeytanın bacağını da kırmış.

Bir şeyi ilk bakışta fark edip görebilmenin güzelliğini yaşamak isteyenlere önce “besmele”yi hatırlatalım: Şeytan acaba niçin taşlanmıştır?

Hak ile batılın, doğru ile eğrinin, güzel ile çirkinin arasına girip manzarayı kapattığı, mesafeyi daralttığı için!

Ona gizlice minnet duygusu besleyelim diye hiçbir zaman evimizi elimizden almaz şeytan, ama anahtarı vermeye yaklaşmaz. Acaba hangisi ayrıntı; koskoca ev mi, küçücük anahtar mı? Anahtar şeytanın elinde olduktan sonra ev sizin olsa neye yarar!

Bedenimizin yanında bir görülmez cevher olan ruhumuzun durumu da aynen böyledir. Bedeninizi öne çıkarıp ruhunuzu detay kabul ettiğiniz vakit şeytan ruhunuza kolayca gizlenerek bedeninizi dilediği gibi yönlendirecektir.

Zavallı insan, yıllar yılı kaybettiği mutluluğu yanlış adreslerde arar durur, oysaki sahici mutluluklar hep işe yaramaz deyip peşine düşmediğimiz, unutmaya terk ettiğimiz ayrıntılarda saklıdır.

Büyük meselelerin adamı olabilmek için dünyanın tükenmez devasa işlerinin peşine düşmek bir insana zaten oyalamaca olarak yetip artar, şeytanın artı bir müdahalesine hiç gerek yoktur.

Ne zaman ki kubbeden habbeye dönüş yapar kelebeğin kanadındaki desenden, karıncanın ağzındaki saman çöpüne ilgilenir hale gelirsiniz, işte o zaman şeytan kendi toprakları işgal edilmişçesine harekete geçer.

Şeytan tam anlamıyla manipülatif bir varlıktır. Söze konar, düşünceye sürünür, duyguya karışır, harekete geçer. Bütün bunları yaparken titrek bir dal ucundaymış gibi davranır. Gören bir kere, bir kere daha bakıp “şeytan bunun neresinde” demekten kendini almaz. Oysa çoktan sazın telinden dudağın ucuna doğru yol almıştır. Bundan sonraki yolculuğu kendine uygun bir vasıta bulup kalbe intikal etmektir.

Yaşadığım hayat bana hiçbir şeye “ayrıntı” deyip geçmemeyi öğretti.
Böylelikle hem şeytanın yatağını bozup bacağını kırmış oldum, hem de böylelikle şeytana ayakkabı gerekmediğinden ona pabucunu ters giydirmeye hazırlanan onlarca kişi bu sayede işsiz kalmış oldu. Milligazete

Faili / Ne Meçhul Cinayet - Senai Demirci

Bir cinayet işlendi. Katil kesin olarak biliniyor. Öldürülen ortalıkta görünmüyor. Öldüren öldürdüğünün farkında değil. Öldürülen öldürüldüğünü bilmiyor. Cinayet kesin. Faili meçhul değil. Failine meçhuldü cinayet.

Bir cinayet işlendi. Katil özellikle kurbanının uzakta olduğu zamanı kolladı. Cinayet işlendiğinde kurban çok uzaklardaydı. Öyle olması gerekti, yoksa cinayet işlenemezdi. Olay mahallinde ceset bulunamadı. Bir ceset hiç olmadı. Failine meçhul değil sadece. Kurbanına da meçhuldü cinayet.

Bir cinayet işlendi Gizli saklı olmadı cinayet. Tanıkların toplanması gerekiyordu önce. Yoksa, cinayet işlemeye değmezdi. Tanıklar da cinayete katıldı. Cinayet tanıkların gözü önünde işlendi. Sadece öldürülene gizli saklı kaldı. Tanığın sanık kadar suçlu olduğu bir cinayetti. Tanıklarıyla meşruydu cinayet.

Bir cinayet işlendi. Katil kurbanı seviyordu. Aralarında hiç husumet olmadı. Düşman değillerdi. Kardeş biliyorlardı birbirlerini. Sevdiği için öldürdü. Cinayetin tanıkları da kardeş biliyordu kurbanı. Sevdikleri için katıldılar cinayete. Öldüren niye öldürdüğünü bilmiyor. Öldürülen niye öldürüldüğünün farkında değil. Sebebi meçhuldü cinayetin.

Bir cinayet işlendi. Katil elini kolunu sallayarak dolaşıyor. Katledilen yaşıyor. Ölen yok gibi. Öldüren de yok. Şikayetçi yok. Aranan yok. Polis peşinde değil katilin. Savcılar dikkate almıyor cinayeti. Yargılanmıyor failler. Vicdanlara meçhuldü cinayet.

Bir cinayet işlendi.Katil pişman değil. Severek öldürüyor. Öldürdüğüne seviniyor. Öldürülen de sevildiğini biliyor. Sevildiği için öldürülmeye razı oluyor. Katil defalarca öldürüyor. Maktul defalarca öldürülüyor. Öldüren öldürdüğüne doymuyor. Öldürülen öldürüldüğünü duymuyor. Kulaklara meçhuldü cinayet.

Bir cinayet işlendi. Suç aleti bulunamadı. Kesici delici bir şeye rastlanmadı. Hiç silah patlamadı. Ne kan izi kaldı ne barut kokusu. Katil, nefesiyle bıçakladı kurbanını. Hiç kan akıtmadı. Kurban dille damakla vuruldu. Teninde tek bir çizik olmadı. Gözlere meçhuldü cinayet. Bir cinayet işlendi. Katil yargılanmadı, ayıplanmadı, suçlanmadı. Maktule acıyan olmadı. Ağlanmadı. Güle oynaya dolaştı dostları arasında. Asıl ölen katil oldu. Maktul hayatta kaldı. Cinayet süsü verilmiş bir intihardı. Kınayanlara meçhuldü cinayet.

Bir cinayet işlendi. Katil her cinayetten sonra sevindi, belki de sevildi. Seçtiği kurban en sevdiğiydi. Sevdiğini söylediğini seve seve öldürdüğünü herkese söyledi. Pişman olmayı beklemeden, bir başka cinayete daha yöneldi. Seve seve seri katil olmayı kabul etti. Kurbanlarının sayısı arttıkça itibarını artırdığını sandı. Alkışlandı. yüceltildi. El üstünde tutuldu. Cürmünü açık ettikçe, aklandı. Sırdaşlara bile meçhuldü cinayet. Cinayetin tek sebebi kardeş olmak. Düşmanlarını öldüremiyorsun bu cinayette. Birbirlerini sevenler fail ve kurban oluyor. Hasımların fail olması ya da kurban seçilmesi mümkün değil. Dostların ve kardeşlerin gıybeti yapılır ancak. Kardeşini öldürmek için uzaklaşmasını bekliyorsun. Onun hiç duymadığı bir köşede, ona hiç duyurmayacak tanıkların huzurunda işliyorsun cinayeti. Kardeşini öldürmeyi, hem de tanık kardeşlerini de seve seve suç ortağı edecek kadar planlı bir şekilde öldürmeyi seçtiğin halde, canını yakmak istemiyorsun. Dişlerini geçirirken etine, sözlerinin keskin ucunu batırırken göğsüne, nefesinle yırtarken tenini, karşı koymasını, bağırıp çağırmasını arzu etmiyorsun. Olabildiğince sessiz gerçekleşiyor cinayet. O kadar ki bu sessizlik; kardeşin kendi etini dişlediğini hissetmiyor bile, bedenini yağmaladığını asla bilmiyor. Öldürüyorsun ama öldürdüğün kardeşin bundan haberdar olmuyor. Kınanmıyorsun. Ayıplanmıyorsun. Aranmıyorsun.

Gıyabında, yani yokluğunu kollayarak, yani işitmediğinden emin olduğunda, kendisine bildirilmeyeceğini garanti bildiğinde, kardeşin hakkında söylediğin doğru şeyler, kardeşini öldürüp cesedini dişlemiş gibi iğrenç bir cinayet. Cinayetine ortak ettiğin diğer kardeşlerinle birlikte, hayalini hep birlikte önünüze koyuyorsunuz gıybetini ettiğin kardeşinin. Yüzü orada hayâlen ama sen "yüzü olsa söylerdim!" kalkanıyla ayıplanmaktan korunarak kardeşinin ayıplarını bir bir sayıyorsun. Bir ölü gibi, yüzü var ama tepki vermiyor sana kardeşin. Yüzünü hep birlikte hatırlıyorsunuz; ağzı var, dili var, yanağı var, gözleri var, elleri var hayalinizde. Ama sen "yüzüne de söyledim" diyerek, sakladığı ayıplarını, gizlediği kusurlarını, pişmanlık duyduğu/duyacağı günahlarını bir bir ortaya döküyorsun.

Ne itiraz ediyor sana diliyle ne gözleriyle sitem yolluyor ne de etini oradan buradan kopardığınız halde elini kaldırıyor. Aslında, bir kardeşinizin gıybetini birlikte ettiğiniz kardeşlerine de "Siz de beni bir ölü gibi dişleyebilirsiniz yokluğumda..." diye mesaj veriyorsun. Kendini de öldürüyorsun; bilmeden. Aslında, bir kardeşinin gıybetini birlikte ettiğiniz diğer kardeşlerine "Yokluğunuzda ben de sizi bir ölü gibi dilim damağım arasına alıp ayıplarınızı sayarak dişleyebilirim" diye tehditler gönderiyorsun. Yeni kurbanlar buluyorsun kendine; bilmeden. Yeni yeni kurban oluyorsun sonraki cinayetlere.

"İçinizden ölü kardeşinin etini dişlemekten hoşlanan biri çıkar mı hiç?" [Hucurat, 12] Hiç yakışır mı bize? "İğrendiniz değil mi?" [Hucurat, 12] İğrendim mi?Bir iğrençlik kendisiyle iğrenebilen vicdanlar arıyor kendine... www.senaidemirci.net

MUTLULUK

MUTLULUK
Sorunsuz bir yaşam değil,
Onlarla başa çıkabilme yeteneği demektir...

Evini bir parti sonrası temizlemek için saatlerce uğraşıyorsan
Birçok arkadaşın var demektir.

Faturalarını ödeyebiliyorsan
Bir işin var demektir.

Pantolonun biraz sıkıyorsa
Aç kalmıyorsun demektir.

Gölgen seni izliyorsa
Güneş ışığını görüyorsun demektir.

Otobüsten indiğin yerden işyerine yolu uzun buluyorsan
Yürüyebiliyorsun demektir.

Hükümet hakkında eleştiri yapabiliyorsan
Konuşma özgürlüğün var demektir.

Yanındaki adamın sesinden rahatsız oluyorsan
Duyuyorsun demektir.

Camları silmen , çatıyı onarman gerekiyorsa
Bir evde yaşıyorsun demektir.

Doğalgaz faturan yüklü geliyorsa
Isınıyorsun demektir.

Yığınla yıkanacak ve ütülenecek çamaşırların varsa
Yığınla giyeceğin var demektir.

Çalar saatin sabahın köründe çaldığını duyduysan
Yaşıyorsun demektir.

Akşamları kendini yorgun hissediyor ve bacakların ağrıyorsa
O gün üretici olmuşsun demektir.

VE TÜM BUNLARIN FARKINA VARABİLİYORSAN!
MUTLUSUN DEMEKTİR.

KIRKAMBAR

Starbucks’ın Değerli Müslüman Müşterileri (!)

Dünya çapında 90.000’in üzerinde çalışanı, 9.700 tane mağaza ve haftalık 33 milyon müşteri hacmiyle Starbucks firmasına yıllık 6.4 milyar dolar kar ettirdiğiniz için ne kadar sevinseniz azdır. İçtiğiniz her bir fincan (latte ve macchiato) ABD ve İsrail arasındaki bozulmaz dostluğa ve yakın ittifakına katkıda bulunmaktadır. Bu dostluğun bir nişanesi olarak firma yetkilisine verilen, “50 yıllık İsrail Siyonist Dostu Ödülü” bu yönden siz Müslümanlar için çok derin manalar ifade etmelidir. Bu ödül, İsrail’in uzun yıllar, halkla ilişkiler ve ticari firmalarla olan bağlarını güçlendirmek ve onları teşvik etmek için kullandığı bir ödüldür.

Orta Doğuda devam eden çatışmanın arkasındaki esas sebep olan anti semitizmin (yahudi düşmanlığı), küresel yükselişine karşı, sizin starbucksa verdiğiniz desteğinizle; savaşın İsrail tarafını haklı çıkartmak için yalan ve yanlı haberlerin üretimini üstlenen "honestreporting.com" websitesinin sponsoru olan Aish HaTorah’a yardımları kesintisiz devam etmektedir.
Starbucks’ın değerli Müslüman müşterileri, sayenizde Müslümanların güya terörist saldırılarına karşı, israil halkını korumaya yardım etmek için heryıl gerekli olan yüzlerce milyon doları temin etmeye muktedir olabiliyorlar. ABD devletinin her yıl verdiği 5 milyar dolar, Anti semitist Müslüman terörizmi(!)’ne karşı masum israil halkını korumak için gerekli silah, bulldozer ve güvenlik duvarları örmek için yeterli olmadığından, sizler, tamamlayamadıkları ihtiyaçları Starbucks içerek sağlıyorsunuz.

Daha geniş perspektiften bakmak gerekirse, Starbucks teröre karşı açılan savaşta (war on terror) Amerikan hükümetine destek olmak için, bir tane mağazasını tamamiyle bağışlamıştır. Bu savaş, Starbucks’a göre yahudi eyaleti olarak anılan İsrail’in idame ettirilmesinde hayati önem taşımaktadır.

Starbucks’ın değerli Müslüman müşterileri, Starbucks Coffee, Amerika'da her yıl 27 Haziran'da düzenlenen homoseksüeller festivalini (Gay Pride Parade) destekleyenlerin de başında geliyor. Starbucks Coffee'nin Washington Müdürü Heywood McGuffy, şirketin bu tavrını savunarak "Biz, çalışanlarımızı ve müşterilerimizi ilgilendiren her şeyi desteklemekle yükümlüyüz" dedi. Son festivalde, Starbucks Coffee çalışanlarından 75 homoseksüel, üzerlerinde homoseksüelliği ifade eden gökkuşağı renkleri ve Starbucks Coffee arması bulunan t-shirtlerle festivale katılanlara bedava kahve dağıttılar. www.gıdaraporu.com