Leyl, gece demek. Leyla ise kâmerî ayların son gecesi, çok karanlık gece. O gece ay görünmez, "her yer karanlıktır.” Lügatler bir de "leyle-i leylâ "yi kaydetmişler gecenin makamında, çok uzun ve ıztıraplı gece. Mahiyetini astronomi tanımlarının dakikliğinden ziyade içinden geçip gidenin (geçip gidemeyenin demeli) kalbinin renginden alıyor.
Rengini kendinden çok setr ettiği kalbin renginden alan leyle-i leylâ, ıztırapla eş anlamlı. Bu gibi, yılın en uzun ve karanlık gecesi olan şeb-i yeldâ, ki muvakkit onu 22 Aralık olarak bilir, müneccimle muvakkitten sual edilecek bir bilgi olmaktan çıkar da aşığın kalbinden istifham edilmesi gereken bir hale dönüşür:
Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir Mübtelâ-yı gam olandan sor kim geceler kaç saat Lâedrî
Çünkü her şeyden daha fazla zamanın kendisini yitirdiği o yerde şeb-i yeldâ artık göreceli bir kavramdır. Muztarip aşığın kalbinde sıradan bir geceyi, belki yılın en kısa gecesidir, leyle-i leylâ hacmince uzatan acı, bahtiyar aşığın kalbinde şeb-i yeldayı "yılın en kısa gecesi" kadar kısaltır. Çünkü geçip giden, zaman değil aşığın kalbidir. Ve, "Su uyur düşmen uyur hasta-i hicran uyumaz", değil mi? Yahya Kemal´in tasavvuruyla, sözü Mecnun’un bitirip Leyla’nın devraldığı şeb-i yeldâ da fecre kadar süren kıssa-ı aşk, ancak birkaç dakika hükmündedir, öyle değil mi?
Leyl süresi geceye yeminle başlar. Ya eski kültürün göklerinde, "karardığı zaman ortalığı bürüyen gece "den daha az siyah değildir aşığın bahtını saran Leyla’nın gecesi. Baht-ı siyah, payına düştüğünden olacak, hâkim vasfı aşıklığı olan divan şairi sabahın ilk ışıklarına kadar, bir mumun aydınlığında, gece ve sevgilinin saçı ile kaderi arasında kelime oyunları yapar durur.
Belli ki aşık bahtıyla gecenin ve gecenin öbür adı olan siyahın arası hiç açılmayacak. "Bir saçı Leyla’ya vurgun" olduğu için Dertli´nin adı koca koca defterlere divâne olarak kaydedilecek. Naili, sevgilinin minicik adımlarla teşrifini, cihan cihan bekleyiş elemine değer bulacak. Leyla ile bir mekteb-i aşk içre okuyan Mecnun, Leylâ Mushaf´ı hatmettiği halde, Velleylî´de takılıp kalacak. Sevgilinin gamzesiyle hüsnünden korkulu haberler gece içinden gelecek. Yakınları, içi yansa da, "karanû" gecelerde hastaya su vermekten kaçınacaklar. Kimi aşıklar gece içinde figan ile halkı uyutmayacak, ama yine de kara baht uyanmayacak.
Gece ve korku. Gece ve hasta. Gece ve ıztırap. Âh, siyah! Burada bir uyumayan var, şurada da, ve orada. Onlar ki fecir vaktinin ilk iplikleri geceye döküldüğü anda bir kavak ağacının rüzgârına kulak verip yorgun bakışlarını gökyüzüne çevirirler ve birbirlerini tanırlar. Belli ki gecenin karanlığından gökyüzüne doğru döşenen kandil basamakları acıyla çıkılıyor. Acının olduğu yerde gaflet yok ve acı müdahil. O kadar ki gecenin sırrına vakıf olanlar mutlu uyuyanlar değil mutsuz uyanıklar. Gecenin sırrı kapılarını ancak acı çeken kalplere açıyor. Bu yüzden geceler uykudan çok uyanıklık taşıyor.
Mevlâna´nın, sahifelerini aşkların en ilâhisine açtığı Di-vân-ı Kebir´inde, sık sık "uykusuzluğa güzelleme "de bulunması beyhude değil: Öyle ki, "Aşkı olana nereden uyku gelir", "Sevme davasına girişip de geceyi uyku ile geçirenin davası yalandır".
Gayb güzelinin duvağı olan geceyi seyre dalan, artık uyku istemez, uykudan kaçar. "Bütün güzellerin cilvelendiği zaman gecedir. Fakat uyuyan duyamaz bunu." Halk uyur gider, aşıklar bütün gece sevgiliyle söyleşir. Bir gececik uyumasa aşık, ölümsüzlük definesinin yüz göstermesi işten bile değildir.
Sevgili "uyku dağıtan" makamında, "Bu gece sana uyku yok", öyle diyor. "Mademki sevgili uyanık kalmamızı istiyor," o halde pek âlâ. Zaten onun, aldığının karşılığını vermediğini iddia etmek de doğru olmaz: "O Ay, geceleri uykumu çaldı götürdü amma vuslat bağışladı, uyanık bir baht verdi bana.
" Öyleyse "Haydi uyuma!". Suyun sesi geliyor, sense uykulardasın, haydi uyuma!Kara taş üzerinde yürüyen kara karıncanın fark edilemediği bir karanlığın koynunda, uyuyanla uyumayan arasındaki farkta aşikâr olan ne? Yitiren değil bulduran bir uykusuzluğun yakazasında neler var?
Her ne kadar alışıldık şair tavrı, gecenin itibarını kandillerin doğurduğu aydınlıkla tenâsüb ederek yorumlasa da, gecenin kıymeti kendi karanlığında boğulmasındandır. Gece görünenin sonu, görünmeyenin başlangıcıdır çünkü. Bitiş ile başlangıç, yoklukla varlık, ölümle doğum, veda ile bismillah, hepsi gecede saklı. Yakub şafağa kadar boğuşur ve ancak şafakta kutsanır. Yıldızların aydınlığı gecenin karanlığındandır. İmranoğlu Musa nuru gündüz değil gece görür. Gel, sesini geceleyin kendisine doğru yürüdüğü ağaçtan alır. Ve değil mi ki Mirâc herkes uykuda olduğu andadır.
Suyun sesi geliyor sense uykulardasın, haydi uyuma!
Siteme hoş geldiniz.Burada yayınlanan yazılar benim okuyup da beğendiğim ve sizlerle paylaşmak istediğim, kaynak gösterilerek yayınlanan yazılardan oluşuyor.Blog sahibesi olan ben, siz misafirlerime keyifli okumalar diliyorum.
02 Nisan, 2010
Rabia Ablaya Sorular / İsmail Kılıçarslan
Sevgili Rabia Yalçın abla. 8 Eylül 2005 tarihli Star TV bülteninde sizi, üzeri payet işlemeli şık beyaz elbisenizle ve kırık beyaz başörtünüzle görme şerefine nail olanlardanım. “Türkiye’deki ilk İslami modacı” diye arz-ı endam ettiğiniz ekranlarımızda.
Sizi izlerken, nasıl desem, kendime gururlardan gurur, onurlardan onur beğendim. Hatta bir ara gözlerim doldu. “Sonunda, biz de, yani Star TV’nin “İslami kesim” diye tanımladığı biz de, muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı başardık” diye geçirdim içimden sizi izlerken.
Tabii ki bu yükseliş hadisesini, Hazret-i İsa’nın göğe yükselmesiyle kıyaslamaya kalkan bir takım harici ve dahili bedhahlarınız olacaktır. Ama sakın yılmayın. Çünkü bu yükseliş, siz ve hizmet ettiğiniz (ki hizmet ettiklerinizi de Star TV “İslami sosyete” diye tanımlıyordu) kesim sayesinde gerçekleşti. Yılmadan, bıkmadan, usanmadan mücadeleye devam Rabia Abla. Sakın ha. Sakın vazgeçmeyin yaptığınız işten.
Öncelikle, sizi tercih ettiğiniz markalar için tebrik etmeliyim. Gucci, Hermes, Prada gibi dünyaca ünlü markaların “İslami sosyete” arasında kullanılmasına ve yaygınlaşmasına sağladığınız katkı, her türlü takdirin üzerinde bana kalırsa. Bizim “daha şehirli”, “daha modern”, “daha salon insanı” olmamız, yaptığınız hizmetlerle olacak. Buna yürekten inanıyorum. Hatta yaptığınız mücadelenin “cihad mesabesinde” olup olmadığını da ilahiyatçı hocalarımıza danışıp size bildirelim. Sanırım öyledir.
Hele hele, yaptığınız defile ve yürüyen güzel güzel kızlarımızın arkasındaki duvarda asılı “just Rabia” ibaresi yok mu? Mest etti beni. Aynen devam. (Gerçi bu “just” ibaresi bana, ünlü İtalyan modacı Cavalli’den araklanmış gibi geldi; ama neyse canım. O kadar kusur kadı kızında da olur.)
Rabia Abla. Seni bir konuda uyarmak istiyorum. Seni ve yapıtlarını hayranlık derecesinde beğenen bu kardeşinin sözlerine kulak vermen menfaatin icabıdır. Çünkü, ben bu sosyete olmayan İslamcı takımını tanırım. Bu kendini bilmezler, uzanamadıkları ciğere mundar demeyi itiyad haline getirdiklerinden, seni eleştirmeye, yaptığın işe kulp takmaya kalkışacaklardır. Bence bu eleştirilerin tamamına kulaklarını tıka. Bu servet düşmanlarının, bu yeşil sosyalistlerin senin moralini bozup yolundan alıkoymaya çalışabileceklerini hiç çıkarma aklından.
Dedim ya. Bir kardeşin olarak seni uyarmak boynumun borcu. Dolayısıyla sana kimsenin yapmayacağı bir kıyak yaparak bu İslamcı serkeş takımının aklını çelmek, moralini çökertmek, hatta sana ayar vermek için şahsına yöneltebileceği kimi soruları senin için aşağıda listeledim. Maksat, İslami sosyetemizin biricik modacısı olan senin tüm olası saldırılara hazır olmanı sağlamak.
Bu duygular içerisinde en derin saygılarımı sunarak seni sorularla baş başa bırakıyorum.
Soru 1: Rabia Abla. “Irak” tam olarak neyi ifade eder sana? “Uzak” anlamında bir sözcüğü mü? Yoksa haritada ülkelerden bir ülke mi? Sahi Rabia Abla. Felluceli kızlar sence bu kış hangi markaları tercih etmeliler kefenlerinde?
Soru 2: Rabia Abla. Diyelim kolsuz, yakası açık bir Gucci elbiseyi, bir Chanel pardösüyle “tesettüre uygun” hale getirmeyi başardın. Afferin. Peki benim güzel ablam. Müşterilerin, bu elbiselere ödedikleri binlerce YTL’yi kitabın neresiyle bağdaştırıyorlar? “Şüphesiz mallarınız ve evlatlarınız sizin için birer imtihandır” hükmüne mi, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” presibine mi? Söyleyiver de rahatlayayım be ablam.
Soru 3: Madem, İslami sosyeteyi modaya uydurdunuz. Şu markaları da İslamileştirme çabalarına girişseniz daha bir hoş, daha bir tadından yenmez olmaz mı abla? Mesele Hermes’e “Hayr-ül Hermes-ül Kermes”, Chanel’e “Şânil” falan desek. Yakışmaz mı İslami hayat tarzımıza?
Soru 4: Hazır hızımızı almışken güzel ablam, doymasak bu hız meselesine ve de mesela fıkıh kitaplarından falan çeşitli hükümler bulup modaya uygun olarak giyinen Müslüman kadınların modayı takip etmeyen Müslüman kadınlardan 27 derece üstün olduğunu iddia etsek. Hatta Chanel elbise alan kadınlara 100, Hermes eşarp alan kadınlara 10 sevabın bonus olarak yazıldığını ileri sürsek. Hatta bir bankayla anlaşıp “shop’nsevap” kartı çıkattırsak bu İslami sosyeteye. Hoş olmaz mı?
Soru 5: Son kreasyonunun katalog çekimlerini bana verir misin? Son derece kreatif fikirlerim var. Mesela Mostar köprüsünün altında, Mescid-i Aksa’nın gölgesinde, Şam’daki Emevi caminin avlusunda, Süleymaniye’nin bahçesinde yapalım çekimleri. Mankenimiz de Deniz Akkaya olursa, gelenekle moderniteyi birleştirerek ne kadar da geniş ufuklu olduğumuzu gösteririz herkeselere. Bomba gibi olmaz mı?
Soru 6: Madem abarttık. Aynı abartıdan devam edelim. Bizim kanallardan birinde bir yarışma programı yapsak mesela. Tahtakale’den, Fatih’ten falan giyinen şu başörtülü kızların 10-15’ini bir eve toplayalım. Senin süpervizörlüğünde bu kızlarımıza modaya uygun giyinmeyi öğretelim. Sosyeteye uyum sağlamayı öğretelim. Yarışma sonunda en iyi giyinmeyi, sosyeteye uyum sağlamayı beceren kızımıza bir de büyük ödül verelim. Bir bakanımızın oğluyla evlendirelim mesela. Yarışmanın ismi de hazır: “Rabia abla bana da sınıf atlat.” Şahane olmaz mı?
Soru 7: Rabia Abla. Senin temsil ettiğin değerler, senin hizmet ettiğin insanlar niçin benim midemi bulandırıyor? Niçin kusma isteği duyuyorum her seferinde? Belki bilirsin Rabia abla. Bana bir yol göstersen
ÖNEMLİ NOT: Ben soruları sıraladım Rabia Abla. Fakat bu serseri takımı boş durmaz. Sana yeni ve bambaşka sorular sormaya kalkabilirler. Ne yapalım Rabia Abla? Bu az gelişmiş kalabalık bir türlü Teşvikiye kafelerine gidip cafe latte içmeyi öğrenemiyor. Öğrenseler zaten, ortada sorun morun da kalmayacak. Belki böyle hart hart da kaşınmayacaklar.
Sizi izlerken, nasıl desem, kendime gururlardan gurur, onurlardan onur beğendim. Hatta bir ara gözlerim doldu. “Sonunda, biz de, yani Star TV’nin “İslami kesim” diye tanımladığı biz de, muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı başardık” diye geçirdim içimden sizi izlerken.
Tabii ki bu yükseliş hadisesini, Hazret-i İsa’nın göğe yükselmesiyle kıyaslamaya kalkan bir takım harici ve dahili bedhahlarınız olacaktır. Ama sakın yılmayın. Çünkü bu yükseliş, siz ve hizmet ettiğiniz (ki hizmet ettiklerinizi de Star TV “İslami sosyete” diye tanımlıyordu) kesim sayesinde gerçekleşti. Yılmadan, bıkmadan, usanmadan mücadeleye devam Rabia Abla. Sakın ha. Sakın vazgeçmeyin yaptığınız işten.
Öncelikle, sizi tercih ettiğiniz markalar için tebrik etmeliyim. Gucci, Hermes, Prada gibi dünyaca ünlü markaların “İslami sosyete” arasında kullanılmasına ve yaygınlaşmasına sağladığınız katkı, her türlü takdirin üzerinde bana kalırsa. Bizim “daha şehirli”, “daha modern”, “daha salon insanı” olmamız, yaptığınız hizmetlerle olacak. Buna yürekten inanıyorum. Hatta yaptığınız mücadelenin “cihad mesabesinde” olup olmadığını da ilahiyatçı hocalarımıza danışıp size bildirelim. Sanırım öyledir.
Hele hele, yaptığınız defile ve yürüyen güzel güzel kızlarımızın arkasındaki duvarda asılı “just Rabia” ibaresi yok mu? Mest etti beni. Aynen devam. (Gerçi bu “just” ibaresi bana, ünlü İtalyan modacı Cavalli’den araklanmış gibi geldi; ama neyse canım. O kadar kusur kadı kızında da olur.)
Rabia Abla. Seni bir konuda uyarmak istiyorum. Seni ve yapıtlarını hayranlık derecesinde beğenen bu kardeşinin sözlerine kulak vermen menfaatin icabıdır. Çünkü, ben bu sosyete olmayan İslamcı takımını tanırım. Bu kendini bilmezler, uzanamadıkları ciğere mundar demeyi itiyad haline getirdiklerinden, seni eleştirmeye, yaptığın işe kulp takmaya kalkışacaklardır. Bence bu eleştirilerin tamamına kulaklarını tıka. Bu servet düşmanlarının, bu yeşil sosyalistlerin senin moralini bozup yolundan alıkoymaya çalışabileceklerini hiç çıkarma aklından.
Dedim ya. Bir kardeşin olarak seni uyarmak boynumun borcu. Dolayısıyla sana kimsenin yapmayacağı bir kıyak yaparak bu İslamcı serkeş takımının aklını çelmek, moralini çökertmek, hatta sana ayar vermek için şahsına yöneltebileceği kimi soruları senin için aşağıda listeledim. Maksat, İslami sosyetemizin biricik modacısı olan senin tüm olası saldırılara hazır olmanı sağlamak.
Bu duygular içerisinde en derin saygılarımı sunarak seni sorularla baş başa bırakıyorum.
Soru 1: Rabia Abla. “Irak” tam olarak neyi ifade eder sana? “Uzak” anlamında bir sözcüğü mü? Yoksa haritada ülkelerden bir ülke mi? Sahi Rabia Abla. Felluceli kızlar sence bu kış hangi markaları tercih etmeliler kefenlerinde?
Soru 2: Rabia Abla. Diyelim kolsuz, yakası açık bir Gucci elbiseyi, bir Chanel pardösüyle “tesettüre uygun” hale getirmeyi başardın. Afferin. Peki benim güzel ablam. Müşterilerin, bu elbiselere ödedikleri binlerce YTL’yi kitabın neresiyle bağdaştırıyorlar? “Şüphesiz mallarınız ve evlatlarınız sizin için birer imtihandır” hükmüne mi, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” presibine mi? Söyleyiver de rahatlayayım be ablam.
Soru 3: Madem, İslami sosyeteyi modaya uydurdunuz. Şu markaları da İslamileştirme çabalarına girişseniz daha bir hoş, daha bir tadından yenmez olmaz mı abla? Mesele Hermes’e “Hayr-ül Hermes-ül Kermes”, Chanel’e “Şânil” falan desek. Yakışmaz mı İslami hayat tarzımıza?
Soru 4: Hazır hızımızı almışken güzel ablam, doymasak bu hız meselesine ve de mesela fıkıh kitaplarından falan çeşitli hükümler bulup modaya uygun olarak giyinen Müslüman kadınların modayı takip etmeyen Müslüman kadınlardan 27 derece üstün olduğunu iddia etsek. Hatta Chanel elbise alan kadınlara 100, Hermes eşarp alan kadınlara 10 sevabın bonus olarak yazıldığını ileri sürsek. Hatta bir bankayla anlaşıp “shop’nsevap” kartı çıkattırsak bu İslami sosyeteye. Hoş olmaz mı?
Soru 5: Son kreasyonunun katalog çekimlerini bana verir misin? Son derece kreatif fikirlerim var. Mesela Mostar köprüsünün altında, Mescid-i Aksa’nın gölgesinde, Şam’daki Emevi caminin avlusunda, Süleymaniye’nin bahçesinde yapalım çekimleri. Mankenimiz de Deniz Akkaya olursa, gelenekle moderniteyi birleştirerek ne kadar da geniş ufuklu olduğumuzu gösteririz herkeselere. Bomba gibi olmaz mı?
Soru 6: Madem abarttık. Aynı abartıdan devam edelim. Bizim kanallardan birinde bir yarışma programı yapsak mesela. Tahtakale’den, Fatih’ten falan giyinen şu başörtülü kızların 10-15’ini bir eve toplayalım. Senin süpervizörlüğünde bu kızlarımıza modaya uygun giyinmeyi öğretelim. Sosyeteye uyum sağlamayı öğretelim. Yarışma sonunda en iyi giyinmeyi, sosyeteye uyum sağlamayı beceren kızımıza bir de büyük ödül verelim. Bir bakanımızın oğluyla evlendirelim mesela. Yarışmanın ismi de hazır: “Rabia abla bana da sınıf atlat.” Şahane olmaz mı?
Soru 7: Rabia Abla. Senin temsil ettiğin değerler, senin hizmet ettiğin insanlar niçin benim midemi bulandırıyor? Niçin kusma isteği duyuyorum her seferinde? Belki bilirsin Rabia abla. Bana bir yol göstersen
ÖNEMLİ NOT: Ben soruları sıraladım Rabia Abla. Fakat bu serseri takımı boş durmaz. Sana yeni ve bambaşka sorular sormaya kalkabilirler. Ne yapalım Rabia Abla? Bu az gelişmiş kalabalık bir türlü Teşvikiye kafelerine gidip cafe latte içmeyi öğrenemiyor. Öğrenseler zaten, ortada sorun morun da kalmayacak. Belki böyle hart hart da kaşınmayacaklar.
Zaman / Nuri Balkanoğlu
Sevgili dostlar, işte geldik yeni sayıya, halbuki ilk yazımı daha dün yazmış gibiyim. Ne zamanda geçivermiş aradan altmış gün. Ne kadarda doğruymuş “Zaman su gibi akıp gidiyor” sözü. Eğer önüne bir bent yapamamışsan, kalması gereken değerleri çökertememişsindir. Derleyip, toparlayıp bir bohçaya saramamışsan veya saramadıysak neye yaradı geçmiş olan altmış gün ya da altmış yıl… Hani bir söz vardır halk arasında söylenir durur: “Aman sende kefenin cebimi var, kim ne götürmüş öbür tarafa.” Allah'ın verdiğini helal dairede yiyip, içelim, amenna. Helal kazancı, hayırla yetiştirilmiş varislere bırakmak ve onların tasarrufunda hayırla kullanılıyor olması, elbette ki muteber bir mirastır.
Kendi nefsinden sakınıp, oğlumdur, kızımdır, torunumdur, onlara kalsın dersin. Buna da amenna ama bunun yanında, hızla geçen zaman sayacında, ‘kefenimin cebini değil de biraz da kabrimi doldurmak için vakit harcasam’ diye düşünsek. Çünkü; çıkılacak olan bu geri dönümsüz uzun yol için yanımıza aldığımız azığa baksak, birde kısacık dünya hayatı için gerekli, gereksiz yüklendiklerimize. Sonsuz kazancımız için ne götürüyorum acaba.
Evet dediğimiz şudur ki, Allah hepimize O’nun yolunda yaşayıp son nefeste iman ile gitmeyi nasip etsin inşallah. Amin.
Sevgili dostlar, esas konumuz diğer sayıdaki Kalem yazısı üzerindeki hasbi halimizdir. Ama zaman ile alakalı sözlerle girince buralara geldik. Zaman öyle bir kavramdır ki hadsiz hesapsız... İnşallah zamanla alakalı bu yazımı, önce kendi nefsime hitap ederek, siz sevdiklerimle paylaşabilirim. Birde bu yazma çabası vesilesiyle, yazarların zamanla nasıl yarıştıklarını fark ettim. Hani her gün elimize aldığımız gazetelerin köşe yazarları vardır ya, her defasında da acaba bu gün gündem dolayısıyla ne yazmış diye merak ederek okuruz ya. Bazen de yazı pek alakamızı çekmeyince yarıda bırakıp okumayız, ama benim şu yazımı değil ha, başladınız madem lütfen devam ediniz. Şaka şaka isterseniz bırakabilirsiniz. Nasılsa Allah ömür, sağlık verirse gelecek sayıyı okursunuz. Neyse siz gene de başlamışken devam ediniz. Daha biz emekleme safhasındayız. Eğer sizlerden takdir ve beğeni alırsam, o zaman editörümle maaş konusunda da anlaşabilirim. Hadi hadi bizde iki satır yazdık diye hemen havaya girdik. Ama şaka bir tarafa gerçek olan şu ki; gazete yazarı olsun, dergi, spor yazarı olsun her gün her gün okuyuculara bir şeyler sunmak muhakkak ki zor bir iştir.
Bazı büyük medya patronlarının medyatik kalemşorleri vardır ve bunların maaşları da öyle basit paralar değildir. Haklarıdır helal olsun. Ama birde, başkasına yazdırıp, yazının altına imzasını atıp okuyucusunun önüne kendi yazısıymış gibi sunan sözüm ona yazarlar var. Böyle böyle yazılarını yazarlar, yani stajyerler yazar durur. Onlara da sus payı ceplerine bol harçlık koyulur. Neyse bu ayrı bir konu. Ben kendim şunu anladım ki, bütün bu yazılıp çizilenler ister faydalı, ister faydasız olsun, gerçekte ortada bir emek birikimi vardır. Bunun en basit örneğini dergimizin sahibi, yıllardır azmederek, bıkmadan usanmadan, alıntıda olsa, yapıştırmada olsa, bir dergi olarak bizlere vermiştir. Ve nihâyetinde bir emek de sarfedilmiştir.
Belki bir çoğumuz (bende dâhil) Şehvar’da editörün yazısı haricinde, diğer yazıları pek okumuyordum. Birde merakla okuduğum arka sahifedeki (kırkambar),(kısa, kısa),(bunları biliyor musunuz) yazıları daha bir merakımı alakalandırıyordu.Bence, gerçek dergi; belli bir emek birikimini, derleyip, toparlayıp, tanıdıklarının adreslerine postalayıp ilgi ve alakalarına sunmaktır.
Üç, dört yapraktan oluşmuş, ismi üzerinde “Kendince” bir derginin yıllardır çok bir yardım görmeden, bir bebek mahiyetinde büyütülmüştür. Bu emekleme safhasında dâhi olsa kanımca büyük bir başarıdır. Editörümüzden temennim odur ki azmini bırakmasın.
Saygı değer sevgili dostlar, bundan önceki yazımızdan bir hatırlatma yaparsak, sevdiğimiz veya dargın olduğumuz bir dostumuza, bir iki satır güzel sözü, kart postala ve ya mektuba hediyeleşmek babında, hatırlanmanın ifadesini yansıtalım demiştik. Kendi kalemimizden, kendi ifadelerimizi iletelim istemiştik. İnanın samimi olunca, samimiyetinize olan muhabbeti görüyorsunuz. Ben şahsen daha ilk yazımda, ellerinden öptüğüm büyüğüm, yengemin kutlama telefonunda bunu almış oldum. Bu tatlı ifadelerin hazzı, benim alemimde ayrı bir yer edinmiştir. Bu vesileyle kendisine teşekkür ediyor, tekrar tekrar ellerinden öpüyorum. İşte kefenimizin cebini ancak bu derin saygı ve sevgi ifadeleriyle doldurabiliriz. Sunileşmekten ziyade, samimiyetimizi çekinmeden göstermemiz gerekir. Bunların vesilesi, bayramdır, kandil gecesidir vs... Adet yerini bulsun bir telefon açayım değil de, (evet buda hiç arayıp sormamaktan muhakkak ki daha iyidir) içte gelen samimi bir muhabbetle “merhaba” demektir. Bunun farklılığı illa ki belli olacaktır. Bu merhabayı bir hediye olarak düşünürsek, Allah Rasulü’nün “hediyeleşin zira hediye kalpteki kuşkuları giderir” hadisi şerif bu mevzumuza güzel bir örnek olur sanırım.
Hediye ille de süslü güzel paketler içerisinde değildir. Kalp kutusundan çıkarıp, ağız diliyle çözülen sevgi ifadesinin sözleri, hediyeleşmenin bariz örneğidir. Yaşadığımız çevrede, biz bizi bildiğimizden ve tanıdığımızdan, dargınlıkları bir kenara bırakıp, sevdiklerimize yaklaşalım. Dargın olduğumuz dostumuzdan bir adım dahi yakınlaşma olmuyor mu? Belki onu rencide etmiş olabiliriz, hak ve hukukunu çiğnemişte olabiliriz. Hatamızı anlayıp affını dilemişsek, özür beyan etmişsek, gene de bir karşılık göremiyorsak, bu nasıl bir iştir? Halbuki affetmek Allah'ın şanındanken, ortada vurmak, kırmak, ölmek ya da öldürmek yokken, bu nasıl bir küskünlük silahıyla intikam almaktır. Küskün dostumuz belki de çok haklıdır. Davasını ahirete bırakmış, hak ve hukukunu adaletle almayı beklemektedir. Fakat bir ihtimal azıcıkta olsa borçlu çıkabilir.
Sözün kısası, biz kalemimizle ya da sözümüzle olsun, sevgimizi ifade edeceğiz. Yılmadan, usanmadan, bıkmadan...
Kendi nefsinden sakınıp, oğlumdur, kızımdır, torunumdur, onlara kalsın dersin. Buna da amenna ama bunun yanında, hızla geçen zaman sayacında, ‘kefenimin cebini değil de biraz da kabrimi doldurmak için vakit harcasam’ diye düşünsek. Çünkü; çıkılacak olan bu geri dönümsüz uzun yol için yanımıza aldığımız azığa baksak, birde kısacık dünya hayatı için gerekli, gereksiz yüklendiklerimize. Sonsuz kazancımız için ne götürüyorum acaba.
Evet dediğimiz şudur ki, Allah hepimize O’nun yolunda yaşayıp son nefeste iman ile gitmeyi nasip etsin inşallah. Amin.
Sevgili dostlar, esas konumuz diğer sayıdaki Kalem yazısı üzerindeki hasbi halimizdir. Ama zaman ile alakalı sözlerle girince buralara geldik. Zaman öyle bir kavramdır ki hadsiz hesapsız... İnşallah zamanla alakalı bu yazımı, önce kendi nefsime hitap ederek, siz sevdiklerimle paylaşabilirim. Birde bu yazma çabası vesilesiyle, yazarların zamanla nasıl yarıştıklarını fark ettim. Hani her gün elimize aldığımız gazetelerin köşe yazarları vardır ya, her defasında da acaba bu gün gündem dolayısıyla ne yazmış diye merak ederek okuruz ya. Bazen de yazı pek alakamızı çekmeyince yarıda bırakıp okumayız, ama benim şu yazımı değil ha, başladınız madem lütfen devam ediniz. Şaka şaka isterseniz bırakabilirsiniz. Nasılsa Allah ömür, sağlık verirse gelecek sayıyı okursunuz. Neyse siz gene de başlamışken devam ediniz. Daha biz emekleme safhasındayız. Eğer sizlerden takdir ve beğeni alırsam, o zaman editörümle maaş konusunda da anlaşabilirim. Hadi hadi bizde iki satır yazdık diye hemen havaya girdik. Ama şaka bir tarafa gerçek olan şu ki; gazete yazarı olsun, dergi, spor yazarı olsun her gün her gün okuyuculara bir şeyler sunmak muhakkak ki zor bir iştir.
Bazı büyük medya patronlarının medyatik kalemşorleri vardır ve bunların maaşları da öyle basit paralar değildir. Haklarıdır helal olsun. Ama birde, başkasına yazdırıp, yazının altına imzasını atıp okuyucusunun önüne kendi yazısıymış gibi sunan sözüm ona yazarlar var. Böyle böyle yazılarını yazarlar, yani stajyerler yazar durur. Onlara da sus payı ceplerine bol harçlık koyulur. Neyse bu ayrı bir konu. Ben kendim şunu anladım ki, bütün bu yazılıp çizilenler ister faydalı, ister faydasız olsun, gerçekte ortada bir emek birikimi vardır. Bunun en basit örneğini dergimizin sahibi, yıllardır azmederek, bıkmadan usanmadan, alıntıda olsa, yapıştırmada olsa, bir dergi olarak bizlere vermiştir. Ve nihâyetinde bir emek de sarfedilmiştir.
Belki bir çoğumuz (bende dâhil) Şehvar’da editörün yazısı haricinde, diğer yazıları pek okumuyordum. Birde merakla okuduğum arka sahifedeki (kırkambar),(kısa, kısa),(bunları biliyor musunuz) yazıları daha bir merakımı alakalandırıyordu.Bence, gerçek dergi; belli bir emek birikimini, derleyip, toparlayıp, tanıdıklarının adreslerine postalayıp ilgi ve alakalarına sunmaktır.
Üç, dört yapraktan oluşmuş, ismi üzerinde “Kendince” bir derginin yıllardır çok bir yardım görmeden, bir bebek mahiyetinde büyütülmüştür. Bu emekleme safhasında dâhi olsa kanımca büyük bir başarıdır. Editörümüzden temennim odur ki azmini bırakmasın.
Saygı değer sevgili dostlar, bundan önceki yazımızdan bir hatırlatma yaparsak, sevdiğimiz veya dargın olduğumuz bir dostumuza, bir iki satır güzel sözü, kart postala ve ya mektuba hediyeleşmek babında, hatırlanmanın ifadesini yansıtalım demiştik. Kendi kalemimizden, kendi ifadelerimizi iletelim istemiştik. İnanın samimi olunca, samimiyetinize olan muhabbeti görüyorsunuz. Ben şahsen daha ilk yazımda, ellerinden öptüğüm büyüğüm, yengemin kutlama telefonunda bunu almış oldum. Bu tatlı ifadelerin hazzı, benim alemimde ayrı bir yer edinmiştir. Bu vesileyle kendisine teşekkür ediyor, tekrar tekrar ellerinden öpüyorum. İşte kefenimizin cebini ancak bu derin saygı ve sevgi ifadeleriyle doldurabiliriz. Sunileşmekten ziyade, samimiyetimizi çekinmeden göstermemiz gerekir. Bunların vesilesi, bayramdır, kandil gecesidir vs... Adet yerini bulsun bir telefon açayım değil de, (evet buda hiç arayıp sormamaktan muhakkak ki daha iyidir) içte gelen samimi bir muhabbetle “merhaba” demektir. Bunun farklılığı illa ki belli olacaktır. Bu merhabayı bir hediye olarak düşünürsek, Allah Rasulü’nün “hediyeleşin zira hediye kalpteki kuşkuları giderir” hadisi şerif bu mevzumuza güzel bir örnek olur sanırım.
Hediye ille de süslü güzel paketler içerisinde değildir. Kalp kutusundan çıkarıp, ağız diliyle çözülen sevgi ifadesinin sözleri, hediyeleşmenin bariz örneğidir. Yaşadığımız çevrede, biz bizi bildiğimizden ve tanıdığımızdan, dargınlıkları bir kenara bırakıp, sevdiklerimize yaklaşalım. Dargın olduğumuz dostumuzdan bir adım dahi yakınlaşma olmuyor mu? Belki onu rencide etmiş olabiliriz, hak ve hukukunu çiğnemişte olabiliriz. Hatamızı anlayıp affını dilemişsek, özür beyan etmişsek, gene de bir karşılık göremiyorsak, bu nasıl bir iştir? Halbuki affetmek Allah'ın şanındanken, ortada vurmak, kırmak, ölmek ya da öldürmek yokken, bu nasıl bir küskünlük silahıyla intikam almaktır. Küskün dostumuz belki de çok haklıdır. Davasını ahirete bırakmış, hak ve hukukunu adaletle almayı beklemektedir. Fakat bir ihtimal azıcıkta olsa borçlu çıkabilir.
Sözün kısası, biz kalemimizle ya da sözümüzle olsun, sevgimizi ifade edeceğiz. Yılmadan, usanmadan, bıkmadan...
Kıssadan Hisse
Hakim-ül Harameyn Değil, Hadimül Harameyn:
Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı fethetmiş ve hilâfet 1516 yılında Abbasilerden Osmanlılara geçmişti. Bir cuma günü Ümeyye Camiinde cuma namazı kılınacaktı. Yavuz Sultan Selim de, camide idi. Şam valisi hükümdarın namaz kılacağı yere yeşil atlastan bir seccade sererek namaz kılınacak yeri ayırmıştı. Yavuz, namaz kılacağı yerde diğer cemaattan ayrı olarak serilmiş bu seccadeleri görünce hiddetlenerek:
— Burası ibadet yeridir, padişah sarayı değildir, dedi ve atlas seccadelerin kaldırılmasını emretti. Kendisi de, cemaatla beraber camide namaz kılmaya başladı. Sıra Cuma hutbesine gelmişti ki, imam çıkarak hutbeyi okumaya başladı. Hutbenin mukaddimesinde halifelerin ismi zikredilirken imam efendi Yavuz Sultan Selim'i kastederek: — Hakimülharameynişşerifeyn (Mekke ve Medine'nin hükümdarı) dedi. İmam efendinin bu sözlerini duyan Koca Yavuz hemen oturduğu yerden ayağa kalkarak:
— İmam efendi! Okuduğunuz hutbedeki “Hakimül Harameyn” lâfzını, “Hadimül Harameyn” olarak değiştir. Zira ben, Hakimül Harameyn değil; olsa olsa, o mübarek beldelerin hizmetçisi olabilirim, dedi.
Ana Gibi Başka Yar Olmaz:
Vaktiyle bir vezir, padişah katında hatırının kırılmayacağına inanarak kendisinden şöyle bir ricada bulunur:
— Sultanım benim iki tane karım, her birinden de üçer çocuğum var. Karılarımın hangisinin analık duygularının daha kuvvetli olduğunu merak ediyorum. Malımı da buna göre vasiyet edeceğim, şunları bu konuda bir sınamanız mümkün mü der.Padişah, veziri sevdiği için gönlünü yapmak ister. Hanımlarından birini çağırttır ve der ki:
— Ey hatun, benim vezirim olan senin kocan, gözdelerimden birini baştan çıkarmış. Bunun cezası aslında ölümdür. Ama sen kocanı affedersen idamdan vazgeçip onu sevgilisiyle beraber ülke dışına sürgün edeceğim der.Kadının gözlerinde aniden intikam alevi parlar:
— istemem, bana yar olmayan başkasına da yar olmasın! Asın, ipini de bana çektirin der! Padişah daha sonra vezirin öbür karısını çağırttırır. Ona da aynı şeyi söyler. Vezirin ikinci karısı tam tersine bir tavır takınır:
— Aman sultanım, ben kocasız kalmaya razıyım, ama çocuklarım babasız kalmasın, idam edeceğinize sürgün edin de çocuklarım babalarıyla bir gün kavuşma ümidini kaybetmesinler der.
Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı fethetmiş ve hilâfet 1516 yılında Abbasilerden Osmanlılara geçmişti. Bir cuma günü Ümeyye Camiinde cuma namazı kılınacaktı. Yavuz Sultan Selim de, camide idi. Şam valisi hükümdarın namaz kılacağı yere yeşil atlastan bir seccade sererek namaz kılınacak yeri ayırmıştı. Yavuz, namaz kılacağı yerde diğer cemaattan ayrı olarak serilmiş bu seccadeleri görünce hiddetlenerek:
— Burası ibadet yeridir, padişah sarayı değildir, dedi ve atlas seccadelerin kaldırılmasını emretti. Kendisi de, cemaatla beraber camide namaz kılmaya başladı. Sıra Cuma hutbesine gelmişti ki, imam çıkarak hutbeyi okumaya başladı. Hutbenin mukaddimesinde halifelerin ismi zikredilirken imam efendi Yavuz Sultan Selim'i kastederek: — Hakimülharameynişşerifeyn (Mekke ve Medine'nin hükümdarı) dedi. İmam efendinin bu sözlerini duyan Koca Yavuz hemen oturduğu yerden ayağa kalkarak:
— İmam efendi! Okuduğunuz hutbedeki “Hakimül Harameyn” lâfzını, “Hadimül Harameyn” olarak değiştir. Zira ben, Hakimül Harameyn değil; olsa olsa, o mübarek beldelerin hizmetçisi olabilirim, dedi.
Ana Gibi Başka Yar Olmaz:
Vaktiyle bir vezir, padişah katında hatırının kırılmayacağına inanarak kendisinden şöyle bir ricada bulunur:
— Sultanım benim iki tane karım, her birinden de üçer çocuğum var. Karılarımın hangisinin analık duygularının daha kuvvetli olduğunu merak ediyorum. Malımı da buna göre vasiyet edeceğim, şunları bu konuda bir sınamanız mümkün mü der.Padişah, veziri sevdiği için gönlünü yapmak ister. Hanımlarından birini çağırttır ve der ki:
— Ey hatun, benim vezirim olan senin kocan, gözdelerimden birini baştan çıkarmış. Bunun cezası aslında ölümdür. Ama sen kocanı affedersen idamdan vazgeçip onu sevgilisiyle beraber ülke dışına sürgün edeceğim der.Kadının gözlerinde aniden intikam alevi parlar:
— istemem, bana yar olmayan başkasına da yar olmasın! Asın, ipini de bana çektirin der! Padişah daha sonra vezirin öbür karısını çağırttırır. Ona da aynı şeyi söyler. Vezirin ikinci karısı tam tersine bir tavır takınır:
— Aman sultanım, ben kocasız kalmaya razıyım, ama çocuklarım babasız kalmasın, idam edeceğinize sürgün edin de çocuklarım babalarıyla bir gün kavuşma ümidini kaybetmesinler der.
Dünden Bugüne, Değişen Ne...
ESKİ BİR TAPINAK YAZITI
Gürültü patırtının ortasında sükûnetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma. İçten ol; telaşsız, kısa ve anlaşılır konuş. Başkalarına da kulak ver. Ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü, Dünyada herkesin bir öyküsü vardır.
Yalnız planlarının değil, başkalarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen: hayattaki dayanağın o'dur. Seveceğin bir iş seçersen, yaşamında bir an bile çalışmış olmazsın. İşini öyle sev ki; başarıların, bedenini ve yüreğini güçlendirirken, verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış ol.
Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir.
Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasında yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.
Kaybetmeyi, ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.
Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabildiklerini engellemesine izin verme. Rüzgârın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgâra göre ayarla. Çünkü dünya karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir.
Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkânsızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol.Hatırlar mısın doğduğun zamanları; sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyorlardı. Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlaka gülümse. Sabırlı, şefkatli, bağışlayıcı ol. Eninde sonunda bütün servetin senin. Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya insanoğlunun biricik güzel mekânıdır.
Xsentius, M.Ö. IX.yy.
Gürültü patırtının ortasında sükûnetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma. İçten ol; telaşsız, kısa ve anlaşılır konuş. Başkalarına da kulak ver. Ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü, Dünyada herkesin bir öyküsü vardır.
Yalnız planlarının değil, başkalarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen: hayattaki dayanağın o'dur. Seveceğin bir iş seçersen, yaşamında bir an bile çalışmış olmazsın. İşini öyle sev ki; başarıların, bedenini ve yüreğini güçlendirirken, verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış ol.
Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir.
Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasında yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.
Kaybetmeyi, ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.
Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabildiklerini engellemesine izin verme. Rüzgârın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgâra göre ayarla. Çünkü dünya karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir.
Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkânsızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol.Hatırlar mısın doğduğun zamanları; sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyorlardı. Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlaka gülümse. Sabırlı, şefkatli, bağışlayıcı ol. Eninde sonunda bütün servetin senin. Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya insanoğlunun biricik güzel mekânıdır.
Xsentius, M.Ö. IX.yy.
-Kırkambar-
Kısa… Kısa…
Miraç kandili Recep aydadır.
Yavuz Sultan Selim lakabı Hadimül Haremeyndır.
Yeni doğan çocuklar için kesilen kurbanın adı Akikadır.
Uhut savaşı hicretin kaçıncı 3. yılında olmuştur.
Hacıların en son yaptıkları veda tavafına Sader tavafı denir?
Şehit olduktan sonra meleklerin yıkadığı sahabe Hanzala’dır.
Mekke 630 yılında fethedildi.
Son Osmanlı halifasi Abdül Mecit’dir.
Başlangıcında besmele bulunmayan sure Tövbe suresidir.
Bunları Biliyor musunuz?
Ünlü besteci Beethoven'in son bestesini, sağır olarak yaptığını...
Paris'teki Versailles Sarayı'nın 1300 odası olduğunu ve hiç tuvaletinin olmadığını...
Bir çift sineğin sadece nisan-mayıs aylarında bıraktıkları yumurtaların tamamından sinek çıksa idi, dünyayı 14 metre kalınlığında bir sinek tabakası kaplayacağını...
Eyfel kulesinin yapımında toplam 6400 ton ağırlığında 18.100 adet demir parçası kullanıldığını...
Süleymaniye camiinin 4 minaresi olmasının sebebinin, Kanuni'nin İstanbul'un fethinden sonraki dördüncü padişah; bu dört minaredeki on şerefenin de Osmanlının onuncu padişahı olduğunun bir işareti anlamına geldiğini...
Bir insandaki toplam damar uzunluğunun 150 bin km. ve dünya ile güneş arasındaki mesafenin de 150 milyon km. olduğunu...
Osmanlı sultanlarının ve bazı alimlerin başlarındaki kavukların, kefenlerinden oluştuğunu, sık sık ölümü hatırlayıp ona göre karar verdiklerini, ayrıca öldükleri zaman hemen başlarındaki kefenle defnedildiklerini...
Ortalama bir insanda 30.000-100.000 adet saç olduğunu, her gün yaklaşık 100 tanesinin döküldüğünü...
İnsan vücudunun her 7 yılda -ölen hücrelerin yerine yenisi gelerek- tamamen yenilendiğini...
Miraç kandili Recep aydadır.
Yavuz Sultan Selim lakabı Hadimül Haremeyndır.
Yeni doğan çocuklar için kesilen kurbanın adı Akikadır.
Uhut savaşı hicretin kaçıncı 3. yılında olmuştur.
Hacıların en son yaptıkları veda tavafına Sader tavafı denir?
Şehit olduktan sonra meleklerin yıkadığı sahabe Hanzala’dır.
Mekke 630 yılında fethedildi.
Son Osmanlı halifasi Abdül Mecit’dir.
Başlangıcında besmele bulunmayan sure Tövbe suresidir.
Bunları Biliyor musunuz?
Ünlü besteci Beethoven'in son bestesini, sağır olarak yaptığını...
Paris'teki Versailles Sarayı'nın 1300 odası olduğunu ve hiç tuvaletinin olmadığını...
Bir çift sineğin sadece nisan-mayıs aylarında bıraktıkları yumurtaların tamamından sinek çıksa idi, dünyayı 14 metre kalınlığında bir sinek tabakası kaplayacağını...
Eyfel kulesinin yapımında toplam 6400 ton ağırlığında 18.100 adet demir parçası kullanıldığını...
Süleymaniye camiinin 4 minaresi olmasının sebebinin, Kanuni'nin İstanbul'un fethinden sonraki dördüncü padişah; bu dört minaredeki on şerefenin de Osmanlının onuncu padişahı olduğunun bir işareti anlamına geldiğini...
Bir insandaki toplam damar uzunluğunun 150 bin km. ve dünya ile güneş arasındaki mesafenin de 150 milyon km. olduğunu...
Osmanlı sultanlarının ve bazı alimlerin başlarındaki kavukların, kefenlerinden oluştuğunu, sık sık ölümü hatırlayıp ona göre karar verdiklerini, ayrıca öldükleri zaman hemen başlarındaki kefenle defnedildiklerini...
Ortalama bir insanda 30.000-100.000 adet saç olduğunu, her gün yaklaşık 100 tanesinin döküldüğünü...
İnsan vücudunun her 7 yılda -ölen hücrelerin yerine yenisi gelerek- tamamen yenilendiğini...
22 Şubat, 2010
Alameti Faciaya Tepkisiz Kalmayalım!!!
Alameti farika’dan alameti facia!
Alameti farika isimli reklam ajansının hazırlamış olduğu vogue dergi tanıtım reklamı tam bir ifade ile rezalet. Bu rezaletin tv kanallarında ifşa edilmesi ise ne yazık ki felaket.
Yapılan bu reklam ile neyle boy ölçülmüş bilemediğimiz bir muamma... Yaptıkları şeye sevindirten, içlerine başarma duygusunu gıcıklatan, alçalışlarını alkışlayan kim ya da kimler bu da bize muamma...
Elbette bu işte payı olan yalnız mutfaktakiler değil. Mutfaktakiler zehirli menüyü hazırladılar. Bunun ikinci perdesinde o zehri sunanlar var. Yani tv kanalları. Ne cüretle bu reklamı yayınlarlar ve bu yayın nasıl olur da tepki görmeden günlerdir ekranları kirletir.
Öte yandan ne yazı ki birde bu zehri usulca içenler var!
Yaratana nesne sıfatı veren,
nesneyi tanrı gösteren,
İlk peygamberi suretlendiren,
Ve kutsal anne imajını zedeleyen, dünyalık çıkarları uğruna alçakca hazırlanmış ve yayına verilmiş vogue dergisinin reklamına gerekli tepki gerektiği şekilde gösterilsin... Bu zehir içilmesin... Kutsal değerlerin ayakaltı edilmesi karşısında kimse sessiz kalma hakkını kullanamaz...
Müslümanlar! Duymadım, görmedim, bilmiyorum demeyin... duyun, görün ve elleyin...
L. Y.
Rtük tel: 0.312.297 50 00
rtuk@rtuk.gov.tr
Alameti farika isimli reklam ajansının hazırlamış olduğu vogue dergi tanıtım reklamı tam bir ifade ile rezalet. Bu rezaletin tv kanallarında ifşa edilmesi ise ne yazık ki felaket.
Yapılan bu reklam ile neyle boy ölçülmüş bilemediğimiz bir muamma... Yaptıkları şeye sevindirten, içlerine başarma duygusunu gıcıklatan, alçalışlarını alkışlayan kim ya da kimler bu da bize muamma...
Elbette bu işte payı olan yalnız mutfaktakiler değil. Mutfaktakiler zehirli menüyü hazırladılar. Bunun ikinci perdesinde o zehri sunanlar var. Yani tv kanalları. Ne cüretle bu reklamı yayınlarlar ve bu yayın nasıl olur da tepki görmeden günlerdir ekranları kirletir.
Öte yandan ne yazı ki birde bu zehri usulca içenler var!
Yaratana nesne sıfatı veren,
nesneyi tanrı gösteren,
İlk peygamberi suretlendiren,
Ve kutsal anne imajını zedeleyen, dünyalık çıkarları uğruna alçakca hazırlanmış ve yayına verilmiş vogue dergisinin reklamına gerekli tepki gerektiği şekilde gösterilsin... Bu zehir içilmesin... Kutsal değerlerin ayakaltı edilmesi karşısında kimse sessiz kalma hakkını kullanamaz...
Müslümanlar! Duymadım, görmedim, bilmiyorum demeyin... duyun, görün ve elleyin...
L. Y.
Rtük tel: 0.312.297 50 00
rtuk@rtuk.gov.tr
03 Şubat, 2010
Şehvar'ın 29. Sayısı / Zor iştir dergi
Mende Mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var
Aşık-ı sadık menem Mecnun’un yalnız adı var / Fuzuli
Aşık-ı sadık menem Mecnun’un yalnız adı var / Fuzuli
Mektuplaşma
Saygıdeğer dostum,
Samimi düşünceleriniz için teşekkür ederim. Yazmak konusunda istekli fakat gayretli ve başarılı değilim. Yazabilmek için çok uğraşıyorum. Karşımda, beni nasıl dolduracaksın der gibi duran ter temiz beyaz sayfadan nasıl korktuğumu anlatamam. Kelimeler bana, kaşlarını çatmış, haylaz bir çocuk gibi davranırken, bense onlarla, dost olup güzel bir oyun kurmak için uğraşıyorum.
Uslübum konusunda söylediklerinizde hem fikir değiliz. Yazma alışkanlığım hep aynıymış gibi geliyor. Ama sizin düşüncelerinizi de elbette dikkate alacağım.
Öyle sanıyorum ki, ikinci okurumu da kazandım. Teşekkür ederim. Yazmaya niyetliyim ama yazabilecek hiçbir şeyim de yokmuş gibi geliyor. Yazabildiğim her metnin sonrasında “bir daha yazamam” düşüncesinin zihnimde hâsıl olmasına engel olamıyorum. Bu iyi midir kötü mü bilmiyorum ama daha çok çalışmam ve bir o kadar da sabırlı olmam gerektiğini biliyorum. Bunları şikâyet olarak değil de, size ve kendime, acemiliğimi tekar tekrar hatırlatmak, hatta hiç unutturmamak için yazdım.
Çalışmanın sonda ortaya çıkan metni seviyorum. Ama bunun oluşma süreci beni çok yoruyor. Ömer Seyfettin'ne göre, bu iyi. Söz ettiğiniz metni ben de beğeniyorum. Çünkü orada anlatmak istediğim şey güzeldi. Yazılarım böyle olacaksa yazabilmeyi isterim. Asıl memnun etmek istediğim malumdur sanırım. Hayırlısı neyse o olsun istiyorum.
“-Exuperyvari yazmış olduğunuz kale tadındaki…" kendimi "yazar"mış gibi hissetmemi sağlıyorsunuz. Bu kompliman karşısında mahcubum.
Ben sevmesem de, sizin sevdiğinizi biliyorum, aklıma geldi ve mektupla birlikte size bir Cemil Meriç kitabı gönderdim. Aslında yazmaktan çok okumayı seviyorum. Elimin altında iyi kitaplar varken ve zahmet çekmeden onları okuyabilecekken, yenisini ve mevcut olandan daha iyisini yazmakla uğraşamayayım diye aklımdan geçmiyor da değil. İşin kolayına kaçmak mı bu; eğer çalıştığında ortaya güzel metinler çıkıyorsa, sanırım evet.
Neden olduğunu bilmiyorum ama sizin bana karşı bir kırgınlığınız olduğu vehmindeyim. Edebiyat ikimizin de ilgi alanı. Bu konuda benden daha iyisiniz, bundan dolayı sanırım sizi fazlaca rahatsız ediyorum. Gerekli, gereksiz sorularımla, bazen de ters davranışlarımla sizi üzmüş olabilirim. Amacım sadece bilgi ve tecrübenizden yararlanmaktır.
Rahatsızlık vermek konusunda kendimi savunmak gibi bir hakkım yok ki; ilk baştan beri, rahatsızlık veren benim, tekrar, tekrar ve tekrar...
“-Benim yapmış olduğum bir hatadan dolayı böyle düşünüyorsunuz…” diye yazmışsınız. Nasıl yaptıysam, bana karşı bir kusur işlemiş olabileceğinizi size düşündürmüşüm, benden özür diliyorsunuz. Sizin kusurunuz; bana gösterdiğiniz nezakettir. Aslında şımarık ve eziyet eden biri de değilim. Belki de ne yaptığımı bilmiyor gibiyim.
“-Bir soru, ilk adımı atan kim? her zaman her zaman” demiştim, sizin buna verdiğiniz latif cevap ise, kendime karşı bir suçlama ya da sitemin olup olmadığıydı. Belki de haklısınız. Ben yalnız kendi adıma sizi yoruyor olmaktan çekiniyorum. Ama bana göstereceğiniz her türlü yardıma ihtiyacım olduğunu bildiğim için de yazmaktan geri duramıyorum.
Göstermiş olduğunuz tahammül karşısında, dilimin tutulması gerekiyor. Ama ben nedense daha geveze olduğumu düşünüyorum. Siz ise bana, gevezeliğimin sadece iki satır olduğunu söylüyorsunuz. Uzun uzun konuşamadığım gibi yazamam da. Halbuki ne çok isterim, konuşmayı ve yazabilmeyi.
Çok kelimesini kullanırken dikkatli olunması gerektiğini de biliyorum. Bazen, mesela "çok üzüldüm" diyorum sonra düşündüğümde, üzüldüğümü ama çok olmadığını görüyorum. Kelimeleri israf etmek, gerektiğinde onların yerine kullanılacak kelimeyi bulamamak, beni korkutuyor.
Bunu söylemekten hicap duyuyorum ama yazışmalardan memnunum. Çünkü; yazmak konusunda tembellik yapmamamı ve olgunlaşmamı sağlıyorlar.
Size yine yazacağım. Zamanı, kalemi ve kelimeleri israf etmeden. İyi günler.
Her daim dostunuz
<><><><><><>
Şehvarda bu ay yine güzel konulara yer vermeye çalıştım. Namazın hayatımızdaki yerini farklı bir şekilde Kâmil Yeşil’den, unutulan bir dostu Zeki Bulduk’tan, unutulmaz sevgiliyi de Mevlüt Özcan’dan okuyalım. Nuri Balkanoğlu’yla da aynı konuyu seçmemiz ne güzel bir tevafuk. Gayret bizden yardım Allah’tan.
Samimi düşünceleriniz için teşekkür ederim. Yazmak konusunda istekli fakat gayretli ve başarılı değilim. Yazabilmek için çok uğraşıyorum. Karşımda, beni nasıl dolduracaksın der gibi duran ter temiz beyaz sayfadan nasıl korktuğumu anlatamam. Kelimeler bana, kaşlarını çatmış, haylaz bir çocuk gibi davranırken, bense onlarla, dost olup güzel bir oyun kurmak için uğraşıyorum.
Uslübum konusunda söylediklerinizde hem fikir değiliz. Yazma alışkanlığım hep aynıymış gibi geliyor. Ama sizin düşüncelerinizi de elbette dikkate alacağım.
Öyle sanıyorum ki, ikinci okurumu da kazandım. Teşekkür ederim. Yazmaya niyetliyim ama yazabilecek hiçbir şeyim de yokmuş gibi geliyor. Yazabildiğim her metnin sonrasında “bir daha yazamam” düşüncesinin zihnimde hâsıl olmasına engel olamıyorum. Bu iyi midir kötü mü bilmiyorum ama daha çok çalışmam ve bir o kadar da sabırlı olmam gerektiğini biliyorum. Bunları şikâyet olarak değil de, size ve kendime, acemiliğimi tekar tekrar hatırlatmak, hatta hiç unutturmamak için yazdım.
Çalışmanın sonda ortaya çıkan metni seviyorum. Ama bunun oluşma süreci beni çok yoruyor. Ömer Seyfettin'ne göre, bu iyi. Söz ettiğiniz metni ben de beğeniyorum. Çünkü orada anlatmak istediğim şey güzeldi. Yazılarım böyle olacaksa yazabilmeyi isterim. Asıl memnun etmek istediğim malumdur sanırım. Hayırlısı neyse o olsun istiyorum.
“-Exuperyvari yazmış olduğunuz kale tadındaki…" kendimi "yazar"mış gibi hissetmemi sağlıyorsunuz. Bu kompliman karşısında mahcubum.
Ben sevmesem de, sizin sevdiğinizi biliyorum, aklıma geldi ve mektupla birlikte size bir Cemil Meriç kitabı gönderdim. Aslında yazmaktan çok okumayı seviyorum. Elimin altında iyi kitaplar varken ve zahmet çekmeden onları okuyabilecekken, yenisini ve mevcut olandan daha iyisini yazmakla uğraşamayayım diye aklımdan geçmiyor da değil. İşin kolayına kaçmak mı bu; eğer çalıştığında ortaya güzel metinler çıkıyorsa, sanırım evet.
Neden olduğunu bilmiyorum ama sizin bana karşı bir kırgınlığınız olduğu vehmindeyim. Edebiyat ikimizin de ilgi alanı. Bu konuda benden daha iyisiniz, bundan dolayı sanırım sizi fazlaca rahatsız ediyorum. Gerekli, gereksiz sorularımla, bazen de ters davranışlarımla sizi üzmüş olabilirim. Amacım sadece bilgi ve tecrübenizden yararlanmaktır.
Rahatsızlık vermek konusunda kendimi savunmak gibi bir hakkım yok ki; ilk baştan beri, rahatsızlık veren benim, tekrar, tekrar ve tekrar...
“-Benim yapmış olduğum bir hatadan dolayı böyle düşünüyorsunuz…” diye yazmışsınız. Nasıl yaptıysam, bana karşı bir kusur işlemiş olabileceğinizi size düşündürmüşüm, benden özür diliyorsunuz. Sizin kusurunuz; bana gösterdiğiniz nezakettir. Aslında şımarık ve eziyet eden biri de değilim. Belki de ne yaptığımı bilmiyor gibiyim.
“-Bir soru, ilk adımı atan kim? her zaman her zaman” demiştim, sizin buna verdiğiniz latif cevap ise, kendime karşı bir suçlama ya da sitemin olup olmadığıydı. Belki de haklısınız. Ben yalnız kendi adıma sizi yoruyor olmaktan çekiniyorum. Ama bana göstereceğiniz her türlü yardıma ihtiyacım olduğunu bildiğim için de yazmaktan geri duramıyorum.
Göstermiş olduğunuz tahammül karşısında, dilimin tutulması gerekiyor. Ama ben nedense daha geveze olduğumu düşünüyorum. Siz ise bana, gevezeliğimin sadece iki satır olduğunu söylüyorsunuz. Uzun uzun konuşamadığım gibi yazamam da. Halbuki ne çok isterim, konuşmayı ve yazabilmeyi.
Çok kelimesini kullanırken dikkatli olunması gerektiğini de biliyorum. Bazen, mesela "çok üzüldüm" diyorum sonra düşündüğümde, üzüldüğümü ama çok olmadığını görüyorum. Kelimeleri israf etmek, gerektiğinde onların yerine kullanılacak kelimeyi bulamamak, beni korkutuyor.
Bunu söylemekten hicap duyuyorum ama yazışmalardan memnunum. Çünkü; yazmak konusunda tembellik yapmamamı ve olgunlaşmamı sağlıyorlar.
Size yine yazacağım. Zamanı, kalemi ve kelimeleri israf etmeden. İyi günler.
Her daim dostunuz
<><><><><><>
Şehvarda bu ay yine güzel konulara yer vermeye çalıştım. Namazın hayatımızdaki yerini farklı bir şekilde Kâmil Yeşil’den, unutulan bir dostu Zeki Bulduk’tan, unutulmaz sevgiliyi de Mevlüt Özcan’dan okuyalım. Nuri Balkanoğlu’yla da aynı konuyu seçmemiz ne güzel bir tevafuk. Gayret bizden yardım Allah’tan.
Kalem / Nuri Balkanoğlu
Merhaba dostlara, merhaba büyüklere, merhabalar olsun sevgili kardeşlere. Ne güzeldir bizim yozlaşmamış Türkçemiz. Yedi harften (Latince) oluşan merhaba, kaç kelimeyi ve cümleyi üstlenmiş. Müslümanlar arasında bir nevi selamlaşma şekli olup, rahat ve serbest olun, hoş geldiniz manalarını da ifade eder. Ben şahsen sizlerle gayet rahatım. Dergimizin imtiyaz sahibesi hanımefendinin onayıyla, bundan böyle siz sevgili okurlarımız tarafından da kabul edilirsek iki ayda bir yayınlanan Şehvar’da acizhane ve nacizhane, kalemimiz hak üzere kelam yazar inşallah. Bunun hoşnutluğundan dolayı, önce editörüme sonra siz okuyup yazan dost ve kardeşlerime minnettarım. Şehvar’daki bu ilk makalemde Kalem başlıklı yazımı irdelemek istedim.
Dergimizin yayın hattı şu an için İstanbul ve Ankara, temennimiz tüm ülke sathı ve İslam ülkeleri. Şu an için bu hazır vakitte biz bizeyiz. Bu dar dairede ben ne yaparımda okuma alışkanlığını kazanabilirim diye düşünüyorsak, Bismillah deyip elimize bir kalem alalım. Bulduğumuz temiz kağıda veya bir kartvizite ya da zaman ayırıp bir kırtasiyeden hoşunuza giden bir kartpostalı seçelim. Olmaz diyorsanız elinizin altında bulunan bir dergiden ya da bir gazeteden, değer verdiğiniz manada, kesip çıkartabileceğiniz, manzara, çiçek veya bir mahluk resmini kağıda yapıştırıp kartpostal haline getirmektir. Bunda önemli olan sevdanın saygın yansımasıdır. Bunu sağlayacak şey, yüreğine tercüman olan kendi elinin tuttuğu kalemden dökülen mürekkebin harflerle şekil almasıdır. Kelimeler cümleleri, cümleler yüreğini ifade edecektir.
Cenabı Allah, Peygamberi Hz. Muhammed’e (s.a.v.) oku hitabını Cebrail (a.s.) vasıtasıyla emir buyurur. Biz inananlar birbirimize mütemadiyen, günümüze kadar gelen bu ilahi emir ve ifadeyi okumanın ehemmiyetini anlatır dururuz. Muhakkak ki doğru olan bir şey üzerinde yoğunlaşıyoruz. Oku, oku. Okumak bu asrın hastalığı olmalıdır. Umumi manada dünya ülkeleri içerisinde en geri kalmış bizim ülkemizdir. Ülkemizi geçelim bizlerin okuma alışkanlığı ne düzeydedir…
Yüce Allah oku emriyle okumayı emreder. Önce yazmalı sonra okumalıyız. Çünkü, yazı olmadan okuma olmaz. Eğer şanı yüce Allah bunu böyle takdir etmeseydi derdi ki konuşun konuşun. Günümüz insanlarının en güzel yaptığı şey mütemadiyen konuşmaktır. Evet sevgili dostlar, konuyu fazla dağıtmayayım. Kanaatimce, okumayışımızın sebebi yazmıyor oluşumuzdur. Bir düşünelim lütfen, en son ne yazdık? Resmi bir daireye dilekçe mi? Televizyon izlerken programa katılmak için verilen telefon numarasını mı? Yoksa şifalı otların reçetesini mi? Ya da gazetelerin önümüze sürdükleri kelime bulmacalarını mı? Bunlar bile aslına iyidir. En azından kalem tutma alışkanlığımızı devam ettirir.
Sevgili kardeşlerim, 1981 yılında askerdeyken, akşamları, gelen mektup postaları dağıtılırdı. Askerler toplanır, her biri can kulağıyla adının okunmasını bekler dururdu. Kimine hiç gelmez, kimisine üç beş mektup bir anda gelirdi. Her mektuba cevap vermek için istirahat saatleri beklenir, hazırda bir kalem ve kağıt da bulundurulurdu.
Kelamlar önce kalemle yazılır, sonra okunurdu. Bunu benden büyük olanlar ve yaşıtlarım iyi bilirler. Bu erkekler cephesinden küçük bir örnek. Ya hanımlar tarafı? Gurbete gelin olmuş halalarımız, teyzelerimiz, ablalarımız, kızlarımız ne kadar kelime sarf ettiler, azıcıkta olsa özlemlerini hafifletebilmek için. Ya okur yazar olmayan analarımızın sevdiklerine bir mektup yazdırabilmesi ve kendisine gelecek cevabın beklentisi içerisinde olması nasıl bir gayrettir. Nihayetinde bütün bunları düşünmek mazide kaldı. Teknoloji kara delikler gibi bu hatıraları, yıldızları yutarcasına yok etti. Postanelerin yerleri unutuldu. İşlevleri değişip, bankacılık hizmetine başladılar. Süratle ilerleyen zaman, eskinin tatlı hatıralarını (kağıt zarf kartpostal) ve klasik malzemelerini yok edecek. Teknolojinin nimetleri arttıkça, bizi ayakta tutan ruhumuz, yavaş yavaş çökerken, bizler de bunu olayın dışındaymış gibi sadece izleriz. Teknoloji bizleri telefonla, internetle tanıştırdı. Klavye vasıtasıyla kelimeleri eksilterek (slm) yazmaya alıştık. Mail aracılığıyla da evlerimizin adreslerini dâhi unuttuk. Elektronik adreslerle bir birimize ne kadar yakınız? Ciddi manada, ruhumuz, benliğimiz, aile, akraba ve komşuluk ilişkilerimiz suni bir hal almakta. Kucaklaşıyoruz görüntüsüyle uzaklaştığımızın yediden yetmişe farkında olmalıyız. Bunun için siz sevgili akrabalarım, dostlarım, kardeşlerim, ellerinizden öptüğüm büyüklerim, yukarıda izah etmeye çalıştığım gibi, bir kağıda, kartvizite, kartpostala, sevdiğiniz ya da dargın olduğunuz bir dostunuza, kendi kaleminizden çıkan bir sevgi sözcüğünü bir hatıranızı daha geç olmadan yazın. Yakında bunları ifade edecek cümleyi sığıştıracağınız birkaç santimetrelik yeri bulamayacağız…
Hiç beklemezken, dostunuza sizden giden zarfın içinde bir kartpostala sığacak kelimelerin ötesinde, sizden ona gönül pınarları akacaktır. Fiziksel olarak kucaklaşmasanız bile ruhen hemhal olacaksınız. Düşünün, o dostunuza giden zarfın üzerinde el yazınızla yazılmış saygı ifadesinin anlamını. İsminin altındaki adresine posta pulu yapışmış bir zarfın postacının vasıtasıyla o dostunuzun kutusuna zarfı değil de sizi yerleştirmiş olsun. Kutuyu açan kişi anneniz, babanız, canınız, cananınız, evladınız, her kim ise hep alışık olduğu fatura zarfları, kredi kartı ihbarları yahut mahalle esnafı reklamları arasından sizden bir parça bulması, kalem ve kağıtla ifade edilmiş, sıcak, samimi sözcükleri açıp okuyan dostunuza hangi telefonla ve hangi maille bu hissiyatı verebiliriz. Bu manevi kucaklaşmayı, ondan da size gelecek olan mukabeleyi yakalamak biraz özveri isteyecektir. Üşenmeyeceğiz bir sürpriz yapıp belki de kapı komşunuza posta aracılığıyla sevgi ifademizi yollayacağız.
Önce kalemle yazacak sonra okuyacaksın. Sonra o yazacak ve sen tekrar okuyacaksın. Selam ve saygılarımla. Konunun devamı inşallah öbür sayıya.
Dergimizin yayın hattı şu an için İstanbul ve Ankara, temennimiz tüm ülke sathı ve İslam ülkeleri. Şu an için bu hazır vakitte biz bizeyiz. Bu dar dairede ben ne yaparımda okuma alışkanlığını kazanabilirim diye düşünüyorsak, Bismillah deyip elimize bir kalem alalım. Bulduğumuz temiz kağıda veya bir kartvizite ya da zaman ayırıp bir kırtasiyeden hoşunuza giden bir kartpostalı seçelim. Olmaz diyorsanız elinizin altında bulunan bir dergiden ya da bir gazeteden, değer verdiğiniz manada, kesip çıkartabileceğiniz, manzara, çiçek veya bir mahluk resmini kağıda yapıştırıp kartpostal haline getirmektir. Bunda önemli olan sevdanın saygın yansımasıdır. Bunu sağlayacak şey, yüreğine tercüman olan kendi elinin tuttuğu kalemden dökülen mürekkebin harflerle şekil almasıdır. Kelimeler cümleleri, cümleler yüreğini ifade edecektir.
Cenabı Allah, Peygamberi Hz. Muhammed’e (s.a.v.) oku hitabını Cebrail (a.s.) vasıtasıyla emir buyurur. Biz inananlar birbirimize mütemadiyen, günümüze kadar gelen bu ilahi emir ve ifadeyi okumanın ehemmiyetini anlatır dururuz. Muhakkak ki doğru olan bir şey üzerinde yoğunlaşıyoruz. Oku, oku. Okumak bu asrın hastalığı olmalıdır. Umumi manada dünya ülkeleri içerisinde en geri kalmış bizim ülkemizdir. Ülkemizi geçelim bizlerin okuma alışkanlığı ne düzeydedir…
Yüce Allah oku emriyle okumayı emreder. Önce yazmalı sonra okumalıyız. Çünkü, yazı olmadan okuma olmaz. Eğer şanı yüce Allah bunu böyle takdir etmeseydi derdi ki konuşun konuşun. Günümüz insanlarının en güzel yaptığı şey mütemadiyen konuşmaktır. Evet sevgili dostlar, konuyu fazla dağıtmayayım. Kanaatimce, okumayışımızın sebebi yazmıyor oluşumuzdur. Bir düşünelim lütfen, en son ne yazdık? Resmi bir daireye dilekçe mi? Televizyon izlerken programa katılmak için verilen telefon numarasını mı? Yoksa şifalı otların reçetesini mi? Ya da gazetelerin önümüze sürdükleri kelime bulmacalarını mı? Bunlar bile aslına iyidir. En azından kalem tutma alışkanlığımızı devam ettirir.
Sevgili kardeşlerim, 1981 yılında askerdeyken, akşamları, gelen mektup postaları dağıtılırdı. Askerler toplanır, her biri can kulağıyla adının okunmasını bekler dururdu. Kimine hiç gelmez, kimisine üç beş mektup bir anda gelirdi. Her mektuba cevap vermek için istirahat saatleri beklenir, hazırda bir kalem ve kağıt da bulundurulurdu.
Kelamlar önce kalemle yazılır, sonra okunurdu. Bunu benden büyük olanlar ve yaşıtlarım iyi bilirler. Bu erkekler cephesinden küçük bir örnek. Ya hanımlar tarafı? Gurbete gelin olmuş halalarımız, teyzelerimiz, ablalarımız, kızlarımız ne kadar kelime sarf ettiler, azıcıkta olsa özlemlerini hafifletebilmek için. Ya okur yazar olmayan analarımızın sevdiklerine bir mektup yazdırabilmesi ve kendisine gelecek cevabın beklentisi içerisinde olması nasıl bir gayrettir. Nihayetinde bütün bunları düşünmek mazide kaldı. Teknoloji kara delikler gibi bu hatıraları, yıldızları yutarcasına yok etti. Postanelerin yerleri unutuldu. İşlevleri değişip, bankacılık hizmetine başladılar. Süratle ilerleyen zaman, eskinin tatlı hatıralarını (kağıt zarf kartpostal) ve klasik malzemelerini yok edecek. Teknolojinin nimetleri arttıkça, bizi ayakta tutan ruhumuz, yavaş yavaş çökerken, bizler de bunu olayın dışındaymış gibi sadece izleriz. Teknoloji bizleri telefonla, internetle tanıştırdı. Klavye vasıtasıyla kelimeleri eksilterek (slm) yazmaya alıştık. Mail aracılığıyla da evlerimizin adreslerini dâhi unuttuk. Elektronik adreslerle bir birimize ne kadar yakınız? Ciddi manada, ruhumuz, benliğimiz, aile, akraba ve komşuluk ilişkilerimiz suni bir hal almakta. Kucaklaşıyoruz görüntüsüyle uzaklaştığımızın yediden yetmişe farkında olmalıyız. Bunun için siz sevgili akrabalarım, dostlarım, kardeşlerim, ellerinizden öptüğüm büyüklerim, yukarıda izah etmeye çalıştığım gibi, bir kağıda, kartvizite, kartpostala, sevdiğiniz ya da dargın olduğunuz bir dostunuza, kendi kaleminizden çıkan bir sevgi sözcüğünü bir hatıranızı daha geç olmadan yazın. Yakında bunları ifade edecek cümleyi sığıştıracağınız birkaç santimetrelik yeri bulamayacağız…
Hiç beklemezken, dostunuza sizden giden zarfın içinde bir kartpostala sığacak kelimelerin ötesinde, sizden ona gönül pınarları akacaktır. Fiziksel olarak kucaklaşmasanız bile ruhen hemhal olacaksınız. Düşünün, o dostunuza giden zarfın üzerinde el yazınızla yazılmış saygı ifadesinin anlamını. İsminin altındaki adresine posta pulu yapışmış bir zarfın postacının vasıtasıyla o dostunuzun kutusuna zarfı değil de sizi yerleştirmiş olsun. Kutuyu açan kişi anneniz, babanız, canınız, cananınız, evladınız, her kim ise hep alışık olduğu fatura zarfları, kredi kartı ihbarları yahut mahalle esnafı reklamları arasından sizden bir parça bulması, kalem ve kağıtla ifade edilmiş, sıcak, samimi sözcükleri açıp okuyan dostunuza hangi telefonla ve hangi maille bu hissiyatı verebiliriz. Bu manevi kucaklaşmayı, ondan da size gelecek olan mukabeleyi yakalamak biraz özveri isteyecektir. Üşenmeyeceğiz bir sürpriz yapıp belki de kapı komşunuza posta aracılığıyla sevgi ifademizi yollayacağız.
Önce kalemle yazacak sonra okuyacaksın. Sonra o yazacak ve sen tekrar okuyacaksın. Selam ve saygılarımla. Konunun devamı inşallah öbür sayıya.
Hamd Edenin Sûreti Başka Olur! / Zeki Bulduk
Bir Yüzden Gözüme Düşen Damlalar
Yüzünde oyun izi olmayan adamları severim. Kendini günübirlik yalanlara teslim etmeyecek kadar mutmain yüzlerin de olduğunu öğrendim zamanla. Hele ki maskeleriyle ve buğulu sözleriyle insanları etrafına toplayan nice bezirganın olduğu bir dünyada; yüzüne bakınca utandığım insanları sevdim.
Ne, şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır; ne de bir şeyhe bağlanmak bir kula kul olmaktır diyeceğim. Derdim tarikatlar, tasavvufun asıl mı çerçeve mi olduğu da değil. Ruh güzelliği ya da insan-ı kamil olma yolundaki rehberlerden de dem vurmayacağım.
Sadece, bir yüz gördüm ve “bu yüz katışıksız bir müslüman yüzüdür” dedim. “O yüze bakan insanlar Allah’tan gayrısını düşünemezler” diye düşündüm. Lakin o yüze bakınca akıllarına Beykozdaki villalar, şeyh efendi amma da çok severmiş nike ayakkabıları diye haset edenleri ayrı tutuyorum tabii.
Dayan kalbim dayan!
Bu ülkede 28 Şubat sürecinde ve sonrasında belki de en çok medyatik ve şiddet içeren saldırılara maruz kalan bir cemaatin büyüğünden bahsetmeye çalışıyorum. Aslında, haddim değil Mahmut Efendi hakkında bir biyografi çalışması yapmak. Zira bu konuda yetkin değilim. Ancak, sureti insana ferahlık veren çok az insan arasında olmasa, Allah yaptıklarından razı olsun, der ve elimi çekerdim klavyenin üzerinden. Bir mümin yüzü gördüğümde “dayan kalbim dayan!” derim. Zira, bilirim ki müminlerin sureti Rablerinden tecelliler taşır.
“Eğer benim bir sünneti dahi yapmadığıma şahit olursanız bana tâbi olmayın…” diyebilecek kadar gittiği yoldan emin, yorgun ama zihni hala dinç, gülümsemesi bir dua gibi yüzüne oturmuş, hareketlerinde dokunduğu nesneyi, bastığı toprağı incitmek istemeyen bir naiflik var. Bakışları öyle insanın içini okurmuş gibi değil; gördüğü ayıbı örtmeyi bir erdem bilen insanın hoşgören bakışında. Hani, “öyle bir baktı ki yüreğimi okudu, “der, Çağrı filminde bir putatapan, Efendimiz için. Evet, Efendimiz, küfrü aleni yapana ezici ve delici bir nazarla bakarmış. Lakin, Efendimizi rehber alan nice Allah dostu gibi müşfik olmanın da sünnet olduğunu daima gözlerinde bir bilinç ışığı olarak hazır tutan güzel insanlardan Mahmut Efendi.
Dua ferahlığı!
Bir fotoğraf karesinde, yanında, hazzetmeyeceğiniz bir adam dahi olsa, o adam güzelleşmekte, Allah dostunun yüzündeki tebessüm ve dua ferahlığı hazzetmediğiniz insanın suretini güzelleştirmekte… Bugüne kadar yüzüne baktığımda, “işte bu adam müslümandır!” dediğim üç güzel yüzlü insandan biridir Mahmut Ustaosmanoğlu. Zira, her bakışınızda bir daha bakmak istersiniz. Tekrar tekrar bakışınızda o çocuk masumiyetini, peygamber sevgisine ve sünnete râm olmuş hali hisseder, aklınıza kullardan sakladığınız günahlar gelir; utanırsınız. Hangi cemaatten ya da hangi mezhebten yahut hangi partiden olursanız olun, kalbinizde Efendimize doğru akan bir sevgi ırmağı varsa, mutlaka Allah dostu hoca efendinin yüzüne meftun olursunuz.
Fatih Camii avlusunda, bir ikindi namazı öncesi elini öptüğümüz, bu ülkede hakkında olmadık iftiraların dolandığı belki de yine bu ülkenin en büyük cemaatinin büyüğünü gördüğümde de aynı hisse kapılmıştım. Hatta, herşeyi geride bırakıp “düş peşine!” diyen bir ses uzun süre çınlamıştı kulaklarımda.
Bir kelebek konmuş gibi...
Aşklara dair, Allaha dair, kadına dair çok konuşur insanlar. Bazen, tasavvuf denizinin kenarında yüzme denemeleri yapanlar - ki ben de bu gruba dahilim- ilahi aşk adına mangalda kül bırakmazlar, -güya- Allah dostlarıyla Bostan ve Gülistan’da at koştururlar… Bu at koşturma sırasında ıskaladığımız bir dervişin o mütebessim çehresine bir kelebek gibi konmuş aşk izi ki… bizim idrakimizin görmek istemediği bir serap olur… Ama serap gibi öyle uzakta duranın, yani Allah dostunun hali sinmiştir resimlere. Ben, resimlere bakarak aşık olunan bir devre doğru gidiyorum Mahmut Ustaosmanoğlu’nun, Atasoy Müftüoğlu’nun, Süleyman Hilmi Tunahan’ın, ilh.
Suretlerini her görüşümde.
Ölmeden önce ölmek, demişti büyüklerimiz… sanırım ölmeden ölmek abdest ferahlığında, dua gülümsemesinde, aşk ile şevk ile de olabilliyor ki; ülkemin amiral gazetelerinin saldırdığı bir güzel insana, bir Allah dostunun yüzüne baktığımda ölmeden ölesim geliyor; tüm dünyayı bir kenara itmenin ve rızayı bari için yürümenin damla damla süzüldüğü bir yüz. Sireti suretine vurmuş olan kaç adem var şunun şurasında? Kitaba, insana, kalbe ve dünyaya dokunurken yüzü buruşmadan zikr eden ve ilme her dem hakkını veren bir güzellik var fotoğraflarda.
Dinginlik, duruluk, sadelik, sabır, neşe, dua, hasenat bir yüzde ancak bu kadar sıkı mündemiç olabillirdi. Üç tane üzümü elinize alıp, şükrederek yemek ve ihsanın Allah'tan olduğunu bilmek yazılıdır bazı yüzlerde. O yüzlerden birini gördüğünüzde sizin suretiniz de ferahlar. Yüzü bir harita gibi olan Allah dostuna bakıp, o haritanın ırmak çizgilerinde ağlamak isterdim hamd makamında…
Mahmut Efendi’nin seyahatleri sırasında yanında bir tuğla bulundurduğu, ihtiyaç halinde bu tuğladan teyemmüm yaptığı anlatılır… Bazen o tuğlayı kafamda kırasım gelir, siretim suretime yansıyıp dünya denilen maskeli baloda kendimden, kalbimden, ilimden ve direnmekten vazgeçtiğimde!
dunyabizim.com
Yüzünde oyun izi olmayan adamları severim. Kendini günübirlik yalanlara teslim etmeyecek kadar mutmain yüzlerin de olduğunu öğrendim zamanla. Hele ki maskeleriyle ve buğulu sözleriyle insanları etrafına toplayan nice bezirganın olduğu bir dünyada; yüzüne bakınca utandığım insanları sevdim.
Ne, şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır; ne de bir şeyhe bağlanmak bir kula kul olmaktır diyeceğim. Derdim tarikatlar, tasavvufun asıl mı çerçeve mi olduğu da değil. Ruh güzelliği ya da insan-ı kamil olma yolundaki rehberlerden de dem vurmayacağım.
Sadece, bir yüz gördüm ve “bu yüz katışıksız bir müslüman yüzüdür” dedim. “O yüze bakan insanlar Allah’tan gayrısını düşünemezler” diye düşündüm. Lakin o yüze bakınca akıllarına Beykozdaki villalar, şeyh efendi amma da çok severmiş nike ayakkabıları diye haset edenleri ayrı tutuyorum tabii.
Dayan kalbim dayan!
Bu ülkede 28 Şubat sürecinde ve sonrasında belki de en çok medyatik ve şiddet içeren saldırılara maruz kalan bir cemaatin büyüğünden bahsetmeye çalışıyorum. Aslında, haddim değil Mahmut Efendi hakkında bir biyografi çalışması yapmak. Zira bu konuda yetkin değilim. Ancak, sureti insana ferahlık veren çok az insan arasında olmasa, Allah yaptıklarından razı olsun, der ve elimi çekerdim klavyenin üzerinden. Bir mümin yüzü gördüğümde “dayan kalbim dayan!” derim. Zira, bilirim ki müminlerin sureti Rablerinden tecelliler taşır.
“Eğer benim bir sünneti dahi yapmadığıma şahit olursanız bana tâbi olmayın…” diyebilecek kadar gittiği yoldan emin, yorgun ama zihni hala dinç, gülümsemesi bir dua gibi yüzüne oturmuş, hareketlerinde dokunduğu nesneyi, bastığı toprağı incitmek istemeyen bir naiflik var. Bakışları öyle insanın içini okurmuş gibi değil; gördüğü ayıbı örtmeyi bir erdem bilen insanın hoşgören bakışında. Hani, “öyle bir baktı ki yüreğimi okudu, “der, Çağrı filminde bir putatapan, Efendimiz için. Evet, Efendimiz, küfrü aleni yapana ezici ve delici bir nazarla bakarmış. Lakin, Efendimizi rehber alan nice Allah dostu gibi müşfik olmanın da sünnet olduğunu daima gözlerinde bir bilinç ışığı olarak hazır tutan güzel insanlardan Mahmut Efendi.
Dua ferahlığı!
Bir fotoğraf karesinde, yanında, hazzetmeyeceğiniz bir adam dahi olsa, o adam güzelleşmekte, Allah dostunun yüzündeki tebessüm ve dua ferahlığı hazzetmediğiniz insanın suretini güzelleştirmekte… Bugüne kadar yüzüne baktığımda, “işte bu adam müslümandır!” dediğim üç güzel yüzlü insandan biridir Mahmut Ustaosmanoğlu. Zira, her bakışınızda bir daha bakmak istersiniz. Tekrar tekrar bakışınızda o çocuk masumiyetini, peygamber sevgisine ve sünnete râm olmuş hali hisseder, aklınıza kullardan sakladığınız günahlar gelir; utanırsınız. Hangi cemaatten ya da hangi mezhebten yahut hangi partiden olursanız olun, kalbinizde Efendimize doğru akan bir sevgi ırmağı varsa, mutlaka Allah dostu hoca efendinin yüzüne meftun olursunuz.
Fatih Camii avlusunda, bir ikindi namazı öncesi elini öptüğümüz, bu ülkede hakkında olmadık iftiraların dolandığı belki de yine bu ülkenin en büyük cemaatinin büyüğünü gördüğümde de aynı hisse kapılmıştım. Hatta, herşeyi geride bırakıp “düş peşine!” diyen bir ses uzun süre çınlamıştı kulaklarımda.
Bir kelebek konmuş gibi...
Aşklara dair, Allaha dair, kadına dair çok konuşur insanlar. Bazen, tasavvuf denizinin kenarında yüzme denemeleri yapanlar - ki ben de bu gruba dahilim- ilahi aşk adına mangalda kül bırakmazlar, -güya- Allah dostlarıyla Bostan ve Gülistan’da at koştururlar… Bu at koşturma sırasında ıskaladığımız bir dervişin o mütebessim çehresine bir kelebek gibi konmuş aşk izi ki… bizim idrakimizin görmek istemediği bir serap olur… Ama serap gibi öyle uzakta duranın, yani Allah dostunun hali sinmiştir resimlere. Ben, resimlere bakarak aşık olunan bir devre doğru gidiyorum Mahmut Ustaosmanoğlu’nun, Atasoy Müftüoğlu’nun, Süleyman Hilmi Tunahan’ın, ilh.
Suretlerini her görüşümde.
Ölmeden önce ölmek, demişti büyüklerimiz… sanırım ölmeden ölmek abdest ferahlığında, dua gülümsemesinde, aşk ile şevk ile de olabilliyor ki; ülkemin amiral gazetelerinin saldırdığı bir güzel insana, bir Allah dostunun yüzüne baktığımda ölmeden ölesim geliyor; tüm dünyayı bir kenara itmenin ve rızayı bari için yürümenin damla damla süzüldüğü bir yüz. Sireti suretine vurmuş olan kaç adem var şunun şurasında? Kitaba, insana, kalbe ve dünyaya dokunurken yüzü buruşmadan zikr eden ve ilme her dem hakkını veren bir güzellik var fotoğraflarda.
Dinginlik, duruluk, sadelik, sabır, neşe, dua, hasenat bir yüzde ancak bu kadar sıkı mündemiç olabillirdi. Üç tane üzümü elinize alıp, şükrederek yemek ve ihsanın Allah'tan olduğunu bilmek yazılıdır bazı yüzlerde. O yüzlerden birini gördüğünüzde sizin suretiniz de ferahlar. Yüzü bir harita gibi olan Allah dostuna bakıp, o haritanın ırmak çizgilerinde ağlamak isterdim hamd makamında…
Mahmut Efendi’nin seyahatleri sırasında yanında bir tuğla bulundurduğu, ihtiyaç halinde bu tuğladan teyemmüm yaptığı anlatılır… Bazen o tuğlayı kafamda kırasım gelir, siretim suretime yansıyıp dünya denilen maskeli baloda kendimden, kalbimden, ilimden ve direnmekten vazgeçtiğimde!
dunyabizim.com
Hayat (benim için) Beş Vakittir / Kâmil Yeşil
Şeyh Galib insan için "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen" der. Yani insan küçük bir kâinattır. Ve insanlığın babası ilk insan, ilk peygamber Hz. Âdem, elif ile başlar. Elif, Adem’in şahsında ayakta duran canlıların yerini tutar. Dal harfi hayvanattan rükû halinde olanları, mim ise sürüngenleri temsil eder. Bu üç tür varlığın vaziyetleri de namazda toplanmıştır. (Kıyam, rükû ve secde) Ve Müslüman, namaz kılmakla, namazda "Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım dileriz" demekle bütün bu varlıkları da seslendirdiğini zımnen ifade etmiş olur.
Dünya hayatı güneş merkezlidir
Dünya hayatı güneş merkezlidir ve güneş sadece hayatın değil; ibadetin de ölçüsünü verir. Belki güneş sadece ibadet ve hususiyle namaz için yaratılmış gibidir. Bunun dışındaki fonksiyonları tali fonksiyonlardır. Güneşin doğması ile hayatın (ibadetin) başlaması ve namazın bu iki olayı birleştirmesi dikkat çekicidir.
Gece gebe bir kadındır.
Gebelik ile bizim yaşadığımız kâinatın karanlığı aynı şeye işaret eder. Çünkü çocuk, ana rahminde; insanoğlu dünya gezegeninde karanlıktadır. Ve doğum yaklaşmaktadır. Sancılar artmış, hasta doğumevine kaldırılmıştır. Güneş, bizimle beraber "nur topu" gibi doğar.
Biz anamızdan 'doğarız'; güneş de ‘doğu'dan yani kainatın rahminden.
Doğum tarihimiz günü ve saati ile çok önemlidir. Güneşin doğacağını müjdeleyen fecr-i sâdık belirmişse şükür secdesine hazır olmalıyız. Bu, sabah namazıdır. Namazla hem biz doğarız yeniden, hem doğacak olan güne karşı duamızı okuruz.
Esenlik dileğimizdir. Gün/doğum ibadetle başlamıştır.Ve gün doğmadan neler doğmuştur.
Öğle namazı sıcak bir olgunluktur
Doğarız ve bir "gün(eş)" ile birlikte çocukluğumuz da başlar. Güneş tepemize doğru dikilmeye yol alırken biz çocukluğumuza doğru koşarız. O, tepeye çıkıncaya kadar sıcaklığı ile olgunlaştırır bizi; renk ve tat katar bize. Öğle namazı sıcak bir olgunluktur: Ve şükrü gerektirir. Ezan zaten bizi çağırmaktadır.
Gölgemiz uzar, ömrümüz kısalır
İkindi, ihtiyarlığın alâmetidir. Gölgemiz uzar, ömrümüz kısalır. Bizimle birlikte güneş de fer'ini kaybetmiş, güçten, takatten kesilmiştir. Siması sararmıştır güneşin, benzi solmuştur. İkinci gün gelmeyebilir.
Hemen kapanmalı secdeye: İkindi namazı. Gerçekten öyle olur ve güneş bizi terk eder. Vakit sekerat-ı ölümü işaret eder. Her iki mânâda 'dünyamız' kararmıştır. Güneşimiz batmış, yıldızımız sönmüştür. Kıyamet kargaşasıdır yaşanılan. Korku ve heyecan ile tekrar ineriz secdeye.
Akşam namazı hasta ruhlara şifadır.
Uykuda maveraya uçarız ruhumuzla
Yatsı, ölüm sonrası, kabir hayatıdır. Siz buna arasat da diyebilirsiniz; bilenler isterse berzah âlemi de diyebilir. Artık bizim için yeni âleme açılış başlamıştır. Meçhûlün kapısını çalmak için elimizde tek âsâ vardır. Uyku ve rüya. Uykuda maveraya uçarız ruhumuzla. Bazen bir beşaretle döneriz oradan. Sabah gibi âyân olur gördüklerimiz. Hatta sabahı görürüz rüyamızda. Öyleyse namazla girmek gerekir uykuya. Dünyadan çıkacaksak bu girişimiz gibi olmalıdır. Namazla. Yatsı namazı bizi teheccüde kadar götürür ve teheccüdün kollarına bırakır.
Sabahı severiz ve ümit ederiz.Çünkü biz diriliş erleriyiz ve yeniden dirilişe inanırız. Bir an önce diriliştir beklediğimiz. Ölümün kardeşi uykudan uzaklaşmak isteriz. Güneşi karşılamak, yeniden doğuşa şahit olmaktır niyetimiz. Sabah secdesi (namazı) ile doğuşumuz yeniden başlayacaktır.
Allahüekber!
dunyabizim.com
Dünya hayatı güneş merkezlidir
Dünya hayatı güneş merkezlidir ve güneş sadece hayatın değil; ibadetin de ölçüsünü verir. Belki güneş sadece ibadet ve hususiyle namaz için yaratılmış gibidir. Bunun dışındaki fonksiyonları tali fonksiyonlardır. Güneşin doğması ile hayatın (ibadetin) başlaması ve namazın bu iki olayı birleştirmesi dikkat çekicidir.
Gece gebe bir kadındır.
Gebelik ile bizim yaşadığımız kâinatın karanlığı aynı şeye işaret eder. Çünkü çocuk, ana rahminde; insanoğlu dünya gezegeninde karanlıktadır. Ve doğum yaklaşmaktadır. Sancılar artmış, hasta doğumevine kaldırılmıştır. Güneş, bizimle beraber "nur topu" gibi doğar.
Biz anamızdan 'doğarız'; güneş de ‘doğu'dan yani kainatın rahminden.
Doğum tarihimiz günü ve saati ile çok önemlidir. Güneşin doğacağını müjdeleyen fecr-i sâdık belirmişse şükür secdesine hazır olmalıyız. Bu, sabah namazıdır. Namazla hem biz doğarız yeniden, hem doğacak olan güne karşı duamızı okuruz.
Esenlik dileğimizdir. Gün/doğum ibadetle başlamıştır.Ve gün doğmadan neler doğmuştur.
Öğle namazı sıcak bir olgunluktur
Doğarız ve bir "gün(eş)" ile birlikte çocukluğumuz da başlar. Güneş tepemize doğru dikilmeye yol alırken biz çocukluğumuza doğru koşarız. O, tepeye çıkıncaya kadar sıcaklığı ile olgunlaştırır bizi; renk ve tat katar bize. Öğle namazı sıcak bir olgunluktur: Ve şükrü gerektirir. Ezan zaten bizi çağırmaktadır.
Gölgemiz uzar, ömrümüz kısalır
İkindi, ihtiyarlığın alâmetidir. Gölgemiz uzar, ömrümüz kısalır. Bizimle birlikte güneş de fer'ini kaybetmiş, güçten, takatten kesilmiştir. Siması sararmıştır güneşin, benzi solmuştur. İkinci gün gelmeyebilir.
Hemen kapanmalı secdeye: İkindi namazı. Gerçekten öyle olur ve güneş bizi terk eder. Vakit sekerat-ı ölümü işaret eder. Her iki mânâda 'dünyamız' kararmıştır. Güneşimiz batmış, yıldızımız sönmüştür. Kıyamet kargaşasıdır yaşanılan. Korku ve heyecan ile tekrar ineriz secdeye.
Akşam namazı hasta ruhlara şifadır.
Uykuda maveraya uçarız ruhumuzla
Yatsı, ölüm sonrası, kabir hayatıdır. Siz buna arasat da diyebilirsiniz; bilenler isterse berzah âlemi de diyebilir. Artık bizim için yeni âleme açılış başlamıştır. Meçhûlün kapısını çalmak için elimizde tek âsâ vardır. Uyku ve rüya. Uykuda maveraya uçarız ruhumuzla. Bazen bir beşaretle döneriz oradan. Sabah gibi âyân olur gördüklerimiz. Hatta sabahı görürüz rüyamızda. Öyleyse namazla girmek gerekir uykuya. Dünyadan çıkacaksak bu girişimiz gibi olmalıdır. Namazla. Yatsı namazı bizi teheccüde kadar götürür ve teheccüdün kollarına bırakır.
Sabahı severiz ve ümit ederiz.Çünkü biz diriliş erleriyiz ve yeniden dirilişe inanırız. Bir an önce diriliştir beklediğimiz. Ölümün kardeşi uykudan uzaklaşmak isteriz. Güneşi karşılamak, yeniden doğuşa şahit olmaktır niyetimiz. Sabah secdesi (namazı) ile doğuşumuz yeniden başlayacaktır.
Allahüekber!
dunyabizim.com
Kime beziyoruz? Mevlüt Özcan
Yeryüzünün gelmiş ve gelecek olan en büyük insanı Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir.
İnsanlara huzursuzluktan başka bir şey getirmeyen beşeri ideolojilerin kıskacı altında inim inim inlemekte olan insanlığa tek kurtuluş yolunu sağlayacak olan O'nun açtığı aydınlık yoldan gitmektir..Hiçbir kimse, Hz.Muhammed (s.a.v.) kadar temiz olamaz. Elbiselerinin temizliğine sürekli dikkat eden Peygamberimiz, ağız sağlığına da çok dikkat ederdi. Diş temizliğinin ana maddesi olan misvak kullanmayı ihmal etmemiş, bunu ümmetine tavsiye etmiştir.
Rasûlullah vakitlerini çok iyi kullanırdı. Bundan dolayı hayatı düzenliydi.
Kendisini ne büsbütün dünyaya ne de ahiret için çalışmaya verirdi. O'nun her şeyi vasat (orta) idi. Günün bir kısmını ibadete, bir kısmını dinlenmeye, bir kısmını insanlarla ilgilenmeye, bir kısmını da çalışmaya ayırırdı.
Çok vefakârdı. Kendisine yapılan iyiliği hiç bir zaman unutmazdı. Kendisine maddi-manevi destek olan Hz.Hatice radiyallahu anhe'yi hiç bir zaman unutmamış, onu daima hayırla anmıştır.
Son derece adil ve insaflıydı.
Af etmesini severdi.
Kimseden intikam alma yoluna gitmedi.
Nefsine yönelik işlenen hataları affederdi.
Adâleti yerine getirme noktasında asla taviz vermezdi.
Allah'a olan inanç ve güvenini hiçbir zaman asla kaybetmemiştir.
Müşrikler tarafından kendisine yapılan uzlaşma taleplerine kesinlikle yanaşmamıştır.
Yeryüzünün en cömerti Rasûlüllah (s.a.v.) idi. Kendisinden bir şey isteyeni hiçbir zaman asla geri çevirmemiştir. Yoksulları dâima kendisinden çok düşünürdü.
Alçak gönüllüydü. Asla büyüklük taslamazdı.
Kimseye elini öptürmezdi.
Çarşıdan alışveriş yapardı.
Ev işlerinde hanımlarına yardımcı olurdu.
Hastaları ziyaret eder, onlara ümit verirdi.
Başkaları konuşurken onların konuşmalarını kesmez, kendilerini dinlerdi.
Huyu yumuşak ve nazikti.
Sâde bir hayatı vardı.
Kaba ve kırıcı değildi.
Kimseyi azarlamazdı.
İnsanlarla şakalaşırdı.
Yüzü sürekli tebessümlüydü. Tebessüm etmenin sadaka olduğunu söylerlerdi.
Hanımlarıyla çok yakından ilgilenirdi.
Ayakları şişinceye kadar ibadet ederlerdi. Allah'ın azabından en çok korkandı; lakin, Allah'ı en fazla seven de O idi.
Yaşayan bir Kur'an idi.
Doğruluk ve dürüstlüğün zirvesinde O (S.A.V.) vardı. Mekke'nin en azılı müşrikleri bile O'nun doğruluğunu kabul ettiler ve O'na "Muhammed'ül Emin" (en güvenilir insan) dediler.
Kalbi şefkat, merhamet ve insan sevgisiyle doluydu.
"Âlemlere rahmet olarak" gönderilmiştir. (Enbiya Suresi, A:107)
O, yetimlerin babasıydı. Yetimlere iyi davranılmasını emrederdi.
Asla kızmazlardı. Kızgınlık emareleri de göstermezlerdi.
Çünkü O, âlemlere rahmetti.
Ya biz ey Müslüman?
Hayatımız Peygamberimizle uyuşuyor mu? Söyle bakalım...
Milligazete
İnsanlara huzursuzluktan başka bir şey getirmeyen beşeri ideolojilerin kıskacı altında inim inim inlemekte olan insanlığa tek kurtuluş yolunu sağlayacak olan O'nun açtığı aydınlık yoldan gitmektir..Hiçbir kimse, Hz.Muhammed (s.a.v.) kadar temiz olamaz. Elbiselerinin temizliğine sürekli dikkat eden Peygamberimiz, ağız sağlığına da çok dikkat ederdi. Diş temizliğinin ana maddesi olan misvak kullanmayı ihmal etmemiş, bunu ümmetine tavsiye etmiştir.
Rasûlullah vakitlerini çok iyi kullanırdı. Bundan dolayı hayatı düzenliydi.
Kendisini ne büsbütün dünyaya ne de ahiret için çalışmaya verirdi. O'nun her şeyi vasat (orta) idi. Günün bir kısmını ibadete, bir kısmını dinlenmeye, bir kısmını insanlarla ilgilenmeye, bir kısmını da çalışmaya ayırırdı.
Çok vefakârdı. Kendisine yapılan iyiliği hiç bir zaman unutmazdı. Kendisine maddi-manevi destek olan Hz.Hatice radiyallahu anhe'yi hiç bir zaman unutmamış, onu daima hayırla anmıştır.
Son derece adil ve insaflıydı.
Af etmesini severdi.
Kimseden intikam alma yoluna gitmedi.
Nefsine yönelik işlenen hataları affederdi.
Adâleti yerine getirme noktasında asla taviz vermezdi.
Allah'a olan inanç ve güvenini hiçbir zaman asla kaybetmemiştir.
Müşrikler tarafından kendisine yapılan uzlaşma taleplerine kesinlikle yanaşmamıştır.
Yeryüzünün en cömerti Rasûlüllah (s.a.v.) idi. Kendisinden bir şey isteyeni hiçbir zaman asla geri çevirmemiştir. Yoksulları dâima kendisinden çok düşünürdü.
Alçak gönüllüydü. Asla büyüklük taslamazdı.
Kimseye elini öptürmezdi.
Çarşıdan alışveriş yapardı.
Ev işlerinde hanımlarına yardımcı olurdu.
Hastaları ziyaret eder, onlara ümit verirdi.
Başkaları konuşurken onların konuşmalarını kesmez, kendilerini dinlerdi.
Huyu yumuşak ve nazikti.
Sâde bir hayatı vardı.
Kaba ve kırıcı değildi.
Kimseyi azarlamazdı.
İnsanlarla şakalaşırdı.
Yüzü sürekli tebessümlüydü. Tebessüm etmenin sadaka olduğunu söylerlerdi.
Hanımlarıyla çok yakından ilgilenirdi.
Ayakları şişinceye kadar ibadet ederlerdi. Allah'ın azabından en çok korkandı; lakin, Allah'ı en fazla seven de O idi.
Yaşayan bir Kur'an idi.
Doğruluk ve dürüstlüğün zirvesinde O (S.A.V.) vardı. Mekke'nin en azılı müşrikleri bile O'nun doğruluğunu kabul ettiler ve O'na "Muhammed'ül Emin" (en güvenilir insan) dediler.
Kalbi şefkat, merhamet ve insan sevgisiyle doluydu.
"Âlemlere rahmet olarak" gönderilmiştir. (Enbiya Suresi, A:107)
O, yetimlerin babasıydı. Yetimlere iyi davranılmasını emrederdi.
Asla kızmazlardı. Kızgınlık emareleri de göstermezlerdi.
Çünkü O, âlemlere rahmetti.
Ya biz ey Müslüman?
Hayatımız Peygamberimizle uyuşuyor mu? Söyle bakalım...
Milligazete
Kırkambar
Kaşıkçı Elmasının Hikayesi:
Müverrih Raşit Beyden: 1699 yılında İstanbulda Eğrikapı çöplüğünde dolaşan baldırı çıplak takımından bir adam yuvarlak taş bulur.Bir yaymacı kaşıkçıya giderek üç tahta kaşığa değişir. Kaşıkçı, bu taşı götürür, bir kuyumcuya 10 akçaya satar. Kuyumcu taşı arkadaşlarından birine gösterir; kıymetli bir elmas olduğu anlaşılınca beriki sus payı ister. Aralarında kavga çıkar. Mesele Kuyumcubaşıya akseder. Kuyumcubaşı kavgacıların eline birer kese akçe vererek taşı alır. Fakat bu sefer de olayı sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa duyar, taşı kendisi için satın almaya hazırlanırken, mesele Padişaha akseder. Dördüncü Mehmet bir Hattı Hümayun ile elması Sarayı Hümayuna getirtir ve Saray elmas traşına verilir. Eğrikapı çöplüğünde bulunan taş işlenince meydana 48 kratlık nadide bir elmas çıkar. Kuyumcubaşıya Kapıcıbaşılık rütbesiyle bir kese bahşiş ihsan olunur.
Kısa… Kısa…
Sabah ve öğle namazı arasında kılınan namaz Kuşluk namazdır.
Kıbrıs halife Hz. Osman zamanında fethedilmiştir.
Şaban ayının 15.gecesi Berat kandilidir.Bilerek kasıtlı bozulan ramazan orucu Kefaret gerektirir.
Önce müslüman sonra kafir olan kimseye Mürtet denir.
Bedir savaşı hicretin 2. yılında olmuştur.
Hz. Ebu Bekir Miladi 634 yılında vefat etmiştir.
Bunları Biliyor musunuz?
Kaşlarımızı yukarı kaldırmak için 30 kası harekete geçirmemiz gerekir.
Bir bal arısı, bir çorba kaşığı bal yapabilmek için 4200 çiçeğe konar.
Yeni Zelanda, dünyadaki her türlü iklimin yaşandığı tek ülkedir.
Bir kilo limonda bir kilo çilekten daha fazla şeker vardır.
Yetişkin bir insan günde ortalama 23 bin kez nefes alır.
Baykuş mavi rengi görebilen tek kuştur.
Bir Bangladeşlinin bilgisayar alabilmesi için başka hiçbir harcama yapmadan 8 yıl çalışması gerekir.
Bir insan yaşamı boyunca iki yüzme havuzunu dolduracak kadar tükürük salgılar.
Eşeklerin göz konumu öyledir ki, her zaman dört ayaklarını da görebilirler.
Hastalanmayan tek hayvan köpek balıklarıdır.
Niagara Şelâleleri`nden saniyede 63 milyon litre su akmaktadır.
Müverrih Raşit Beyden: 1699 yılında İstanbulda Eğrikapı çöplüğünde dolaşan baldırı çıplak takımından bir adam yuvarlak taş bulur.Bir yaymacı kaşıkçıya giderek üç tahta kaşığa değişir. Kaşıkçı, bu taşı götürür, bir kuyumcuya 10 akçaya satar. Kuyumcu taşı arkadaşlarından birine gösterir; kıymetli bir elmas olduğu anlaşılınca beriki sus payı ister. Aralarında kavga çıkar. Mesele Kuyumcubaşıya akseder. Kuyumcubaşı kavgacıların eline birer kese akçe vererek taşı alır. Fakat bu sefer de olayı sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa duyar, taşı kendisi için satın almaya hazırlanırken, mesele Padişaha akseder. Dördüncü Mehmet bir Hattı Hümayun ile elması Sarayı Hümayuna getirtir ve Saray elmas traşına verilir. Eğrikapı çöplüğünde bulunan taş işlenince meydana 48 kratlık nadide bir elmas çıkar. Kuyumcubaşıya Kapıcıbaşılık rütbesiyle bir kese bahşiş ihsan olunur.
Kısa… Kısa…
Sabah ve öğle namazı arasında kılınan namaz Kuşluk namazdır.
Kıbrıs halife Hz. Osman zamanında fethedilmiştir.
Şaban ayının 15.gecesi Berat kandilidir.Bilerek kasıtlı bozulan ramazan orucu Kefaret gerektirir.
Önce müslüman sonra kafir olan kimseye Mürtet denir.
Bedir savaşı hicretin 2. yılında olmuştur.
Hz. Ebu Bekir Miladi 634 yılında vefat etmiştir.
Bunları Biliyor musunuz?
Kaşlarımızı yukarı kaldırmak için 30 kası harekete geçirmemiz gerekir.
Bir bal arısı, bir çorba kaşığı bal yapabilmek için 4200 çiçeğe konar.
Yeni Zelanda, dünyadaki her türlü iklimin yaşandığı tek ülkedir.
Bir kilo limonda bir kilo çilekten daha fazla şeker vardır.
Yetişkin bir insan günde ortalama 23 bin kez nefes alır.
Baykuş mavi rengi görebilen tek kuştur.
Bir Bangladeşlinin bilgisayar alabilmesi için başka hiçbir harcama yapmadan 8 yıl çalışması gerekir.
Bir insan yaşamı boyunca iki yüzme havuzunu dolduracak kadar tükürük salgılar.
Eşeklerin göz konumu öyledir ki, her zaman dört ayaklarını da görebilirler.
Hastalanmayan tek hayvan köpek balıklarıdır.
Niagara Şelâleleri`nden saniyede 63 milyon litre su akmaktadır.
29 Ocak, 2010
YükseltinTavan Kirişini Ustalar
Amerikali usta yazar Jerome David Salinger ölmüş. Severdim. Üzgünüm.
02 Aralık, 2009
İşte Yine Şehvar
Annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı / Nazım Hikmet
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı / Nazım Hikmet
Editörden
Ey örtüsüne bürünemeyen Nefsim!
Neden söz dinlemiyorsun? Sana şu örtüyü üzerine al diyorum. Bak millet (ne yazık ki sayıları giderek azalsada) nasıl örtünmüş. Bir kere de itiraz etmesen, dediğimi yapsan. Sabretsen göreceksin, haklı olduğumu, bu örtünün sana çok yakıştığını. Bana hep kötü örnekleri göstereceğine (bak bunun örtüsü incecik, hele şunun hiç yok) biraz sussan, bu kadar çok söylenmesen, bağırıp çağırmasanda, bastırdığın o sesi duysam.
Ey asi Nefsim?
Sana söylüyorum. Duyuyor musun? Elbette ki duyuyorsun. Ama işine gelmiyor değil mi? Laf kalabalığı yaparak beni oyalıyorsun. Saniyeyi, dakikayı hesab ederek, ne çalarsan kârdan sayıyorsun. Böylece günlerimi azar azar tüketiyorsun. Bende uyuşmuş gibi, arada bir kulağıma gelen, fısıltı şeklindeki sayıklamayla (sürekli doğruyu söyleyen iç sesimle) yaşayıp gidiyorum.
Ey emreden Nefsim!
Benimde hiç işime gelmiyor (daha doğrusu, gelmemeli) sana uymak. Nasıl gelsin ki? Senin isteklerin, eşittir, kuralın dışında kalmak. Kuralın dışında kalmak, eşittir, FELAKET!
Ey kandırıkçı Nefsim!
Sonuç;(Hesabım her ne kadar kötü olsa da) iki kere ikinin dört ettiği gibi açık ve net. Ben bunu biliyorum. Bu şartlar altında sana uymam ahmaklık olmaz mı? Ben ahmak mıyım ki sana uyayım?
Ey hasta Nefsim!
Sana şifa verecek bir sıtma gerek. Öyle bir sıtma ki; şiddetli bir titremeyle başlayan. Bedenin titredikçe daha çok örtünecek, örtündükçe de daha çok içine döndürecek.
Hastalık geçip yataktan kalktığında kendini en güzel elbiseye (takva) bürünmüş olarak aynanın karşısında göreceksin.
Tabi eğer eziyete razıysan ve sonsuz kurtuluşu istiyorsan!!!
<><><><>
“Bir sonraki güne bıraktığım işler var. Bir sonraki günün özelliği ne ise, her defasında yeniden yakalayamıyorum o özelliği, bir sonraki güne kalıyor…” Lao müstearlı bir yazarın düşündürücü iki satırı, bende o özelliği yakalayamayanlardanım! Ya siz?
Şehvar okuyucusunu seviyor, inşallah sizlerde onu seviyorsunuzdur. Dergimizin bu sayısındaki yazıları ben çok beğendim, umarım sizde aynı şeyi düşünürsünüz.
Düşünürüm! Düşünürsün!! Düşünürüz!!!
delikız
Neden söz dinlemiyorsun? Sana şu örtüyü üzerine al diyorum. Bak millet (ne yazık ki sayıları giderek azalsada) nasıl örtünmüş. Bir kere de itiraz etmesen, dediğimi yapsan. Sabretsen göreceksin, haklı olduğumu, bu örtünün sana çok yakıştığını. Bana hep kötü örnekleri göstereceğine (bak bunun örtüsü incecik, hele şunun hiç yok) biraz sussan, bu kadar çok söylenmesen, bağırıp çağırmasanda, bastırdığın o sesi duysam.
Ey asi Nefsim?
Sana söylüyorum. Duyuyor musun? Elbette ki duyuyorsun. Ama işine gelmiyor değil mi? Laf kalabalığı yaparak beni oyalıyorsun. Saniyeyi, dakikayı hesab ederek, ne çalarsan kârdan sayıyorsun. Böylece günlerimi azar azar tüketiyorsun. Bende uyuşmuş gibi, arada bir kulağıma gelen, fısıltı şeklindeki sayıklamayla (sürekli doğruyu söyleyen iç sesimle) yaşayıp gidiyorum.
Ey emreden Nefsim!
Benimde hiç işime gelmiyor (daha doğrusu, gelmemeli) sana uymak. Nasıl gelsin ki? Senin isteklerin, eşittir, kuralın dışında kalmak. Kuralın dışında kalmak, eşittir, FELAKET!
Ey kandırıkçı Nefsim!
Sonuç;(Hesabım her ne kadar kötü olsa da) iki kere ikinin dört ettiği gibi açık ve net. Ben bunu biliyorum. Bu şartlar altında sana uymam ahmaklık olmaz mı? Ben ahmak mıyım ki sana uyayım?
Ey hasta Nefsim!
Sana şifa verecek bir sıtma gerek. Öyle bir sıtma ki; şiddetli bir titremeyle başlayan. Bedenin titredikçe daha çok örtünecek, örtündükçe de daha çok içine döndürecek.
Hastalık geçip yataktan kalktığında kendini en güzel elbiseye (takva) bürünmüş olarak aynanın karşısında göreceksin.
Tabi eğer eziyete razıysan ve sonsuz kurtuluşu istiyorsan!!!
<><><><>
“Bir sonraki güne bıraktığım işler var. Bir sonraki günün özelliği ne ise, her defasında yeniden yakalayamıyorum o özelliği, bir sonraki güne kalıyor…” Lao müstearlı bir yazarın düşündürücü iki satırı, bende o özelliği yakalayamayanlardanım! Ya siz?
Şehvar okuyucusunu seviyor, inşallah sizlerde onu seviyorsunuzdur. Dergimizin bu sayısındaki yazıları ben çok beğendim, umarım sizde aynı şeyi düşünürsünüz.
Düşünürüm! Düşünürsün!! Düşünürüz!!!
delikız
Hz. Peygamber, bayramı nasıl geçirirdi? / Alıntı
Bayram günleri, büyük sevinç ve neşe günleridir. Bayramlar, insanları kaynaştırıp bir araya getiren en güzel vesilelerden biridir. Bayramlarda, yardımlaşma duyguları artmakta, hediyeleşme ruhu yükselmektedir. Hiç şüphesiz Kurban bayramının müminler nezdinde ayrı bir yeri ve önemi var, zira Kurban Bayramı, Allah'a yaklaşma fırsatı bulduğumuz, O'nun rızası için 'kan akıttığımız' bir bayram günüdür.
İlk Bayram
Ramazan ve Kurban bayramları Hicretin ikinci yılından itibaren anılmaya başlanmıştır. Buhari'nin naklettiği bir hadiste Efendimiz (sav): "Bu günde yapacağımız ilk şey namaz kılmaktır" buyurmuştur. Bu sebeple Bayram günleri, tüm müminler olarak dünyanın her yerinde yaptığımız ilk şey namaz kılmaktır. Ebu Davud'un naklettiğine göre Hz. Peygamber, bayram günlerini 'yeme içme günleri' olarak değerlendirmiştir.
Zilhicce ayı
İçinde Kurban Bayramı'nın da bulunduğu Zilhicce ayı, mübarek ayların en önemlilerinden sayılmıştır. Zilhicce ayının sekizinci gününe, 'Terviye Günü', dokuzuncu gününe 'Arefe Günü', onuncu ve bayramın olduğu güne de 'Nahr Günü' denilmiştir. Ondan sonra gelen üç güne de 'Teşrik Günleri' adı verilmiştir.
Cihaddan sonra en hayırlı amel!
Zilhicce'nin on gününde işlenen ameller, diğer günlerde işlenen amellerden ve yapılan kulluktan daha sevimlidir. Bu on günde tutulacak her oruç bir senenin orucuna denktir. Her gecesini namazla geçirmek de Kadir gecesini değerlendirme gibidir. [İbn Mace, Ebu Davud]
Hz. Peygamber böyle söyleyince, orada bulunan sahabiler: "Ey Allah'ın Resulü! Allah yolundaki cihaddan da mı daha kıymetlidir?" diye sorunca, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Evet, cihaddan daha kıymetlidir. Ancak canını, malını esirgemeden harbe gidip şehid olan kimsenin cihadı daha kıymetlidir." [Buhari, Tirmizi]
Bayram günü eğlenmek doğru mu?
Bayram günleri sevinç günleri olduğu için, bu sevincin açıkça gösterilmesine vesile olacak meşru oyun ve eğlencelere de müsaade edilmiştir. Bu hususta Müslim'de ayrı bir bölüm ayrılmış ve misaller verilmiştir. Bunlardan birinde Hz. Âişe validemiz şöyle anlatır:
"Bir grup Habeşli, bir bayram günü mızrak ve kalkanlarıyla gösteriler yaparken raks eder gibi oynuyorlardı. Peygamber (sav) beni çağırdı. Başımı onun omzuna dayadım. Bu vaziyette onların harp oyununa bakmaya başladık. Ta onlara bakmaktan ilk vazgeçen ben oluncaya kadar..." [Müslim]
Ancak bayramdaki sevincin gaflete ve peşinden günaha dönüşecek kadar taşkınlığa varmaması lazımdır. Eğlence, meşru dairede olmalı ve günah unsurlarını taşımamalıdır. Bayram günleri, Allah'ın kullarına bir ziyafetidir, bu ziyafet gününde en çok O'nu anmak gerekir.
Bayramlaşma nasıl yapılır?
Saadet Asrında Sahabiler birbirleriyle "Bârekâllâhü lenâ ve leküm" diyerek bayramlaşırlardı, yani: "Allah bizden de, sizden de kabul etsin" dedikleri rivayet edilir. Sahabilerin, tokalaştıkları ve musafaha yaptıkları da rivayet edilmiştir.
Bu tebrikleşme bizim dilimizde "Bayramınız mübarek olsun, bayramınızı kutlu olsun, hayırlı bayramlar" gibi sözlerle ifade edilebilir.
[Kaynak: Mehmet Paksu, Mübarek Aylar, Günler ve Geceler]
Hz. Peygamber'in bayram günü
Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; bayram günü erkenden kalkar, abdest alır, misvak ile dişlerini temizler, güzel kokular sürünür ve bayrama en güzel elbisesi ile giderdi.
İbn-i Ömer'in rivayetiyle: Peygamber efendimizin, pamuktan desenli bir hırkası vardı ve onu her bayramda giyerdi.
İbn-i Mace rivayetiyle: Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; Ramazan bayramı günü bir şey yemedikçe bayram namazı için evden çıkmaz ve kurban bayramı gününde de namazdan dönmedikçe bir şey yemezdi.
Dönerken, namaza gittiği yoldan başka bir yoldan dönerdi. Karşılaştığı müminlerle bayramlaşır, onlara selam verir tebessüm ederdi.
Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; bayram günleri bol bol sadaka verirdi. Milligazete
İlk Bayram
Ramazan ve Kurban bayramları Hicretin ikinci yılından itibaren anılmaya başlanmıştır. Buhari'nin naklettiği bir hadiste Efendimiz (sav): "Bu günde yapacağımız ilk şey namaz kılmaktır" buyurmuştur. Bu sebeple Bayram günleri, tüm müminler olarak dünyanın her yerinde yaptığımız ilk şey namaz kılmaktır. Ebu Davud'un naklettiğine göre Hz. Peygamber, bayram günlerini 'yeme içme günleri' olarak değerlendirmiştir.
Zilhicce ayı
İçinde Kurban Bayramı'nın da bulunduğu Zilhicce ayı, mübarek ayların en önemlilerinden sayılmıştır. Zilhicce ayının sekizinci gününe, 'Terviye Günü', dokuzuncu gününe 'Arefe Günü', onuncu ve bayramın olduğu güne de 'Nahr Günü' denilmiştir. Ondan sonra gelen üç güne de 'Teşrik Günleri' adı verilmiştir.
Cihaddan sonra en hayırlı amel!
Zilhicce'nin on gününde işlenen ameller, diğer günlerde işlenen amellerden ve yapılan kulluktan daha sevimlidir. Bu on günde tutulacak her oruç bir senenin orucuna denktir. Her gecesini namazla geçirmek de Kadir gecesini değerlendirme gibidir. [İbn Mace, Ebu Davud]
Hz. Peygamber böyle söyleyince, orada bulunan sahabiler: "Ey Allah'ın Resulü! Allah yolundaki cihaddan da mı daha kıymetlidir?" diye sorunca, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Evet, cihaddan daha kıymetlidir. Ancak canını, malını esirgemeden harbe gidip şehid olan kimsenin cihadı daha kıymetlidir." [Buhari, Tirmizi]
Bayram günü eğlenmek doğru mu?
Bayram günleri sevinç günleri olduğu için, bu sevincin açıkça gösterilmesine vesile olacak meşru oyun ve eğlencelere de müsaade edilmiştir. Bu hususta Müslim'de ayrı bir bölüm ayrılmış ve misaller verilmiştir. Bunlardan birinde Hz. Âişe validemiz şöyle anlatır:
"Bir grup Habeşli, bir bayram günü mızrak ve kalkanlarıyla gösteriler yaparken raks eder gibi oynuyorlardı. Peygamber (sav) beni çağırdı. Başımı onun omzuna dayadım. Bu vaziyette onların harp oyununa bakmaya başladık. Ta onlara bakmaktan ilk vazgeçen ben oluncaya kadar..." [Müslim]
Ancak bayramdaki sevincin gaflete ve peşinden günaha dönüşecek kadar taşkınlığa varmaması lazımdır. Eğlence, meşru dairede olmalı ve günah unsurlarını taşımamalıdır. Bayram günleri, Allah'ın kullarına bir ziyafetidir, bu ziyafet gününde en çok O'nu anmak gerekir.
Bayramlaşma nasıl yapılır?
Saadet Asrında Sahabiler birbirleriyle "Bârekâllâhü lenâ ve leküm" diyerek bayramlaşırlardı, yani: "Allah bizden de, sizden de kabul etsin" dedikleri rivayet edilir. Sahabilerin, tokalaştıkları ve musafaha yaptıkları da rivayet edilmiştir.
Bu tebrikleşme bizim dilimizde "Bayramınız mübarek olsun, bayramınızı kutlu olsun, hayırlı bayramlar" gibi sözlerle ifade edilebilir.
[Kaynak: Mehmet Paksu, Mübarek Aylar, Günler ve Geceler]
Hz. Peygamber'in bayram günü
Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; bayram günü erkenden kalkar, abdest alır, misvak ile dişlerini temizler, güzel kokular sürünür ve bayrama en güzel elbisesi ile giderdi.
İbn-i Ömer'in rivayetiyle: Peygamber efendimizin, pamuktan desenli bir hırkası vardı ve onu her bayramda giyerdi.
İbn-i Mace rivayetiyle: Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; Ramazan bayramı günü bir şey yemedikçe bayram namazı için evden çıkmaz ve kurban bayramı gününde de namazdan dönmedikçe bir şey yemezdi.
Dönerken, namaza gittiği yoldan başka bir yoldan dönerdi. Karşılaştığı müminlerle bayramlaşır, onlara selam verir tebessüm ederdi.
Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; bayram günleri bol bol sadaka verirdi. Milligazete
Senin İsmail’in Hangisi? / Ali Şeriati
"Senin İsmail'in kimdir? Veya nedir?
Makamın mı? Onurun mu? Mevkin mi? Statün mü? Mesleğin mi?
Paran mı? Evin mi? Bağın mı? Otomobilin mi?
Ma'şukun mu? Ailen mi?
İlmin mi? Rütben mi? Sanat ve maharetin mi?
Ruhaniyetin mi? Alimliğin mi? Elbisen mi?
Adın mı? Namın mı? Şöhretin mi?
Canın mı? Ruhun mu? Gençliğin mi? Güzelliğin mi?
Ben nereden bileyim? Bunu sen kendin bilirsin.
Her ne ve kim ise onu sen kendin minaya getirmeli ve Kurban için seçmelisin. Ben sadece onun alametlerini sana söyleyebilirim.
Seni iman yolunda zayıflatan, "gitmek"te olan seni "kalma"ya çağıran, Seni "sorumluluk" yolunda şüpheye düşüren, seni kendine bağlayan ve alıkoyan, gönül bağlılığı,mesaj işitmene, hakikati itiraf etmene izin vermeyen, seni firara çağıran, seni maslahatçı izah ve yorumlara sürükleyen ve aşkı,seni kör eden her şey…
İbrahimsin! Ve İsmaili zaafın seni İblis'in oyuncağı haline getirebilir. Hayatında şeref, saygınlık, iftihar ve faziletin doruklarında bir tek şey vardır ki onu elde etmek için zirveden inebilir onu kaybetmemek için bütün İbrahimi kazanımlarını yitirebilirsin:
O İsmailindir. İsmailinin bir şahıs veya başka bir şey olması mümkündür; bir durum bir konum, bir zaaf noktası olması imkan dahilindedir.
Ey "Hakk'a teslim olan", "Allah'ın kulu"!
Hakikatin senden istediği şey, işte budur.
Budur "imanın daveti", "risaletin mesajı".
Bu senin sorumluluğundur, ey "sorumlu insan"!
Ey "İsmail'in babası"!
"İsmail'ini öldür"!
"Kendi ellerinle kurban et"!
Makamın mı? Onurun mu? Mevkin mi? Statün mü? Mesleğin mi?
Paran mı? Evin mi? Bağın mı? Otomobilin mi?
Ma'şukun mu? Ailen mi?
İlmin mi? Rütben mi? Sanat ve maharetin mi?
Ruhaniyetin mi? Alimliğin mi? Elbisen mi?
Adın mı? Namın mı? Şöhretin mi?
Canın mı? Ruhun mu? Gençliğin mi? Güzelliğin mi?
Ben nereden bileyim? Bunu sen kendin bilirsin.
Her ne ve kim ise onu sen kendin minaya getirmeli ve Kurban için seçmelisin. Ben sadece onun alametlerini sana söyleyebilirim.
Seni iman yolunda zayıflatan, "gitmek"te olan seni "kalma"ya çağıran, Seni "sorumluluk" yolunda şüpheye düşüren, seni kendine bağlayan ve alıkoyan, gönül bağlılığı,mesaj işitmene, hakikati itiraf etmene izin vermeyen, seni firara çağıran, seni maslahatçı izah ve yorumlara sürükleyen ve aşkı,seni kör eden her şey…
İbrahimsin! Ve İsmaili zaafın seni İblis'in oyuncağı haline getirebilir. Hayatında şeref, saygınlık, iftihar ve faziletin doruklarında bir tek şey vardır ki onu elde etmek için zirveden inebilir onu kaybetmemek için bütün İbrahimi kazanımlarını yitirebilirsin:
O İsmailindir. İsmailinin bir şahıs veya başka bir şey olması mümkündür; bir durum bir konum, bir zaaf noktası olması imkan dahilindedir.
Ey "Hakk'a teslim olan", "Allah'ın kulu"!
Hakikatin senden istediği şey, işte budur.
Budur "imanın daveti", "risaletin mesajı".
Bu senin sorumluluğundur, ey "sorumlu insan"!
Ey "İsmail'in babası"!
"İsmail'ini öldür"!
"Kendi ellerinle kurban et"!
Sevgili Dost / Ali Ural
Sevgili Dost!
Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi. Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba insan denince hatırlanıyor muyuz?
Sevgili Dost,
İnsan deyince aklıma, Kur'an'ın kalbi "Yasin" geliyor."Yasin" yani "Ey İnsan!"
Önceki gün her taşına üzüntünün ve acının sindiği bir evdeydik."Yasin" okudum. Oğlunu kaybeden anne, kocasını kaybeden gelin, babasını kaybeden çocuklar ve ağabeyini kaybeden dostum dinliyorlardı beni. Ben taziyeye gelmiştim;ama otuz dört yaşında arkasında dört çocuk bırakarak ahirete göç eden birinin yakınları için söylenebilecek her sözün, eksik ve yetersiz olduğunu bildiğimden, önce sustum,sonra "Yasin" okudum. "Yasin" yani "Ey İnsan"
"Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz. Önden gönderdikleri işleri ve bıraktıkları eserleri yazarız. Zaten biz her şeyi apaçık bir kitap olan Levhi Mahfuz'da sayıp yazmışızdır."(Yasin,12) ayetini okurken Zeyd Bin Sabit'in, Enes Bin Malik'e söylediği şu sözü hatırladım:
"EY ENES BİLMEZ MİSİN ADIMLAR YAZILIYOR!"
Montaigne,"Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim" diyerek, insanın istese de gecikemeyeceği en önemli randevusunu hatırlatıyor. Bunun üzerine ajandalarımızı karıştırıp, böyle bir randevumuz olup olmadığına bakıyoruz: Hayır, böyle bir randevu gözükmüyor. Eliot gibi, ölümün ne kadar çok kurbanı olduğunu çok az hatırlıyor ve çok çabuk unutuyoruz:
"Bir kış sabahının kirli sisi altındaLondra Köprüsünden bir kalabalık seli aktıÖlümün bu kadar çok kurbanı olduğunu düşünmemiştim."
Hz.Ömer her sabah kapısına vurup:
"ÖLÜM VAR EY ÖMER!" demesi için adam tutuyor.
Bize "Kelepir daire var!" diyen emlakçılar nasıl hatırlatacak ölümü. Türümüzün en önemli özelliklerinden olan "hafıza" devre dışı kalmaktan,sadece dostların telefonlarını ezberinde tutmaktan ne zaman kurtulacak?
Sevgili Dost,
Öldükten sonra hatırlayacak mısın beni? Neler hatırlatacak ve nasıl hatırlayacaksın? Bir yıl sonra aklına gelecek miyim? Ya beş yıl sonra?
Montana'nın Choteau Kasabası yerlilerinden 75 yaşındaki Billy Miller, on yıldır her sabah 11'de şehre iner, atını hep aynı yere bağlar, bütün gününü arkadaşlarıyla geçirdikten sonra, güneş batarken evine dönermiş. Günün birinde adamcağız ölmüş, atı da çiftlik arazisinde serbest bırakılmış. Miller'in ölümünün ertesi günü saat 11'e doğru atın şehrin yolunu tuttuğu görülmüş. Saat tam 11'de her zaman bağlandığı yere gelen at, bütün gün orada beklemiş ve gün batarken de çiftliğe geri dönmüş. At,bu günlük programını ölünceye kadar tekrarlamış.
Ah vefa!
İnsan türünün en önemli özelliklerinden biriydin sen. Acaba türümüzün başka hangi özelliklerini kaybettik, acaba hangi özelliklerini taşıyoruz; bir at daha göndersen.
Bu sabah kuş sesleriyle uyanıyorum.
Acaba "İnsan" denince hatırlanıyor muyuz?
Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi. Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba insan denince hatırlanıyor muyuz?
Sevgili Dost,
İnsan deyince aklıma, Kur'an'ın kalbi "Yasin" geliyor."Yasin" yani "Ey İnsan!"
Önceki gün her taşına üzüntünün ve acının sindiği bir evdeydik."Yasin" okudum. Oğlunu kaybeden anne, kocasını kaybeden gelin, babasını kaybeden çocuklar ve ağabeyini kaybeden dostum dinliyorlardı beni. Ben taziyeye gelmiştim;ama otuz dört yaşında arkasında dört çocuk bırakarak ahirete göç eden birinin yakınları için söylenebilecek her sözün, eksik ve yetersiz olduğunu bildiğimden, önce sustum,sonra "Yasin" okudum. "Yasin" yani "Ey İnsan"
"Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz. Önden gönderdikleri işleri ve bıraktıkları eserleri yazarız. Zaten biz her şeyi apaçık bir kitap olan Levhi Mahfuz'da sayıp yazmışızdır."(Yasin,12) ayetini okurken Zeyd Bin Sabit'in, Enes Bin Malik'e söylediği şu sözü hatırladım:
"EY ENES BİLMEZ MİSİN ADIMLAR YAZILIYOR!"
Montaigne,"Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim" diyerek, insanın istese de gecikemeyeceği en önemli randevusunu hatırlatıyor. Bunun üzerine ajandalarımızı karıştırıp, böyle bir randevumuz olup olmadığına bakıyoruz: Hayır, böyle bir randevu gözükmüyor. Eliot gibi, ölümün ne kadar çok kurbanı olduğunu çok az hatırlıyor ve çok çabuk unutuyoruz:
"Bir kış sabahının kirli sisi altındaLondra Köprüsünden bir kalabalık seli aktıÖlümün bu kadar çok kurbanı olduğunu düşünmemiştim."
Hz.Ömer her sabah kapısına vurup:
"ÖLÜM VAR EY ÖMER!" demesi için adam tutuyor.
Bize "Kelepir daire var!" diyen emlakçılar nasıl hatırlatacak ölümü. Türümüzün en önemli özelliklerinden olan "hafıza" devre dışı kalmaktan,sadece dostların telefonlarını ezberinde tutmaktan ne zaman kurtulacak?
Sevgili Dost,
Öldükten sonra hatırlayacak mısın beni? Neler hatırlatacak ve nasıl hatırlayacaksın? Bir yıl sonra aklına gelecek miyim? Ya beş yıl sonra?
Montana'nın Choteau Kasabası yerlilerinden 75 yaşındaki Billy Miller, on yıldır her sabah 11'de şehre iner, atını hep aynı yere bağlar, bütün gününü arkadaşlarıyla geçirdikten sonra, güneş batarken evine dönermiş. Günün birinde adamcağız ölmüş, atı da çiftlik arazisinde serbest bırakılmış. Miller'in ölümünün ertesi günü saat 11'e doğru atın şehrin yolunu tuttuğu görülmüş. Saat tam 11'de her zaman bağlandığı yere gelen at, bütün gün orada beklemiş ve gün batarken de çiftliğe geri dönmüş. At,bu günlük programını ölünceye kadar tekrarlamış.
Ah vefa!
İnsan türünün en önemli özelliklerinden biriydin sen. Acaba türümüzün başka hangi özelliklerini kaybettik, acaba hangi özelliklerini taşıyoruz; bir at daha göndersen.
Bu sabah kuş sesleriyle uyanıyorum.
Acaba "İnsan" denince hatırlanıyor muyuz?
Cenazeme Gelir Misiniz? (bir ölüm rabıtası) / Senai Demirci
Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Birden geliverdi değil mi? Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin “az sonra”lar havada asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı. Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları devrildi göğsüne.
Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana giren, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi.
“Daha dün konuşmuştuk ama...” diyorsun. “Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı.“Hiç beklenmedik bir ölüm!” “Vakitsiz” “Erken!” “Sürpriz!”
İşine ara vereceksin bugün... Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım.“Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış” dedin. “Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık.”“Rahmetli...” sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.
İki yakasında da eksiğim İstanbul’un. Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.Hayret!
Ben öldüm bu defa... Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen.
Gitsen de bir gitmesen de bir, bir cenaze olacak cami avlularından birinde...Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp... Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım bu benim.
Başroldeyim.
Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı... Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı... Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı... Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı.... Elbiseleri evden çıkarılacak adamı... Ben oynayacağım.Yatağı soğuk kalacak adamı... Akşam eve dönmeyecek adamı... Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı... Sofrada yeri olmayacak adamı... Adı telefon rehberinden silinecek adamı... Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.... Ben oynayacağım.
Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı... Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı... “Adı neydi... Hani..!” diye yokluğu kanıksanacak adamı... Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı... Ben oynuyorum bugün...Sahnedeyim.Beklerim.En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.
İşte davetiyen:Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan,her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan,her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren,her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan,doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan,kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan,damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan,ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan,sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan,unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen,güzelliğini aynaların kırıklarında arayan,toprağa girmeye üşenen,uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız senai demirci
doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan “her nefis ölümü tadacaktır!” yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır.Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.
Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana giren, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi.
“Daha dün konuşmuştuk ama...” diyorsun. “Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı.“Hiç beklenmedik bir ölüm!” “Vakitsiz” “Erken!” “Sürpriz!”
İşine ara vereceksin bugün... Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım.“Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış” dedin. “Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık.”“Rahmetli...” sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.
İki yakasında da eksiğim İstanbul’un. Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.Hayret!
Ben öldüm bu defa... Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen.
Gitsen de bir gitmesen de bir, bir cenaze olacak cami avlularından birinde...Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp... Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım bu benim.
Başroldeyim.
Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı... Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı... Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı... Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı.... Elbiseleri evden çıkarılacak adamı... Ben oynayacağım.Yatağı soğuk kalacak adamı... Akşam eve dönmeyecek adamı... Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı... Sofrada yeri olmayacak adamı... Adı telefon rehberinden silinecek adamı... Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.... Ben oynayacağım.
Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı... Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı... “Adı neydi... Hani..!” diye yokluğu kanıksanacak adamı... Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı... Ben oynuyorum bugün...Sahnedeyim.Beklerim.En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.
İşte davetiyen:Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan,her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan,her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren,her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan,doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan,kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan,damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan,ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan,sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan,unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen,güzelliğini aynaların kırıklarında arayan,toprağa girmeye üşenen,uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız senai demirci
doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan “her nefis ölümü tadacaktır!” yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır.Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.
Bir Portre
1208 yılında Eskişehir’in Sivrihisar ilçesine bağlı Hortu köyünde doğan (bugün Nasrettin Hoca Kasabasıdır) Nasrettin Hoca, insanlara doğru yolu gösteren, iyilikleri bildiren, doğruya sevk eden kölüklerden sakındıran bir velidir. Bu işi yaparken tabiatı icabı kendisine has bir yol tutmuştur. Böylece hakkın anlatılması ve cemiyetteki bozuk yönlerin düzeltilmesi için, meseleyi halkın anlayacağı bir dil ve üslub ile, gayet manidar latifeler halinde kısa ve öz olarak dile getirmiştir.
Nükteden uzak bir takım fıkraların onunla bir ilgisi yoktur. Manidar latifeleri önce yakın çevresinde şifai olarak dilden dile dolaşmış, sonraları gitgide yayılmış ve zamanla bir takım değişiklilere uğramıştır. Bu sebeple onun olmayan bayağı fıkralar da Nasrettin hocaya mâl edilerek anlatılmıştır.
Yapılan ilmi çalışmalar, onun ilim ve edep sahibi bir veli olduğunu, söz konusu sıradan basit fıkraları söylemediğini açıkça göstermektedir. Ayrıca, Nasrettin Hocanın efsanevi bir kişi değil, on üçüncü asırda Anabolu Selçukluları zamanında yaşamış salih bir Müslüman olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü nükteleri, bir insanın başından geçen gülünç hadiselerin ifadesi değil, görünüşte gülünç, aslında ince hikmetleri dile getiren, düşündürücü latifelerdir. Ayrıca Türk milletinin zeka inceliğini, nükte gücüne en iyi şekilde yansıtan bu nüktelerin belirli vasfı; Allah’ü Tealanın emir ve yasaklarını latif bir üslup ile bildirmesidir.
Nasrettin Hoca fıkraları, batı dillerine de çevrilmiş ve bu dillerde Hoca hakkında mühim neşriyatlar yapılmıştır.
Bu latifelerin toplandığı eserlerden biri Londra British Museum’dadır.
Testi
Nasrettin Hoca, oğlunu çeşmeye gönderecekmiş. Testiyi eline verdikten sonra oğlunun kulağını çekmiş. Sonra da:-Sakın testiyi kırma! diye bağırmış. Bu durumu görenler: -Ne yapıyorsun Hoca Efendi demişler. Çocuk testiyi kırmış değil ki... Hiç suçu olmayan çocuğu ne diye azarlıyorsun Hoca:-Testi kırıldıktan sonra iş işten geçmiş olur demiş.
Nükteden uzak bir takım fıkraların onunla bir ilgisi yoktur. Manidar latifeleri önce yakın çevresinde şifai olarak dilden dile dolaşmış, sonraları gitgide yayılmış ve zamanla bir takım değişiklilere uğramıştır. Bu sebeple onun olmayan bayağı fıkralar da Nasrettin hocaya mâl edilerek anlatılmıştır.
Yapılan ilmi çalışmalar, onun ilim ve edep sahibi bir veli olduğunu, söz konusu sıradan basit fıkraları söylemediğini açıkça göstermektedir. Ayrıca, Nasrettin Hocanın efsanevi bir kişi değil, on üçüncü asırda Anabolu Selçukluları zamanında yaşamış salih bir Müslüman olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü nükteleri, bir insanın başından geçen gülünç hadiselerin ifadesi değil, görünüşte gülünç, aslında ince hikmetleri dile getiren, düşündürücü latifelerdir. Ayrıca Türk milletinin zeka inceliğini, nükte gücüne en iyi şekilde yansıtan bu nüktelerin belirli vasfı; Allah’ü Tealanın emir ve yasaklarını latif bir üslup ile bildirmesidir.
Nasrettin Hoca fıkraları, batı dillerine de çevrilmiş ve bu dillerde Hoca hakkında mühim neşriyatlar yapılmıştır.
Bu latifelerin toplandığı eserlerden biri Londra British Museum’dadır.
Testi
Nasrettin Hoca, oğlunu çeşmeye gönderecekmiş. Testiyi eline verdikten sonra oğlunun kulağını çekmiş. Sonra da:-Sakın testiyi kırma! diye bağırmış. Bu durumu görenler: -Ne yapıyorsun Hoca Efendi demişler. Çocuk testiyi kırmış değil ki... Hiç suçu olmayan çocuğu ne diye azarlıyorsun Hoca:-Testi kırıldıktan sonra iş işten geçmiş olur demiş.
İLGİNÇ!!!

İlginç!
İnsan ajandasında bir dini toplantı için zaman bulamaz ama dünyalık işler için çok zaman bulur…

İlginç!
İnsan konserde ilk sıralarda olmak için çaba sarf eder ama camide ilk sıralarda olmak için çaba sarf etmez…
-KIRKAMBAR-
Kısa… Kısa…
İlk vahiy Hira Mağarasında gelmiştir.
Ağaç kovuğunda şehit edilen peygamber Hz. Zekeriyya(a.s.)dır.
Mısır’a hükümdar olan peygamber Hz. Yusuf(a.s.)dır.
Namaza başlarken elleri kaldırmak Sünnettir.
Rumeli Hisarını Fatih Sultan Mehmet, Anadolu Hisarını Yıldırım Beyazıt yaptırmıştı.
Miracın en büyük hediyesi 5 vakit namazdır.
Ramazan hicri takvimin 9. ayıdır.
Muharrem hicri yılın 1. ayırdır.
Medyen kavmine peygamber olarak Hz. Şuayb (a.s.) gönderilmiştir.
Neden? Niçin? Nasıl?
Suyun Altında Niçin Bulanık Görürüz?
Denize dalıp gözlerimizi açtığımızda etrafı bulanık görürüz ama deniz gözlüğünü takınca her şey netleşir. Anlaşılıyor ki, gözümüzün önünde deniz gözlüğünün içindeki hava olmadıkça, suyun içinde görme işlevinde bir aksama olmaktadır. Gözümüzün dışbükey şeklindeki dış yüzeyi sadece bir mercek görevi görür. Bu mercek olmadan gözümüz ışığı alıp, arka taraftaki retina tabakasına odaklayamaz. Yani gözümüzün dışı bir görme elemanından ziyade, görüntünün ince ayarını yapan basit bir mercektir. Işık, havadan suya veya prizmanın içinden geçerken olduğu gibi, farklı yoğunluktaki cisimlerden geçerken kırılır. Bunu biliyoruz. Gözümüzün yoğunluğu ve dışbükeyliği öyle ayarlanmıştır ki, gelen ışık kırılma sonucunda gözümüzün arkasındaki retinada odaklaşır. Işığın sudaki hızı, gözümüzü geçerkenki hızı ile yaklaşık aynıdır. Ancak suyun yoğunluğu farklı olduğundan buradan gelen ışık, havadan gelecek ışığa göre yoğunluğu ayarlanmış gözümüzde tam kırılmaz, görüntü retinada tam odaklaşamaz ve suyun altında cisimleri flu görürüz. Eğer su ile gözümüz arasına bir cam koyar ve arkasında havanın bulunduğu bir boşluk bırakırsak, sudan havaya geçen ışık oradan gözümüze gelerek normal olarak kırılır ve görüntü de retina da net olarak odaklaşır.
Bunları Biliyor musunuz?
Timsahların dilleri damaklarındadır.
Develerin 3 tane kaşı vardır.
Soğan doğrarken sakız çiğnemek göz yaşarmasını önler.
Bir fil, hortumunda bir defâda 6 litre kadar su tutabilir.
kaptan Cook, Antartika hariç bütün kıtalara ayak basan ilk insandır.
Ortalama bir buzdağının ağırlığı 20 milyon tondur.
Elma, insanları uyanık tutma açısından en verimli kafein kaynağıdır.
Kıta isimlerinin hepsi ayni harfle başlayıp ayni harfle biter.
Bir karınca kendi ağırlığının elli katı ağırlığı kaldırabilir.
İlk vahiy Hira Mağarasında gelmiştir.
Ağaç kovuğunda şehit edilen peygamber Hz. Zekeriyya(a.s.)dır.
Mısır’a hükümdar olan peygamber Hz. Yusuf(a.s.)dır.
Namaza başlarken elleri kaldırmak Sünnettir.
Rumeli Hisarını Fatih Sultan Mehmet, Anadolu Hisarını Yıldırım Beyazıt yaptırmıştı.
Miracın en büyük hediyesi 5 vakit namazdır.
Ramazan hicri takvimin 9. ayıdır.
Muharrem hicri yılın 1. ayırdır.
Medyen kavmine peygamber olarak Hz. Şuayb (a.s.) gönderilmiştir.
Neden? Niçin? Nasıl?
Suyun Altında Niçin Bulanık Görürüz?
Denize dalıp gözlerimizi açtığımızda etrafı bulanık görürüz ama deniz gözlüğünü takınca her şey netleşir. Anlaşılıyor ki, gözümüzün önünde deniz gözlüğünün içindeki hava olmadıkça, suyun içinde görme işlevinde bir aksama olmaktadır. Gözümüzün dışbükey şeklindeki dış yüzeyi sadece bir mercek görevi görür. Bu mercek olmadan gözümüz ışığı alıp, arka taraftaki retina tabakasına odaklayamaz. Yani gözümüzün dışı bir görme elemanından ziyade, görüntünün ince ayarını yapan basit bir mercektir. Işık, havadan suya veya prizmanın içinden geçerken olduğu gibi, farklı yoğunluktaki cisimlerden geçerken kırılır. Bunu biliyoruz. Gözümüzün yoğunluğu ve dışbükeyliği öyle ayarlanmıştır ki, gelen ışık kırılma sonucunda gözümüzün arkasındaki retinada odaklaşır. Işığın sudaki hızı, gözümüzü geçerkenki hızı ile yaklaşık aynıdır. Ancak suyun yoğunluğu farklı olduğundan buradan gelen ışık, havadan gelecek ışığa göre yoğunluğu ayarlanmış gözümüzde tam kırılmaz, görüntü retinada tam odaklaşamaz ve suyun altında cisimleri flu görürüz. Eğer su ile gözümüz arasına bir cam koyar ve arkasında havanın bulunduğu bir boşluk bırakırsak, sudan havaya geçen ışık oradan gözümüze gelerek normal olarak kırılır ve görüntü de retina da net olarak odaklaşır.
Bunları Biliyor musunuz?
Timsahların dilleri damaklarındadır.
Develerin 3 tane kaşı vardır.
Soğan doğrarken sakız çiğnemek göz yaşarmasını önler.
Bir fil, hortumunda bir defâda 6 litre kadar su tutabilir.
kaptan Cook, Antartika hariç bütün kıtalara ayak basan ilk insandır.
Ortalama bir buzdağının ağırlığı 20 milyon tondur.
Elma, insanları uyanık tutma açısından en verimli kafein kaynağıdır.
Kıta isimlerinin hepsi ayni harfle başlayıp ayni harfle biter.
Bir karınca kendi ağırlığının elli katı ağırlığı kaldırabilir.
02 Ekim, 2009
Hz. Fatıma: Peygamberin Kızı Olmak / Ali Ural
Güneş, yakın yıldızlarını biraz daha yaklaşmaya çağırdı kendine. Sonra abasının kanatlarını açıp şefkatle sardı onları. Olacak gibi değil ama oldu, güneş sisteminin en parlak yıldızları bir örtünün altında toplandılar. Dudakları kilitlendi heyecandan. Nefesleri kalp çekicinin altında şekilden şekle girdi. Işıklarını aldıkları kaynağa bu kadar yakın olmamışlardı hiç. Aynı abanın altında olmak, evrendeki değerlerini yeniden belirlemişti. Yalnız onlar değil, bütün kâinat nefesini tutmuş güneşin dudaklarının kımıldamasını bekliyordu. Ve güneşin dudakları kıpırdadı : " Allahım! Bunlar benim Ehl-i beytimdir; onları kötülüklerden koru ve kendilerini tertemiz kıl!" Bu duayı işiten yıldızlar sevinçle sokuldular güneşlerine. Hz. Fâtıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, Peygamberin abasının altında gülümsediler. Bu âile fotoğrafı, albümlerinin ilk sayfasını süsledi inananların. Zira bu sayfaya bakmadan öteki sayfaları anlamak imkânsızdı. Bu fotoğrafta Son Peygamber; hem baba, hem dede, hem kayınpederdi. Bu fotoğrafta Ali; hem eş, hem baba, hem damattı. Bu fotoğrafta Hasan ve Hüseyin; hem oğul, hem torundular. Bu fotoğrafta Fâtıma; hem anne, hem eş, hem çocuktu.
Çocuktu ve yapılanları anlayamıyordu. Koşuyor ve küçük elleriyle babasının sırtına atılan pislikleri temizlemeye çalışıyordu. Nasıl yaparlardı bunu! Hem de Kâbe'nin karşısında secdedeyken! Ondan daha temizi yokken nasıl yaparlardı! Fâtıma, babasının mübarek sırtına konulan deve işkembesini tuttuğu gibi fırlattı müşriklere. Son Peygamber namazını bitirip ellerini göğe kaldırdı. "Allah'ım Kureyş'i sana havale ediyorum!"dedi üç kez. Sonra sarıldı Fâtıma'ya. " Babasının Anası" diye sevdiği cana. Öptü yanaklarından, başını okşadı. Fâtıma ne kadar başkaydı! Peygamberlik gelmeden bir sene önce vermişti Yaradan onu. En küçük kızıydı Nebî'nin. Aydınlık yüzlü bir kız! Bu yüzden "Zehrâ" dendi ona. Sonra büyüdü, genç kız oldu. İffetli bir kız! Bu yüzden "Betül" dendi ona.
Betül'ü eş olarak istediler Son Peygamber'den. O Ali'ye layık gördü. Hz. Ali, Bedir Savaşı'nda ganimetten payına düşen zırhı satarak mehrini verebildi Hz. Fâtıma'nın. Çeyize gelince, hiçbir gelin onun kadar kanaatkâr olmadı; içi hurma lifi doldurulmuş deri bir yastık, iki el değirmeni, deriden yapılma iki su kabı... Bu kaplarla su verecekti birer yıl arayla dünyaya gelen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e, bu kaplarla Uhud'ta gazilere su taşıyacaktı. Ne müthiş bir gündü o! Yalnız beraberindeki on hanımla beraber su ve yiyecek taşımıyor, hemşirelik de yapıyordu o büyük sınavda. Bir zamanlar babasının sırtını temizlemeye çalışan küçük eller büyümüş, bu kez babasının kanını dindirmeye çalışıyordu külle.
Rasûlullah'ın göz bebeğiydi o. Kendisini her bakımdan örnek alan, konuşmasıyla, hayasıyla, yürüyüşüyle bir peygamber kızı olduğunu gösteren Fâtıma'nın üzerine titrerdi Allah'ın elçisi. Yolculuğa çıkarken biraz daha fazla görebilmek için en son onunla vedalaşır, yolculuktan döndüğünde ise özlemle ilk olarak ona koşardı. Fâtıma'yı görmek "sevinç" demekti Son Peygamber için. Evine geldiğinde ayakta karşılardı onu.
Can parçasının yanaklarından öper, sonra elinden tutup kendi yerine oturturdu. Fâtıma'nın evini ziyaret etmek ise ayrı bir sevinçti O'nun için. Çünkü o evde damadı Ali, torunları Hasan ve Hüseyin de vardı. Hepsi yarışırdı Muhammed (sav) muhabbetinde. Her seferinde damadıyla kızının arasına oturur, yalnız kaldıklarında "Beni daha çok seviyor!" diye tatlı tatlı çekiştiklerinden haberdar dengeyi sağlardı aralarında.
Hz. Peygamber her işte bir orta yol, bir denge gözetirdi. Sevgisi hiçbir zaman adaletine gölge düşürmemişti. "Kızım Fâtıma bile yapmış olsa uygularım," diyerek sosyal statüsü ne olursa olsun insanlar arasında ayrım yapılmasına karşı çıkar, hukukun üstünlüğünü savunurdu. Sevgili kızı ve damadının bir hizmetçiye ihtiyaç duyduklarını söylemeleri üzerine, bu isteklerinden kendilerinden daha yoksul olan "Ehl-i Suffe" adına feragat etmelerini talep etmiş, bunun yerine yatmadan önce her gece otuz üçer defa "Sübhanallah", "Elhamdulillah" ve " Allahuekber" demelerini salık vererek, bunun bir hizmetçiden daha çok kendilerine yardım edeceğini hatırlatmıştı.
Ah ayrılık vaktinin geldiğini can parçasına nasıl da hatırlatmıştı! Kur'ân-ı Kerîm'i Cebrâil (a.s.)'la yılda bir kez karşılıklı okuyorlardı ama son sene iki kere bir araya gelmişlerdi. Ayrılığa bir işaret sayılabilirdi bu. Hz. Fâtıma bu sözleri duyar duymaz gözyaşlarına boğulmuş, bunun üzerine Hz. Peygamber, kendisine ailesinden ilk olarak onun kavuşacağını söyleyerek teselli etmişti onu. Ölümle teselli olur mu! Kavuşulacak olan Son Peygamberse olur elbette. Ah nasıl üzülmüştü ayrılık vaktine Fâtıma! Ah nasıl sevinmişti adı "ölüm" olsa bile buluşma vaktine...
"Fâtıma benim parçamdır," demişti Hz. Peygamber. Hastalığı ağırlaşıp parçasından ayrılma vakti yaklaştığında Fâtıma "Ah babacığım! Vay babamın başına gelenler!"diyerek gözyaşı dökmeye başlamış, Kâinatın Efendisi, "Bugünden sonra baban hiç dert çekmeyecek güzel yavrum!" diye son kez teselli etmişti onu. Sonunda vakit gelmiş, gözler yeniden yaşlarıyla birleşmiş can parçasının dilinden şu sözler dökülmüştü: "Babacığım Rab Teâlâ çağırdı ve hemen koştun! Firdevs cenneti senin yurdundur şimdi! Cebrâil'e teslim ettik seni!" Ah sevgi! Neler söyletiyor Fâtıma anamıza definden sonra: " Rasûlullah'ın üzerine çarçabuk toprak atmaya eliniz nasıl vardı! Nasıl razı oldu gönlünüz!" Hz. Fâtıma'nın gönlü uzun bir ayrılığa razı olmadı. Babasının müjdesi bu sözleri söyledikten beş buçuk ay sonra gerçekleşti. "Fâtıma benim bir parçamdır. Onu sevindiren beni sevindirmiş, onu üzen beni üzmüş olur," demişti Nebî. Aylar binek olup taşımıştı Fâtıma'yı Ramazan'a. Ve Ramazan'da parça aslıyla bütünleşmişti.
Çocuktu ve yapılanları anlayamıyordu. Koşuyor ve küçük elleriyle babasının sırtına atılan pislikleri temizlemeye çalışıyordu. Nasıl yaparlardı bunu! Hem de Kâbe'nin karşısında secdedeyken! Ondan daha temizi yokken nasıl yaparlardı! Fâtıma, babasının mübarek sırtına konulan deve işkembesini tuttuğu gibi fırlattı müşriklere. Son Peygamber namazını bitirip ellerini göğe kaldırdı. "Allah'ım Kureyş'i sana havale ediyorum!"dedi üç kez. Sonra sarıldı Fâtıma'ya. " Babasının Anası" diye sevdiği cana. Öptü yanaklarından, başını okşadı. Fâtıma ne kadar başkaydı! Peygamberlik gelmeden bir sene önce vermişti Yaradan onu. En küçük kızıydı Nebî'nin. Aydınlık yüzlü bir kız! Bu yüzden "Zehrâ" dendi ona. Sonra büyüdü, genç kız oldu. İffetli bir kız! Bu yüzden "Betül" dendi ona.
Betül'ü eş olarak istediler Son Peygamber'den. O Ali'ye layık gördü. Hz. Ali, Bedir Savaşı'nda ganimetten payına düşen zırhı satarak mehrini verebildi Hz. Fâtıma'nın. Çeyize gelince, hiçbir gelin onun kadar kanaatkâr olmadı; içi hurma lifi doldurulmuş deri bir yastık, iki el değirmeni, deriden yapılma iki su kabı... Bu kaplarla su verecekti birer yıl arayla dünyaya gelen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e, bu kaplarla Uhud'ta gazilere su taşıyacaktı. Ne müthiş bir gündü o! Yalnız beraberindeki on hanımla beraber su ve yiyecek taşımıyor, hemşirelik de yapıyordu o büyük sınavda. Bir zamanlar babasının sırtını temizlemeye çalışan küçük eller büyümüş, bu kez babasının kanını dindirmeye çalışıyordu külle.
Rasûlullah'ın göz bebeğiydi o. Kendisini her bakımdan örnek alan, konuşmasıyla, hayasıyla, yürüyüşüyle bir peygamber kızı olduğunu gösteren Fâtıma'nın üzerine titrerdi Allah'ın elçisi. Yolculuğa çıkarken biraz daha fazla görebilmek için en son onunla vedalaşır, yolculuktan döndüğünde ise özlemle ilk olarak ona koşardı. Fâtıma'yı görmek "sevinç" demekti Son Peygamber için. Evine geldiğinde ayakta karşılardı onu.
Can parçasının yanaklarından öper, sonra elinden tutup kendi yerine oturturdu. Fâtıma'nın evini ziyaret etmek ise ayrı bir sevinçti O'nun için. Çünkü o evde damadı Ali, torunları Hasan ve Hüseyin de vardı. Hepsi yarışırdı Muhammed (sav) muhabbetinde. Her seferinde damadıyla kızının arasına oturur, yalnız kaldıklarında "Beni daha çok seviyor!" diye tatlı tatlı çekiştiklerinden haberdar dengeyi sağlardı aralarında.
Hz. Peygamber her işte bir orta yol, bir denge gözetirdi. Sevgisi hiçbir zaman adaletine gölge düşürmemişti. "Kızım Fâtıma bile yapmış olsa uygularım," diyerek sosyal statüsü ne olursa olsun insanlar arasında ayrım yapılmasına karşı çıkar, hukukun üstünlüğünü savunurdu. Sevgili kızı ve damadının bir hizmetçiye ihtiyaç duyduklarını söylemeleri üzerine, bu isteklerinden kendilerinden daha yoksul olan "Ehl-i Suffe" adına feragat etmelerini talep etmiş, bunun yerine yatmadan önce her gece otuz üçer defa "Sübhanallah", "Elhamdulillah" ve " Allahuekber" demelerini salık vererek, bunun bir hizmetçiden daha çok kendilerine yardım edeceğini hatırlatmıştı.
Ah ayrılık vaktinin geldiğini can parçasına nasıl da hatırlatmıştı! Kur'ân-ı Kerîm'i Cebrâil (a.s.)'la yılda bir kez karşılıklı okuyorlardı ama son sene iki kere bir araya gelmişlerdi. Ayrılığa bir işaret sayılabilirdi bu. Hz. Fâtıma bu sözleri duyar duymaz gözyaşlarına boğulmuş, bunun üzerine Hz. Peygamber, kendisine ailesinden ilk olarak onun kavuşacağını söyleyerek teselli etmişti onu. Ölümle teselli olur mu! Kavuşulacak olan Son Peygamberse olur elbette. Ah nasıl üzülmüştü ayrılık vaktine Fâtıma! Ah nasıl sevinmişti adı "ölüm" olsa bile buluşma vaktine...
"Fâtıma benim parçamdır," demişti Hz. Peygamber. Hastalığı ağırlaşıp parçasından ayrılma vakti yaklaştığında Fâtıma "Ah babacığım! Vay babamın başına gelenler!"diyerek gözyaşı dökmeye başlamış, Kâinatın Efendisi, "Bugünden sonra baban hiç dert çekmeyecek güzel yavrum!" diye son kez teselli etmişti onu. Sonunda vakit gelmiş, gözler yeniden yaşlarıyla birleşmiş can parçasının dilinden şu sözler dökülmüştü: "Babacığım Rab Teâlâ çağırdı ve hemen koştun! Firdevs cenneti senin yurdundur şimdi! Cebrâil'e teslim ettik seni!" Ah sevgi! Neler söyletiyor Fâtıma anamıza definden sonra: " Rasûlullah'ın üzerine çarçabuk toprak atmaya eliniz nasıl vardı! Nasıl razı oldu gönlünüz!" Hz. Fâtıma'nın gönlü uzun bir ayrılığa razı olmadı. Babasının müjdesi bu sözleri söyledikten beş buçuk ay sonra gerçekleşti. "Fâtıma benim bir parçamdır. Onu sevindiren beni sevindirmiş, onu üzen beni üzmüş olur," demişti Nebî. Aylar binek olup taşımıştı Fâtıma'yı Ramazan'a. Ve Ramazan'da parça aslıyla bütünleşmişti.
Mantıku't-Tayr / Ferudiddin Attar
“Rızkını arayan bir sinek dolaşıp dururken bir köşede duran bal küpünü gördü. Balın arzusuyla gönlü elinden gitti. Coştu, köpürdü, feryada başladı; 'Nerede bir er ki' dedi, 'Benden bir arpa alsın da o küpe atılmamı sağlasın. Vuslat böyle meyve verir mi bir daha? Baldan daha iyi ne var ki dünyada?'
Birisi sineğin muradını yerine getirdi. Küpün ağzını açtı, sinek de aralıktan içeri süzülüverdi. Fakat bala konmasıyla yapışması bir oldu. Kurtulmak istedikçe daha çok yapıştı sinek, sıçramaya çalıştıkça daha fazla daldı.
Feryat etti: 'Beni bu bal kahretti, zehirden beter oldu. Demin bir arpa verdim, şimdi iki arpa vereceğim. Yeter ki birisi çıksın da beni şu beladan kurtarsın.' Bu vadiye aklı başında olan erden başkası girmemeli. Giren de bir an bile aylak durmamalı.
Ey gaflet içindeki gönül, kalk! Bu aşılması güç vadiyi aş. Uç, kol kanat aç, candan gönülden alakanı kes. Çünkü bu yola canla, gönülle giren gafildir. Sen de gafil olma! Canını yola saç, gönlünü feda et. Yoksa istisna ile işi değiştirirler.”
***
“Bir gece pervane böcekleri toplanmış, bir mumu nasıl bulabileceklerini tartışıyorlardı. İçlerinden biri dedi ki: 'Hepimiz birden gidip boşuna yorulmayalım. Birimiz gidip mum bulsun, sonra bize gelip haber versin.'
Bir pervaneyi seçip gönderdiler. Gönderdikleri pervane böceği uzakta bir köşk, köşkün içinde de apaydın bir mum gördü, döndü geri geldi. Gördüğü, anladığı kadarıyla mumu anlatmaya çalıştı.
O topluluğun içinde yaşlı bir pervane de vardı. Gönderilen pervaneyi kınadı, 'Senin mumdan haberin bile yok' dedi.
İkinci bir pervaneyi gönderdiler. Bu seferki, kendini muma şöyle bir attı, sonra etrafında dönüp geri geldi. Mumdan bahsetti, ona nasıl kavuştuğunu anlattı. Yaşlı pervane onun da sözünü kesti; 'Azizim, senin bu anlattığın da mum değil. Sen de öbürüne benziyorsun, anlamadığın şeyi nasıl anlatacaksın?'
Son gönderdikleri pervane ise mumu görünce sarhoş oldu adeta. Sevinçle ateşe atıldı, ateş tepeden tırnağa sardı onu. Bütün vücudu kıpkırmızı oldu. Diğerlerini kınayan yaşlı pervane uzaktan mumun bu pervaneyi onurlandırıp kendi rengine boyadığını görünce, 'İşte bu işi yalnız o başardı' dedi. 'Kim nerden bilsin, mumdan yalnız onun haberi var.'
Bu dünyada gerçeği bulan; her şeyden vazgeçen, dünyadan bihaber kişidir. Sen de candan, cisimden uzaklaş ki canana yaklaşasın.
Birisi sineğin muradını yerine getirdi. Küpün ağzını açtı, sinek de aralıktan içeri süzülüverdi. Fakat bala konmasıyla yapışması bir oldu. Kurtulmak istedikçe daha çok yapıştı sinek, sıçramaya çalıştıkça daha fazla daldı.
Feryat etti: 'Beni bu bal kahretti, zehirden beter oldu. Demin bir arpa verdim, şimdi iki arpa vereceğim. Yeter ki birisi çıksın da beni şu beladan kurtarsın.' Bu vadiye aklı başında olan erden başkası girmemeli. Giren de bir an bile aylak durmamalı.
Ey gaflet içindeki gönül, kalk! Bu aşılması güç vadiyi aş. Uç, kol kanat aç, candan gönülden alakanı kes. Çünkü bu yola canla, gönülle giren gafildir. Sen de gafil olma! Canını yola saç, gönlünü feda et. Yoksa istisna ile işi değiştirirler.”
***
“Bir gece pervane böcekleri toplanmış, bir mumu nasıl bulabileceklerini tartışıyorlardı. İçlerinden biri dedi ki: 'Hepimiz birden gidip boşuna yorulmayalım. Birimiz gidip mum bulsun, sonra bize gelip haber versin.'
Bir pervaneyi seçip gönderdiler. Gönderdikleri pervane böceği uzakta bir köşk, köşkün içinde de apaydın bir mum gördü, döndü geri geldi. Gördüğü, anladığı kadarıyla mumu anlatmaya çalıştı.
O topluluğun içinde yaşlı bir pervane de vardı. Gönderilen pervaneyi kınadı, 'Senin mumdan haberin bile yok' dedi.
İkinci bir pervaneyi gönderdiler. Bu seferki, kendini muma şöyle bir attı, sonra etrafında dönüp geri geldi. Mumdan bahsetti, ona nasıl kavuştuğunu anlattı. Yaşlı pervane onun da sözünü kesti; 'Azizim, senin bu anlattığın da mum değil. Sen de öbürüne benziyorsun, anlamadığın şeyi nasıl anlatacaksın?'
Son gönderdikleri pervane ise mumu görünce sarhoş oldu adeta. Sevinçle ateşe atıldı, ateş tepeden tırnağa sardı onu. Bütün vücudu kıpkırmızı oldu. Diğerlerini kınayan yaşlı pervane uzaktan mumun bu pervaneyi onurlandırıp kendi rengine boyadığını görünce, 'İşte bu işi yalnız o başardı' dedi. 'Kim nerden bilsin, mumdan yalnız onun haberi var.'
Bu dünyada gerçeği bulan; her şeyden vazgeçen, dünyadan bihaber kişidir. Sen de candan, cisimden uzaklaş ki canana yaklaşasın.
Başörtüsü Teferruat mıdır? / Esad Coşan
Başörtüsü teferruat değildir, Allah'ın emirlerinden bir emirdir. Allah'ın emirlerinin hepsi muhteremdir.
İslâmî ölçülere göre kapanmayan, sadece namaz kılarken örtünen ve buna rağmen kalbim temiz diyen hanımlar için öğüt verip, tavsiyede bulunur musunuz?
Kalbin temizliği kuru bir iddiadır. Kimsenin kalbi temiz değildir, nice fitne fesat düşünceler vardır. İnsan yalnız kaldı mı, neler getirir şeytan aklına... Öyle kalp temizliği, palavradır. Kalp temizliği lafla olmaz.
Kalbin temizliği ahlâkla olur, ibadetle olur, tâatle olur. Onun için, "Benim kalbim temizdir." demek yetmez. Namaz kılarken örtünüyormuş, namaz kılıyormuş; güzel... Namaz kılmak iyi bir şeydir. Demek ki, iyi bir şeyi yaparken örtünüyor. O halde, namaz kılarken örtünüp de sair zaman açınmak yanlıştır. Allah'ın emrini tutması lâzım, kapanması lâzım!..
Peki, kapanmıyorsa ne olacak?
Ordan sevap alır, burdan günah alır. Sevabı günahı ahirette tartılır, nereyi kazanmışsa oraya götürür. Ama sanırım ki, iyi bir sonuca götürmez. Çünkü bu iş şakaya gelmez, tezatlı hayat olmaz. İnsan müslümanlığı tam uygulamalı! İslâm'ı bir bölgede uygulamak, diğer bölgede uygulamamak; İslâm'ı bir zamanda uygulamak, öteki zamanda uygulamamak olmaz. Camide müslüman, dışarda değil; ramazanda müslüman, çıkınca değil; Türkiye'de müslüman, Avrupa'da değil... Böyle şey olmaz! Her yerde müslüman olacak insan, her yerde iyi kul olacak.
Örtünmenin şekli: Şeffaf olmayacak, altı görünmeyecek... Bol olacak, uzuvları belli olmayacak... Altı görünürse sayılmıyor, uzuvları belli olursa sayılmıyor.
Kimisi çok güzel bol manto giyiyor, abâye giyiyor... Başını çok güzel örtüyor. Başından omuzuna başörtüsü güzelce örttüğü için, ne boynu görünüyor, ne başka bir yeri belli oluyor. Çok güzel kıyafet oluyor. Bunların hepsi güzeldir.
İslâmî ölçülere göre kapanmayan, sadece namaz kılarken örtünen ve buna rağmen kalbim temiz diyen hanımlar için öğüt verip, tavsiyede bulunur musunuz?
Kalbin temizliği kuru bir iddiadır. Kimsenin kalbi temiz değildir, nice fitne fesat düşünceler vardır. İnsan yalnız kaldı mı, neler getirir şeytan aklına... Öyle kalp temizliği, palavradır. Kalp temizliği lafla olmaz.
Kalbin temizliği ahlâkla olur, ibadetle olur, tâatle olur. Onun için, "Benim kalbim temizdir." demek yetmez. Namaz kılarken örtünüyormuş, namaz kılıyormuş; güzel... Namaz kılmak iyi bir şeydir. Demek ki, iyi bir şeyi yaparken örtünüyor. O halde, namaz kılarken örtünüp de sair zaman açınmak yanlıştır. Allah'ın emrini tutması lâzım, kapanması lâzım!..
Peki, kapanmıyorsa ne olacak?
Ordan sevap alır, burdan günah alır. Sevabı günahı ahirette tartılır, nereyi kazanmışsa oraya götürür. Ama sanırım ki, iyi bir sonuca götürmez. Çünkü bu iş şakaya gelmez, tezatlı hayat olmaz. İnsan müslümanlığı tam uygulamalı! İslâm'ı bir bölgede uygulamak, diğer bölgede uygulamamak; İslâm'ı bir zamanda uygulamak, öteki zamanda uygulamamak olmaz. Camide müslüman, dışarda değil; ramazanda müslüman, çıkınca değil; Türkiye'de müslüman, Avrupa'da değil... Böyle şey olmaz! Her yerde müslüman olacak insan, her yerde iyi kul olacak.
Örtünmenin şekli: Şeffaf olmayacak, altı görünmeyecek... Bol olacak, uzuvları belli olmayacak... Altı görünürse sayılmıyor, uzuvları belli olursa sayılmıyor.
Kimisi çok güzel bol manto giyiyor, abâye giyiyor... Başını çok güzel örtüyor. Başından omuzuna başörtüsü güzelce örttüğü için, ne boynu görünüyor, ne başka bir yeri belli oluyor. Çok güzel kıyafet oluyor. Bunların hepsi güzeldir.
-Bekleme Odası- / Hikaye
Özel şoförüyle işine gidiyordu; yine sabah, şehir, trafik, yine yoğun iş temposu, gün, hafta ve aylarının içindeydi. İyi kullanılan vakit onun için kolaylaşıp, genişliyordu. Belirli bir düzene girmiş, sürekli yapılan işten sıkılmıyor haz alıyordu. Çalışmak; para ve zenginliğin dışında, gün içinde yaşanan bir meditasyon, akıl ve gücün varlığını hissetmekti. Yarına bırakılmış işi, ertelenmiş randevusu olmazdı. Dakikası aksatılmayan böyle bir hayatın karşılığı da elbette ki başarıydı. Rahat lüks otomobil, havalı laci takım, kol düğmeli beyaz gömlek, tozun yanaşamadığı ayakkabılarda bu kazancın yalnız görünen kısmıydı.
Şoförün gözü yolda ve dikiz aynasındaydı. Önce sarının ardından kırmızının yandığını gördüğünde ayağını frene uzattı.
Otomobilin geniş ve rahat arka koltuğunda, elbette ki trafikle değil elindeki dosyalarla meşguldü. Başını kaldırdığında, pencerenin önündeki şehri ve sabahı gördü. Güneş evleri bakıra boyamış, kor halinde denize akıyordu. Balıkçıların sırtları iki büklüm, oltalarının ucuna takılmışlardı. Geceden kalma sis geldiği yere gidiyor, simitçi susam kokulu kahvaltı sunuyordu.
İşini unutmuş bu sıcak hayatı seyrederken, yataklarını ve rüyalarını özleyen dalgın yüzler arasında, gözlerinin ta içine bakan dilenciyi fark etti. Kaldırımda, elleri iki yana salınmış, öylece duruyordu. Kılığına uymayan dik duruşu, yüzünde korkusuz bir ifade vardı. Gözleri ne kadar derin ve karaydı, sanki kendisini, arabasının penceresinden çekip içine alacakmış gibi.
Delikanlı kararlıydı, hiç gözünü kaçırmıyor, elini uzatmak için en uygun anı bekliyordu. Adam sinirli ve tedirgindi. Ansızın nereden çıktığını düşünürken, ondan önce davranıp gardını aldı. Umursamaz başını çevirip dikiz aynasından şoföre işaret etti. Genç elini uzatırken, araç hızla uzaklaşıyor ve lamba da hâlâ kırmızı yanıyordu.
<><><><><>
Arabadan indi. Görevli, binanın kapısını açıp onu buyur etti. Karşılaştığı arkadaşlarıyla selamlaşıp asansöre yöneldi. On birinci kata çıkacaktı. Asansör geldi, adam kabine girdi. Düğmeye bastı. Önce dış kapı, ardından iç kapı kapandı.
Zihni yine meşguldü. Saatine baktı. Toplantıdan önce hazırlık için biraz vakti vardı. Ondan sonra ki randevusunu düşünürken asansör birden durdu. İçeri birinin gireceğini düşündü. Kapıya baktı, kimse yoktu. Gösterge beşinci kattı gösteriyordu. Sonra yine hareket etti. Çantasını öbür eline geçirirken söylenmeyi ihmal etmedi. On birinci kata geldiğinde, aceleyle çıkıp, ofisine yöneldi. Asansörün kapısı kapandı.
Ortalık bir anda zifiri karanlık oldu. Aydınlığa alışmış olan gözleri, hiçbir şeyi seçemedi. “Elektrik mi kesik? Biri ışığı yaksın,” dedi. Ama hiç ses yoktu. Gündüz vakti koridorun bu kadar karanlık olmayacağı aklına geldi. Geriye döndü. Asansör düğmesinin kırmızı ışığını gördü. Ok işareti yukarıyı gösteriyor ve meşgul yazıyordu. Bodrum katına inmiş olduğunu anladı. Nasıl böyle bir hata olmuştu. Kendi kendine söylendi.
Çağrı düğmesine bastı. Birazdan yukarı çıkacağını ve işine koyulacağını düşündü. Fakat kırmızı renkteki sayılar sürekli artıyordu. Beş, altı, yedi, durdu. Adam, asansörün aşağı ineceğini düşünerek sevindi, ama ok işareti yine aynı yönü gösteriyordu. Sekiz, dokuz, on.
Asansörden hayır yoktu. Merdiveni ya da bahçe kapısını kullanıp bir an önce buradan çıkmak aklına geldi. Arkasını dönüp sonsuzmuş gibi görünen karanlığa baktı. Az önceki güneşli havanın aydınlığı bir an yüzünde yansıdı. Ayağını sürüyerek bir adım attı, sonra ikincisini. Ellerini uzattı. Boşluğu, bir cisim gibi kavramaya çalışan ellerinin soğukluğunu hissetti. Karanlık kendisini içine almış, her tarafına nüfuz ediyordu. Bataklık gibiydi, bedeninde ağırlığını hissettiriyordu. İlerledikçe sanki daha derine gidecekti. Ağır bir rutubet kokusu vardı. Bu kara balçık vücudunda terleten bir nöbete dönüşüyor, yapışkanlığını yavaş yavaş arttırıyordu. Çıkışı ararken saklamaya çalıştığı korkuyu bir yerlerde bulmaktan çekiniyordu. Sağ taraftan hafif bir serinlik geldi. İleride bir çıkış olabileceğini düşündü. Yürümeye çalıştı ama ayağı takıldı. İsteksizce sol tarafa döndü. Zihninde, sıkıntı, korku ve sesi duyulmayan bir çığlık aktı. Karanlık bedenini sıktı.
Şimdi arkadaşları işe koyulmuş, geç kalmasını da, saatin çalmayışına ya da trafiğin sıkışıklığına yoruyor olmalıydılar. Böyle bir şeyin olduğu (kendisi de dâhil) hiç birinin aklına gelmezdi.
Gözü patronunun yerinde olan yardımcı, onun yokluğundan yararlanıp, işe el atmış mıydı? Bugünkü toplantıya yoksa o açık göz mü gidecekti? Kimsenin onun yerini almasına izin veremezdi. Hemen buradan kurtulup, işinin başına dönmeliydi. Asansör niye gecikmişti? Neden burada olduğunu fark edip yardım etmiyorlardı?
Fazla abarttığını düşünüp sakinleşmeye çalıştı. Bir hata yüzünden bodrum katına inmişti ama birazdan yukarı çıkacaktı.
Kolundaki saate baktı. Yine aynı şeyi gördü. Karanlık. Ne kadar vakit geçmişti. Şu anda zaman; kapkara bir sise dönüşüyor, sanki ilerledikçe de duracak sınırı bulamıyordu. Asansöre yöneldi. Orada azıcık da olsa ışık vardı. Kırmızı okun ne yönde olduğunu uzaktan seçemedi ama yaklaşınca aşağıyı gösterdiğini gördü. Sevinçten haykırdı. Sesi, zifiri karanlığı bir an için aydınlattı. El yordamıyla bulduğu düğmeye sürekli basıyordu, hadi hadi. Asansör geldiğinde, gerçek olmayan bu karabasandan kurtulacaktı. Üç, iki, bir, zemin. Durdu. Adamın nabzı hızlandı, yalnız onun sesi vardı. Bir de asansörün. Ok işaretine baktı. Yukarı mı? Aşağı mı? Hangi yöne gidecekti.
Ter boğazına dayandı. Eli düğmenin üzerinde kaldı. Başını önüne eğdi. Bekledi. Gözü mü kararmıştı? Yoksa bir süredir gördüğü şeyi mi görüyordu. Başını kaldırdığında kafası şiddetle bir şeye çarptı.
Azıcık ışık. Sonra biraz daha. Sonra gözünü kamaştıran bir ışık. Asansör geldi. Kırmızı ışıkta gördüğü delikanlı ona elini uzatıyordu. Hayır, hayır!!! İstediğini almış, elini geri çekmişti. Şimdi karanlık bekleme odasında, sürekli ertelenmiş işlerin ağır dosyasıyla tek başınaydı.
Delikız
Şoförün gözü yolda ve dikiz aynasındaydı. Önce sarının ardından kırmızının yandığını gördüğünde ayağını frene uzattı.
Otomobilin geniş ve rahat arka koltuğunda, elbette ki trafikle değil elindeki dosyalarla meşguldü. Başını kaldırdığında, pencerenin önündeki şehri ve sabahı gördü. Güneş evleri bakıra boyamış, kor halinde denize akıyordu. Balıkçıların sırtları iki büklüm, oltalarının ucuna takılmışlardı. Geceden kalma sis geldiği yere gidiyor, simitçi susam kokulu kahvaltı sunuyordu.
İşini unutmuş bu sıcak hayatı seyrederken, yataklarını ve rüyalarını özleyen dalgın yüzler arasında, gözlerinin ta içine bakan dilenciyi fark etti. Kaldırımda, elleri iki yana salınmış, öylece duruyordu. Kılığına uymayan dik duruşu, yüzünde korkusuz bir ifade vardı. Gözleri ne kadar derin ve karaydı, sanki kendisini, arabasının penceresinden çekip içine alacakmış gibi.
Delikanlı kararlıydı, hiç gözünü kaçırmıyor, elini uzatmak için en uygun anı bekliyordu. Adam sinirli ve tedirgindi. Ansızın nereden çıktığını düşünürken, ondan önce davranıp gardını aldı. Umursamaz başını çevirip dikiz aynasından şoföre işaret etti. Genç elini uzatırken, araç hızla uzaklaşıyor ve lamba da hâlâ kırmızı yanıyordu.
<><><><><>
Arabadan indi. Görevli, binanın kapısını açıp onu buyur etti. Karşılaştığı arkadaşlarıyla selamlaşıp asansöre yöneldi. On birinci kata çıkacaktı. Asansör geldi, adam kabine girdi. Düğmeye bastı. Önce dış kapı, ardından iç kapı kapandı.
Zihni yine meşguldü. Saatine baktı. Toplantıdan önce hazırlık için biraz vakti vardı. Ondan sonra ki randevusunu düşünürken asansör birden durdu. İçeri birinin gireceğini düşündü. Kapıya baktı, kimse yoktu. Gösterge beşinci kattı gösteriyordu. Sonra yine hareket etti. Çantasını öbür eline geçirirken söylenmeyi ihmal etmedi. On birinci kata geldiğinde, aceleyle çıkıp, ofisine yöneldi. Asansörün kapısı kapandı.
Ortalık bir anda zifiri karanlık oldu. Aydınlığa alışmış olan gözleri, hiçbir şeyi seçemedi. “Elektrik mi kesik? Biri ışığı yaksın,” dedi. Ama hiç ses yoktu. Gündüz vakti koridorun bu kadar karanlık olmayacağı aklına geldi. Geriye döndü. Asansör düğmesinin kırmızı ışığını gördü. Ok işareti yukarıyı gösteriyor ve meşgul yazıyordu. Bodrum katına inmiş olduğunu anladı. Nasıl böyle bir hata olmuştu. Kendi kendine söylendi.
Çağrı düğmesine bastı. Birazdan yukarı çıkacağını ve işine koyulacağını düşündü. Fakat kırmızı renkteki sayılar sürekli artıyordu. Beş, altı, yedi, durdu. Adam, asansörün aşağı ineceğini düşünerek sevindi, ama ok işareti yine aynı yönü gösteriyordu. Sekiz, dokuz, on.
Asansörden hayır yoktu. Merdiveni ya da bahçe kapısını kullanıp bir an önce buradan çıkmak aklına geldi. Arkasını dönüp sonsuzmuş gibi görünen karanlığa baktı. Az önceki güneşli havanın aydınlığı bir an yüzünde yansıdı. Ayağını sürüyerek bir adım attı, sonra ikincisini. Ellerini uzattı. Boşluğu, bir cisim gibi kavramaya çalışan ellerinin soğukluğunu hissetti. Karanlık kendisini içine almış, her tarafına nüfuz ediyordu. Bataklık gibiydi, bedeninde ağırlığını hissettiriyordu. İlerledikçe sanki daha derine gidecekti. Ağır bir rutubet kokusu vardı. Bu kara balçık vücudunda terleten bir nöbete dönüşüyor, yapışkanlığını yavaş yavaş arttırıyordu. Çıkışı ararken saklamaya çalıştığı korkuyu bir yerlerde bulmaktan çekiniyordu. Sağ taraftan hafif bir serinlik geldi. İleride bir çıkış olabileceğini düşündü. Yürümeye çalıştı ama ayağı takıldı. İsteksizce sol tarafa döndü. Zihninde, sıkıntı, korku ve sesi duyulmayan bir çığlık aktı. Karanlık bedenini sıktı.
Şimdi arkadaşları işe koyulmuş, geç kalmasını da, saatin çalmayışına ya da trafiğin sıkışıklığına yoruyor olmalıydılar. Böyle bir şeyin olduğu (kendisi de dâhil) hiç birinin aklına gelmezdi.
Gözü patronunun yerinde olan yardımcı, onun yokluğundan yararlanıp, işe el atmış mıydı? Bugünkü toplantıya yoksa o açık göz mü gidecekti? Kimsenin onun yerini almasına izin veremezdi. Hemen buradan kurtulup, işinin başına dönmeliydi. Asansör niye gecikmişti? Neden burada olduğunu fark edip yardım etmiyorlardı?
Fazla abarttığını düşünüp sakinleşmeye çalıştı. Bir hata yüzünden bodrum katına inmişti ama birazdan yukarı çıkacaktı.
Kolundaki saate baktı. Yine aynı şeyi gördü. Karanlık. Ne kadar vakit geçmişti. Şu anda zaman; kapkara bir sise dönüşüyor, sanki ilerledikçe de duracak sınırı bulamıyordu. Asansöre yöneldi. Orada azıcık da olsa ışık vardı. Kırmızı okun ne yönde olduğunu uzaktan seçemedi ama yaklaşınca aşağıyı gösterdiğini gördü. Sevinçten haykırdı. Sesi, zifiri karanlığı bir an için aydınlattı. El yordamıyla bulduğu düğmeye sürekli basıyordu, hadi hadi. Asansör geldiğinde, gerçek olmayan bu karabasandan kurtulacaktı. Üç, iki, bir, zemin. Durdu. Adamın nabzı hızlandı, yalnız onun sesi vardı. Bir de asansörün. Ok işaretine baktı. Yukarı mı? Aşağı mı? Hangi yöne gidecekti.
Ter boğazına dayandı. Eli düğmenin üzerinde kaldı. Başını önüne eğdi. Bekledi. Gözü mü kararmıştı? Yoksa bir süredir gördüğü şeyi mi görüyordu. Başını kaldırdığında kafası şiddetle bir şeye çarptı.
Azıcık ışık. Sonra biraz daha. Sonra gözünü kamaştıran bir ışık. Asansör geldi. Kırmızı ışıkta gördüğü delikanlı ona elini uzatıyordu. Hayır, hayır!!! İstediğini almış, elini geri çekmişti. Şimdi karanlık bekleme odasında, sürekli ertelenmiş işlerin ağır dosyasıyla tek başınaydı.
Delikız
Putların Züleyhan Olacak / Meryem Rabia
"Kork Putların Ellerinde Patlamasından!"
İşin bitince yediğin putlar başını yiyecek bir gün!
Bir gün hiç bitmeyecek gibi çiğnediğin yollar sona çıkacak!
Kaçacak delik arayacaksın!
Ama bulamayacaksın!
Koca bir delik olmak isteyeceksin!
Kendi deliğinde kaybolmak isteyen!
Kuyulara attıkların gelecek birer bir birer!
Sıvamaya çalıştığın güneş yakacak seni!
Elindeki balçığı yüzüne çalıp kaçacaksın!
Ama yine de tanınacaksın!
Yanacaksın!
Emrinde kul olduklarını bulamayacaksın!
Allah'ın kulları haklarını alacak senden!
Putların ellerinde patlayacak!
Putların Züleyhan olacak!
Ama sen Yusuf değilsin adamım!
Mıhlanıp kalacaksın!
Mazallah demeye dilin yetmeyecek!
Ağzında çiğnediğin dil bile seni yerecek!
Yenileceksin!
İşin bitince yediğin putlar başını yiyecek bir gün!
Bir gün hiç bitmeyecek gibi çiğnediğin yollar sona çıkacak!
Kaçacak delik arayacaksın!
Ama bulamayacaksın!
Koca bir delik olmak isteyeceksin!
Kendi deliğinde kaybolmak isteyen!
Kuyulara attıkların gelecek birer bir birer!
Sıvamaya çalıştığın güneş yakacak seni!
Elindeki balçığı yüzüne çalıp kaçacaksın!
Ama yine de tanınacaksın!
Yanacaksın!
Emrinde kul olduklarını bulamayacaksın!
Allah'ın kulları haklarını alacak senden!
Putların ellerinde patlayacak!
Putların Züleyhan olacak!
Ama sen Yusuf değilsin adamım!
Mıhlanıp kalacaksın!
Mazallah demeye dilin yetmeyecek!
Ağzında çiğnediğin dil bile seni yerecek!
Yenileceksin!
BİR 7.65 'LİĞİM BİLE YOK / Hakan Albayrak
yaşasın konfederasyon!
yaşasın kamçılar ve köleler!
çünkü siyahları sevsem de,
lincoln’un bir yalancı olduğunu biliyorum.
dengeler adına vuruldu kim vurulduysa
çiftçiler, marilyn monroe, bağdat
dengeler adına bırakıldım kendimle başbaşa
burada şehremini’de
ve bir hallaç pamuğuna dönüşmüş olarak.
kimim ben
nerden gelip nereye gidiyorum
bunun ne önemi var
mossad besliyor kafka’yı
zen’i amerika finanse ediyor
çünkü hepimizi uyuşturup,
ortadoğu’yu ateşe vermek istiyorlar.
ikilem
üçlem ve dörtlemler
alternatif çöplüğüne döndü üçüncü dünyanın beyinleri
“hiç akletmez misiniz”
hayır etmeyiz!
felsefenin soysuz çarkına teslim ederiz ayetleri
öyle büyüttük öyle büyüttük ki felsefeyi
eylemi de aldı içine
eylemi aldı bizden
ve ateşler içre bağdat’ın orta yerinde,
çırılçıplak kalakaldık işte
dengeler adına silahsız
dengeler adına şahsiyetsiz
miskin, geveze, entelektüel…
dengeler adına vuramadı kim vurmadıysa
dengeler adına şair yaptılar bizi.
yaşasın kamçılar ve köleler!
çünkü siyahları sevsem de,
lincoln’un bir yalancı olduğunu biliyorum.
dengeler adına vuruldu kim vurulduysa
çiftçiler, marilyn monroe, bağdat
dengeler adına bırakıldım kendimle başbaşa
burada şehremini’de
ve bir hallaç pamuğuna dönüşmüş olarak.
kimim ben
nerden gelip nereye gidiyorum
bunun ne önemi var
mossad besliyor kafka’yı
zen’i amerika finanse ediyor
çünkü hepimizi uyuşturup,
ortadoğu’yu ateşe vermek istiyorlar.
ikilem
üçlem ve dörtlemler
alternatif çöplüğüne döndü üçüncü dünyanın beyinleri
“hiç akletmez misiniz”
hayır etmeyiz!
felsefenin soysuz çarkına teslim ederiz ayetleri
öyle büyüttük öyle büyüttük ki felsefeyi
eylemi de aldı içine
eylemi aldı bizden
ve ateşler içre bağdat’ın orta yerinde,
çırılçıplak kalakaldık işte
dengeler adına silahsız
dengeler adına şahsiyetsiz
miskin, geveze, entelektüel…
dengeler adına vuramadı kim vurmadıysa
dengeler adına şair yaptılar bizi.
Kıssadan Hisse
Rivayete göre Sultan Mahmut, sık sık kıyafet değiştirip halkın arasına karışır ve memlekette neler olup bittiğini anlamaya çalışırmış.Bir akşam uğradığı bir kahvede, ak sakallı çaycıya herkesin Tıkandı Baba diye hitap ettiğini duyunca merak etmiş ve bu adama neden Tıkandı Baba denildiğini öğrenmek istemiş.
Biraz ısrardan sonra da Tıkandı Baba anlatmış; Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benim ki de akıyordu ama az akıyordu. 'Benim ki de onlarınki kadar aksın' diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.
Bu sefer içimden ‘Onların ki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın’ dedim ve uğraşırken musluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı.Ben yine açmak için uğraşırken birden Cebrail göründü ve bana ‘Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık’ dedi. O gün bu gün adım ‘Tıkandı Baba’ ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyorum.
Tıkanı Baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına
‘Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca bu işe devam edeceksiniz’ diye talimat vermiş.
Sultan Mahmut’un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı Baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis ‘uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim' diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken ‘Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim’ diyerek, işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya ‘Taze baklava, güzel baklava!’
Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Sıkı bir pazarlıktan sonra anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın.
Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi ‘Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım’ demiş.
Tıkandı Baba da ‘Peki’ demiş ve anlaşmışlar.Bir ay boyunca, Tıkandı Baba’ya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı Baba’dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ‘Hele şu Tıkandı Baba'ya bir bakalım, nicedir?’ deyip Tıkandı Baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş.
Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim Tıkandı Baba eskisi gibi darmadağın. Sultan ‘Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?’ diye sormuş. ‘Geldi sultanım’
‘Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?’ Efendim her gün gelen tepsiyi bir Yahudi'ye satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım’
Sultan şöyle bir tebessüm edip ‘Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benimle gel’ deyip almış ve onu hazine odasına götürmüş.
‘Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar altın gelirse hepsi senindir’ demiş.
Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan ‘Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar’ demiş ve askerlerden birini çağırıp ‘Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş seçsin, o taşı ne kadar uzağa atarsa oraya kadar olan araziyi Baba’ya verin’ demiş.Padişahın adamları Tıkandı Baba’yı alıp Üsküdar’a götürmüşler ‘Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım’ demişler.
Baba ‘Niçin?’ diye sormuş.
Askerler ‘Hele sen bir beğen bakalım’ diye ısrar etmişler. Baba ‘şu yamuk, bu küçük’ derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline ve ‘Ne olacak şimdi?’ diye sormuş
Askerler ‘Baba sen bu taşı atacaksın ve ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını Padişahımız Efendimiz sana bağışlayacak’ diye anlatmışlarTıkandı Baba taşı başının üstüne kaldırmış ve tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Babacık da düşüp oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Padişah, o meşhur sözünü söylemiş, ‘Vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmut!’
Biraz ısrardan sonra da Tıkandı Baba anlatmış; Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benim ki de akıyordu ama az akıyordu. 'Benim ki de onlarınki kadar aksın' diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.
Bu sefer içimden ‘Onların ki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın’ dedim ve uğraşırken musluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı.Ben yine açmak için uğraşırken birden Cebrail göründü ve bana ‘Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık’ dedi. O gün bu gün adım ‘Tıkandı Baba’ ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyorum.
Tıkanı Baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına
‘Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca bu işe devam edeceksiniz’ diye talimat vermiş.
Sultan Mahmut’un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı Baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis ‘uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim' diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken ‘Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim’ diyerek, işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya ‘Taze baklava, güzel baklava!’
Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Sıkı bir pazarlıktan sonra anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın.
Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi ‘Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım’ demiş.
Tıkandı Baba da ‘Peki’ demiş ve anlaşmışlar.Bir ay boyunca, Tıkandı Baba’ya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı Baba’dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ‘Hele şu Tıkandı Baba'ya bir bakalım, nicedir?’ deyip Tıkandı Baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş.
Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim Tıkandı Baba eskisi gibi darmadağın. Sultan ‘Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?’ diye sormuş. ‘Geldi sultanım’
‘Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?’ Efendim her gün gelen tepsiyi bir Yahudi'ye satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım’
Sultan şöyle bir tebessüm edip ‘Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benimle gel’ deyip almış ve onu hazine odasına götürmüş.
‘Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar altın gelirse hepsi senindir’ demiş.
Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan ‘Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar’ demiş ve askerlerden birini çağırıp ‘Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş seçsin, o taşı ne kadar uzağa atarsa oraya kadar olan araziyi Baba’ya verin’ demiş.Padişahın adamları Tıkandı Baba’yı alıp Üsküdar’a götürmüşler ‘Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım’ demişler.
Baba ‘Niçin?’ diye sormuş.
Askerler ‘Hele sen bir beğen bakalım’ diye ısrar etmişler. Baba ‘şu yamuk, bu küçük’ derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline ve ‘Ne olacak şimdi?’ diye sormuş
Askerler ‘Baba sen bu taşı atacaksın ve ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını Padişahımız Efendimiz sana bağışlayacak’ diye anlatmışlarTıkandı Baba taşı başının üstüne kaldırmış ve tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Babacık da düşüp oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Padişah, o meşhur sözünü söylemiş, ‘Vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmut!’
İtikaf Sünnetini Unuttuk mu?
“İtikafa girmek” ibadeti günümüzde gençliğin zihninde bir şey uyandırıyor mu acaba?
Sözlük anlamı olarak, bir şeyin üzerinde durmak ve onu bırakmamaktır İtikaf. Peygamber Efendimiz, Ramazan'ın son 10 gününde itikafa girerdi. Ve bu adeti vefat edene kadar sürdü.
Nedir İtikaf?
İtifak bir sünnettir. Senenin bütün günlerinde yapılabilecek bu ibadet, Ramazan ayında özellikle de son 10 gününde yapılması daha evladır. Son 10 gününde yapılmasının ayrıca bir sebebi de bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi'nin bu süre zarfı içerisinde yer almasıdır. Kadir Gecesi'nde yapılacak amelleri düşünürsek İtikaf ile birlikte daha da görkemli bir hal alacaktır.
İtikaf Adabı nedir!?
1. İtikafa giren kişinin ibadetle, Kur'an okumakla, ilimle meşgul olması gerekir. Çünkü bu eylemler, itikafın amacını teşkil etmektedir.2. Oruç tutulması gerekir. Zihni toplamaya ve kalbi saflaştırmaya oruç, ilaç gibidir.3. Cuma kılınan bir mescid olması gerekmektedir. Ama hiç olmadı evde de olur.4. İtikaf esnasında konuşmak gerekir. Konuşulursa hayırdan başka bir şey konuşulmamalıdır.
Peygamber Efendimizin bu güzel sünneti, zaman geçtikçe unutulmaya başlandı. Daha doğrusu son zamanlarda pek görmediğimiz bir ibadet halini aldı. Ramazan ayı güzelliklerinden olan İtikaf, Teravih namazı kadar değer bulamıyor malesef. İnsanların zamandan şikayetçi olduğu günümüzde, zamanın en güzel en anlamlı şekilde geçirebileceği İtikaf, inşallah bir Ramazan hakettiği değeri bulur.
Cengiz Yalçınkaya
Sözlük anlamı olarak, bir şeyin üzerinde durmak ve onu bırakmamaktır İtikaf. Peygamber Efendimiz, Ramazan'ın son 10 gününde itikafa girerdi. Ve bu adeti vefat edene kadar sürdü.
Nedir İtikaf?
İtifak bir sünnettir. Senenin bütün günlerinde yapılabilecek bu ibadet, Ramazan ayında özellikle de son 10 gününde yapılması daha evladır. Son 10 gününde yapılmasının ayrıca bir sebebi de bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi'nin bu süre zarfı içerisinde yer almasıdır. Kadir Gecesi'nde yapılacak amelleri düşünürsek İtikaf ile birlikte daha da görkemli bir hal alacaktır.
İtikaf Adabı nedir!?
1. İtikafa giren kişinin ibadetle, Kur'an okumakla, ilimle meşgul olması gerekir. Çünkü bu eylemler, itikafın amacını teşkil etmektedir.2. Oruç tutulması gerekir. Zihni toplamaya ve kalbi saflaştırmaya oruç, ilaç gibidir.3. Cuma kılınan bir mescid olması gerekmektedir. Ama hiç olmadı evde de olur.4. İtikaf esnasında konuşmak gerekir. Konuşulursa hayırdan başka bir şey konuşulmamalıdır.
Peygamber Efendimizin bu güzel sünneti, zaman geçtikçe unutulmaya başlandı. Daha doğrusu son zamanlarda pek görmediğimiz bir ibadet halini aldı. Ramazan ayı güzelliklerinden olan İtikaf, Teravih namazı kadar değer bulamıyor malesef. İnsanların zamandan şikayetçi olduğu günümüzde, zamanın en güzel en anlamlı şekilde geçirebileceği İtikaf, inşallah bir Ramazan hakettiği değeri bulur.
Cengiz Yalçınkaya
Kırkambar
Biliyor musunuz?
Namazda iftidah tekbirinin hükmü farzdır.
405 yıl hiç durmadan Kur’an okunan yer, Topkapı Sarayı, Hırka-i Saadet dairesidir.
Hz. Musa (a.s.)’ın kayınpederi Hz. Şuayb (a.s.)dır.
Namazda ilk tahiyyatta oturmanın hükmü vaciptir.
Peygamberimizin mübarek cenazesini Hz. Ali yıkamıştır.
Mısır’a hükümdar olan peygamber Hz.Yusuf (a.s.)dur.
Allah (c.c.)’ın hoşuna gitmeyen helal boşanmadır.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in İstanbul’da yatan sahabesi Ebu Eyyub El Ensardir.
Hz. Yakup (a.s.)’ın lakabı İsraildir.
Felak ve Nas surelerinin ortak adı Muavizeteyndir.
“Adalet mülkün temelidir” sözü Hz. Ömer’e aittir?
Neden? Niçin? Nasıl?
Fotoğraflarda gözler niçin kırmızı çıkıyor?
Geceleri flaşla çekilen fotoğraflarda genellikle gözler kırmızı çıkar. Peki fotoğraftaki güzelliği bozan bu olay nasıl olur? Niçin her zaman olmaz? Niçin gündüzleri flaşla çekilen fotoğraflarda olmaz? Gözümüz iç içe geçmiş üç tabakadan oluşur. En dışarıdaki gözümüzü koruyan ve göz akı da denilen sert tabakadır. İkincisi, kan damarlarından meydana gelmiş ve ortasında göz bebeğinin bulunduğu damar tabakadır. Bu damarlar sayesinde fazla ışıkta göz bebeğimiz küçülür, karanlıkta ise daha çok ışık alabilmek için büyür ama bu hareketi oldukça yavaş yapar. Üçüncü tabaka da retina adı verilen, ışığa duyarlı kılcal damar ağlarından oluşan ağ tabakasıdır.Köpek, kedi, geyik, karaca gibi hayvanların gözlerinin arkasında, yani retinalarında ayna gibi, yansıtıcı özel bir tabaka .vardır. Eğer karanlıkta gözlerine el lambası veya araba farı gibi bir ışık tutarsanız, bu ışık gözlerinin içinden yansır ve gözleri karanlıkta pınl pırıl parlar. İnsanların gözlerinin retinasında ise böyle bir yansıtıcı tabaka yoktur. Fotoğraf makinesinin flaşı çok kısa bir zamanda çok kuvvetli bir ışık verir. Gözbebeğimiz ise bu kadar kısa zamanda küçülmeye fırsat bulamaz. Işık doğrudan retinaya ulaşır ve oradan da doğrudan kılcal damarların görüntüsü yansır. İşte flaşla çekilen fotoğraflarda görülen bu kırmızılık retina tabakasındaki kılcal damarların görüntüsüdür.
Namazda iftidah tekbirinin hükmü farzdır.
405 yıl hiç durmadan Kur’an okunan yer, Topkapı Sarayı, Hırka-i Saadet dairesidir.
Hz. Musa (a.s.)’ın kayınpederi Hz. Şuayb (a.s.)dır.
Namazda ilk tahiyyatta oturmanın hükmü vaciptir.
Peygamberimizin mübarek cenazesini Hz. Ali yıkamıştır.
Mısır’a hükümdar olan peygamber Hz.Yusuf (a.s.)dur.
Allah (c.c.)’ın hoşuna gitmeyen helal boşanmadır.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in İstanbul’da yatan sahabesi Ebu Eyyub El Ensardir.
Hz. Yakup (a.s.)’ın lakabı İsraildir.
Felak ve Nas surelerinin ortak adı Muavizeteyndir.
“Adalet mülkün temelidir” sözü Hz. Ömer’e aittir?
Neden? Niçin? Nasıl?
Fotoğraflarda gözler niçin kırmızı çıkıyor?
Geceleri flaşla çekilen fotoğraflarda genellikle gözler kırmızı çıkar. Peki fotoğraftaki güzelliği bozan bu olay nasıl olur? Niçin her zaman olmaz? Niçin gündüzleri flaşla çekilen fotoğraflarda olmaz? Gözümüz iç içe geçmiş üç tabakadan oluşur. En dışarıdaki gözümüzü koruyan ve göz akı da denilen sert tabakadır. İkincisi, kan damarlarından meydana gelmiş ve ortasında göz bebeğinin bulunduğu damar tabakadır. Bu damarlar sayesinde fazla ışıkta göz bebeğimiz küçülür, karanlıkta ise daha çok ışık alabilmek için büyür ama bu hareketi oldukça yavaş yapar. Üçüncü tabaka da retina adı verilen, ışığa duyarlı kılcal damar ağlarından oluşan ağ tabakasıdır.Köpek, kedi, geyik, karaca gibi hayvanların gözlerinin arkasında, yani retinalarında ayna gibi, yansıtıcı özel bir tabaka .vardır. Eğer karanlıkta gözlerine el lambası veya araba farı gibi bir ışık tutarsanız, bu ışık gözlerinin içinden yansır ve gözleri karanlıkta pınl pırıl parlar. İnsanların gözlerinin retinasında ise böyle bir yansıtıcı tabaka yoktur. Fotoğraf makinesinin flaşı çok kısa bir zamanda çok kuvvetli bir ışık verir. Gözbebeğimiz ise bu kadar kısa zamanda küçülmeye fırsat bulamaz. Işık doğrudan retinaya ulaşır ve oradan da doğrudan kılcal damarların görüntüsü yansır. İşte flaşla çekilen fotoğraflarda görülen bu kırmızılık retina tabakasındaki kılcal damarların görüntüsüdür.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



