Siteme hoş geldiniz.Burada yayınlanan yazılar benim okuyup da beğendiğim ve sizlerle paylaşmak istediğim, kaynak gösterilerek yayınlanan yazılardan oluşuyor.Blog sahibesi olan ben, siz misafirlerime keyifli okumalar diliyorum.
29 Ocak, 2010
YükseltinTavan Kirişini Ustalar
Amerikali usta yazar Jerome David Salinger ölmüş. Severdim. Üzgünüm.
02 Aralık, 2009
İşte Yine Şehvar
Annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı / Nazım Hikmet
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı / Nazım Hikmet
Editörden
Ey örtüsüne bürünemeyen Nefsim!
Neden söz dinlemiyorsun? Sana şu örtüyü üzerine al diyorum. Bak millet (ne yazık ki sayıları giderek azalsada) nasıl örtünmüş. Bir kere de itiraz etmesen, dediğimi yapsan. Sabretsen göreceksin, haklı olduğumu, bu örtünün sana çok yakıştığını. Bana hep kötü örnekleri göstereceğine (bak bunun örtüsü incecik, hele şunun hiç yok) biraz sussan, bu kadar çok söylenmesen, bağırıp çağırmasanda, bastırdığın o sesi duysam.
Ey asi Nefsim?
Sana söylüyorum. Duyuyor musun? Elbette ki duyuyorsun. Ama işine gelmiyor değil mi? Laf kalabalığı yaparak beni oyalıyorsun. Saniyeyi, dakikayı hesab ederek, ne çalarsan kârdan sayıyorsun. Böylece günlerimi azar azar tüketiyorsun. Bende uyuşmuş gibi, arada bir kulağıma gelen, fısıltı şeklindeki sayıklamayla (sürekli doğruyu söyleyen iç sesimle) yaşayıp gidiyorum.
Ey emreden Nefsim!
Benimde hiç işime gelmiyor (daha doğrusu, gelmemeli) sana uymak. Nasıl gelsin ki? Senin isteklerin, eşittir, kuralın dışında kalmak. Kuralın dışında kalmak, eşittir, FELAKET!
Ey kandırıkçı Nefsim!
Sonuç;(Hesabım her ne kadar kötü olsa da) iki kere ikinin dört ettiği gibi açık ve net. Ben bunu biliyorum. Bu şartlar altında sana uymam ahmaklık olmaz mı? Ben ahmak mıyım ki sana uyayım?
Ey hasta Nefsim!
Sana şifa verecek bir sıtma gerek. Öyle bir sıtma ki; şiddetli bir titremeyle başlayan. Bedenin titredikçe daha çok örtünecek, örtündükçe de daha çok içine döndürecek.
Hastalık geçip yataktan kalktığında kendini en güzel elbiseye (takva) bürünmüş olarak aynanın karşısında göreceksin.
Tabi eğer eziyete razıysan ve sonsuz kurtuluşu istiyorsan!!!
<><><><>
“Bir sonraki güne bıraktığım işler var. Bir sonraki günün özelliği ne ise, her defasında yeniden yakalayamıyorum o özelliği, bir sonraki güne kalıyor…” Lao müstearlı bir yazarın düşündürücü iki satırı, bende o özelliği yakalayamayanlardanım! Ya siz?
Şehvar okuyucusunu seviyor, inşallah sizlerde onu seviyorsunuzdur. Dergimizin bu sayısındaki yazıları ben çok beğendim, umarım sizde aynı şeyi düşünürsünüz.
Düşünürüm! Düşünürsün!! Düşünürüz!!!
delikız
Neden söz dinlemiyorsun? Sana şu örtüyü üzerine al diyorum. Bak millet (ne yazık ki sayıları giderek azalsada) nasıl örtünmüş. Bir kere de itiraz etmesen, dediğimi yapsan. Sabretsen göreceksin, haklı olduğumu, bu örtünün sana çok yakıştığını. Bana hep kötü örnekleri göstereceğine (bak bunun örtüsü incecik, hele şunun hiç yok) biraz sussan, bu kadar çok söylenmesen, bağırıp çağırmasanda, bastırdığın o sesi duysam.
Ey asi Nefsim?
Sana söylüyorum. Duyuyor musun? Elbette ki duyuyorsun. Ama işine gelmiyor değil mi? Laf kalabalığı yaparak beni oyalıyorsun. Saniyeyi, dakikayı hesab ederek, ne çalarsan kârdan sayıyorsun. Böylece günlerimi azar azar tüketiyorsun. Bende uyuşmuş gibi, arada bir kulağıma gelen, fısıltı şeklindeki sayıklamayla (sürekli doğruyu söyleyen iç sesimle) yaşayıp gidiyorum.
Ey emreden Nefsim!
Benimde hiç işime gelmiyor (daha doğrusu, gelmemeli) sana uymak. Nasıl gelsin ki? Senin isteklerin, eşittir, kuralın dışında kalmak. Kuralın dışında kalmak, eşittir, FELAKET!
Ey kandırıkçı Nefsim!
Sonuç;(Hesabım her ne kadar kötü olsa da) iki kere ikinin dört ettiği gibi açık ve net. Ben bunu biliyorum. Bu şartlar altında sana uymam ahmaklık olmaz mı? Ben ahmak mıyım ki sana uyayım?
Ey hasta Nefsim!
Sana şifa verecek bir sıtma gerek. Öyle bir sıtma ki; şiddetli bir titremeyle başlayan. Bedenin titredikçe daha çok örtünecek, örtündükçe de daha çok içine döndürecek.
Hastalık geçip yataktan kalktığında kendini en güzel elbiseye (takva) bürünmüş olarak aynanın karşısında göreceksin.
Tabi eğer eziyete razıysan ve sonsuz kurtuluşu istiyorsan!!!
<><><><>
“Bir sonraki güne bıraktığım işler var. Bir sonraki günün özelliği ne ise, her defasında yeniden yakalayamıyorum o özelliği, bir sonraki güne kalıyor…” Lao müstearlı bir yazarın düşündürücü iki satırı, bende o özelliği yakalayamayanlardanım! Ya siz?
Şehvar okuyucusunu seviyor, inşallah sizlerde onu seviyorsunuzdur. Dergimizin bu sayısındaki yazıları ben çok beğendim, umarım sizde aynı şeyi düşünürsünüz.
Düşünürüm! Düşünürsün!! Düşünürüz!!!
delikız
Hz. Peygamber, bayramı nasıl geçirirdi? / Alıntı
Bayram günleri, büyük sevinç ve neşe günleridir. Bayramlar, insanları kaynaştırıp bir araya getiren en güzel vesilelerden biridir. Bayramlarda, yardımlaşma duyguları artmakta, hediyeleşme ruhu yükselmektedir. Hiç şüphesiz Kurban bayramının müminler nezdinde ayrı bir yeri ve önemi var, zira Kurban Bayramı, Allah'a yaklaşma fırsatı bulduğumuz, O'nun rızası için 'kan akıttığımız' bir bayram günüdür.
İlk Bayram
Ramazan ve Kurban bayramları Hicretin ikinci yılından itibaren anılmaya başlanmıştır. Buhari'nin naklettiği bir hadiste Efendimiz (sav): "Bu günde yapacağımız ilk şey namaz kılmaktır" buyurmuştur. Bu sebeple Bayram günleri, tüm müminler olarak dünyanın her yerinde yaptığımız ilk şey namaz kılmaktır. Ebu Davud'un naklettiğine göre Hz. Peygamber, bayram günlerini 'yeme içme günleri' olarak değerlendirmiştir.
Zilhicce ayı
İçinde Kurban Bayramı'nın da bulunduğu Zilhicce ayı, mübarek ayların en önemlilerinden sayılmıştır. Zilhicce ayının sekizinci gününe, 'Terviye Günü', dokuzuncu gününe 'Arefe Günü', onuncu ve bayramın olduğu güne de 'Nahr Günü' denilmiştir. Ondan sonra gelen üç güne de 'Teşrik Günleri' adı verilmiştir.
Cihaddan sonra en hayırlı amel!
Zilhicce'nin on gününde işlenen ameller, diğer günlerde işlenen amellerden ve yapılan kulluktan daha sevimlidir. Bu on günde tutulacak her oruç bir senenin orucuna denktir. Her gecesini namazla geçirmek de Kadir gecesini değerlendirme gibidir. [İbn Mace, Ebu Davud]
Hz. Peygamber böyle söyleyince, orada bulunan sahabiler: "Ey Allah'ın Resulü! Allah yolundaki cihaddan da mı daha kıymetlidir?" diye sorunca, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Evet, cihaddan daha kıymetlidir. Ancak canını, malını esirgemeden harbe gidip şehid olan kimsenin cihadı daha kıymetlidir." [Buhari, Tirmizi]
Bayram günü eğlenmek doğru mu?
Bayram günleri sevinç günleri olduğu için, bu sevincin açıkça gösterilmesine vesile olacak meşru oyun ve eğlencelere de müsaade edilmiştir. Bu hususta Müslim'de ayrı bir bölüm ayrılmış ve misaller verilmiştir. Bunlardan birinde Hz. Âişe validemiz şöyle anlatır:
"Bir grup Habeşli, bir bayram günü mızrak ve kalkanlarıyla gösteriler yaparken raks eder gibi oynuyorlardı. Peygamber (sav) beni çağırdı. Başımı onun omzuna dayadım. Bu vaziyette onların harp oyununa bakmaya başladık. Ta onlara bakmaktan ilk vazgeçen ben oluncaya kadar..." [Müslim]
Ancak bayramdaki sevincin gaflete ve peşinden günaha dönüşecek kadar taşkınlığa varmaması lazımdır. Eğlence, meşru dairede olmalı ve günah unsurlarını taşımamalıdır. Bayram günleri, Allah'ın kullarına bir ziyafetidir, bu ziyafet gününde en çok O'nu anmak gerekir.
Bayramlaşma nasıl yapılır?
Saadet Asrında Sahabiler birbirleriyle "Bârekâllâhü lenâ ve leküm" diyerek bayramlaşırlardı, yani: "Allah bizden de, sizden de kabul etsin" dedikleri rivayet edilir. Sahabilerin, tokalaştıkları ve musafaha yaptıkları da rivayet edilmiştir.
Bu tebrikleşme bizim dilimizde "Bayramınız mübarek olsun, bayramınızı kutlu olsun, hayırlı bayramlar" gibi sözlerle ifade edilebilir.
[Kaynak: Mehmet Paksu, Mübarek Aylar, Günler ve Geceler]
Hz. Peygamber'in bayram günü
Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; bayram günü erkenden kalkar, abdest alır, misvak ile dişlerini temizler, güzel kokular sürünür ve bayrama en güzel elbisesi ile giderdi.
İbn-i Ömer'in rivayetiyle: Peygamber efendimizin, pamuktan desenli bir hırkası vardı ve onu her bayramda giyerdi.
İbn-i Mace rivayetiyle: Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; Ramazan bayramı günü bir şey yemedikçe bayram namazı için evden çıkmaz ve kurban bayramı gününde de namazdan dönmedikçe bir şey yemezdi.
Dönerken, namaza gittiği yoldan başka bir yoldan dönerdi. Karşılaştığı müminlerle bayramlaşır, onlara selam verir tebessüm ederdi.
Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; bayram günleri bol bol sadaka verirdi. Milligazete
İlk Bayram
Ramazan ve Kurban bayramları Hicretin ikinci yılından itibaren anılmaya başlanmıştır. Buhari'nin naklettiği bir hadiste Efendimiz (sav): "Bu günde yapacağımız ilk şey namaz kılmaktır" buyurmuştur. Bu sebeple Bayram günleri, tüm müminler olarak dünyanın her yerinde yaptığımız ilk şey namaz kılmaktır. Ebu Davud'un naklettiğine göre Hz. Peygamber, bayram günlerini 'yeme içme günleri' olarak değerlendirmiştir.
Zilhicce ayı
İçinde Kurban Bayramı'nın da bulunduğu Zilhicce ayı, mübarek ayların en önemlilerinden sayılmıştır. Zilhicce ayının sekizinci gününe, 'Terviye Günü', dokuzuncu gününe 'Arefe Günü', onuncu ve bayramın olduğu güne de 'Nahr Günü' denilmiştir. Ondan sonra gelen üç güne de 'Teşrik Günleri' adı verilmiştir.
Cihaddan sonra en hayırlı amel!
Zilhicce'nin on gününde işlenen ameller, diğer günlerde işlenen amellerden ve yapılan kulluktan daha sevimlidir. Bu on günde tutulacak her oruç bir senenin orucuna denktir. Her gecesini namazla geçirmek de Kadir gecesini değerlendirme gibidir. [İbn Mace, Ebu Davud]
Hz. Peygamber böyle söyleyince, orada bulunan sahabiler: "Ey Allah'ın Resulü! Allah yolundaki cihaddan da mı daha kıymetlidir?" diye sorunca, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Evet, cihaddan daha kıymetlidir. Ancak canını, malını esirgemeden harbe gidip şehid olan kimsenin cihadı daha kıymetlidir." [Buhari, Tirmizi]
Bayram günü eğlenmek doğru mu?
Bayram günleri sevinç günleri olduğu için, bu sevincin açıkça gösterilmesine vesile olacak meşru oyun ve eğlencelere de müsaade edilmiştir. Bu hususta Müslim'de ayrı bir bölüm ayrılmış ve misaller verilmiştir. Bunlardan birinde Hz. Âişe validemiz şöyle anlatır:
"Bir grup Habeşli, bir bayram günü mızrak ve kalkanlarıyla gösteriler yaparken raks eder gibi oynuyorlardı. Peygamber (sav) beni çağırdı. Başımı onun omzuna dayadım. Bu vaziyette onların harp oyununa bakmaya başladık. Ta onlara bakmaktan ilk vazgeçen ben oluncaya kadar..." [Müslim]
Ancak bayramdaki sevincin gaflete ve peşinden günaha dönüşecek kadar taşkınlığa varmaması lazımdır. Eğlence, meşru dairede olmalı ve günah unsurlarını taşımamalıdır. Bayram günleri, Allah'ın kullarına bir ziyafetidir, bu ziyafet gününde en çok O'nu anmak gerekir.
Bayramlaşma nasıl yapılır?
Saadet Asrında Sahabiler birbirleriyle "Bârekâllâhü lenâ ve leküm" diyerek bayramlaşırlardı, yani: "Allah bizden de, sizden de kabul etsin" dedikleri rivayet edilir. Sahabilerin, tokalaştıkları ve musafaha yaptıkları da rivayet edilmiştir.
Bu tebrikleşme bizim dilimizde "Bayramınız mübarek olsun, bayramınızı kutlu olsun, hayırlı bayramlar" gibi sözlerle ifade edilebilir.
[Kaynak: Mehmet Paksu, Mübarek Aylar, Günler ve Geceler]
Hz. Peygamber'in bayram günü
Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; bayram günü erkenden kalkar, abdest alır, misvak ile dişlerini temizler, güzel kokular sürünür ve bayrama en güzel elbisesi ile giderdi.
İbn-i Ömer'in rivayetiyle: Peygamber efendimizin, pamuktan desenli bir hırkası vardı ve onu her bayramda giyerdi.
İbn-i Mace rivayetiyle: Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; Ramazan bayramı günü bir şey yemedikçe bayram namazı için evden çıkmaz ve kurban bayramı gününde de namazdan dönmedikçe bir şey yemezdi.
Dönerken, namaza gittiği yoldan başka bir yoldan dönerdi. Karşılaştığı müminlerle bayramlaşır, onlara selam verir tebessüm ederdi.
Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; bayram günleri bol bol sadaka verirdi. Milligazete
Senin İsmail’in Hangisi? / Ali Şeriati
"Senin İsmail'in kimdir? Veya nedir?
Makamın mı? Onurun mu? Mevkin mi? Statün mü? Mesleğin mi?
Paran mı? Evin mi? Bağın mı? Otomobilin mi?
Ma'şukun mu? Ailen mi?
İlmin mi? Rütben mi? Sanat ve maharetin mi?
Ruhaniyetin mi? Alimliğin mi? Elbisen mi?
Adın mı? Namın mı? Şöhretin mi?
Canın mı? Ruhun mu? Gençliğin mi? Güzelliğin mi?
Ben nereden bileyim? Bunu sen kendin bilirsin.
Her ne ve kim ise onu sen kendin minaya getirmeli ve Kurban için seçmelisin. Ben sadece onun alametlerini sana söyleyebilirim.
Seni iman yolunda zayıflatan, "gitmek"te olan seni "kalma"ya çağıran, Seni "sorumluluk" yolunda şüpheye düşüren, seni kendine bağlayan ve alıkoyan, gönül bağlılığı,mesaj işitmene, hakikati itiraf etmene izin vermeyen, seni firara çağıran, seni maslahatçı izah ve yorumlara sürükleyen ve aşkı,seni kör eden her şey…
İbrahimsin! Ve İsmaili zaafın seni İblis'in oyuncağı haline getirebilir. Hayatında şeref, saygınlık, iftihar ve faziletin doruklarında bir tek şey vardır ki onu elde etmek için zirveden inebilir onu kaybetmemek için bütün İbrahimi kazanımlarını yitirebilirsin:
O İsmailindir. İsmailinin bir şahıs veya başka bir şey olması mümkündür; bir durum bir konum, bir zaaf noktası olması imkan dahilindedir.
Ey "Hakk'a teslim olan", "Allah'ın kulu"!
Hakikatin senden istediği şey, işte budur.
Budur "imanın daveti", "risaletin mesajı".
Bu senin sorumluluğundur, ey "sorumlu insan"!
Ey "İsmail'in babası"!
"İsmail'ini öldür"!
"Kendi ellerinle kurban et"!
Makamın mı? Onurun mu? Mevkin mi? Statün mü? Mesleğin mi?
Paran mı? Evin mi? Bağın mı? Otomobilin mi?
Ma'şukun mu? Ailen mi?
İlmin mi? Rütben mi? Sanat ve maharetin mi?
Ruhaniyetin mi? Alimliğin mi? Elbisen mi?
Adın mı? Namın mı? Şöhretin mi?
Canın mı? Ruhun mu? Gençliğin mi? Güzelliğin mi?
Ben nereden bileyim? Bunu sen kendin bilirsin.
Her ne ve kim ise onu sen kendin minaya getirmeli ve Kurban için seçmelisin. Ben sadece onun alametlerini sana söyleyebilirim.
Seni iman yolunda zayıflatan, "gitmek"te olan seni "kalma"ya çağıran, Seni "sorumluluk" yolunda şüpheye düşüren, seni kendine bağlayan ve alıkoyan, gönül bağlılığı,mesaj işitmene, hakikati itiraf etmene izin vermeyen, seni firara çağıran, seni maslahatçı izah ve yorumlara sürükleyen ve aşkı,seni kör eden her şey…
İbrahimsin! Ve İsmaili zaafın seni İblis'in oyuncağı haline getirebilir. Hayatında şeref, saygınlık, iftihar ve faziletin doruklarında bir tek şey vardır ki onu elde etmek için zirveden inebilir onu kaybetmemek için bütün İbrahimi kazanımlarını yitirebilirsin:
O İsmailindir. İsmailinin bir şahıs veya başka bir şey olması mümkündür; bir durum bir konum, bir zaaf noktası olması imkan dahilindedir.
Ey "Hakk'a teslim olan", "Allah'ın kulu"!
Hakikatin senden istediği şey, işte budur.
Budur "imanın daveti", "risaletin mesajı".
Bu senin sorumluluğundur, ey "sorumlu insan"!
Ey "İsmail'in babası"!
"İsmail'ini öldür"!
"Kendi ellerinle kurban et"!
Sevgili Dost / Ali Ural
Sevgili Dost!
Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi. Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba insan denince hatırlanıyor muyuz?
Sevgili Dost,
İnsan deyince aklıma, Kur'an'ın kalbi "Yasin" geliyor."Yasin" yani "Ey İnsan!"
Önceki gün her taşına üzüntünün ve acının sindiği bir evdeydik."Yasin" okudum. Oğlunu kaybeden anne, kocasını kaybeden gelin, babasını kaybeden çocuklar ve ağabeyini kaybeden dostum dinliyorlardı beni. Ben taziyeye gelmiştim;ama otuz dört yaşında arkasında dört çocuk bırakarak ahirete göç eden birinin yakınları için söylenebilecek her sözün, eksik ve yetersiz olduğunu bildiğimden, önce sustum,sonra "Yasin" okudum. "Yasin" yani "Ey İnsan"
"Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz. Önden gönderdikleri işleri ve bıraktıkları eserleri yazarız. Zaten biz her şeyi apaçık bir kitap olan Levhi Mahfuz'da sayıp yazmışızdır."(Yasin,12) ayetini okurken Zeyd Bin Sabit'in, Enes Bin Malik'e söylediği şu sözü hatırladım:
"EY ENES BİLMEZ MİSİN ADIMLAR YAZILIYOR!"
Montaigne,"Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim" diyerek, insanın istese de gecikemeyeceği en önemli randevusunu hatırlatıyor. Bunun üzerine ajandalarımızı karıştırıp, böyle bir randevumuz olup olmadığına bakıyoruz: Hayır, böyle bir randevu gözükmüyor. Eliot gibi, ölümün ne kadar çok kurbanı olduğunu çok az hatırlıyor ve çok çabuk unutuyoruz:
"Bir kış sabahının kirli sisi altındaLondra Köprüsünden bir kalabalık seli aktıÖlümün bu kadar çok kurbanı olduğunu düşünmemiştim."
Hz.Ömer her sabah kapısına vurup:
"ÖLÜM VAR EY ÖMER!" demesi için adam tutuyor.
Bize "Kelepir daire var!" diyen emlakçılar nasıl hatırlatacak ölümü. Türümüzün en önemli özelliklerinden olan "hafıza" devre dışı kalmaktan,sadece dostların telefonlarını ezberinde tutmaktan ne zaman kurtulacak?
Sevgili Dost,
Öldükten sonra hatırlayacak mısın beni? Neler hatırlatacak ve nasıl hatırlayacaksın? Bir yıl sonra aklına gelecek miyim? Ya beş yıl sonra?
Montana'nın Choteau Kasabası yerlilerinden 75 yaşındaki Billy Miller, on yıldır her sabah 11'de şehre iner, atını hep aynı yere bağlar, bütün gününü arkadaşlarıyla geçirdikten sonra, güneş batarken evine dönermiş. Günün birinde adamcağız ölmüş, atı da çiftlik arazisinde serbest bırakılmış. Miller'in ölümünün ertesi günü saat 11'e doğru atın şehrin yolunu tuttuğu görülmüş. Saat tam 11'de her zaman bağlandığı yere gelen at, bütün gün orada beklemiş ve gün batarken de çiftliğe geri dönmüş. At,bu günlük programını ölünceye kadar tekrarlamış.
Ah vefa!
İnsan türünün en önemli özelliklerinden biriydin sen. Acaba türümüzün başka hangi özelliklerini kaybettik, acaba hangi özelliklerini taşıyoruz; bir at daha göndersen.
Bu sabah kuş sesleriyle uyanıyorum.
Acaba "İnsan" denince hatırlanıyor muyuz?
Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi. Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba insan denince hatırlanıyor muyuz?
Sevgili Dost,
İnsan deyince aklıma, Kur'an'ın kalbi "Yasin" geliyor."Yasin" yani "Ey İnsan!"
Önceki gün her taşına üzüntünün ve acının sindiği bir evdeydik."Yasin" okudum. Oğlunu kaybeden anne, kocasını kaybeden gelin, babasını kaybeden çocuklar ve ağabeyini kaybeden dostum dinliyorlardı beni. Ben taziyeye gelmiştim;ama otuz dört yaşında arkasında dört çocuk bırakarak ahirete göç eden birinin yakınları için söylenebilecek her sözün, eksik ve yetersiz olduğunu bildiğimden, önce sustum,sonra "Yasin" okudum. "Yasin" yani "Ey İnsan"
"Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz. Önden gönderdikleri işleri ve bıraktıkları eserleri yazarız. Zaten biz her şeyi apaçık bir kitap olan Levhi Mahfuz'da sayıp yazmışızdır."(Yasin,12) ayetini okurken Zeyd Bin Sabit'in, Enes Bin Malik'e söylediği şu sözü hatırladım:
"EY ENES BİLMEZ MİSİN ADIMLAR YAZILIYOR!"
Montaigne,"Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim" diyerek, insanın istese de gecikemeyeceği en önemli randevusunu hatırlatıyor. Bunun üzerine ajandalarımızı karıştırıp, böyle bir randevumuz olup olmadığına bakıyoruz: Hayır, böyle bir randevu gözükmüyor. Eliot gibi, ölümün ne kadar çok kurbanı olduğunu çok az hatırlıyor ve çok çabuk unutuyoruz:
"Bir kış sabahının kirli sisi altındaLondra Köprüsünden bir kalabalık seli aktıÖlümün bu kadar çok kurbanı olduğunu düşünmemiştim."
Hz.Ömer her sabah kapısına vurup:
"ÖLÜM VAR EY ÖMER!" demesi için adam tutuyor.
Bize "Kelepir daire var!" diyen emlakçılar nasıl hatırlatacak ölümü. Türümüzün en önemli özelliklerinden olan "hafıza" devre dışı kalmaktan,sadece dostların telefonlarını ezberinde tutmaktan ne zaman kurtulacak?
Sevgili Dost,
Öldükten sonra hatırlayacak mısın beni? Neler hatırlatacak ve nasıl hatırlayacaksın? Bir yıl sonra aklına gelecek miyim? Ya beş yıl sonra?
Montana'nın Choteau Kasabası yerlilerinden 75 yaşındaki Billy Miller, on yıldır her sabah 11'de şehre iner, atını hep aynı yere bağlar, bütün gününü arkadaşlarıyla geçirdikten sonra, güneş batarken evine dönermiş. Günün birinde adamcağız ölmüş, atı da çiftlik arazisinde serbest bırakılmış. Miller'in ölümünün ertesi günü saat 11'e doğru atın şehrin yolunu tuttuğu görülmüş. Saat tam 11'de her zaman bağlandığı yere gelen at, bütün gün orada beklemiş ve gün batarken de çiftliğe geri dönmüş. At,bu günlük programını ölünceye kadar tekrarlamış.
Ah vefa!
İnsan türünün en önemli özelliklerinden biriydin sen. Acaba türümüzün başka hangi özelliklerini kaybettik, acaba hangi özelliklerini taşıyoruz; bir at daha göndersen.
Bu sabah kuş sesleriyle uyanıyorum.
Acaba "İnsan" denince hatırlanıyor muyuz?
Cenazeme Gelir Misiniz? (bir ölüm rabıtası) / Senai Demirci
Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Birden geliverdi değil mi? Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin “az sonra”lar havada asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı. Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları devrildi göğsüne.
Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana giren, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi.
“Daha dün konuşmuştuk ama...” diyorsun. “Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı.“Hiç beklenmedik bir ölüm!” “Vakitsiz” “Erken!” “Sürpriz!”
İşine ara vereceksin bugün... Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım.“Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış” dedin. “Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık.”“Rahmetli...” sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.
İki yakasında da eksiğim İstanbul’un. Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.Hayret!
Ben öldüm bu defa... Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen.
Gitsen de bir gitmesen de bir, bir cenaze olacak cami avlularından birinde...Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp... Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım bu benim.
Başroldeyim.
Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı... Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı... Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı... Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı.... Elbiseleri evden çıkarılacak adamı... Ben oynayacağım.Yatağı soğuk kalacak adamı... Akşam eve dönmeyecek adamı... Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı... Sofrada yeri olmayacak adamı... Adı telefon rehberinden silinecek adamı... Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.... Ben oynayacağım.
Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı... Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı... “Adı neydi... Hani..!” diye yokluğu kanıksanacak adamı... Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı... Ben oynuyorum bugün...Sahnedeyim.Beklerim.En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.
İşte davetiyen:Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan,her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan,her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren,her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan,doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan,kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan,damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan,ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan,sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan,unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen,güzelliğini aynaların kırıklarında arayan,toprağa girmeye üşenen,uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız senai demirci
doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan “her nefis ölümü tadacaktır!” yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır.Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.
Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana giren, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi.
“Daha dün konuşmuştuk ama...” diyorsun. “Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı.“Hiç beklenmedik bir ölüm!” “Vakitsiz” “Erken!” “Sürpriz!”
İşine ara vereceksin bugün... Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım.“Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış” dedin. “Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık.”“Rahmetli...” sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.
İki yakasında da eksiğim İstanbul’un. Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.Hayret!
Ben öldüm bu defa... Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen.
Gitsen de bir gitmesen de bir, bir cenaze olacak cami avlularından birinde...Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp... Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım bu benim.
Başroldeyim.
Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı... Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı... Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı... Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı.... Elbiseleri evden çıkarılacak adamı... Ben oynayacağım.Yatağı soğuk kalacak adamı... Akşam eve dönmeyecek adamı... Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı... Sofrada yeri olmayacak adamı... Adı telefon rehberinden silinecek adamı... Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.... Ben oynayacağım.
Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı... Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı... “Adı neydi... Hani..!” diye yokluğu kanıksanacak adamı... Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı... Ben oynuyorum bugün...Sahnedeyim.Beklerim.En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.
İşte davetiyen:Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan,her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan,her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren,her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan,doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan,kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan,damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan,ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan,sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan,unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen,güzelliğini aynaların kırıklarında arayan,toprağa girmeye üşenen,uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız senai demirci
doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan “her nefis ölümü tadacaktır!” yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır.Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.
Bir Portre
1208 yılında Eskişehir’in Sivrihisar ilçesine bağlı Hortu köyünde doğan (bugün Nasrettin Hoca Kasabasıdır) Nasrettin Hoca, insanlara doğru yolu gösteren, iyilikleri bildiren, doğruya sevk eden kölüklerden sakındıran bir velidir. Bu işi yaparken tabiatı icabı kendisine has bir yol tutmuştur. Böylece hakkın anlatılması ve cemiyetteki bozuk yönlerin düzeltilmesi için, meseleyi halkın anlayacağı bir dil ve üslub ile, gayet manidar latifeler halinde kısa ve öz olarak dile getirmiştir.
Nükteden uzak bir takım fıkraların onunla bir ilgisi yoktur. Manidar latifeleri önce yakın çevresinde şifai olarak dilden dile dolaşmış, sonraları gitgide yayılmış ve zamanla bir takım değişiklilere uğramıştır. Bu sebeple onun olmayan bayağı fıkralar da Nasrettin hocaya mâl edilerek anlatılmıştır.
Yapılan ilmi çalışmalar, onun ilim ve edep sahibi bir veli olduğunu, söz konusu sıradan basit fıkraları söylemediğini açıkça göstermektedir. Ayrıca, Nasrettin Hocanın efsanevi bir kişi değil, on üçüncü asırda Anabolu Selçukluları zamanında yaşamış salih bir Müslüman olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü nükteleri, bir insanın başından geçen gülünç hadiselerin ifadesi değil, görünüşte gülünç, aslında ince hikmetleri dile getiren, düşündürücü latifelerdir. Ayrıca Türk milletinin zeka inceliğini, nükte gücüne en iyi şekilde yansıtan bu nüktelerin belirli vasfı; Allah’ü Tealanın emir ve yasaklarını latif bir üslup ile bildirmesidir.
Nasrettin Hoca fıkraları, batı dillerine de çevrilmiş ve bu dillerde Hoca hakkında mühim neşriyatlar yapılmıştır.
Bu latifelerin toplandığı eserlerden biri Londra British Museum’dadır.
Testi
Nasrettin Hoca, oğlunu çeşmeye gönderecekmiş. Testiyi eline verdikten sonra oğlunun kulağını çekmiş. Sonra da:-Sakın testiyi kırma! diye bağırmış. Bu durumu görenler: -Ne yapıyorsun Hoca Efendi demişler. Çocuk testiyi kırmış değil ki... Hiç suçu olmayan çocuğu ne diye azarlıyorsun Hoca:-Testi kırıldıktan sonra iş işten geçmiş olur demiş.
Nükteden uzak bir takım fıkraların onunla bir ilgisi yoktur. Manidar latifeleri önce yakın çevresinde şifai olarak dilden dile dolaşmış, sonraları gitgide yayılmış ve zamanla bir takım değişiklilere uğramıştır. Bu sebeple onun olmayan bayağı fıkralar da Nasrettin hocaya mâl edilerek anlatılmıştır.
Yapılan ilmi çalışmalar, onun ilim ve edep sahibi bir veli olduğunu, söz konusu sıradan basit fıkraları söylemediğini açıkça göstermektedir. Ayrıca, Nasrettin Hocanın efsanevi bir kişi değil, on üçüncü asırda Anabolu Selçukluları zamanında yaşamış salih bir Müslüman olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü nükteleri, bir insanın başından geçen gülünç hadiselerin ifadesi değil, görünüşte gülünç, aslında ince hikmetleri dile getiren, düşündürücü latifelerdir. Ayrıca Türk milletinin zeka inceliğini, nükte gücüne en iyi şekilde yansıtan bu nüktelerin belirli vasfı; Allah’ü Tealanın emir ve yasaklarını latif bir üslup ile bildirmesidir.
Nasrettin Hoca fıkraları, batı dillerine de çevrilmiş ve bu dillerde Hoca hakkında mühim neşriyatlar yapılmıştır.
Bu latifelerin toplandığı eserlerden biri Londra British Museum’dadır.
Testi
Nasrettin Hoca, oğlunu çeşmeye gönderecekmiş. Testiyi eline verdikten sonra oğlunun kulağını çekmiş. Sonra da:-Sakın testiyi kırma! diye bağırmış. Bu durumu görenler: -Ne yapıyorsun Hoca Efendi demişler. Çocuk testiyi kırmış değil ki... Hiç suçu olmayan çocuğu ne diye azarlıyorsun Hoca:-Testi kırıldıktan sonra iş işten geçmiş olur demiş.
İLGİNÇ!!!

İlginç!
İnsan ajandasında bir dini toplantı için zaman bulamaz ama dünyalık işler için çok zaman bulur…

İlginç!
İnsan konserde ilk sıralarda olmak için çaba sarf eder ama camide ilk sıralarda olmak için çaba sarf etmez…
-KIRKAMBAR-
Kısa… Kısa…
İlk vahiy Hira Mağarasında gelmiştir.
Ağaç kovuğunda şehit edilen peygamber Hz. Zekeriyya(a.s.)dır.
Mısır’a hükümdar olan peygamber Hz. Yusuf(a.s.)dır.
Namaza başlarken elleri kaldırmak Sünnettir.
Rumeli Hisarını Fatih Sultan Mehmet, Anadolu Hisarını Yıldırım Beyazıt yaptırmıştı.
Miracın en büyük hediyesi 5 vakit namazdır.
Ramazan hicri takvimin 9. ayıdır.
Muharrem hicri yılın 1. ayırdır.
Medyen kavmine peygamber olarak Hz. Şuayb (a.s.) gönderilmiştir.
Neden? Niçin? Nasıl?
Suyun Altında Niçin Bulanık Görürüz?
Denize dalıp gözlerimizi açtığımızda etrafı bulanık görürüz ama deniz gözlüğünü takınca her şey netleşir. Anlaşılıyor ki, gözümüzün önünde deniz gözlüğünün içindeki hava olmadıkça, suyun içinde görme işlevinde bir aksama olmaktadır. Gözümüzün dışbükey şeklindeki dış yüzeyi sadece bir mercek görevi görür. Bu mercek olmadan gözümüz ışığı alıp, arka taraftaki retina tabakasına odaklayamaz. Yani gözümüzün dışı bir görme elemanından ziyade, görüntünün ince ayarını yapan basit bir mercektir. Işık, havadan suya veya prizmanın içinden geçerken olduğu gibi, farklı yoğunluktaki cisimlerden geçerken kırılır. Bunu biliyoruz. Gözümüzün yoğunluğu ve dışbükeyliği öyle ayarlanmıştır ki, gelen ışık kırılma sonucunda gözümüzün arkasındaki retinada odaklaşır. Işığın sudaki hızı, gözümüzü geçerkenki hızı ile yaklaşık aynıdır. Ancak suyun yoğunluğu farklı olduğundan buradan gelen ışık, havadan gelecek ışığa göre yoğunluğu ayarlanmış gözümüzde tam kırılmaz, görüntü retinada tam odaklaşamaz ve suyun altında cisimleri flu görürüz. Eğer su ile gözümüz arasına bir cam koyar ve arkasında havanın bulunduğu bir boşluk bırakırsak, sudan havaya geçen ışık oradan gözümüze gelerek normal olarak kırılır ve görüntü de retina da net olarak odaklaşır.
Bunları Biliyor musunuz?
Timsahların dilleri damaklarındadır.
Develerin 3 tane kaşı vardır.
Soğan doğrarken sakız çiğnemek göz yaşarmasını önler.
Bir fil, hortumunda bir defâda 6 litre kadar su tutabilir.
kaptan Cook, Antartika hariç bütün kıtalara ayak basan ilk insandır.
Ortalama bir buzdağının ağırlığı 20 milyon tondur.
Elma, insanları uyanık tutma açısından en verimli kafein kaynağıdır.
Kıta isimlerinin hepsi ayni harfle başlayıp ayni harfle biter.
Bir karınca kendi ağırlığının elli katı ağırlığı kaldırabilir.
İlk vahiy Hira Mağarasında gelmiştir.
Ağaç kovuğunda şehit edilen peygamber Hz. Zekeriyya(a.s.)dır.
Mısır’a hükümdar olan peygamber Hz. Yusuf(a.s.)dır.
Namaza başlarken elleri kaldırmak Sünnettir.
Rumeli Hisarını Fatih Sultan Mehmet, Anadolu Hisarını Yıldırım Beyazıt yaptırmıştı.
Miracın en büyük hediyesi 5 vakit namazdır.
Ramazan hicri takvimin 9. ayıdır.
Muharrem hicri yılın 1. ayırdır.
Medyen kavmine peygamber olarak Hz. Şuayb (a.s.) gönderilmiştir.
Neden? Niçin? Nasıl?
Suyun Altında Niçin Bulanık Görürüz?
Denize dalıp gözlerimizi açtığımızda etrafı bulanık görürüz ama deniz gözlüğünü takınca her şey netleşir. Anlaşılıyor ki, gözümüzün önünde deniz gözlüğünün içindeki hava olmadıkça, suyun içinde görme işlevinde bir aksama olmaktadır. Gözümüzün dışbükey şeklindeki dış yüzeyi sadece bir mercek görevi görür. Bu mercek olmadan gözümüz ışığı alıp, arka taraftaki retina tabakasına odaklayamaz. Yani gözümüzün dışı bir görme elemanından ziyade, görüntünün ince ayarını yapan basit bir mercektir. Işık, havadan suya veya prizmanın içinden geçerken olduğu gibi, farklı yoğunluktaki cisimlerden geçerken kırılır. Bunu biliyoruz. Gözümüzün yoğunluğu ve dışbükeyliği öyle ayarlanmıştır ki, gelen ışık kırılma sonucunda gözümüzün arkasındaki retinada odaklaşır. Işığın sudaki hızı, gözümüzü geçerkenki hızı ile yaklaşık aynıdır. Ancak suyun yoğunluğu farklı olduğundan buradan gelen ışık, havadan gelecek ışığa göre yoğunluğu ayarlanmış gözümüzde tam kırılmaz, görüntü retinada tam odaklaşamaz ve suyun altında cisimleri flu görürüz. Eğer su ile gözümüz arasına bir cam koyar ve arkasında havanın bulunduğu bir boşluk bırakırsak, sudan havaya geçen ışık oradan gözümüze gelerek normal olarak kırılır ve görüntü de retina da net olarak odaklaşır.
Bunları Biliyor musunuz?
Timsahların dilleri damaklarındadır.
Develerin 3 tane kaşı vardır.
Soğan doğrarken sakız çiğnemek göz yaşarmasını önler.
Bir fil, hortumunda bir defâda 6 litre kadar su tutabilir.
kaptan Cook, Antartika hariç bütün kıtalara ayak basan ilk insandır.
Ortalama bir buzdağının ağırlığı 20 milyon tondur.
Elma, insanları uyanık tutma açısından en verimli kafein kaynağıdır.
Kıta isimlerinin hepsi ayni harfle başlayıp ayni harfle biter.
Bir karınca kendi ağırlığının elli katı ağırlığı kaldırabilir.
02 Ekim, 2009
Hz. Fatıma: Peygamberin Kızı Olmak / Ali Ural
Güneş, yakın yıldızlarını biraz daha yaklaşmaya çağırdı kendine. Sonra abasının kanatlarını açıp şefkatle sardı onları. Olacak gibi değil ama oldu, güneş sisteminin en parlak yıldızları bir örtünün altında toplandılar. Dudakları kilitlendi heyecandan. Nefesleri kalp çekicinin altında şekilden şekle girdi. Işıklarını aldıkları kaynağa bu kadar yakın olmamışlardı hiç. Aynı abanın altında olmak, evrendeki değerlerini yeniden belirlemişti. Yalnız onlar değil, bütün kâinat nefesini tutmuş güneşin dudaklarının kımıldamasını bekliyordu. Ve güneşin dudakları kıpırdadı : " Allahım! Bunlar benim Ehl-i beytimdir; onları kötülüklerden koru ve kendilerini tertemiz kıl!" Bu duayı işiten yıldızlar sevinçle sokuldular güneşlerine. Hz. Fâtıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, Peygamberin abasının altında gülümsediler. Bu âile fotoğrafı, albümlerinin ilk sayfasını süsledi inananların. Zira bu sayfaya bakmadan öteki sayfaları anlamak imkânsızdı. Bu fotoğrafta Son Peygamber; hem baba, hem dede, hem kayınpederdi. Bu fotoğrafta Ali; hem eş, hem baba, hem damattı. Bu fotoğrafta Hasan ve Hüseyin; hem oğul, hem torundular. Bu fotoğrafta Fâtıma; hem anne, hem eş, hem çocuktu.
Çocuktu ve yapılanları anlayamıyordu. Koşuyor ve küçük elleriyle babasının sırtına atılan pislikleri temizlemeye çalışıyordu. Nasıl yaparlardı bunu! Hem de Kâbe'nin karşısında secdedeyken! Ondan daha temizi yokken nasıl yaparlardı! Fâtıma, babasının mübarek sırtına konulan deve işkembesini tuttuğu gibi fırlattı müşriklere. Son Peygamber namazını bitirip ellerini göğe kaldırdı. "Allah'ım Kureyş'i sana havale ediyorum!"dedi üç kez. Sonra sarıldı Fâtıma'ya. " Babasının Anası" diye sevdiği cana. Öptü yanaklarından, başını okşadı. Fâtıma ne kadar başkaydı! Peygamberlik gelmeden bir sene önce vermişti Yaradan onu. En küçük kızıydı Nebî'nin. Aydınlık yüzlü bir kız! Bu yüzden "Zehrâ" dendi ona. Sonra büyüdü, genç kız oldu. İffetli bir kız! Bu yüzden "Betül" dendi ona.
Betül'ü eş olarak istediler Son Peygamber'den. O Ali'ye layık gördü. Hz. Ali, Bedir Savaşı'nda ganimetten payına düşen zırhı satarak mehrini verebildi Hz. Fâtıma'nın. Çeyize gelince, hiçbir gelin onun kadar kanaatkâr olmadı; içi hurma lifi doldurulmuş deri bir yastık, iki el değirmeni, deriden yapılma iki su kabı... Bu kaplarla su verecekti birer yıl arayla dünyaya gelen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e, bu kaplarla Uhud'ta gazilere su taşıyacaktı. Ne müthiş bir gündü o! Yalnız beraberindeki on hanımla beraber su ve yiyecek taşımıyor, hemşirelik de yapıyordu o büyük sınavda. Bir zamanlar babasının sırtını temizlemeye çalışan küçük eller büyümüş, bu kez babasının kanını dindirmeye çalışıyordu külle.
Rasûlullah'ın göz bebeğiydi o. Kendisini her bakımdan örnek alan, konuşmasıyla, hayasıyla, yürüyüşüyle bir peygamber kızı olduğunu gösteren Fâtıma'nın üzerine titrerdi Allah'ın elçisi. Yolculuğa çıkarken biraz daha fazla görebilmek için en son onunla vedalaşır, yolculuktan döndüğünde ise özlemle ilk olarak ona koşardı. Fâtıma'yı görmek "sevinç" demekti Son Peygamber için. Evine geldiğinde ayakta karşılardı onu.
Can parçasının yanaklarından öper, sonra elinden tutup kendi yerine oturturdu. Fâtıma'nın evini ziyaret etmek ise ayrı bir sevinçti O'nun için. Çünkü o evde damadı Ali, torunları Hasan ve Hüseyin de vardı. Hepsi yarışırdı Muhammed (sav) muhabbetinde. Her seferinde damadıyla kızının arasına oturur, yalnız kaldıklarında "Beni daha çok seviyor!" diye tatlı tatlı çekiştiklerinden haberdar dengeyi sağlardı aralarında.
Hz. Peygamber her işte bir orta yol, bir denge gözetirdi. Sevgisi hiçbir zaman adaletine gölge düşürmemişti. "Kızım Fâtıma bile yapmış olsa uygularım," diyerek sosyal statüsü ne olursa olsun insanlar arasında ayrım yapılmasına karşı çıkar, hukukun üstünlüğünü savunurdu. Sevgili kızı ve damadının bir hizmetçiye ihtiyaç duyduklarını söylemeleri üzerine, bu isteklerinden kendilerinden daha yoksul olan "Ehl-i Suffe" adına feragat etmelerini talep etmiş, bunun yerine yatmadan önce her gece otuz üçer defa "Sübhanallah", "Elhamdulillah" ve " Allahuekber" demelerini salık vererek, bunun bir hizmetçiden daha çok kendilerine yardım edeceğini hatırlatmıştı.
Ah ayrılık vaktinin geldiğini can parçasına nasıl da hatırlatmıştı! Kur'ân-ı Kerîm'i Cebrâil (a.s.)'la yılda bir kez karşılıklı okuyorlardı ama son sene iki kere bir araya gelmişlerdi. Ayrılığa bir işaret sayılabilirdi bu. Hz. Fâtıma bu sözleri duyar duymaz gözyaşlarına boğulmuş, bunun üzerine Hz. Peygamber, kendisine ailesinden ilk olarak onun kavuşacağını söyleyerek teselli etmişti onu. Ölümle teselli olur mu! Kavuşulacak olan Son Peygamberse olur elbette. Ah nasıl üzülmüştü ayrılık vaktine Fâtıma! Ah nasıl sevinmişti adı "ölüm" olsa bile buluşma vaktine...
"Fâtıma benim parçamdır," demişti Hz. Peygamber. Hastalığı ağırlaşıp parçasından ayrılma vakti yaklaştığında Fâtıma "Ah babacığım! Vay babamın başına gelenler!"diyerek gözyaşı dökmeye başlamış, Kâinatın Efendisi, "Bugünden sonra baban hiç dert çekmeyecek güzel yavrum!" diye son kez teselli etmişti onu. Sonunda vakit gelmiş, gözler yeniden yaşlarıyla birleşmiş can parçasının dilinden şu sözler dökülmüştü: "Babacığım Rab Teâlâ çağırdı ve hemen koştun! Firdevs cenneti senin yurdundur şimdi! Cebrâil'e teslim ettik seni!" Ah sevgi! Neler söyletiyor Fâtıma anamıza definden sonra: " Rasûlullah'ın üzerine çarçabuk toprak atmaya eliniz nasıl vardı! Nasıl razı oldu gönlünüz!" Hz. Fâtıma'nın gönlü uzun bir ayrılığa razı olmadı. Babasının müjdesi bu sözleri söyledikten beş buçuk ay sonra gerçekleşti. "Fâtıma benim bir parçamdır. Onu sevindiren beni sevindirmiş, onu üzen beni üzmüş olur," demişti Nebî. Aylar binek olup taşımıştı Fâtıma'yı Ramazan'a. Ve Ramazan'da parça aslıyla bütünleşmişti.
Çocuktu ve yapılanları anlayamıyordu. Koşuyor ve küçük elleriyle babasının sırtına atılan pislikleri temizlemeye çalışıyordu. Nasıl yaparlardı bunu! Hem de Kâbe'nin karşısında secdedeyken! Ondan daha temizi yokken nasıl yaparlardı! Fâtıma, babasının mübarek sırtına konulan deve işkembesini tuttuğu gibi fırlattı müşriklere. Son Peygamber namazını bitirip ellerini göğe kaldırdı. "Allah'ım Kureyş'i sana havale ediyorum!"dedi üç kez. Sonra sarıldı Fâtıma'ya. " Babasının Anası" diye sevdiği cana. Öptü yanaklarından, başını okşadı. Fâtıma ne kadar başkaydı! Peygamberlik gelmeden bir sene önce vermişti Yaradan onu. En küçük kızıydı Nebî'nin. Aydınlık yüzlü bir kız! Bu yüzden "Zehrâ" dendi ona. Sonra büyüdü, genç kız oldu. İffetli bir kız! Bu yüzden "Betül" dendi ona.
Betül'ü eş olarak istediler Son Peygamber'den. O Ali'ye layık gördü. Hz. Ali, Bedir Savaşı'nda ganimetten payına düşen zırhı satarak mehrini verebildi Hz. Fâtıma'nın. Çeyize gelince, hiçbir gelin onun kadar kanaatkâr olmadı; içi hurma lifi doldurulmuş deri bir yastık, iki el değirmeni, deriden yapılma iki su kabı... Bu kaplarla su verecekti birer yıl arayla dünyaya gelen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e, bu kaplarla Uhud'ta gazilere su taşıyacaktı. Ne müthiş bir gündü o! Yalnız beraberindeki on hanımla beraber su ve yiyecek taşımıyor, hemşirelik de yapıyordu o büyük sınavda. Bir zamanlar babasının sırtını temizlemeye çalışan küçük eller büyümüş, bu kez babasının kanını dindirmeye çalışıyordu külle.
Rasûlullah'ın göz bebeğiydi o. Kendisini her bakımdan örnek alan, konuşmasıyla, hayasıyla, yürüyüşüyle bir peygamber kızı olduğunu gösteren Fâtıma'nın üzerine titrerdi Allah'ın elçisi. Yolculuğa çıkarken biraz daha fazla görebilmek için en son onunla vedalaşır, yolculuktan döndüğünde ise özlemle ilk olarak ona koşardı. Fâtıma'yı görmek "sevinç" demekti Son Peygamber için. Evine geldiğinde ayakta karşılardı onu.
Can parçasının yanaklarından öper, sonra elinden tutup kendi yerine oturturdu. Fâtıma'nın evini ziyaret etmek ise ayrı bir sevinçti O'nun için. Çünkü o evde damadı Ali, torunları Hasan ve Hüseyin de vardı. Hepsi yarışırdı Muhammed (sav) muhabbetinde. Her seferinde damadıyla kızının arasına oturur, yalnız kaldıklarında "Beni daha çok seviyor!" diye tatlı tatlı çekiştiklerinden haberdar dengeyi sağlardı aralarında.
Hz. Peygamber her işte bir orta yol, bir denge gözetirdi. Sevgisi hiçbir zaman adaletine gölge düşürmemişti. "Kızım Fâtıma bile yapmış olsa uygularım," diyerek sosyal statüsü ne olursa olsun insanlar arasında ayrım yapılmasına karşı çıkar, hukukun üstünlüğünü savunurdu. Sevgili kızı ve damadının bir hizmetçiye ihtiyaç duyduklarını söylemeleri üzerine, bu isteklerinden kendilerinden daha yoksul olan "Ehl-i Suffe" adına feragat etmelerini talep etmiş, bunun yerine yatmadan önce her gece otuz üçer defa "Sübhanallah", "Elhamdulillah" ve " Allahuekber" demelerini salık vererek, bunun bir hizmetçiden daha çok kendilerine yardım edeceğini hatırlatmıştı.
Ah ayrılık vaktinin geldiğini can parçasına nasıl da hatırlatmıştı! Kur'ân-ı Kerîm'i Cebrâil (a.s.)'la yılda bir kez karşılıklı okuyorlardı ama son sene iki kere bir araya gelmişlerdi. Ayrılığa bir işaret sayılabilirdi bu. Hz. Fâtıma bu sözleri duyar duymaz gözyaşlarına boğulmuş, bunun üzerine Hz. Peygamber, kendisine ailesinden ilk olarak onun kavuşacağını söyleyerek teselli etmişti onu. Ölümle teselli olur mu! Kavuşulacak olan Son Peygamberse olur elbette. Ah nasıl üzülmüştü ayrılık vaktine Fâtıma! Ah nasıl sevinmişti adı "ölüm" olsa bile buluşma vaktine...
"Fâtıma benim parçamdır," demişti Hz. Peygamber. Hastalığı ağırlaşıp parçasından ayrılma vakti yaklaştığında Fâtıma "Ah babacığım! Vay babamın başına gelenler!"diyerek gözyaşı dökmeye başlamış, Kâinatın Efendisi, "Bugünden sonra baban hiç dert çekmeyecek güzel yavrum!" diye son kez teselli etmişti onu. Sonunda vakit gelmiş, gözler yeniden yaşlarıyla birleşmiş can parçasının dilinden şu sözler dökülmüştü: "Babacığım Rab Teâlâ çağırdı ve hemen koştun! Firdevs cenneti senin yurdundur şimdi! Cebrâil'e teslim ettik seni!" Ah sevgi! Neler söyletiyor Fâtıma anamıza definden sonra: " Rasûlullah'ın üzerine çarçabuk toprak atmaya eliniz nasıl vardı! Nasıl razı oldu gönlünüz!" Hz. Fâtıma'nın gönlü uzun bir ayrılığa razı olmadı. Babasının müjdesi bu sözleri söyledikten beş buçuk ay sonra gerçekleşti. "Fâtıma benim bir parçamdır. Onu sevindiren beni sevindirmiş, onu üzen beni üzmüş olur," demişti Nebî. Aylar binek olup taşımıştı Fâtıma'yı Ramazan'a. Ve Ramazan'da parça aslıyla bütünleşmişti.
Mantıku't-Tayr / Ferudiddin Attar
“Rızkını arayan bir sinek dolaşıp dururken bir köşede duran bal küpünü gördü. Balın arzusuyla gönlü elinden gitti. Coştu, köpürdü, feryada başladı; 'Nerede bir er ki' dedi, 'Benden bir arpa alsın da o küpe atılmamı sağlasın. Vuslat böyle meyve verir mi bir daha? Baldan daha iyi ne var ki dünyada?'
Birisi sineğin muradını yerine getirdi. Küpün ağzını açtı, sinek de aralıktan içeri süzülüverdi. Fakat bala konmasıyla yapışması bir oldu. Kurtulmak istedikçe daha çok yapıştı sinek, sıçramaya çalıştıkça daha fazla daldı.
Feryat etti: 'Beni bu bal kahretti, zehirden beter oldu. Demin bir arpa verdim, şimdi iki arpa vereceğim. Yeter ki birisi çıksın da beni şu beladan kurtarsın.' Bu vadiye aklı başında olan erden başkası girmemeli. Giren de bir an bile aylak durmamalı.
Ey gaflet içindeki gönül, kalk! Bu aşılması güç vadiyi aş. Uç, kol kanat aç, candan gönülden alakanı kes. Çünkü bu yola canla, gönülle giren gafildir. Sen de gafil olma! Canını yola saç, gönlünü feda et. Yoksa istisna ile işi değiştirirler.”
***
“Bir gece pervane böcekleri toplanmış, bir mumu nasıl bulabileceklerini tartışıyorlardı. İçlerinden biri dedi ki: 'Hepimiz birden gidip boşuna yorulmayalım. Birimiz gidip mum bulsun, sonra bize gelip haber versin.'
Bir pervaneyi seçip gönderdiler. Gönderdikleri pervane böceği uzakta bir köşk, köşkün içinde de apaydın bir mum gördü, döndü geri geldi. Gördüğü, anladığı kadarıyla mumu anlatmaya çalıştı.
O topluluğun içinde yaşlı bir pervane de vardı. Gönderilen pervaneyi kınadı, 'Senin mumdan haberin bile yok' dedi.
İkinci bir pervaneyi gönderdiler. Bu seferki, kendini muma şöyle bir attı, sonra etrafında dönüp geri geldi. Mumdan bahsetti, ona nasıl kavuştuğunu anlattı. Yaşlı pervane onun da sözünü kesti; 'Azizim, senin bu anlattığın da mum değil. Sen de öbürüne benziyorsun, anlamadığın şeyi nasıl anlatacaksın?'
Son gönderdikleri pervane ise mumu görünce sarhoş oldu adeta. Sevinçle ateşe atıldı, ateş tepeden tırnağa sardı onu. Bütün vücudu kıpkırmızı oldu. Diğerlerini kınayan yaşlı pervane uzaktan mumun bu pervaneyi onurlandırıp kendi rengine boyadığını görünce, 'İşte bu işi yalnız o başardı' dedi. 'Kim nerden bilsin, mumdan yalnız onun haberi var.'
Bu dünyada gerçeği bulan; her şeyden vazgeçen, dünyadan bihaber kişidir. Sen de candan, cisimden uzaklaş ki canana yaklaşasın.
Birisi sineğin muradını yerine getirdi. Küpün ağzını açtı, sinek de aralıktan içeri süzülüverdi. Fakat bala konmasıyla yapışması bir oldu. Kurtulmak istedikçe daha çok yapıştı sinek, sıçramaya çalıştıkça daha fazla daldı.
Feryat etti: 'Beni bu bal kahretti, zehirden beter oldu. Demin bir arpa verdim, şimdi iki arpa vereceğim. Yeter ki birisi çıksın da beni şu beladan kurtarsın.' Bu vadiye aklı başında olan erden başkası girmemeli. Giren de bir an bile aylak durmamalı.
Ey gaflet içindeki gönül, kalk! Bu aşılması güç vadiyi aş. Uç, kol kanat aç, candan gönülden alakanı kes. Çünkü bu yola canla, gönülle giren gafildir. Sen de gafil olma! Canını yola saç, gönlünü feda et. Yoksa istisna ile işi değiştirirler.”
***
“Bir gece pervane böcekleri toplanmış, bir mumu nasıl bulabileceklerini tartışıyorlardı. İçlerinden biri dedi ki: 'Hepimiz birden gidip boşuna yorulmayalım. Birimiz gidip mum bulsun, sonra bize gelip haber versin.'
Bir pervaneyi seçip gönderdiler. Gönderdikleri pervane böceği uzakta bir köşk, köşkün içinde de apaydın bir mum gördü, döndü geri geldi. Gördüğü, anladığı kadarıyla mumu anlatmaya çalıştı.
O topluluğun içinde yaşlı bir pervane de vardı. Gönderilen pervaneyi kınadı, 'Senin mumdan haberin bile yok' dedi.
İkinci bir pervaneyi gönderdiler. Bu seferki, kendini muma şöyle bir attı, sonra etrafında dönüp geri geldi. Mumdan bahsetti, ona nasıl kavuştuğunu anlattı. Yaşlı pervane onun da sözünü kesti; 'Azizim, senin bu anlattığın da mum değil. Sen de öbürüne benziyorsun, anlamadığın şeyi nasıl anlatacaksın?'
Son gönderdikleri pervane ise mumu görünce sarhoş oldu adeta. Sevinçle ateşe atıldı, ateş tepeden tırnağa sardı onu. Bütün vücudu kıpkırmızı oldu. Diğerlerini kınayan yaşlı pervane uzaktan mumun bu pervaneyi onurlandırıp kendi rengine boyadığını görünce, 'İşte bu işi yalnız o başardı' dedi. 'Kim nerden bilsin, mumdan yalnız onun haberi var.'
Bu dünyada gerçeği bulan; her şeyden vazgeçen, dünyadan bihaber kişidir. Sen de candan, cisimden uzaklaş ki canana yaklaşasın.
Başörtüsü Teferruat mıdır? / Esad Coşan
Başörtüsü teferruat değildir, Allah'ın emirlerinden bir emirdir. Allah'ın emirlerinin hepsi muhteremdir.
İslâmî ölçülere göre kapanmayan, sadece namaz kılarken örtünen ve buna rağmen kalbim temiz diyen hanımlar için öğüt verip, tavsiyede bulunur musunuz?
Kalbin temizliği kuru bir iddiadır. Kimsenin kalbi temiz değildir, nice fitne fesat düşünceler vardır. İnsan yalnız kaldı mı, neler getirir şeytan aklına... Öyle kalp temizliği, palavradır. Kalp temizliği lafla olmaz.
Kalbin temizliği ahlâkla olur, ibadetle olur, tâatle olur. Onun için, "Benim kalbim temizdir." demek yetmez. Namaz kılarken örtünüyormuş, namaz kılıyormuş; güzel... Namaz kılmak iyi bir şeydir. Demek ki, iyi bir şeyi yaparken örtünüyor. O halde, namaz kılarken örtünüp de sair zaman açınmak yanlıştır. Allah'ın emrini tutması lâzım, kapanması lâzım!..
Peki, kapanmıyorsa ne olacak?
Ordan sevap alır, burdan günah alır. Sevabı günahı ahirette tartılır, nereyi kazanmışsa oraya götürür. Ama sanırım ki, iyi bir sonuca götürmez. Çünkü bu iş şakaya gelmez, tezatlı hayat olmaz. İnsan müslümanlığı tam uygulamalı! İslâm'ı bir bölgede uygulamak, diğer bölgede uygulamamak; İslâm'ı bir zamanda uygulamak, öteki zamanda uygulamamak olmaz. Camide müslüman, dışarda değil; ramazanda müslüman, çıkınca değil; Türkiye'de müslüman, Avrupa'da değil... Böyle şey olmaz! Her yerde müslüman olacak insan, her yerde iyi kul olacak.
Örtünmenin şekli: Şeffaf olmayacak, altı görünmeyecek... Bol olacak, uzuvları belli olmayacak... Altı görünürse sayılmıyor, uzuvları belli olursa sayılmıyor.
Kimisi çok güzel bol manto giyiyor, abâye giyiyor... Başını çok güzel örtüyor. Başından omuzuna başörtüsü güzelce örttüğü için, ne boynu görünüyor, ne başka bir yeri belli oluyor. Çok güzel kıyafet oluyor. Bunların hepsi güzeldir.
İslâmî ölçülere göre kapanmayan, sadece namaz kılarken örtünen ve buna rağmen kalbim temiz diyen hanımlar için öğüt verip, tavsiyede bulunur musunuz?
Kalbin temizliği kuru bir iddiadır. Kimsenin kalbi temiz değildir, nice fitne fesat düşünceler vardır. İnsan yalnız kaldı mı, neler getirir şeytan aklına... Öyle kalp temizliği, palavradır. Kalp temizliği lafla olmaz.
Kalbin temizliği ahlâkla olur, ibadetle olur, tâatle olur. Onun için, "Benim kalbim temizdir." demek yetmez. Namaz kılarken örtünüyormuş, namaz kılıyormuş; güzel... Namaz kılmak iyi bir şeydir. Demek ki, iyi bir şeyi yaparken örtünüyor. O halde, namaz kılarken örtünüp de sair zaman açınmak yanlıştır. Allah'ın emrini tutması lâzım, kapanması lâzım!..
Peki, kapanmıyorsa ne olacak?
Ordan sevap alır, burdan günah alır. Sevabı günahı ahirette tartılır, nereyi kazanmışsa oraya götürür. Ama sanırım ki, iyi bir sonuca götürmez. Çünkü bu iş şakaya gelmez, tezatlı hayat olmaz. İnsan müslümanlığı tam uygulamalı! İslâm'ı bir bölgede uygulamak, diğer bölgede uygulamamak; İslâm'ı bir zamanda uygulamak, öteki zamanda uygulamamak olmaz. Camide müslüman, dışarda değil; ramazanda müslüman, çıkınca değil; Türkiye'de müslüman, Avrupa'da değil... Böyle şey olmaz! Her yerde müslüman olacak insan, her yerde iyi kul olacak.
Örtünmenin şekli: Şeffaf olmayacak, altı görünmeyecek... Bol olacak, uzuvları belli olmayacak... Altı görünürse sayılmıyor, uzuvları belli olursa sayılmıyor.
Kimisi çok güzel bol manto giyiyor, abâye giyiyor... Başını çok güzel örtüyor. Başından omuzuna başörtüsü güzelce örttüğü için, ne boynu görünüyor, ne başka bir yeri belli oluyor. Çok güzel kıyafet oluyor. Bunların hepsi güzeldir.
-Bekleme Odası- / Hikaye
Özel şoförüyle işine gidiyordu; yine sabah, şehir, trafik, yine yoğun iş temposu, gün, hafta ve aylarının içindeydi. İyi kullanılan vakit onun için kolaylaşıp, genişliyordu. Belirli bir düzene girmiş, sürekli yapılan işten sıkılmıyor haz alıyordu. Çalışmak; para ve zenginliğin dışında, gün içinde yaşanan bir meditasyon, akıl ve gücün varlığını hissetmekti. Yarına bırakılmış işi, ertelenmiş randevusu olmazdı. Dakikası aksatılmayan böyle bir hayatın karşılığı da elbette ki başarıydı. Rahat lüks otomobil, havalı laci takım, kol düğmeli beyaz gömlek, tozun yanaşamadığı ayakkabılarda bu kazancın yalnız görünen kısmıydı.
Şoförün gözü yolda ve dikiz aynasındaydı. Önce sarının ardından kırmızının yandığını gördüğünde ayağını frene uzattı.
Otomobilin geniş ve rahat arka koltuğunda, elbette ki trafikle değil elindeki dosyalarla meşguldü. Başını kaldırdığında, pencerenin önündeki şehri ve sabahı gördü. Güneş evleri bakıra boyamış, kor halinde denize akıyordu. Balıkçıların sırtları iki büklüm, oltalarının ucuna takılmışlardı. Geceden kalma sis geldiği yere gidiyor, simitçi susam kokulu kahvaltı sunuyordu.
İşini unutmuş bu sıcak hayatı seyrederken, yataklarını ve rüyalarını özleyen dalgın yüzler arasında, gözlerinin ta içine bakan dilenciyi fark etti. Kaldırımda, elleri iki yana salınmış, öylece duruyordu. Kılığına uymayan dik duruşu, yüzünde korkusuz bir ifade vardı. Gözleri ne kadar derin ve karaydı, sanki kendisini, arabasının penceresinden çekip içine alacakmış gibi.
Delikanlı kararlıydı, hiç gözünü kaçırmıyor, elini uzatmak için en uygun anı bekliyordu. Adam sinirli ve tedirgindi. Ansızın nereden çıktığını düşünürken, ondan önce davranıp gardını aldı. Umursamaz başını çevirip dikiz aynasından şoföre işaret etti. Genç elini uzatırken, araç hızla uzaklaşıyor ve lamba da hâlâ kırmızı yanıyordu.
<><><><><>
Arabadan indi. Görevli, binanın kapısını açıp onu buyur etti. Karşılaştığı arkadaşlarıyla selamlaşıp asansöre yöneldi. On birinci kata çıkacaktı. Asansör geldi, adam kabine girdi. Düğmeye bastı. Önce dış kapı, ardından iç kapı kapandı.
Zihni yine meşguldü. Saatine baktı. Toplantıdan önce hazırlık için biraz vakti vardı. Ondan sonra ki randevusunu düşünürken asansör birden durdu. İçeri birinin gireceğini düşündü. Kapıya baktı, kimse yoktu. Gösterge beşinci kattı gösteriyordu. Sonra yine hareket etti. Çantasını öbür eline geçirirken söylenmeyi ihmal etmedi. On birinci kata geldiğinde, aceleyle çıkıp, ofisine yöneldi. Asansörün kapısı kapandı.
Ortalık bir anda zifiri karanlık oldu. Aydınlığa alışmış olan gözleri, hiçbir şeyi seçemedi. “Elektrik mi kesik? Biri ışığı yaksın,” dedi. Ama hiç ses yoktu. Gündüz vakti koridorun bu kadar karanlık olmayacağı aklına geldi. Geriye döndü. Asansör düğmesinin kırmızı ışığını gördü. Ok işareti yukarıyı gösteriyor ve meşgul yazıyordu. Bodrum katına inmiş olduğunu anladı. Nasıl böyle bir hata olmuştu. Kendi kendine söylendi.
Çağrı düğmesine bastı. Birazdan yukarı çıkacağını ve işine koyulacağını düşündü. Fakat kırmızı renkteki sayılar sürekli artıyordu. Beş, altı, yedi, durdu. Adam, asansörün aşağı ineceğini düşünerek sevindi, ama ok işareti yine aynı yönü gösteriyordu. Sekiz, dokuz, on.
Asansörden hayır yoktu. Merdiveni ya da bahçe kapısını kullanıp bir an önce buradan çıkmak aklına geldi. Arkasını dönüp sonsuzmuş gibi görünen karanlığa baktı. Az önceki güneşli havanın aydınlığı bir an yüzünde yansıdı. Ayağını sürüyerek bir adım attı, sonra ikincisini. Ellerini uzattı. Boşluğu, bir cisim gibi kavramaya çalışan ellerinin soğukluğunu hissetti. Karanlık kendisini içine almış, her tarafına nüfuz ediyordu. Bataklık gibiydi, bedeninde ağırlığını hissettiriyordu. İlerledikçe sanki daha derine gidecekti. Ağır bir rutubet kokusu vardı. Bu kara balçık vücudunda terleten bir nöbete dönüşüyor, yapışkanlığını yavaş yavaş arttırıyordu. Çıkışı ararken saklamaya çalıştığı korkuyu bir yerlerde bulmaktan çekiniyordu. Sağ taraftan hafif bir serinlik geldi. İleride bir çıkış olabileceğini düşündü. Yürümeye çalıştı ama ayağı takıldı. İsteksizce sol tarafa döndü. Zihninde, sıkıntı, korku ve sesi duyulmayan bir çığlık aktı. Karanlık bedenini sıktı.
Şimdi arkadaşları işe koyulmuş, geç kalmasını da, saatin çalmayışına ya da trafiğin sıkışıklığına yoruyor olmalıydılar. Böyle bir şeyin olduğu (kendisi de dâhil) hiç birinin aklına gelmezdi.
Gözü patronunun yerinde olan yardımcı, onun yokluğundan yararlanıp, işe el atmış mıydı? Bugünkü toplantıya yoksa o açık göz mü gidecekti? Kimsenin onun yerini almasına izin veremezdi. Hemen buradan kurtulup, işinin başına dönmeliydi. Asansör niye gecikmişti? Neden burada olduğunu fark edip yardım etmiyorlardı?
Fazla abarttığını düşünüp sakinleşmeye çalıştı. Bir hata yüzünden bodrum katına inmişti ama birazdan yukarı çıkacaktı.
Kolundaki saate baktı. Yine aynı şeyi gördü. Karanlık. Ne kadar vakit geçmişti. Şu anda zaman; kapkara bir sise dönüşüyor, sanki ilerledikçe de duracak sınırı bulamıyordu. Asansöre yöneldi. Orada azıcık da olsa ışık vardı. Kırmızı okun ne yönde olduğunu uzaktan seçemedi ama yaklaşınca aşağıyı gösterdiğini gördü. Sevinçten haykırdı. Sesi, zifiri karanlığı bir an için aydınlattı. El yordamıyla bulduğu düğmeye sürekli basıyordu, hadi hadi. Asansör geldiğinde, gerçek olmayan bu karabasandan kurtulacaktı. Üç, iki, bir, zemin. Durdu. Adamın nabzı hızlandı, yalnız onun sesi vardı. Bir de asansörün. Ok işaretine baktı. Yukarı mı? Aşağı mı? Hangi yöne gidecekti.
Ter boğazına dayandı. Eli düğmenin üzerinde kaldı. Başını önüne eğdi. Bekledi. Gözü mü kararmıştı? Yoksa bir süredir gördüğü şeyi mi görüyordu. Başını kaldırdığında kafası şiddetle bir şeye çarptı.
Azıcık ışık. Sonra biraz daha. Sonra gözünü kamaştıran bir ışık. Asansör geldi. Kırmızı ışıkta gördüğü delikanlı ona elini uzatıyordu. Hayır, hayır!!! İstediğini almış, elini geri çekmişti. Şimdi karanlık bekleme odasında, sürekli ertelenmiş işlerin ağır dosyasıyla tek başınaydı.
Delikız
Şoförün gözü yolda ve dikiz aynasındaydı. Önce sarının ardından kırmızının yandığını gördüğünde ayağını frene uzattı.
Otomobilin geniş ve rahat arka koltuğunda, elbette ki trafikle değil elindeki dosyalarla meşguldü. Başını kaldırdığında, pencerenin önündeki şehri ve sabahı gördü. Güneş evleri bakıra boyamış, kor halinde denize akıyordu. Balıkçıların sırtları iki büklüm, oltalarının ucuna takılmışlardı. Geceden kalma sis geldiği yere gidiyor, simitçi susam kokulu kahvaltı sunuyordu.
İşini unutmuş bu sıcak hayatı seyrederken, yataklarını ve rüyalarını özleyen dalgın yüzler arasında, gözlerinin ta içine bakan dilenciyi fark etti. Kaldırımda, elleri iki yana salınmış, öylece duruyordu. Kılığına uymayan dik duruşu, yüzünde korkusuz bir ifade vardı. Gözleri ne kadar derin ve karaydı, sanki kendisini, arabasının penceresinden çekip içine alacakmış gibi.
Delikanlı kararlıydı, hiç gözünü kaçırmıyor, elini uzatmak için en uygun anı bekliyordu. Adam sinirli ve tedirgindi. Ansızın nereden çıktığını düşünürken, ondan önce davranıp gardını aldı. Umursamaz başını çevirip dikiz aynasından şoföre işaret etti. Genç elini uzatırken, araç hızla uzaklaşıyor ve lamba da hâlâ kırmızı yanıyordu.
<><><><><>
Arabadan indi. Görevli, binanın kapısını açıp onu buyur etti. Karşılaştığı arkadaşlarıyla selamlaşıp asansöre yöneldi. On birinci kata çıkacaktı. Asansör geldi, adam kabine girdi. Düğmeye bastı. Önce dış kapı, ardından iç kapı kapandı.
Zihni yine meşguldü. Saatine baktı. Toplantıdan önce hazırlık için biraz vakti vardı. Ondan sonra ki randevusunu düşünürken asansör birden durdu. İçeri birinin gireceğini düşündü. Kapıya baktı, kimse yoktu. Gösterge beşinci kattı gösteriyordu. Sonra yine hareket etti. Çantasını öbür eline geçirirken söylenmeyi ihmal etmedi. On birinci kata geldiğinde, aceleyle çıkıp, ofisine yöneldi. Asansörün kapısı kapandı.
Ortalık bir anda zifiri karanlık oldu. Aydınlığa alışmış olan gözleri, hiçbir şeyi seçemedi. “Elektrik mi kesik? Biri ışığı yaksın,” dedi. Ama hiç ses yoktu. Gündüz vakti koridorun bu kadar karanlık olmayacağı aklına geldi. Geriye döndü. Asansör düğmesinin kırmızı ışığını gördü. Ok işareti yukarıyı gösteriyor ve meşgul yazıyordu. Bodrum katına inmiş olduğunu anladı. Nasıl böyle bir hata olmuştu. Kendi kendine söylendi.
Çağrı düğmesine bastı. Birazdan yukarı çıkacağını ve işine koyulacağını düşündü. Fakat kırmızı renkteki sayılar sürekli artıyordu. Beş, altı, yedi, durdu. Adam, asansörün aşağı ineceğini düşünerek sevindi, ama ok işareti yine aynı yönü gösteriyordu. Sekiz, dokuz, on.
Asansörden hayır yoktu. Merdiveni ya da bahçe kapısını kullanıp bir an önce buradan çıkmak aklına geldi. Arkasını dönüp sonsuzmuş gibi görünen karanlığa baktı. Az önceki güneşli havanın aydınlığı bir an yüzünde yansıdı. Ayağını sürüyerek bir adım attı, sonra ikincisini. Ellerini uzattı. Boşluğu, bir cisim gibi kavramaya çalışan ellerinin soğukluğunu hissetti. Karanlık kendisini içine almış, her tarafına nüfuz ediyordu. Bataklık gibiydi, bedeninde ağırlığını hissettiriyordu. İlerledikçe sanki daha derine gidecekti. Ağır bir rutubet kokusu vardı. Bu kara balçık vücudunda terleten bir nöbete dönüşüyor, yapışkanlığını yavaş yavaş arttırıyordu. Çıkışı ararken saklamaya çalıştığı korkuyu bir yerlerde bulmaktan çekiniyordu. Sağ taraftan hafif bir serinlik geldi. İleride bir çıkış olabileceğini düşündü. Yürümeye çalıştı ama ayağı takıldı. İsteksizce sol tarafa döndü. Zihninde, sıkıntı, korku ve sesi duyulmayan bir çığlık aktı. Karanlık bedenini sıktı.
Şimdi arkadaşları işe koyulmuş, geç kalmasını da, saatin çalmayışına ya da trafiğin sıkışıklığına yoruyor olmalıydılar. Böyle bir şeyin olduğu (kendisi de dâhil) hiç birinin aklına gelmezdi.
Gözü patronunun yerinde olan yardımcı, onun yokluğundan yararlanıp, işe el atmış mıydı? Bugünkü toplantıya yoksa o açık göz mü gidecekti? Kimsenin onun yerini almasına izin veremezdi. Hemen buradan kurtulup, işinin başına dönmeliydi. Asansör niye gecikmişti? Neden burada olduğunu fark edip yardım etmiyorlardı?
Fazla abarttığını düşünüp sakinleşmeye çalıştı. Bir hata yüzünden bodrum katına inmişti ama birazdan yukarı çıkacaktı.
Kolundaki saate baktı. Yine aynı şeyi gördü. Karanlık. Ne kadar vakit geçmişti. Şu anda zaman; kapkara bir sise dönüşüyor, sanki ilerledikçe de duracak sınırı bulamıyordu. Asansöre yöneldi. Orada azıcık da olsa ışık vardı. Kırmızı okun ne yönde olduğunu uzaktan seçemedi ama yaklaşınca aşağıyı gösterdiğini gördü. Sevinçten haykırdı. Sesi, zifiri karanlığı bir an için aydınlattı. El yordamıyla bulduğu düğmeye sürekli basıyordu, hadi hadi. Asansör geldiğinde, gerçek olmayan bu karabasandan kurtulacaktı. Üç, iki, bir, zemin. Durdu. Adamın nabzı hızlandı, yalnız onun sesi vardı. Bir de asansörün. Ok işaretine baktı. Yukarı mı? Aşağı mı? Hangi yöne gidecekti.
Ter boğazına dayandı. Eli düğmenin üzerinde kaldı. Başını önüne eğdi. Bekledi. Gözü mü kararmıştı? Yoksa bir süredir gördüğü şeyi mi görüyordu. Başını kaldırdığında kafası şiddetle bir şeye çarptı.
Azıcık ışık. Sonra biraz daha. Sonra gözünü kamaştıran bir ışık. Asansör geldi. Kırmızı ışıkta gördüğü delikanlı ona elini uzatıyordu. Hayır, hayır!!! İstediğini almış, elini geri çekmişti. Şimdi karanlık bekleme odasında, sürekli ertelenmiş işlerin ağır dosyasıyla tek başınaydı.
Delikız
Putların Züleyhan Olacak / Meryem Rabia
"Kork Putların Ellerinde Patlamasından!"
İşin bitince yediğin putlar başını yiyecek bir gün!
Bir gün hiç bitmeyecek gibi çiğnediğin yollar sona çıkacak!
Kaçacak delik arayacaksın!
Ama bulamayacaksın!
Koca bir delik olmak isteyeceksin!
Kendi deliğinde kaybolmak isteyen!
Kuyulara attıkların gelecek birer bir birer!
Sıvamaya çalıştığın güneş yakacak seni!
Elindeki balçığı yüzüne çalıp kaçacaksın!
Ama yine de tanınacaksın!
Yanacaksın!
Emrinde kul olduklarını bulamayacaksın!
Allah'ın kulları haklarını alacak senden!
Putların ellerinde patlayacak!
Putların Züleyhan olacak!
Ama sen Yusuf değilsin adamım!
Mıhlanıp kalacaksın!
Mazallah demeye dilin yetmeyecek!
Ağzında çiğnediğin dil bile seni yerecek!
Yenileceksin!
İşin bitince yediğin putlar başını yiyecek bir gün!
Bir gün hiç bitmeyecek gibi çiğnediğin yollar sona çıkacak!
Kaçacak delik arayacaksın!
Ama bulamayacaksın!
Koca bir delik olmak isteyeceksin!
Kendi deliğinde kaybolmak isteyen!
Kuyulara attıkların gelecek birer bir birer!
Sıvamaya çalıştığın güneş yakacak seni!
Elindeki balçığı yüzüne çalıp kaçacaksın!
Ama yine de tanınacaksın!
Yanacaksın!
Emrinde kul olduklarını bulamayacaksın!
Allah'ın kulları haklarını alacak senden!
Putların ellerinde patlayacak!
Putların Züleyhan olacak!
Ama sen Yusuf değilsin adamım!
Mıhlanıp kalacaksın!
Mazallah demeye dilin yetmeyecek!
Ağzında çiğnediğin dil bile seni yerecek!
Yenileceksin!
BİR 7.65 'LİĞİM BİLE YOK / Hakan Albayrak
yaşasın konfederasyon!
yaşasın kamçılar ve köleler!
çünkü siyahları sevsem de,
lincoln’un bir yalancı olduğunu biliyorum.
dengeler adına vuruldu kim vurulduysa
çiftçiler, marilyn monroe, bağdat
dengeler adına bırakıldım kendimle başbaşa
burada şehremini’de
ve bir hallaç pamuğuna dönüşmüş olarak.
kimim ben
nerden gelip nereye gidiyorum
bunun ne önemi var
mossad besliyor kafka’yı
zen’i amerika finanse ediyor
çünkü hepimizi uyuşturup,
ortadoğu’yu ateşe vermek istiyorlar.
ikilem
üçlem ve dörtlemler
alternatif çöplüğüne döndü üçüncü dünyanın beyinleri
“hiç akletmez misiniz”
hayır etmeyiz!
felsefenin soysuz çarkına teslim ederiz ayetleri
öyle büyüttük öyle büyüttük ki felsefeyi
eylemi de aldı içine
eylemi aldı bizden
ve ateşler içre bağdat’ın orta yerinde,
çırılçıplak kalakaldık işte
dengeler adına silahsız
dengeler adına şahsiyetsiz
miskin, geveze, entelektüel…
dengeler adına vuramadı kim vurmadıysa
dengeler adına şair yaptılar bizi.
yaşasın kamçılar ve köleler!
çünkü siyahları sevsem de,
lincoln’un bir yalancı olduğunu biliyorum.
dengeler adına vuruldu kim vurulduysa
çiftçiler, marilyn monroe, bağdat
dengeler adına bırakıldım kendimle başbaşa
burada şehremini’de
ve bir hallaç pamuğuna dönüşmüş olarak.
kimim ben
nerden gelip nereye gidiyorum
bunun ne önemi var
mossad besliyor kafka’yı
zen’i amerika finanse ediyor
çünkü hepimizi uyuşturup,
ortadoğu’yu ateşe vermek istiyorlar.
ikilem
üçlem ve dörtlemler
alternatif çöplüğüne döndü üçüncü dünyanın beyinleri
“hiç akletmez misiniz”
hayır etmeyiz!
felsefenin soysuz çarkına teslim ederiz ayetleri
öyle büyüttük öyle büyüttük ki felsefeyi
eylemi de aldı içine
eylemi aldı bizden
ve ateşler içre bağdat’ın orta yerinde,
çırılçıplak kalakaldık işte
dengeler adına silahsız
dengeler adına şahsiyetsiz
miskin, geveze, entelektüel…
dengeler adına vuramadı kim vurmadıysa
dengeler adına şair yaptılar bizi.
Kıssadan Hisse
Rivayete göre Sultan Mahmut, sık sık kıyafet değiştirip halkın arasına karışır ve memlekette neler olup bittiğini anlamaya çalışırmış.Bir akşam uğradığı bir kahvede, ak sakallı çaycıya herkesin Tıkandı Baba diye hitap ettiğini duyunca merak etmiş ve bu adama neden Tıkandı Baba denildiğini öğrenmek istemiş.
Biraz ısrardan sonra da Tıkandı Baba anlatmış; Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benim ki de akıyordu ama az akıyordu. 'Benim ki de onlarınki kadar aksın' diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.
Bu sefer içimden ‘Onların ki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın’ dedim ve uğraşırken musluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı.Ben yine açmak için uğraşırken birden Cebrail göründü ve bana ‘Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık’ dedi. O gün bu gün adım ‘Tıkandı Baba’ ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyorum.
Tıkanı Baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına
‘Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca bu işe devam edeceksiniz’ diye talimat vermiş.
Sultan Mahmut’un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı Baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis ‘uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim' diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken ‘Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim’ diyerek, işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya ‘Taze baklava, güzel baklava!’
Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Sıkı bir pazarlıktan sonra anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın.
Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi ‘Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım’ demiş.
Tıkandı Baba da ‘Peki’ demiş ve anlaşmışlar.Bir ay boyunca, Tıkandı Baba’ya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı Baba’dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ‘Hele şu Tıkandı Baba'ya bir bakalım, nicedir?’ deyip Tıkandı Baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş.
Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim Tıkandı Baba eskisi gibi darmadağın. Sultan ‘Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?’ diye sormuş. ‘Geldi sultanım’
‘Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?’ Efendim her gün gelen tepsiyi bir Yahudi'ye satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım’
Sultan şöyle bir tebessüm edip ‘Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benimle gel’ deyip almış ve onu hazine odasına götürmüş.
‘Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar altın gelirse hepsi senindir’ demiş.
Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan ‘Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar’ demiş ve askerlerden birini çağırıp ‘Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş seçsin, o taşı ne kadar uzağa atarsa oraya kadar olan araziyi Baba’ya verin’ demiş.Padişahın adamları Tıkandı Baba’yı alıp Üsküdar’a götürmüşler ‘Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım’ demişler.
Baba ‘Niçin?’ diye sormuş.
Askerler ‘Hele sen bir beğen bakalım’ diye ısrar etmişler. Baba ‘şu yamuk, bu küçük’ derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline ve ‘Ne olacak şimdi?’ diye sormuş
Askerler ‘Baba sen bu taşı atacaksın ve ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını Padişahımız Efendimiz sana bağışlayacak’ diye anlatmışlarTıkandı Baba taşı başının üstüne kaldırmış ve tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Babacık da düşüp oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Padişah, o meşhur sözünü söylemiş, ‘Vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmut!’
Biraz ısrardan sonra da Tıkandı Baba anlatmış; Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benim ki de akıyordu ama az akıyordu. 'Benim ki de onlarınki kadar aksın' diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.
Bu sefer içimden ‘Onların ki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın’ dedim ve uğraşırken musluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı.Ben yine açmak için uğraşırken birden Cebrail göründü ve bana ‘Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık’ dedi. O gün bu gün adım ‘Tıkandı Baba’ ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyorum.
Tıkanı Baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına
‘Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca bu işe devam edeceksiniz’ diye talimat vermiş.
Sultan Mahmut’un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı Baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis ‘uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim' diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken ‘Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim’ diyerek, işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya ‘Taze baklava, güzel baklava!’
Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Sıkı bir pazarlıktan sonra anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın.
Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi ‘Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım’ demiş.
Tıkandı Baba da ‘Peki’ demiş ve anlaşmışlar.Bir ay boyunca, Tıkandı Baba’ya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı Baba’dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ‘Hele şu Tıkandı Baba'ya bir bakalım, nicedir?’ deyip Tıkandı Baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş.
Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim Tıkandı Baba eskisi gibi darmadağın. Sultan ‘Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?’ diye sormuş. ‘Geldi sultanım’
‘Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?’ Efendim her gün gelen tepsiyi bir Yahudi'ye satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım’
Sultan şöyle bir tebessüm edip ‘Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benimle gel’ deyip almış ve onu hazine odasına götürmüş.
‘Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar altın gelirse hepsi senindir’ demiş.
Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan ‘Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar’ demiş ve askerlerden birini çağırıp ‘Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş seçsin, o taşı ne kadar uzağa atarsa oraya kadar olan araziyi Baba’ya verin’ demiş.Padişahın adamları Tıkandı Baba’yı alıp Üsküdar’a götürmüşler ‘Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım’ demişler.
Baba ‘Niçin?’ diye sormuş.
Askerler ‘Hele sen bir beğen bakalım’ diye ısrar etmişler. Baba ‘şu yamuk, bu küçük’ derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline ve ‘Ne olacak şimdi?’ diye sormuş
Askerler ‘Baba sen bu taşı atacaksın ve ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını Padişahımız Efendimiz sana bağışlayacak’ diye anlatmışlarTıkandı Baba taşı başının üstüne kaldırmış ve tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Babacık da düşüp oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Padişah, o meşhur sözünü söylemiş, ‘Vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmut!’
İtikaf Sünnetini Unuttuk mu?
“İtikafa girmek” ibadeti günümüzde gençliğin zihninde bir şey uyandırıyor mu acaba?
Sözlük anlamı olarak, bir şeyin üzerinde durmak ve onu bırakmamaktır İtikaf. Peygamber Efendimiz, Ramazan'ın son 10 gününde itikafa girerdi. Ve bu adeti vefat edene kadar sürdü.
Nedir İtikaf?
İtifak bir sünnettir. Senenin bütün günlerinde yapılabilecek bu ibadet, Ramazan ayında özellikle de son 10 gününde yapılması daha evladır. Son 10 gününde yapılmasının ayrıca bir sebebi de bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi'nin bu süre zarfı içerisinde yer almasıdır. Kadir Gecesi'nde yapılacak amelleri düşünürsek İtikaf ile birlikte daha da görkemli bir hal alacaktır.
İtikaf Adabı nedir!?
1. İtikafa giren kişinin ibadetle, Kur'an okumakla, ilimle meşgul olması gerekir. Çünkü bu eylemler, itikafın amacını teşkil etmektedir.2. Oruç tutulması gerekir. Zihni toplamaya ve kalbi saflaştırmaya oruç, ilaç gibidir.3. Cuma kılınan bir mescid olması gerekmektedir. Ama hiç olmadı evde de olur.4. İtikaf esnasında konuşmak gerekir. Konuşulursa hayırdan başka bir şey konuşulmamalıdır.
Peygamber Efendimizin bu güzel sünneti, zaman geçtikçe unutulmaya başlandı. Daha doğrusu son zamanlarda pek görmediğimiz bir ibadet halini aldı. Ramazan ayı güzelliklerinden olan İtikaf, Teravih namazı kadar değer bulamıyor malesef. İnsanların zamandan şikayetçi olduğu günümüzde, zamanın en güzel en anlamlı şekilde geçirebileceği İtikaf, inşallah bir Ramazan hakettiği değeri bulur.
Cengiz Yalçınkaya
Sözlük anlamı olarak, bir şeyin üzerinde durmak ve onu bırakmamaktır İtikaf. Peygamber Efendimiz, Ramazan'ın son 10 gününde itikafa girerdi. Ve bu adeti vefat edene kadar sürdü.
Nedir İtikaf?
İtifak bir sünnettir. Senenin bütün günlerinde yapılabilecek bu ibadet, Ramazan ayında özellikle de son 10 gününde yapılması daha evladır. Son 10 gününde yapılmasının ayrıca bir sebebi de bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi'nin bu süre zarfı içerisinde yer almasıdır. Kadir Gecesi'nde yapılacak amelleri düşünürsek İtikaf ile birlikte daha da görkemli bir hal alacaktır.
İtikaf Adabı nedir!?
1. İtikafa giren kişinin ibadetle, Kur'an okumakla, ilimle meşgul olması gerekir. Çünkü bu eylemler, itikafın amacını teşkil etmektedir.2. Oruç tutulması gerekir. Zihni toplamaya ve kalbi saflaştırmaya oruç, ilaç gibidir.3. Cuma kılınan bir mescid olması gerekmektedir. Ama hiç olmadı evde de olur.4. İtikaf esnasında konuşmak gerekir. Konuşulursa hayırdan başka bir şey konuşulmamalıdır.
Peygamber Efendimizin bu güzel sünneti, zaman geçtikçe unutulmaya başlandı. Daha doğrusu son zamanlarda pek görmediğimiz bir ibadet halini aldı. Ramazan ayı güzelliklerinden olan İtikaf, Teravih namazı kadar değer bulamıyor malesef. İnsanların zamandan şikayetçi olduğu günümüzde, zamanın en güzel en anlamlı şekilde geçirebileceği İtikaf, inşallah bir Ramazan hakettiği değeri bulur.
Cengiz Yalçınkaya
Kırkambar
Biliyor musunuz?
Namazda iftidah tekbirinin hükmü farzdır.
405 yıl hiç durmadan Kur’an okunan yer, Topkapı Sarayı, Hırka-i Saadet dairesidir.
Hz. Musa (a.s.)’ın kayınpederi Hz. Şuayb (a.s.)dır.
Namazda ilk tahiyyatta oturmanın hükmü vaciptir.
Peygamberimizin mübarek cenazesini Hz. Ali yıkamıştır.
Mısır’a hükümdar olan peygamber Hz.Yusuf (a.s.)dur.
Allah (c.c.)’ın hoşuna gitmeyen helal boşanmadır.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in İstanbul’da yatan sahabesi Ebu Eyyub El Ensardir.
Hz. Yakup (a.s.)’ın lakabı İsraildir.
Felak ve Nas surelerinin ortak adı Muavizeteyndir.
“Adalet mülkün temelidir” sözü Hz. Ömer’e aittir?
Neden? Niçin? Nasıl?
Fotoğraflarda gözler niçin kırmızı çıkıyor?
Geceleri flaşla çekilen fotoğraflarda genellikle gözler kırmızı çıkar. Peki fotoğraftaki güzelliği bozan bu olay nasıl olur? Niçin her zaman olmaz? Niçin gündüzleri flaşla çekilen fotoğraflarda olmaz? Gözümüz iç içe geçmiş üç tabakadan oluşur. En dışarıdaki gözümüzü koruyan ve göz akı da denilen sert tabakadır. İkincisi, kan damarlarından meydana gelmiş ve ortasında göz bebeğinin bulunduğu damar tabakadır. Bu damarlar sayesinde fazla ışıkta göz bebeğimiz küçülür, karanlıkta ise daha çok ışık alabilmek için büyür ama bu hareketi oldukça yavaş yapar. Üçüncü tabaka da retina adı verilen, ışığa duyarlı kılcal damar ağlarından oluşan ağ tabakasıdır.Köpek, kedi, geyik, karaca gibi hayvanların gözlerinin arkasında, yani retinalarında ayna gibi, yansıtıcı özel bir tabaka .vardır. Eğer karanlıkta gözlerine el lambası veya araba farı gibi bir ışık tutarsanız, bu ışık gözlerinin içinden yansır ve gözleri karanlıkta pınl pırıl parlar. İnsanların gözlerinin retinasında ise böyle bir yansıtıcı tabaka yoktur. Fotoğraf makinesinin flaşı çok kısa bir zamanda çok kuvvetli bir ışık verir. Gözbebeğimiz ise bu kadar kısa zamanda küçülmeye fırsat bulamaz. Işık doğrudan retinaya ulaşır ve oradan da doğrudan kılcal damarların görüntüsü yansır. İşte flaşla çekilen fotoğraflarda görülen bu kırmızılık retina tabakasındaki kılcal damarların görüntüsüdür.
Namazda iftidah tekbirinin hükmü farzdır.
405 yıl hiç durmadan Kur’an okunan yer, Topkapı Sarayı, Hırka-i Saadet dairesidir.
Hz. Musa (a.s.)’ın kayınpederi Hz. Şuayb (a.s.)dır.
Namazda ilk tahiyyatta oturmanın hükmü vaciptir.
Peygamberimizin mübarek cenazesini Hz. Ali yıkamıştır.
Mısır’a hükümdar olan peygamber Hz.Yusuf (a.s.)dur.
Allah (c.c.)’ın hoşuna gitmeyen helal boşanmadır.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in İstanbul’da yatan sahabesi Ebu Eyyub El Ensardir.
Hz. Yakup (a.s.)’ın lakabı İsraildir.
Felak ve Nas surelerinin ortak adı Muavizeteyndir.
“Adalet mülkün temelidir” sözü Hz. Ömer’e aittir?
Neden? Niçin? Nasıl?
Fotoğraflarda gözler niçin kırmızı çıkıyor?
Geceleri flaşla çekilen fotoğraflarda genellikle gözler kırmızı çıkar. Peki fotoğraftaki güzelliği bozan bu olay nasıl olur? Niçin her zaman olmaz? Niçin gündüzleri flaşla çekilen fotoğraflarda olmaz? Gözümüz iç içe geçmiş üç tabakadan oluşur. En dışarıdaki gözümüzü koruyan ve göz akı da denilen sert tabakadır. İkincisi, kan damarlarından meydana gelmiş ve ortasında göz bebeğinin bulunduğu damar tabakadır. Bu damarlar sayesinde fazla ışıkta göz bebeğimiz küçülür, karanlıkta ise daha çok ışık alabilmek için büyür ama bu hareketi oldukça yavaş yapar. Üçüncü tabaka da retina adı verilen, ışığa duyarlı kılcal damar ağlarından oluşan ağ tabakasıdır.Köpek, kedi, geyik, karaca gibi hayvanların gözlerinin arkasında, yani retinalarında ayna gibi, yansıtıcı özel bir tabaka .vardır. Eğer karanlıkta gözlerine el lambası veya araba farı gibi bir ışık tutarsanız, bu ışık gözlerinin içinden yansır ve gözleri karanlıkta pınl pırıl parlar. İnsanların gözlerinin retinasında ise böyle bir yansıtıcı tabaka yoktur. Fotoğraf makinesinin flaşı çok kısa bir zamanda çok kuvvetli bir ışık verir. Gözbebeğimiz ise bu kadar kısa zamanda küçülmeye fırsat bulamaz. Işık doğrudan retinaya ulaşır ve oradan da doğrudan kılcal damarların görüntüsü yansır. İşte flaşla çekilen fotoğraflarda görülen bu kırmızılık retina tabakasındaki kılcal damarların görüntüsüdür.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



