22 Şubat, 2010

Alameti Faciaya Tepkisiz Kalmayalım!!!

Alameti farika’dan alameti facia!

Alameti farika isimli reklam ajansının hazırlamış olduğu vogue dergi tanıtım reklamı tam bir ifade ile rezalet. Bu rezaletin tv kanallarında ifşa edilmesi ise ne yazık ki felaket.

Yapılan bu reklam ile neyle boy ölçülmüş bilemediğimiz bir muamma... Yaptıkları şeye sevindirten, içlerine başarma duygusunu gıcıklatan, alçalışlarını alkışlayan kim ya da kimler bu da bize muamma...

Elbette bu işte payı olan yalnız mutfaktakiler değil. Mutfaktakiler zehirli menüyü hazırladılar. Bunun ikinci perdesinde o zehri sunanlar var. Yani tv kanalları. Ne cüretle bu reklamı yayınlarlar ve bu yayın nasıl olur da tepki görmeden günlerdir ekranları kirletir.

Öte yandan ne yazı ki birde bu zehri usulca içenler var!

Yaratana nesne sıfatı veren,

nesneyi tanrı gösteren,

İlk peygamberi suretlendiren,

Ve kutsal anne imajını zedeleyen, dünyalık çıkarları uğruna alçakca hazırlanmış ve yayına verilmiş vogue dergisinin reklamına gerekli tepki gerektiği şekilde gösterilsin... Bu zehir içilmesin... Kutsal değerlerin ayakaltı edilmesi karşısında kimse sessiz kalma hakkını kullanamaz...

Müslümanlar! Duymadım, görmedim, bilmiyorum demeyin... duyun, görün ve elleyin...



L. Y.



Rtük tel: 0.312.297 50 00

rtuk@rtuk.gov.tr

03 Şubat, 2010

Şehvar'ın 29. Sayısı / Zor iştir dergi

Mende Mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var
Aşık-ı sadık menem Mecnun’un yalnız adı var / Fuzuli

Mektuplaşma

Saygıdeğer dostum,

Samimi düşünceleriniz için teşekkür ederim. Yazmak konusunda istekli fakat gayretli ve başarılı değilim. Yazabilmek için çok uğraşıyorum. Karşımda, beni nasıl dolduracaksın der gibi duran ter temiz beyaz sayfadan nasıl korktuğumu anlatamam. Kelimeler bana, kaşlarını çatmış, haylaz bir çocuk gibi davranırken, bense onlarla, dost olup güzel bir oyun kurmak için uğraşıyorum.

Uslübum konusunda söylediklerinizde hem fikir değiliz. Yazma alışkanlığım hep aynıymış gibi geliyor. Ama sizin düşüncelerinizi de elbette dikkate alacağım.
Öyle sanıyorum ki, ikinci okurumu da kazandım. Teşekkür ederim. Yazmaya niyetliyim ama yazabilecek hiçbir şeyim de yokmuş gibi geliyor. Yazabildiğim her metnin sonrasında “bir daha yazamam” düşüncesinin zihnimde hâsıl olmasına engel olamıyorum. Bu iyi midir kötü mü bilmiyorum ama daha çok çalışmam ve bir o kadar da sabırlı olmam gerektiğini biliyorum. Bunları şikâyet olarak değil de, size ve kendime, acemiliğimi tekar tekrar hatırlatmak, hatta hiç unutturmamak için yazdım.

Çalışmanın sonda ortaya çıkan metni seviyorum. Ama bunun oluşma süreci beni çok yoruyor. Ömer Seyfettin'ne göre, bu iyi. Söz ettiğiniz metni ben de beğeniyorum. Çünkü orada anlatmak istediğim şey güzeldi. Yazılarım böyle olacaksa yazabilmeyi isterim. Asıl memnun etmek istediğim malumdur sanırım. Hayırlısı neyse o olsun istiyorum.


“-Exuperyvari yazmış olduğunuz kale tadındaki…" kendimi "yazar"mış gibi hissetmemi sağlıyorsunuz. Bu kompliman karşısında mahcubum.

Ben sevmesem de, sizin sevdiğinizi biliyorum, aklıma geldi ve mektupla birlikte size bir Cemil Meriç kitabı gönderdim. Aslında yazmaktan çok okumayı seviyorum. Elimin altında iyi kitaplar varken ve zahmet çekmeden onları okuyabilecekken, yenisini ve mevcut olandan daha iyisini yazmakla uğraşamayayım diye aklımdan geçmiyor da değil. İşin kolayına kaçmak mı bu; eğer çalıştığında ortaya güzel metinler çıkıyorsa, sanırım evet.

Neden olduğunu bilmiyorum ama sizin bana karşı bir kırgınlığınız olduğu vehmindeyim. Edebiyat ikimizin de ilgi alanı. Bu konuda benden daha iyisiniz, bundan dolayı sanırım sizi fazlaca rahatsız ediyorum. Gerekli, gereksiz sorularımla, bazen de ters davranışlarımla sizi üzmüş olabilirim. Amacım sadece bilgi ve tecrübenizden yararlanmaktır.
Rahatsızlık vermek konusunda kendimi savunmak gibi bir hakkım yok ki; ilk baştan beri, rahatsızlık veren benim, tekrar, tekrar ve tekrar...

“-Benim yapmış olduğum bir hatadan dolayı böyle düşünüyorsunuz…” diye yazmışsınız. Nasıl yaptıysam, bana karşı bir kusur işlemiş olabileceğinizi size düşündürmüşüm, benden özür diliyorsunuz. Sizin kusurunuz; bana gösterdiğiniz nezakettir. Aslında şımarık ve eziyet eden biri de değilim. Belki de ne yaptığımı bilmiyor gibiyim.


“-Bir soru, ilk adımı atan kim? her zaman her zaman” demiştim, sizin buna verdiğiniz latif cevap ise, kendime karşı bir suçlama ya da sitemin olup olmadığıydı. Belki de haklısınız. Ben yalnız kendi adıma sizi yoruyor olmaktan çekiniyorum. Ama bana göstereceğiniz her türlü yardıma ihtiyacım olduğunu bildiğim için de yazmaktan geri duramıyorum.
Göstermiş olduğunuz tahammül karşısında, dilimin tutulması gerekiyor. Ama ben nedense daha geveze olduğumu düşünüyorum. Siz ise bana, gevezeliğimin sadece iki satır olduğunu söylüyorsunuz. Uzun uzun konuşamadığım gibi yazamam da. Halbuki ne çok isterim, konuşmayı ve yazabilmeyi.
Çok kelimesini kullanırken dikkatli olunması gerektiğini de biliyorum. Bazen, mesela "çok üzüldüm" diyorum sonra düşündüğümde, üzüldüğümü ama çok olmadığını görüyorum. Kelimeleri israf etmek, gerektiğinde onların yerine kullanılacak kelimeyi bulamamak, beni korkutuyor.

Bunu söylemekten hicap duyuyorum ama yazışmalardan memnunum. Çünkü; yazmak konusunda tembellik yapmamamı ve olgunlaşmamı sağlıyorlar.


Size yine yazacağım. Zamanı, kalemi ve kelimeleri israf etmeden. İyi günler.



Her daim dostunuz







<><><><><><>



Şehvarda bu ay yine güzel konulara yer vermeye çalıştım. Namazın hayatımızdaki yerini farklı bir şekilde Kâmil Yeşil’den, unutulan bir dostu Zeki Bulduk’tan, unutulmaz sevgiliyi de Mevlüt Özcan’dan okuyalım. Nuri Balkanoğlu’yla da aynı konuyu seçmemiz ne güzel bir tevafuk. Gayret bizden yardım Allah’tan.

Kalem / Nuri Balkanoğlu

Merhaba dostlara, merhaba büyüklere, merhabalar olsun sevgili kardeşlere. Ne güzeldir bizim yozlaşmamış Türkçemiz. Yedi harften (Latince) oluşan merhaba, kaç kelimeyi ve cümleyi üstlenmiş. Müslümanlar arasında bir nevi selamlaşma şekli olup, rahat ve serbest olun, hoş geldiniz manalarını da ifade eder. Ben şahsen sizlerle gayet rahatım. Dergimizin imtiyaz sahibesi hanımefendinin onayıyla, bundan böyle siz sevgili okurlarımız tarafından da kabul edilirsek iki ayda bir yayınlanan Şehvar’da acizhane ve nacizhane, kalemimiz hak üzere kelam yazar inşallah. Bunun hoşnutluğundan dolayı, önce editörüme sonra siz okuyup yazan dost ve kardeşlerime minnettarım. Şehvar’daki bu ilk makalemde Kalem başlıklı yazımı irdelemek istedim.

Dergimizin yayın hattı şu an için İstanbul ve Ankara, temennimiz tüm ülke sathı ve İslam ülkeleri. Şu an için bu hazır vakitte biz bizeyiz. Bu dar dairede ben ne yaparımda okuma alışkanlığını kazanabilirim diye düşünüyorsak, Bismillah deyip elimize bir kalem alalım. Bulduğumuz temiz kağıda veya bir kartvizite ya da zaman ayırıp bir kırtasiyeden hoşunuza giden bir kartpostalı seçelim. Olmaz diyorsanız elinizin altında bulunan bir dergiden ya da bir gazeteden, değer verdiğiniz manada, kesip çıkartabileceğiniz, manzara, çiçek veya bir mahluk resmini kağıda yapıştırıp kartpostal haline getirmektir. Bunda önemli olan sevdanın saygın yansımasıdır. Bunu sağlayacak şey, yüreğine tercüman olan kendi elinin tuttuğu kalemden dökülen mürekkebin harflerle şekil almasıdır. Kelimeler cümleleri, cümleler yüreğini ifade edecektir.

Cenabı Allah, Peygamberi Hz. Muhammed’e (s.a.v.) oku hitabını Cebrail (a.s.) vasıtasıyla emir buyurur. Biz inananlar birbirimize mütemadiyen, günümüze kadar gelen bu ilahi emir ve ifadeyi okumanın ehemmiyetini anlatır dururuz. Muhakkak ki doğru olan bir şey üzerinde yoğunlaşıyoruz. Oku, oku. Okumak bu asrın hastalığı olmalıdır. Umumi manada dünya ülkeleri içerisinde en geri kalmış bizim ülkemizdir. Ülkemizi geçelim bizlerin okuma alışkanlığı ne düzeydedir…

Yüce Allah oku emriyle okumayı emreder. Önce yazmalı sonra okumalıyız. Çünkü, yazı olmadan okuma olmaz. Eğer şanı yüce Allah bunu böyle takdir etmeseydi derdi ki konuşun konuşun. Günümüz insanlarının en güzel yaptığı şey mütemadiyen konuşmaktır. Evet sevgili dostlar, konuyu fazla dağıtmayayım. Kanaatimce, okumayışımızın sebebi yazmıyor oluşumuzdur. Bir düşünelim lütfen, en son ne yazdık? Resmi bir daireye dilekçe mi? Televizyon izlerken programa katılmak için verilen telefon numarasını mı? Yoksa şifalı otların reçetesini mi? Ya da gazetelerin önümüze sürdükleri kelime bulmacalarını mı? Bunlar bile aslına iyidir. En azından kalem tutma alışkanlığımızı devam ettirir.

Sevgili kardeşlerim, 1981 yılında askerdeyken, akşamları, gelen mektup postaları dağıtılırdı. Askerler toplanır, her biri can kulağıyla adının okunmasını bekler dururdu. Kimine hiç gelmez, kimisine üç beş mektup bir anda gelirdi. Her mektuba cevap vermek için istirahat saatleri beklenir, hazırda bir kalem ve kağıt da bulundurulurdu.

Kelamlar önce kalemle yazılır, sonra okunurdu. Bunu benden büyük olanlar ve yaşıtlarım iyi bilirler. Bu erkekler cephesinden küçük bir örnek. Ya hanımlar tarafı? Gurbete gelin olmuş halalarımız, teyzelerimiz, ablalarımız, kızlarımız ne kadar kelime sarf ettiler, azıcıkta olsa özlemlerini hafifletebilmek için. Ya okur yazar olmayan analarımızın sevdiklerine bir mektup yazdırabilmesi ve kendisine gelecek cevabın beklentisi içerisinde olması nasıl bir gayrettir. Nihayetinde bütün bunları düşünmek mazide kaldı. Teknoloji kara delikler gibi bu hatıraları, yıldızları yutarcasına yok etti. Postanelerin yerleri unutuldu. İşlevleri değişip, bankacılık hizmetine başladılar. Süratle ilerleyen zaman, eskinin tatlı hatıralarını (kağıt zarf kartpostal) ve klasik malzemelerini yok edecek. Teknolojinin nimetleri arttıkça, bizi ayakta tutan ruhumuz, yavaş yavaş çökerken, bizler de bunu olayın dışındaymış gibi sadece izleriz. Teknoloji bizleri telefonla, internetle tanıştırdı. Klavye vasıtasıyla kelimeleri eksilterek (slm) yazmaya alıştık. Mail aracılığıyla da evlerimizin adreslerini dâhi unuttuk. Elektronik adreslerle bir birimize ne kadar yakınız? Ciddi manada, ruhumuz, benliğimiz, aile, akraba ve komşuluk ilişkilerimiz suni bir hal almakta. Kucaklaşıyoruz görüntüsüyle uzaklaştığımızın yediden yetmişe farkında olmalıyız. Bunun için siz sevgili akrabalarım, dostlarım, kardeşlerim, ellerinizden öptüğüm büyüklerim, yukarıda izah etmeye çalıştığım gibi, bir kağıda, kartvizite, kartpostala, sevdiğiniz ya da dargın olduğunuz bir dostunuza, kendi kaleminizden çıkan bir sevgi sözcüğünü bir hatıranızı daha geç olmadan yazın. Yakında bunları ifade edecek cümleyi sığıştıracağınız birkaç santimetrelik yeri bulamayacağız…


Hiç beklemezken, dostunuza sizden giden zarfın içinde bir kartpostala sığacak kelimelerin ötesinde, sizden ona gönül pınarları akacaktır. Fiziksel olarak kucaklaşmasanız bile ruhen hemhal olacaksınız. Düşünün, o dostunuza giden zarfın üzerinde el yazınızla yazılmış saygı ifadesinin anlamını. İsminin altındaki adresine posta pulu yapışmış bir zarfın postacının vasıtasıyla o dostunuzun kutusuna zarfı değil de sizi yerleştirmiş olsun. Kutuyu açan kişi anneniz, babanız, canınız, cananınız, evladınız, her kim ise hep alışık olduğu fatura zarfları, kredi kartı ihbarları yahut mahalle esnafı reklamları arasından sizden bir parça bulması, kalem ve kağıtla ifade edilmiş, sıcak, samimi sözcükleri açıp okuyan dostunuza hangi telefonla ve hangi maille bu hissiyatı verebiliriz. Bu manevi kucaklaşmayı, ondan da size gelecek olan mukabeleyi yakalamak biraz özveri isteyecektir. Üşenmeyeceğiz bir sürpriz yapıp belki de kapı komşunuza posta aracılığıyla sevgi ifademizi yollayacağız.

Önce kalemle yazacak sonra okuyacaksın. Sonra o yazacak ve sen tekrar okuyacaksın. Selam ve saygılarımla. Konunun devamı inşallah öbür sayıya.

Hamd Edenin Sûreti Başka Olur! / Zeki Bulduk

Bir Yüzden Gözüme Düşen Damlalar

Yüzünde oyun izi olmayan adamları severim. Kendini günübirlik yalanlara teslim etmeyecek kadar mutmain yüzlerin de olduğunu öğrendim zamanla. Hele ki maskeleriyle ve buğulu sözleriyle insanları etrafına toplayan nice bezirganın olduğu bir dünyada; yüzüne bakınca utandığım insanları sevdim.
Ne, şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır; ne de bir şeyhe bağlanmak bir kula kul olmaktır diyeceğim. Derdim tarikatlar, tasavvufun asıl mı çerçeve mi olduğu da değil. Ruh güzelliği ya da insan-ı kamil olma yolundaki rehberlerden de dem vurmayacağım.
Sadece, bir yüz gördüm ve “bu yüz katışıksız bir müslüman yüzüdür” dedim. “O yüze bakan insanlar Allah’tan gayrısını düşünemezler” diye düşündüm. Lakin o yüze bakınca akıllarına Beykozdaki villalar, şeyh efendi amma da çok severmiş nike ayakkabıları diye haset edenleri ayrı tutuyorum tabii.


Dayan kalbim dayan!


Bu ülkede 28 Şubat sürecinde ve sonrasında belki de en çok medyatik ve şiddet içeren saldırılara maruz kalan bir cemaatin büyüğünden bahsetmeye çalışıyorum. Aslında, haddim değil Mahmut Efendi hakkında bir biyografi çalışması yapmak. Zira bu konuda yetkin değilim. Ancak, sureti insana ferahlık veren çok az insan arasında olmasa, Allah yaptıklarından razı olsun, der ve elimi çekerdim klavyenin üzerinden. Bir mümin yüzü gördüğümde “dayan kalbim dayan!” derim. Zira, bilirim ki müminlerin sureti Rablerinden tecelliler taşır.
“Eğer benim bir sünneti dahi yapmadığıma şahit olursanız bana tâbi olmayın…” diyebilecek kadar gittiği yoldan emin, yorgun ama zihni hala dinç, gülümsemesi bir dua gibi yüzüne oturmuş, hareketlerinde dokunduğu nesneyi, bastığı toprağı incitmek istemeyen bir naiflik var. Bakışları öyle insanın içini okurmuş gibi değil; gördüğü ayıbı örtmeyi bir erdem bilen insanın hoşgören bakışında. Hani, “öyle bir baktı ki yüreğimi okudu, “der, Çağrı filminde bir putatapan, Efendimiz için. Evet, Efendimiz, küfrü aleni yapana ezici ve delici bir nazarla bakarmış. Lakin, Efendimizi rehber alan nice Allah dostu gibi müşfik olmanın da sünnet olduğunu daima gözlerinde bir bilinç ışığı olarak hazır tutan güzel insanlardan Mahmut Efendi.


Dua ferahlığı!


Bir fotoğraf karesinde, yanında, hazzetmeyeceğiniz bir adam dahi olsa, o adam güzelleşmekte, Allah dostunun yüzündeki tebessüm ve dua ferahlığı hazzetmediğiniz insanın suretini güzelleştirmekte… Bugüne kadar yüzüne baktığımda, “işte bu adam müslümandır!” dediğim üç güzel yüzlü insandan biridir Mahmut Ustaosmanoğlu. Zira, her bakışınızda bir daha bakmak istersiniz. Tekrar tekrar bakışınızda o çocuk masumiyetini, peygamber sevgisine ve sünnete râm olmuş hali hisseder, aklınıza kullardan sakladığınız günahlar gelir; utanırsınız. Hangi cemaatten ya da hangi mezhebten yahut hangi partiden olursanız olun, kalbinizde Efendimize doğru akan bir sevgi ırmağı varsa, mutlaka Allah dostu hoca efendinin yüzüne meftun olursunuz.
Fatih Camii avlusunda, bir ikindi namazı öncesi elini öptüğümüz, bu ülkede hakkında olmadık iftiraların dolandığı belki de yine bu ülkenin en büyük cemaatinin büyüğünü gördüğümde de aynı hisse kapılmıştım. Hatta, herşeyi geride bırakıp “düş peşine!” diyen bir ses uzun süre çınlamıştı kulaklarımda.


Bir kelebek konmuş gibi...


Aşklara dair, Allaha dair, kadına dair çok konuşur insanlar. Bazen, tasavvuf denizinin kenarında yüzme denemeleri yapanlar - ki ben de bu gruba dahilim- ilahi aşk adına mangalda kül bırakmazlar, -güya- Allah dostlarıyla Bostan ve Gülistan’da at koştururlar… Bu at koşturma sırasında ıskaladığımız bir dervişin o mütebessim çehresine bir kelebek gibi konmuş aşk izi ki… bizim idrakimizin görmek istemediği bir serap olur… Ama serap gibi öyle uzakta duranın, yani Allah dostunun hali sinmiştir resimlere. Ben, resimlere bakarak aşık olunan bir devre doğru gidiyorum Mahmut Ustaosmanoğlu’nun, Atasoy Müftüoğlu’nun, Süleyman Hilmi Tunahan’ın, ilh.

Suretlerini her görüşümde.



Ölmeden önce ölmek, demişti büyüklerimiz… sanırım ölmeden ölmek abdest ferahlığında, dua gülümsemesinde, aşk ile şevk ile de olabilliyor ki; ülkemin amiral gazetelerinin saldırdığı bir güzel insana, bir Allah dostunun yüzüne baktığımda ölmeden ölesim geliyor; tüm dünyayı bir kenara itmenin ve rızayı bari için yürümenin damla damla süzüldüğü bir yüz. Sireti suretine vurmuş olan kaç adem var şunun şurasında? Kitaba, insana, kalbe ve dünyaya dokunurken yüzü buruşmadan zikr eden ve ilme her dem hakkını veren bir güzellik var fotoğraflarda.
Dinginlik, duruluk, sadelik, sabır, neşe, dua, hasenat bir yüzde ancak bu kadar sıkı mündemiç olabillirdi. Üç tane üzümü elinize alıp, şükrederek yemek ve ihsanın Allah'tan olduğunu bilmek yazılıdır bazı yüzlerde. O yüzlerden birini gördüğünüzde sizin suretiniz de ferahlar. Yüzü bir harita gibi olan Allah dostuna bakıp, o haritanın ırmak çizgilerinde ağlamak isterdim hamd makamında…
Mahmut Efendi’nin seyahatleri sırasında yanında bir tuğla bulundurduğu, ihtiyaç halinde bu tuğladan teyemmüm yaptığı anlatılır… Bazen o tuğlayı kafamda kırasım gelir, siretim suretime yansıyıp dünya denilen maskeli baloda kendimden, kalbimden, ilimden ve direnmekten vazgeçtiğimde!



dunyabizim.com

Hayat (benim için) Beş Vakittir / Kâmil Yeşil

Şeyh Galib insan için "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen" der. Yani insan küçük bir kâinattır. Ve insanlığın babası ilk insan, ilk peygamber Hz. Âdem, elif ile başlar. Elif, Adem’in şahsında ayakta duran canlıların yerini tutar. Dal harfi hayvanattan rükû halinde olanları, mim ise sürüngenleri temsil eder. Bu üç tür varlığın vaziyetleri de namazda toplanmıştır. (Kıyam, rükû ve secde) Ve Müslüman, namaz kılmakla, namazda "Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım dileriz" demekle bütün bu varlıkları da seslendirdiğini zımnen ifade etmiş olur.

Dünya hayatı güneş merkezlidir

Dünya hayatı güneş merkezlidir ve güneş sadece hayatın değil; ibadetin de ölçüsünü verir. Belki güneş sadece ibadet ve hususiyle namaz için yaratılmış gibidir. Bunun dışındaki fonksiyonları tali fonksiyonlardır. Güneşin doğması ile hayatın (ibadetin) başlaması ve namazın bu iki olayı birleştirmesi dikkat çekicidir.

Gece gebe bir kadındır.

Gebelik ile bizim yaşadığımız kâinatın karanlığı aynı şeye işaret eder. Çünkü çocuk, ana rahminde; insanoğlu dünya gezegeninde karanlıktadır. Ve doğum yaklaşmaktadır. Sancılar artmış, hasta doğumevine kaldırılmıştır. Güneş, bizimle beraber "nur topu" gibi doğar.
Biz anamızdan 'doğarız'; güneş de ‘doğu'dan yani kainatın rahminden.
Doğum tarihimiz günü ve saati ile çok önemlidir. Güneşin doğacağını müjdeleyen fecr-i sâdık belirmişse şükür secdesine hazır olmalıyız. Bu, sabah namazıdır. Namazla hem biz doğarız yeniden, hem doğacak olan güne karşı duamızı okuruz.
Esenlik dileğimizdir. Gün/doğum ibadetle başlamıştır.Ve gün doğmadan neler doğmuştur.

Öğle namazı sıcak bir olgunluktur

Doğarız ve bir "gün(eş)" ile birlikte çocukluğumuz da başlar. Güneş tepemize doğru dikilmeye yol alırken biz çocukluğumuza doğru koşarız. O, tepeye çıkıncaya kadar sıcaklığı ile olgunlaştırır bizi; renk ve tat katar bize. Öğle namazı sıcak bir olgunluktur: Ve şükrü gerektirir. Ezan zaten bizi çağırmaktadır.

Gölgemiz uzar, ömrümüz kısalır

İkindi, ihtiyarlığın alâmetidir. Gölgemiz uzar, ömrümüz kısalır. Bizimle birlikte güneş de fer'ini kaybetmiş, güçten, takatten kesilmiştir. Siması sararmıştır güneşin, benzi solmuştur. İkinci gün gelmeyebilir.
Hemen kapanmalı secdeye: İkindi namazı. Gerçekten öyle olur ve güneş bizi terk eder. Vakit sekerat-ı ölümü işaret eder. Her iki mânâda 'dünyamız' kararmıştır. Güneşimiz batmış, yıldızımız sönmüştür. Kıyamet kargaşasıdır yaşanılan. Korku ve heyecan ile tekrar ineriz secdeye.
Akşam namazı hasta ruhlara şifadır.

Uykuda maveraya uçarız ruhumuzla

Yatsı, ölüm sonrası, kabir hayatıdır. Siz buna arasat da diyebilirsiniz; bilenler isterse berzah âlemi de diyebilir. Artık bizim için yeni âleme açılış başlamıştır. Meçhûlün kapısını çalmak için elimizde tek âsâ vardır. Uyku ve rüya. Uykuda maveraya uçarız ruhumuzla. Bazen bir beşaretle döneriz oradan. Sabah gibi âyân olur gördüklerimiz. Hatta sabahı görürüz rüyamızda. Öyleyse namazla girmek gerekir uykuya. Dünyadan çıkacaksak bu girişimiz gibi olmalıdır. Namazla. Yatsı namazı bizi teheccüde kadar götürür ve teheccüdün kollarına bırakır.
Sabahı severiz ve ümit ederiz.Çünkü biz diriliş erleriyiz ve yeniden dirilişe inanırız. Bir an önce diriliştir beklediğimiz. Ölümün kardeşi uykudan uzaklaşmak isteriz. Güneşi karşılamak, yeniden doğuşa şahit olmaktır niyetimiz. Sabah secdesi (namazı) ile doğuşumuz yeniden başlayacaktır.
Allahüekber!

dunyabizim.com

Kime beziyoruz? Mevlüt Özcan

Yeryüzünün gelmiş ve gelecek olan en büyük insanı Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir.

İnsanlara huzursuzluktan başka bir şey getirmeyen beşeri ideolojilerin kıskacı altında inim inim inlemekte olan insanlığa tek kurtuluş yolunu sağlayacak olan O'nun açtığı aydınlık yoldan gitmektir..Hiçbir kimse, Hz.Muhammed (s.a.v.) kadar temiz olamaz. Elbiselerinin temizliğine sürekli dikkat eden Peygamberimiz, ağız sağlığına da çok dikkat ederdi. Diş temizliğinin ana maddesi olan misvak kullanmayı ihmal etmemiş, bunu ümmetine tavsiye etmiştir.

Rasûlullah vakitlerini çok iyi kullanırdı. Bundan dolayı hayatı düzenliydi.

Kendisini ne büsbütün dünyaya ne de ahiret için çalışmaya verirdi. O'nun her şeyi vasat (orta) idi. Günün bir kısmını ibadete, bir kısmını dinlenmeye, bir kısmını insanlarla ilgilenmeye, bir kısmını da çalışmaya ayırırdı.
Çok vefakârdı. Kendisine yapılan iyiliği hiç bir zaman unutmazdı. Kendisine maddi-manevi destek olan Hz.Hatice radiyallahu anhe'yi hiç bir zaman unutmamış, onu daima hayırla anmıştır.

Son derece adil ve insaflıydı.
Af etmesini severdi.
Kimseden intikam alma yoluna gitmedi.
Nefsine yönelik işlenen hataları affederdi.
Adâleti yerine getirme noktasında asla taviz vermezdi.
Allah'a olan inanç ve güvenini hiçbir zaman asla kaybetmemiştir.
Müşrikler tarafından kendisine yapılan uzlaşma taleplerine kesinlikle yanaşmamıştır.

Yeryüzünün en cömerti Rasûlüllah (s.a.v.) idi. Kendisinden bir şey isteyeni hiçbir zaman asla geri çevirmemiştir. Yoksulları dâima kendisinden çok düşünürdü.

Alçak gönüllüydü. Asla büyüklük taslamazdı.
Kimseye elini öptürmezdi.
Çarşıdan alışveriş yapardı.
Ev işlerinde hanımlarına yardımcı olurdu.
Hastaları ziyaret eder, onlara ümit verirdi.
Başkaları konuşurken onların konuşmalarını kesmez, kendilerini dinlerdi.
Huyu yumuşak ve nazikti.
Sâde bir hayatı vardı.
Kaba ve kırıcı değildi.
Kimseyi azarlamazdı.
İnsanlarla şakalaşırdı.
Yüzü sürekli tebessümlüydü. Tebessüm etmenin sadaka olduğunu söylerlerdi.
Hanımlarıyla çok yakından ilgilenirdi.
Ayakları şişinceye kadar ibadet ederlerdi. Allah'ın azabından en çok korkandı; lakin, Allah'ı en fazla seven de O idi.
Yaşayan bir Kur'an idi.

Doğruluk ve dürüstlüğün zirvesinde O (S.A.V.) vardı. Mekke'nin en azılı müşrikleri bile O'nun doğruluğunu kabul ettiler ve O'na "Muhammed'ül Emin" (en güvenilir insan) dediler.

Kalbi şefkat, merhamet ve insan sevgisiyle doluydu.
"Âlemlere rahmet olarak" gönderilmiştir. (Enbiya Suresi, A:107)
O, yetimlerin babasıydı. Yetimlere iyi davranılmasını emrederdi.
Asla kızmazlardı. Kızgınlık emareleri de göstermezlerdi.
Çünkü O, âlemlere rahmetti.
Ya biz ey Müslüman?
Hayatımız Peygamberimizle uyuşuyor mu? Söyle bakalım...

Milligazete

Kırkambar

Kaşıkçı Elmasının Hikayesi:

Müverrih Raşit Beyden: 1699 yılında İstanbulda Eğrikapı çöplüğünde dolaşan baldırı çıplak takımından bir adam yuvarlak taş bulur.Bir yaymacı kaşıkçıya giderek üç tahta kaşığa değişir. Kaşıkçı, bu taşı götürür, bir kuyumcuya 10 akçaya satar. Kuyumcu taşı arkadaşlarından birine gösterir; kıymetli bir elmas olduğu anlaşılınca beriki sus payı ister. Aralarında kavga çıkar. Mesele Kuyumcubaşıya akseder. Kuyumcubaşı kavgacıların eline birer kese akçe vererek taşı alır. Fakat bu sefer de olayı sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa duyar, taşı kendisi için satın almaya hazırlanırken, mesele Padişaha akseder. Dördüncü Mehmet bir Hattı Hümayun ile elması Sarayı Hümayuna getirtir ve Saray elmas traşına verilir. Eğrikapı çöplüğünde bulunan taş işlenince meydana 48 kratlık nadide bir elmas çıkar. Kuyumcubaşıya Kapıcıbaşılık rütbesiyle bir kese bahşiş ihsan olunur.



Kısa… Kısa…


Sabah ve öğle namazı arasında kılınan namaz Kuşluk namazdır.
Kıbrıs halife Hz. Osman zamanında fethedilmiştir.
Şaban ayının 15.gecesi Berat kandilidir.Bilerek kasıtlı bozulan ramazan orucu Kefaret gerektirir.
Önce müslüman sonra kafir olan kimseye Mürtet denir.
Bedir savaşı hicretin 2. yılında olmuştur.
Hz. Ebu Bekir Miladi 634 yılında vefat etmiştir.

Bunları Biliyor musunuz?


Kaşlarımızı yukarı kaldırmak için 30 kası harekete geçirmemiz gerekir.
Bir bal arısı, bir çorba kaşığı bal yapabilmek için 4200 çiçeğe konar.
Yeni Zelanda, dünyadaki her türlü iklimin yaşandığı tek ülkedir.
Bir kilo limonda bir kilo çilekten daha fazla şeker vardır.
Yetişkin bir insan günde ortalama 23 bin kez nefes alır.
Baykuş mavi rengi görebilen tek kuştur.
Bir Bangladeşlinin bilgisayar alabilmesi için başka hiçbir harcama yapmadan 8 yıl çalışması gerekir.
Bir insan yaşamı boyunca iki yüzme havuzunu dolduracak kadar tükürük salgılar.
Eşeklerin göz konumu öyledir ki, her zaman dört ayaklarını da görebilirler.
Hastalanmayan tek hayvan köpek balıklarıdır.
Niagara Şelâleleri`nden saniyede 63 milyon litre su akmaktadır.

29 Ocak, 2010

YükseltinTavan Kirişini Ustalar

Amerikali usta yazar Jerome David Salinger ölmüş. Severdim. Üzgünüm.

02 Aralık, 2009

İşte Yine Şehvar

Annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı / Nazım Hikmet

Editörden

Ey örtüsüne bürünemeyen Nefsim!


Neden söz dinlemiyorsun? Sana şu örtüyü üzerine al diyorum. Bak millet (ne yazık ki sayıları giderek azalsada) nasıl örtünmüş. Bir kere de itiraz etmesen, dediğimi yapsan. Sabretsen göreceksin, haklı olduğumu, bu örtünün sana çok yakıştığını. Bana hep kötü örnekleri göstereceğine (bak bunun örtüsü incecik, hele şunun hiç yok) biraz sussan, bu kadar çok söylenmesen, bağırıp çağırmasanda, bastırdığın o sesi duysam.

Ey asi Nefsim?

Sana söylüyorum. Duyuyor musun? Elbette ki duyuyorsun. Ama işine gelmiyor değil mi? Laf kalabalığı yaparak beni oyalıyorsun. Saniyeyi, dakikayı hesab ederek, ne çalarsan kârdan sayıyorsun. Böylece günlerimi azar azar tüketiyorsun. Bende uyuşmuş gibi, arada bir kulağıma gelen, fısıltı şeklindeki sayıklamayla (sürekli doğruyu söyleyen iç sesimle) yaşayıp gidiyorum.

Ey emreden Nefsim!

Benimde hiç işime gelmiyor (daha doğrusu, gelmemeli) sana uymak. Nasıl gelsin ki? Senin isteklerin, eşittir, kuralın dışında kalmak. Kuralın dışında kalmak, eşittir, FELAKET!

Ey kandırıkçı Nefsim!

Sonuç;(Hesabım her ne kadar kötü olsa da) iki kere ikinin dört ettiği gibi açık ve net. Ben bunu biliyorum. Bu şartlar altında sana uymam ahmaklık olmaz mı? Ben ahmak mıyım ki sana uyayım?

Ey hasta Nefsim!

Sana şifa verecek bir sıtma gerek. Öyle bir sıtma ki; şiddetli bir titremeyle başlayan. Bedenin titredikçe daha çok örtünecek, örtündükçe de daha çok içine döndürecek.

Hastalık geçip yataktan kalktığında kendini en güzel elbiseye (takva) bürünmüş olarak aynanın karşısında göreceksin.
Tabi eğer eziyete razıysan ve sonsuz kurtuluşu istiyorsan!!!


<><><><>


“Bir sonraki güne bıraktığım işler var. Bir sonraki günün özelliği ne ise, her defasında yeniden yakalayamıyorum o özelliği, bir sonraki güne kalıyor…” Lao müstearlı bir yazarın düşündürücü iki satırı, bende o özelliği yakalayamayanlardanım! Ya siz?

Şehvar okuyucusunu seviyor, inşallah sizlerde onu seviyorsunuzdur. Dergimizin bu sayısındaki yazıları ben çok beğendim, umarım sizde aynı şeyi düşünürsünüz.
Düşünürüm! Düşünürsün!! Düşünürüz!!!


delikız

Hz. Peygamber, bayramı nasıl geçirirdi? / Alıntı

Bayram günleri, büyük sevinç ve neşe günleridir. Bayramlar, insanları kaynaştırıp bir araya getiren en güzel vesilelerden biridir. Bayramlarda, yardımlaşma duyguları artmakta, hediyeleşme ruhu yükselmektedir. Hiç şüphesiz Kurban bayramının müminler nezdinde ayrı bir yeri ve önemi var, zira Kurban Bayramı, Allah'a yaklaşma fırsatı bulduğumuz, O'nun rızası için 'kan akıttığımız' bir bayram günüdür.

İlk Bayram

Ramazan ve Kurban bayramları Hicretin ikinci yılından itibaren anılmaya başlanmıştır. Buhari'nin naklettiği bir hadiste Efendimiz (sav): "Bu günde yapacağımız ilk şey namaz kılmaktır" buyurmuştur. Bu sebeple Bayram günleri, tüm müminler olarak dünyanın her yerinde yaptığımız ilk şey namaz kılmaktır. Ebu Davud'un naklettiğine göre Hz. Peygamber, bayram günlerini 'yeme içme günleri' olarak değerlendirmiştir.

Zilhicce ayı

İçinde Kurban Bayramı'nın da bulunduğu Zilhicce ayı, mübarek ayların en önemlilerinden sayılmıştır. Zilhicce ayının sekizinci gününe, 'Terviye Günü', dokuzuncu gününe 'Arefe Günü', onuncu ve bayramın olduğu güne de 'Nahr Günü' denilmiştir. Ondan sonra gelen üç güne de 'Teşrik Günleri' adı verilmiştir.

Cihaddan sonra en hayırlı amel!
Zilhicce'nin on gününde işlenen ameller, diğer günlerde işlenen amellerden ve yapılan kulluktan daha sevimlidir. Bu on günde tutulacak her oruç bir senenin orucuna denktir. Her gecesini namazla geçirmek de Kadir gecesini değerlendirme gibidir. [İbn Mace, Ebu Davud]

Hz. Peygamber böyle söyleyince, orada bulunan sahabiler: "Ey Allah'ın Resulü! Allah yolundaki cihaddan da mı daha kıymetlidir?" diye sorunca, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Evet, cihaddan daha kıymetlidir. Ancak canını, malını esirgemeden harbe gidip şehid olan kimsenin cihadı daha kıymetlidir." [Buhari, Tirmizi]

Bayram günü eğlenmek doğru mu?

Bayram günleri sevinç günleri olduğu için, bu sevincin açıkça gösterilmesine vesile olacak meşru oyun ve eğlencelere de müsaade edilmiştir. Bu hususta Müslim'de ayrı bir bölüm ayrılmış ve misaller verilmiştir. Bunlardan birinde Hz. Âişe validemiz şöyle anlatır:

"Bir grup Habeşli, bir bayram günü mızrak ve kalkanlarıyla gösteriler yaparken raks eder gibi oynuyorlardı. Peygamber (sav) beni çağırdı. Başımı onun omzuna dayadım. Bu vaziyette onların harp oyununa bakmaya başladık. Ta onlara bakmaktan ilk vazgeçen ben oluncaya kadar..." [Müslim]

Ancak bayramdaki sevincin gaflete ve peşinden günaha dönüşecek kadar taşkınlığa varmaması lazımdır. Eğlence, meşru dairede olmalı ve günah unsurlarını taşımamalıdır. Bayram günleri, Allah'ın kullarına bir ziyafetidir, bu ziyafet gününde en çok O'nu anmak gerekir.

Bayramlaşma nasıl yapılır?

Saadet Asrında Sahabiler birbirleriyle "Bârekâllâhü lenâ ve leküm" diyerek bayramlaşırlardı, yani: "Allah bizden de, sizden de kabul etsin" dedikleri rivayet edilir. Sahabilerin, tokalaştıkları ve musafaha yaptıkları da rivayet edilmiştir.
Bu tebrikleşme bizim dilimizde "Bayramınız mübarek olsun, bayramınızı kutlu olsun, hayırlı bayramlar" gibi sözlerle ifade edilebilir.
[Kaynak: Mehmet Paksu, Mübarek Aylar, Günler ve Geceler]

Hz. Peygamber'in bayram günü

Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; bayram günü erkenden kalkar, abdest alır, misvak ile dişlerini temizler, güzel kokular sürünür ve bayrama en güzel elbisesi ile giderdi.

İbn-i Ömer'in rivayetiyle: Peygamber efendimizin, pamuktan desenli bir hırkası vardı ve onu her bayramda giyerdi.

İbn-i Mace rivayetiyle: Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; Ramazan bayramı günü bir şey yemedikçe bayram namazı için evden çıkmaz ve kurban bayramı gününde de namazdan dönmedikçe bir şey yemezdi.

Dönerken, namaza gittiği yoldan başka bir yoldan dönerdi. Karşılaştığı müminlerle bayramlaşır, onlara selam verir tebessüm ederdi.

Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; bayram günleri bol bol sadaka verirdi. Milligazete

Senin İsmail’in Hangisi? / Ali Şeriati

"Senin İsmail'in kimdir? Veya nedir?

Makamın mı? Onurun mu? Mevkin mi? Statün mü? Mesleğin mi?

Paran mı? Evin mi? Bağın mı? Otomobilin mi?

Ma'şukun mu? Ailen mi?

İlmin mi? Rütben mi? Sanat ve maharetin mi?

Ruhaniyetin mi? Alimliğin mi? Elbisen mi?

Adın mı? Namın mı? Şöhretin mi?

Canın mı? Ruhun mu? Gençliğin mi? Güzelliğin mi?

Ben nereden bileyim? Bunu sen kendin bilirsin.

Her ne ve kim ise onu sen kendin minaya getirmeli ve Kurban için seçmelisin. Ben sadece onun alametlerini sana söyleyebilirim.

Seni iman yolunda zayıflatan, "gitmek"te olan seni "kalma"ya çağıran, Seni "sorumluluk" yolunda şüpheye düşüren, seni kendine bağlayan ve alıkoyan, gönül bağlılığı,mesaj işitmene, hakikati itiraf etmene izin vermeyen, seni firara çağıran, seni maslahatçı izah ve yorumlara sürükleyen ve aşkı,seni kör eden her şey…

İbrahimsin! Ve İsmaili zaafın seni İblis'in oyuncağı haline getirebilir. Hayatında şeref, saygınlık, iftihar ve faziletin doruklarında bir tek şey vardır ki onu elde etmek için zirveden inebilir onu kaybetmemek için bütün İbrahimi kazanımlarını yitirebilirsin:

O İsmailindir. İsmailinin bir şahıs veya başka bir şey olması mümkündür; bir durum bir konum, bir zaaf noktası olması imkan dahilindedir.

Ey "Hakk'a teslim olan", "Allah'ın kulu"!

Hakikatin senden istediği şey, işte budur.

Budur "imanın daveti", "risaletin mesajı".

Bu senin sorumluluğundur, ey "sorumlu insan"!

Ey "İsmail'in babası"!

"İsmail'ini öldür"!

"Kendi ellerinle kurban et"!

Sevgili Dost / Ali Ural

Sevgili Dost!

Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi. Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba insan denince hatırlanıyor muyuz?

Sevgili Dost,
İnsan deyince aklıma, Kur'an'ın kalbi "Yasin" geliyor."Yasin" yani "Ey İnsan!"

Önceki gün her taşına üzüntünün ve acının sindiği bir evdeydik."Yasin" okudum. Oğlunu kaybeden anne, kocasını kaybeden gelin, babasını kaybeden çocuklar ve ağabeyini kaybeden dostum dinliyorlardı beni. Ben taziyeye gelmiştim;ama otuz dört yaşında arkasında dört çocuk bırakarak ahirete göç eden birinin yakınları için söylenebilecek her sözün, eksik ve yetersiz olduğunu bildiğimden, önce sustum,sonra "Yasin" okudum. "Yasin" yani "Ey İnsan"

"Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz. Önden gönderdikleri işleri ve bıraktıkları eserleri yazarız. Zaten biz her şeyi apaçık bir kitap olan Levhi Mahfuz'da sayıp yazmışızdır."(Yasin,12) ayetini okurken Zeyd Bin Sabit'in, Enes Bin Malik'e söylediği şu sözü hatırladım:

"EY ENES BİLMEZ MİSİN ADIMLAR YAZILIYOR!"

Montaigne,"Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim" diyerek, insanın istese de gecikemeyeceği en önemli randevusunu hatırlatıyor. Bunun üzerine ajandalarımızı karıştırıp, böyle bir randevumuz olup olmadığına bakıyoruz: Hayır, böyle bir randevu gözükmüyor. Eliot gibi, ölümün ne kadar çok kurbanı olduğunu çok az hatırlıyor ve çok çabuk unutuyoruz:

"Bir kış sabahının kirli sisi altındaLondra Köprüsünden bir kalabalık seli aktıÖlümün bu kadar çok kurbanı olduğunu düşünmemiştim."

Hz.Ömer her sabah kapısına vurup:

"ÖLÜM VAR EY ÖMER!" demesi için adam tutuyor.

Bize "Kelepir daire var!" diyen emlakçılar nasıl hatırlatacak ölümü. Türümüzün en önemli özelliklerinden olan "hafıza" devre dışı kalmaktan,sadece dostların telefonlarını ezberinde tutmaktan ne zaman kurtulacak?

Sevgili Dost,

Öldükten sonra hatırlayacak mısın beni? Neler hatırlatacak ve nasıl hatırlayacaksın? Bir yıl sonra aklına gelecek miyim? Ya beş yıl sonra?

Montana'nın Choteau Kasabası yerlilerinden 75 yaşındaki Billy Miller, on yıldır her sabah 11'de şehre iner, atını hep aynı yere bağlar, bütün gününü arkadaşlarıyla geçirdikten sonra, güneş batarken evine dönermiş. Günün birinde adamcağız ölmüş, atı da çiftlik arazisinde serbest bırakılmış. Miller'in ölümünün ertesi günü saat 11'e doğru atın şehrin yolunu tuttuğu görülmüş. Saat tam 11'de her zaman bağlandığı yere gelen at, bütün gün orada beklemiş ve gün batarken de çiftliğe geri dönmüş. At,bu günlük programını ölünceye kadar tekrarlamış.

Ah vefa!
İnsan türünün en önemli özelliklerinden biriydin sen. Acaba türümüzün başka hangi özelliklerini kaybettik, acaba hangi özelliklerini taşıyoruz; bir at daha göndersen.

Bu sabah kuş sesleriyle uyanıyorum.

Acaba "İnsan" denince hatırlanıyor muyuz?

Cenazeme Gelir Misiniz? (bir ölüm rabıtası) / Senai Demirci

Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Birden geliverdi değil mi? Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin “az sonra”lar havada asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı. Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları devrildi göğsüne.

Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana giren, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi.

“Daha dün konuşmuştuk ama...” diyorsun. “Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı.“Hiç beklenmedik bir ölüm!” “Vakitsiz” “Erken!” “Sürpriz!”

İşine ara vereceksin bugün... Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım.“Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış” dedin. “Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık.”“Rahmetli...” sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.

İki yakasında da eksiğim İstanbul’un. Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.Hayret!
Ben öldüm bu defa... Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen.

Gitsen de bir gitmesen de bir, bir cenaze olacak cami avlularından birinde...Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp... Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım bu benim.
Başroldeyim.
Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı... Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı... Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı... Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı.... Elbiseleri evden çıkarılacak adamı... Ben oynayacağım.Yatağı soğuk kalacak adamı... Akşam eve dönmeyecek adamı... Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı... Sofrada yeri olmayacak adamı... Adı telefon rehberinden silinecek adamı... Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.... Ben oynayacağım.

Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı... Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı... “Adı neydi... Hani..!” diye yokluğu kanıksanacak adamı... Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı... Ben oynuyorum bugün...Sahnedeyim.Beklerim.En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.

İşte davetiyen:Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan,her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan,her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren,her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan,doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan,kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan,damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan,ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan,sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan,unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen,güzelliğini aynaların kırıklarında arayan,toprağa girmeye üşenen,uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız senai demirci

doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan “her nefis ölümü tadacaktır!” yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır.Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.

Bir Portre

1208 yılında Eskişehir’in Sivrihisar ilçesine bağlı Hortu köyünde doğan (bugün Nasrettin Hoca Kasabasıdır) Nasrettin Hoca, insanlara doğru yolu gösteren, iyilikleri bildiren, doğruya sevk eden kölüklerden sakındıran bir velidir. Bu işi yaparken tabiatı icabı kendisine has bir yol tutmuştur. Böylece hakkın anlatılması ve cemiyetteki bozuk yönlerin düzeltilmesi için, meseleyi halkın anlayacağı bir dil ve üslub ile, gayet manidar latifeler halinde kısa ve öz olarak dile getirmiştir.

Nükteden uzak bir takım fıkraların onunla bir ilgisi yoktur. Manidar latifeleri önce yakın çevresinde şifai olarak dilden dile dolaşmış, sonraları gitgide yayılmış ve zamanla bir takım değişiklilere uğramıştır. Bu sebeple onun olmayan bayağı fıkralar da Nasrettin hocaya mâl edilerek anlatılmıştır.

Yapılan ilmi çalışmalar, onun ilim ve edep sahibi bir veli olduğunu, söz konusu sıradan basit fıkraları söylemediğini açıkça göstermektedir. Ayrıca, Nasrettin Hocanın efsanevi bir kişi değil, on üçüncü asırda Anabolu Selçukluları zamanında yaşamış salih bir Müslüman olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü nükteleri, bir insanın başından geçen gülünç hadiselerin ifadesi değil, görünüşte gülünç, aslında ince hikmetleri dile getiren, düşündürücü latifelerdir. Ayrıca Türk milletinin zeka inceliğini, nükte gücüne en iyi şekilde yansıtan bu nüktelerin belirli vasfı; Allah’ü Tealanın emir ve yasaklarını latif bir üslup ile bildirmesidir.

Nasrettin Hoca fıkraları, batı dillerine de çevrilmiş ve bu dillerde Hoca hakkında mühim neşriyatlar yapılmıştır.
Bu latifelerin toplandığı eserlerden biri Londra British Museum’dadır.




Testi

Nasrettin Hoca, oğlunu çeşmeye gönderecekmiş. Testiyi eline verdikten sonra oğlunun kulağını çekmiş. Sonra da:-Sakın testiyi kırma! diye bağırmış. Bu durumu görenler: -Ne yapıyorsun Hoca Efendi demişler. Çocuk testiyi kırmış değil ki... Hiç suçu olmayan çocuğu ne diye azarlıyorsun Hoca:-Testi kırıldıktan sonra iş işten geçmiş olur demiş.

İLGİNÇ!!!



İlginç!
İnsan ajandasında bir dini toplantı için zaman bulamaz ama dünyalık işler için çok zaman bulur…


İlginç!
İnsan konserde ilk sıralarda olmak için çaba sarf eder ama camide ilk sıralarda olmak için çaba sarf etmez…


İlginç!
Aksine namazın sonunda hemen çıkıp gideyim diye son sıralarda olmak ister…

İlginç!
İnsan CENNET'e gitmeyi ister ama hiçbir şey yapmadan…



İlginç!
İnsan her gün birilerinin ölüm haberini alır, ama yine de kendisinin de bir gün öleceğini düşünmez…



İlginç!
İnsan her gün, çürüyecek vücudunu daha formda tutmak için yediklerine dikkat eder, cildine bakim yaptırır ama asla çürümeyen ruhu ve kurtuluşu için hiç dikkat etmez…

-KIRKAMBAR-

Kısa… Kısa…

İlk vahiy Hira Mağarasında gelmiştir.
Ağaç kovuğunda şehit edilen peygamber Hz. Zekeriyya(a.s.)dır.
Mısır’a hükümdar olan peygamber Hz. Yusuf(a.s.)dır.
Namaza başlarken elleri kaldırmak Sünnettir.
Rumeli Hisarını Fatih Sultan Mehmet, Anadolu Hisarını Yıldırım Beyazıt yaptırmıştı.
Miracın en büyük hediyesi 5 vakit namazdır.
Ramazan hicri takvimin 9. ayıdır.
Muharrem hicri yılın 1. ayırdır.
Medyen kavmine peygamber olarak Hz. Şuayb (a.s.) gönderilmiştir.



Neden? Niçin? Nasıl?

Suyun Altında Niçin Bulanık Görürüz?

Denize dalıp gözlerimizi açtığımızda etrafı bulanık görürüz ama deniz gözlüğünü takınca her şey netleşir. Anlaşılıyor ki, gözümüzün önünde deniz gözlüğünün içindeki hava olmadıkça, suyun içinde görme işlevinde bir aksama olmaktadır. Gözümüzün dışbükey şeklindeki dış yüzeyi sadece bir mercek görevi görür. Bu mercek olmadan gözümüz ışığı alıp, arka taraftaki retina tabakasına odaklayamaz. Yani gözümüzün dışı bir görme elemanından ziyade, görüntünün ince ayarını yapan basit bir mercektir. Işık, havadan suya veya prizmanın içinden geçerken olduğu gibi, farklı yoğunluktaki cisimlerden geçerken kırılır. Bunu biliyoruz. Gözümüzün yoğunluğu ve dışbükeyliği öyle ayarlanmıştır ki, gelen ışık kırılma sonucunda gözümüzün arkasındaki retinada odaklaşır. Işığın sudaki hızı, gözümüzü geçerkenki hızı ile yaklaşık aynıdır. Ancak suyun yoğunluğu farklı olduğundan buradan gelen ışık, havadan gelecek ışığa göre yoğunluğu ayarlanmış gözümüzde tam kırılmaz, görüntü retinada tam odaklaşamaz ve suyun altında cisimleri flu görürüz. Eğer su ile gözümüz arasına bir cam koyar ve arkasında havanın bulunduğu bir boşluk bırakırsak, sudan havaya geçen ışık oradan gözümüze gelerek normal olarak kırılır ve görüntü de retina da net olarak odaklaşır.



Bunları Biliyor musunuz?

Timsahların dilleri damaklarındadır.
Develerin 3 tane kaşı vardır.
Soğan doğrarken sakız çiğnemek göz yaşarmasını önler.
Bir fil, hortumunda bir defâda 6 litre kadar su tutabilir.
kaptan Cook, Antartika hariç bütün kıtalara ayak basan ilk insandır.
Ortalama bir buzdağının ağırlığı 20 milyon tondur.
Elma, insanları uyanık tutma açısından en verimli kafein kaynağıdır.
Kıta isimlerinin hepsi ayni harfle başlayıp ayni harfle biter.
Bir karınca kendi ağırlığının elli katı ağırlığı kaldırabilir.

02 Ekim, 2009

Şehvar 27 yaşında


KALDIRACIN KUVVETİ DAYANAK NOKTASINDANSA; NEDEN ENDİŞELENELİM Kİ!?.

Hz. Fatıma: Peygamberin Kızı Olmak / Ali Ural

Güneş, yakın yıldızlarını biraz daha yaklaşmaya çağırdı kendine. Sonra abasının kanatlarını açıp şefkatle sardı onları. Olacak gibi değil ama oldu, güneş sisteminin en parlak yıldızları bir örtünün altında toplandılar. Dudakları kilitlendi heyecandan. Nefesleri kalp çekicinin altında şekilden şekle girdi. Işıklarını aldıkları kaynağa bu kadar yakın olmamışlardı hiç. Aynı abanın altında olmak, evrendeki değerlerini yeniden belirlemişti. Yalnız onlar değil, bütün kâinat nefesini tutmuş güneşin dudaklarının kımıldamasını bekliyordu. Ve güneşin dudakları kıpırdadı : " Allahım! Bunlar benim Ehl-i beytimdir; onları kötülüklerden koru ve kendilerini tertemiz kıl!" Bu duayı işiten yıldızlar sevinçle sokuldular güneşlerine. Hz. Fâtıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, Peygamberin abasının altında gülümsediler. Bu âile fotoğrafı, albümlerinin ilk sayfasını süsledi inananların. Zira bu sayfaya bakmadan öteki sayfaları anlamak imkânsızdı. Bu fotoğrafta Son Peygamber; hem baba, hem dede, hem kayınpederdi. Bu fotoğrafta Ali; hem eş, hem baba, hem damattı. Bu fotoğrafta Hasan ve Hüseyin; hem oğul, hem torundular. Bu fotoğrafta Fâtıma; hem anne, hem eş, hem çocuktu.

Çocuktu ve yapılanları anlayamıyordu. Koşuyor ve küçük elleriyle babasının sırtına atılan pislikleri temizlemeye çalışıyordu. Nasıl yaparlardı bunu! Hem de Kâbe'nin karşısında secdedeyken! Ondan daha temizi yokken nasıl yaparlardı! Fâtıma, babasının mübarek sırtına konulan deve işkembesini tuttuğu gibi fırlattı müşriklere. Son Peygamber namazını bitirip ellerini göğe kaldırdı. "Allah'ım Kureyş'i sana havale ediyorum!"dedi üç kez. Sonra sarıldı Fâtıma'ya. " Babasının Anası" diye sevdiği cana. Öptü yanaklarından, başını okşadı. Fâtıma ne kadar başkaydı! Peygamberlik gelmeden bir sene önce vermişti Yaradan onu. En küçük kızıydı Nebî'nin. Aydınlık yüzlü bir kız! Bu yüzden "Zehrâ" dendi ona. Sonra büyüdü, genç kız oldu. İffetli bir kız! Bu yüzden "Betül" dendi ona.

Betül'ü eş olarak istediler Son Peygamber'den. O Ali'ye layık gördü. Hz. Ali, Bedir Savaşı'nda ganimetten payına düşen zırhı satarak mehrini verebildi Hz. Fâtıma'nın. Çeyize gelince, hiçbir gelin onun kadar kanaatkâr olmadı; içi hurma lifi doldurulmuş deri bir yastık, iki el değirmeni, deriden yapılma iki su kabı... Bu kaplarla su verecekti birer yıl arayla dünyaya gelen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e, bu kaplarla Uhud'ta gazilere su taşıyacaktı. Ne müthiş bir gündü o! Yalnız beraberindeki on hanımla beraber su ve yiyecek taşımıyor, hemşirelik de yapıyordu o büyük sınavda. Bir zamanlar babasının sırtını temizlemeye çalışan küçük eller büyümüş, bu kez babasının kanını dindirmeye çalışıyordu külle.

Rasûlullah'ın göz bebeğiydi o. Kendisini her bakımdan örnek alan, konuşmasıyla, hayasıyla, yürüyüşüyle bir peygamber kızı olduğunu gösteren Fâtıma'nın üzerine titrerdi Allah'ın elçisi. Yolculuğa çıkarken biraz daha fazla görebilmek için en son onunla vedalaşır, yolculuktan döndüğünde ise özlemle ilk olarak ona koşardı. Fâtıma'yı görmek "sevinç" demekti Son Peygamber için. Evine geldiğinde ayakta karşılardı onu.

Can parçasının yanaklarından öper, sonra elinden tutup kendi yerine oturturdu. Fâtıma'nın evini ziyaret etmek ise ayrı bir sevinçti O'nun için. Çünkü o evde damadı Ali, torunları Hasan ve Hüseyin de vardı. Hepsi yarışırdı Muhammed (sav) muhabbetinde. Her seferinde damadıyla kızının arasına oturur, yalnız kaldıklarında "Beni daha çok seviyor!" diye tatlı tatlı çekiştiklerinden haberdar dengeyi sağlardı aralarında.

Hz. Peygamber her işte bir orta yol, bir denge gözetirdi. Sevgisi hiçbir zaman adaletine gölge düşürmemişti. "Kızım Fâtıma bile yapmış olsa uygularım," diyerek sosyal statüsü ne olursa olsun insanlar arasında ayrım yapılmasına karşı çıkar, hukukun üstünlüğünü savunurdu. Sevgili kızı ve damadının bir hizmetçiye ihtiyaç duyduklarını söylemeleri üzerine, bu isteklerinden kendilerinden daha yoksul olan "Ehl-i Suffe" adına feragat etmelerini talep etmiş, bunun yerine yatmadan önce her gece otuz üçer defa "Sübhanallah", "Elhamdulillah" ve " Allahuekber" demelerini salık vererek, bunun bir hizmetçiden daha çok kendilerine yardım edeceğini hatırlatmıştı.

Ah ayrılık vaktinin geldiğini can parçasına nasıl da hatırlatmıştı! Kur'ân-ı Kerîm'i Cebrâil (a.s.)'la yılda bir kez karşılıklı okuyorlardı ama son sene iki kere bir araya gelmişlerdi. Ayrılığa bir işaret sayılabilirdi bu. Hz. Fâtıma bu sözleri duyar duymaz gözyaşlarına boğulmuş, bunun üzerine Hz. Peygamber, kendisine ailesinden ilk olarak onun kavuşacağını söyleyerek teselli etmişti onu. Ölümle teselli olur mu! Kavuşulacak olan Son Peygamberse olur elbette. Ah nasıl üzülmüştü ayrılık vaktine Fâtıma! Ah nasıl sevinmişti adı "ölüm" olsa bile buluşma vaktine...

"Fâtıma benim parçamdır," demişti Hz. Peygamber. Hastalığı ağırlaşıp parçasından ayrılma vakti yaklaştığında Fâtıma "Ah babacığım! Vay babamın başına gelenler!"diyerek gözyaşı dökmeye başlamış, Kâinatın Efendisi, "Bugünden sonra baban hiç dert çekmeyecek güzel yavrum!" diye son kez teselli etmişti onu. Sonunda vakit gelmiş, gözler yeniden yaşlarıyla birleşmiş can parçasının dilinden şu sözler dökülmüştü: "Babacığım Rab Teâlâ çağırdı ve hemen koştun! Firdevs cenneti senin yurdundur şimdi! Cebrâil'e teslim ettik seni!" Ah sevgi! Neler söyletiyor Fâtıma anamıza definden sonra: " Rasûlullah'ın üzerine çarçabuk toprak atmaya eliniz nasıl vardı! Nasıl razı oldu gönlünüz!" Hz. Fâtıma'nın gönlü uzun bir ayrılığa razı olmadı. Babasının müjdesi bu sözleri söyledikten beş buçuk ay sonra gerçekleşti. "Fâtıma benim bir parçamdır. Onu sevindiren beni sevindirmiş, onu üzen beni üzmüş olur," demişti Nebî. Aylar binek olup taşımıştı Fâtıma'yı Ramazan'a. Ve Ramazan'da parça aslıyla bütünleşmişti.