10 Ağustos, 2010

Ramazanda Şehvar! Şehvarda Ramazan!



Ah merhaba, hoş geldin, seni bekliyorduk ne zamandır. Arkadaşların Receple, Şaban haber vermişti, hemenardımızdan gelecek demişlerdi. Hoş geldin, sefalar getirdin. Yine elin kolun dolu gelmişsin. Senin bizlerle olman yeterli, gündüzümüzü, gecemizi varlığınla aydınlatman, huzur ve bereketi getirip, ruhumuzu arı duru feyzinle cilalaman yeterli biliyorsun değil mi sevgili Ramazan.


Seninle evlerimizde, bir ay sürecek tatlı bir heyecan başlayıp, yaşantımız bir süreliğine mutat olan düzeninden çıkacak. Sahur ve iftar telaşları başlayacak. Bize hem sabrı hem de biz farkında olmadan hızla geçen vaktin kıymetini öğreteceksin.

Mukabele için gündüz, teravih namazı için gece camilere koşulduğundan, bu güzel mekânlar her zamankinden fazla dolup taşacak. Senin bereketin her yeri kuşatacak, bereketin sahibinin izni ile.


Ramazan! Bizi kuşat, sarıp sarmala. Aklımıza, ruhumuza, kalbimize nüfuz et. İçimize öyle işle ki seninle tekrar görüşeceğimiz güne kadar etkisi geçmemiş olsun.

Ramazan! Geldiğine memnunuz, memnun olmayan var mıdır ki?

Ramazan! Sen de bizden memnun kalacak mısın ki?

Ramazan! Hoş geldin…





Samanyolunda Ziyafet / Murat Soyak

Ramazan gelince özge bir zaman başlar. Ruhun ön planda olduğu bir zamandır bu. İnsan iyiliklere, güzelliklere doğru bir yürüyüştedir. Kirden, karanlıktan uzak günler… Kurtuluş günleri, arınma günleri: “Bir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir; yani yeni yapılmış hale getirilirse, bir ruh da yılda bir kere böyle bir genel temizlik ve revizyon ister. Bir şehrin temizlenmesi, onarılması, yeniden yapılması, sıva, boya ve badanalarının tazelenmesi ile müslüman bir şehrin oruç boyunca ruhî canlılık ve hareketi, yükselme ilerlemesi birbirini çok andırır. Oruç, demek ki bir noktadan bakılınca, ruhun ve vücudun dezenfekte edilmesi oluyor.” (Betonları Kıran Oruç)


Hayatın monotonluğu, sıradanlığı yeni zaman ile, ramazan ile değişir. Başka bir kapı açılır adeta. Bu kapıda umut, sevinç, gül aydınlığı… Hayatın bunaltan, usandıran tekrarları kaybolur. Yeniden başlamanın vaktidir: “İşte oruç, külü deşer, betonları kırar, eskiyen dünyayı tazeler, alışkanlıkları elâstikîleştirir, donmalarını önler, içgüdüleri pırıl pırıl yapar, insanı melankoliye düşmekten, yani eşyayla ilgiyi kesmekten, korur, kâinatı yeniden yaşanmağa değer bir yer haline getirir, insanı yeni doğmuşçasına yaşamaya hevesli, iştahalı bir yeni insan yapar.” (Betonları Kıran Oruç)


Değişim başlamıştır. Zaman, başka bir zamandır: “Hayvandan meleğe doğru yolculuk; içteki karanlıkların eriyişi, yerini metafizik ışıkların alması Oruçla… Gerçek gün doğuşu, gerçek kuşluk, gerçek öğle, gerçek ikindi, gerçek akşam ve gün batışı, gerçek gece ve yatsı Oruçla. Gerçek zaman Oruçladır.” (Samanyolunda Ziyafet)

Müslüman her yıl, bir ay bir ruh şölenine çağrılır. Yeniden varoluş: Yücelten, sağaltan…”Oruç insanın katıldığı, her yıl bir ay katıldığı bir ruh şölenidir. Üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiatüstü ziyafet, bir gök sofrasıdır.” (Samanyolunda Ziyafet)

Çocuğun dünyasında orucun yeri bambaşkadır. Evvela Ramazanı bekler. Çevresindeki konuşmalar ona kutlu bir misafirin geleceğini haber vermektedir. Ramazan bütün görkemi ile gelir. Evde bir değim başlamıştır. Çocuk bu değişime katılmaya çalışır. Sahura kalkar. Büyükleri “uyu” dese de o, dinlemez sahurda uyanır. İftar vaktini sabırla bekler. Kulağı ezan sesinde… Çocuk ve oruç arasında bir iyilik ırmağı akar: “Oruç ve namazladır ki, kutsal bir dünyaya girer çocuk. Sözle değil; bizzat o dünyanın içinde yaşar Mutlak Gerçeği.” (Oruç ve Çocuk)

Ne güzel konuktur o!… Evimizi, ruhumuzu aydınlatır, bizlere dirilişin imkanlarını sunar. Hoş geldin!… “Her yıl bir ay için oruç mimarı bize konuk gelir. Gelir gelmez de kollarını sıvar ve işe koyulur. Bir kahve içimlik bile beklemez, dinlenmez. Kutsallığın işçisidir o. İlkin vücut evini şöyle bir yoklar. Bir sarsar insanı. Öyle sarsar ki bacalarda ne kadar birikmiş kurum varsa dökülür. Tabiat etkisiyle gevşemiş ve kopmaya yüz tutmuş sıvalar düşer. Yerinden oynamış kiremitler kayar. Organlar arasında, kasların eklem yerlerinde, hareketsizliğin ve ölümün sembolü olarak gerilmiş kaç örümcek ağı varsa yırtılır. Vücut konağı, böylece konuğun, büyük konuğun gelmiş olduğunu bilmiş olur. Sonra Oruç onarmaya başlar” (Konuk)


İnsanın bitmez sanılan koşuşturması var. Gün içinde bir telaş… Ve arada yaşanan aldanışlar, kayıplar… Zira oyun ve oyalanma çeker insanı. İşte bu gidişe son vermenin, tefekkürün zamanıdır. Nereye gidiyoruz, bu çaba niçin, neredeyiz! soruları nefsimize sürekli sorulmalı. Bir çağrıdır oruç. Bağlanmanın, yakınlığın yeniden değerlendirildiği, noksanların tamamlandığı zaman: “Oruç, bu ümmete bağışlanmış; sağı ölüden, diriyi cansızdan ayıran, fark ettiren kutlu bir nimet ve emanettir.” (Her Yıl Bir Mucize Gibi Gelen)

Kur’ân sesi, namaz, merhamet… Bütün bunların neticesi olarak iyiliği çoğaltmak, kötülüklere engel olmanın gereği bir kez daha hatırlanır. Orucun müslümandan istedikleri vardır: “Evet, oruç da susar, oruç da acıkır. Orucun susadığı ve âb-ı hayat gibi kanamadığı su, Kur’ân sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet, kuşandığı, giyindiği, Allah adının yükseltilmesi yani cihadtır.” (Oruç da Acıkır)

Bekleyenler için gün doğmuştur artık. Rahmet, mağfiret günleri… “Uzun süren bir kuraklıktan sonra, dudakları çatlamış toprağından ötürü ellerini göğe kaldırmış çiftçi için birden boşanan yağmur neyse, biz müslümanlar için gelen bu oruç da odur.” (Silâhımız)

İslâm insanı olmak… “Kur’ân, namaz ve oruçta dirilen bir İslâm insanı olmak: İşte çağımız müslümanının tek varoluş şartı.” (Silâhımız)

Karanlıklardan çıkış için kurtuluş için ramazan… “Ölüme doğru koştuğu bu son çağlarda İslâm toplumu tam ölmemişse ve hâlâ yaşıyorsa; bunu, gelip gelip dirilten ramazanlara borçludur geniş ölçüde. Ve bir gün tam dirilecekse, bu da yine bir ramazanda başlayacaktır, ramazanlarla başlayacaktır.” (Oruç ve Diriliş)

Oruç günlerinde yaşadığımız her ân daha bir anlamlıdır, daha bir kıymetlidir. Taşlar yerine oturmuştur. İnsan bir dinginlik içindedir. Geçmişini hatırlar, bugünü değerlendirir, gelecek günlerin daha iyi olmasını umut eder. Gündelik alışkanlıklar terk edilmiştir. Özge bir oluş ile gün başlar. Yücelten anlamın ışığında vakit daha bir kıymet kazanır. Zaman ve eşya gerçek anlamına kavuşur. İnsan bu değişikliği gün içinde derinden duyar: “Oruç, eşyayı ve evreni de bize yaklaştırmış değil midir! Onu daha derinden algılamakta, kavramakta değil midir! Oruç ayında gündüz daha gündüz, gece daha gece değil midir! Güneş daha güneş, su daha su, toprak daha toprak, ay daha ay, yıldız daha yıldız, zaman daha zaman, mekân daha mekân, vücut daha vücut değil midir! Ve nihayet ruh, daha ruh değil midir!” (Orucun Ruhu)


Şiirden: “Ey oruç, diriltici rüzgâr, İslâm baharı” (İnsan ve Oruç)

Şimdi başlayan bir muhasebedir: “Oruç, bir ruh analizi oluyor inanmış insan için. Geçmişini düşünüyor insan, yanlışlıklarını daha bir net görüyor. Eğrilmişse yolu, düzeltmek istiyor onu. Yay haline gelen “Doğru Çizgi” düzeltiliyor içimizde.”(Oruç Dünyasında)

Kaybettiğini hatırla!… “Kendi kendinden uzaklaşan insanın kendine dönüşüdür oruç ayı” (Gök Armağanı Oruç)

Bir göç var, kutlu bir sefer… “Ramazan dünya içinde ahirete bir aylığına Müslümanların toptan hicreti gibidir.” (Orucu Benzerlerinden Fark Ettiren)

Artık beden geriye çekilir; ruh ön plandadır: “Ruh, oruç ülkesinde büyümenin sırrını keşfeder.” (Oruç Ülkesi)

Bizim için diriliş günleri, sevinç günleri, tövbe günleri… Bir yapının yükselişi gibidir: “Ramazan, biz Müslümanların kimlik hamurumuza bir güneş ışığı gibi sızmıştır. Kişiliğimizi mayalamıştır o. Kişiliğimiz onunla; o, kişiliğimizle yoğrulmuştur. İnsan ruhuna tabiatüstü pencereler açan odur.” (Ramazan Aynasında Hayat)




Not: Alıntılar Sezai Karakoç’un Samanyolunda Ziyafet adlı kitabındandır.

Ramazan Müjdesi / Mehmet Paksu

Ramazan'ın ilk günü ile birlikte nur ve feyiz dolu bir mevsimi yaşamaya başlarız. Kâinat şenlenir, dünya Cennetten süzülen nurânî bir hava ile dolup taşar.. Ulvi âlemlerin masum ve mübarek sakinleri öbek öbek mü'minlerin çevresini sarar. Rahmet ülkesinden müjdeler, kâinatın Rabbinden selâmlar ve mağfiret ümitleri getirir, Ramazan ayı...


Mukaddes kelâmın nazil oluşunun yıldönümünü mü'minlerle birlikte cinler, melekler; ağacı, çiçeği, böceği, kurdu, kuşu, denizi ve deryasıyla yaşlı dünyamız da kutlar. Görünen ve görünmeyen âlemlerde tam manâsıyla bir bayram havası yaşanır.

Bu ayın Cenâb-ı Hak katında müstesna bir yeri vardır. Yüce Rabbimiz kendisine muhatap olarak seçtiği kullarına sonsuz rahmetinin en geniş tecellilerini bu aya tahsis eder. Başta Kur'ân-ı Kerim olmak üzere! Tevrat, Zebur ve İncil gibi diğer semavî kitapların da bu ayda indirilmiş olması, bu günlerin kıymet ve kudsiyetini artıran diğer bir husustur.

Mü'minlere İlâhî bir ihsan olarak bu günleri birer güzel fırsat bilerek değerlendirme, Rablerine olan kulluk derecelerini gösterme, Ona muhatap olabilme gayreti içine girerek tam bir ihlâs ve şuurla ibadet ve taate koşarlar.

Bu gayretin neticesi elbette karşılıksız kalmayacaktır. Oruç tutup, Ramazan ayını bir kulluk şuuru içinde geçirenler tatlı bir ânı yaşadıkları, huzura erdikleri gibi pekçok nimete de mazhar olurlar.



Ubâde bin Samit anlatıyor:
Ramazan ayının başladığı bir günde Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyurdu:
"İşte bereket ayı olan Ramazan geldi. Artık Allah'ın rahmeti sizi kuşatır. O ay, yeryüzüne bol bol rahmet iner. Günahlar affedilir. Dualar kabul olunur. Allah sizin iyilik ve ibadette yarışmanıza bakar da, bununla meleklerine karşı iftihar eder. Öyle ise kulluğunuzla kendinizi Allah'a sevdirin. Asıl bedbaht olan da, bu ayda Allah'ın rahmetinden nasibini alamayandır."(1)

Ramazan her yönüyle bir ibadet mevsimidir. Her mü'min namazı, orucu, iyilikleri hizmetleri ve duâsıyla bu rahmet ve bereketten nasibini almaya çalışır. Bilerek veya bilmeyerek yapmış olduğu günahları için Allah'tan af diler. Rabbine niyazda bulunur.

Cenâb-ı Hak da kulunun bu samimi dua ve niyazını karşılıksız bırakmaz, günahlarını affeder, rahmetine garkeder.

Ramazan ayının kudsiyet ve bereketini bildiren şu hadis-i şerifi birlikte okuyalım. Peygamber Efendimiz geniş anlamda bu hususu dikkatimize vermektedir.



Selmân-ı Fârisî (r.a.) anlatıyor:

Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam Şaban ayının son günlerinde bize irad ettiği bir hutbede şöyle buyurdu:
"Ey insanlar büyük ve mübarek bir ay yaklaştı, gölgesi başınızın üstüne düştü. Bu öyle bir aydır ki, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi vardır. Allah o mübarek ayın gündüzlerinde orucu farz, gecelerinde nafile namazı meşru kıldı. Bu ayda küçük büyük bir hayır yapan insan, başka aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap alır.


Bu ayda bir farzı yapmak, başka aylarda yetmiş farz yerine geçer.

Bu ay Allah için açlık ve susuzluğun, taat ve ibadetin meşakkatlerine sabır ve tahammül ayıdır. Sabrın karşılığı da Cennettir.

Bu ay yardımlaşma ayıdır.

Bu ay mü'minlerin rızkını arttıracak aydır.

Bu ayda her kim oruçlu bir mü'mine iftar edecek bir şey verirse, yaptığı bu iş günahlarının bağışlanmasına ve Cehennemden kurtulmasına sebep olur. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmeden onun kadar sevaba kavuşur."

Ashâb-ı Kiramdan bazıları, "Ya Resulallah, hepimiz oruçluya iftar edecek bir şey bulup verecek durumda değiliz" dediler.

Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, "Allah bu sevabı bir tek hurma ile, bir içim su ile, bir yudum süt ile oruçlu mü'mine iftar ettirene de verir" buyurdular ve hutbelerine şöyle devam ettiler:


"Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemden kurtuluştur.

Bu ayda kim kölesinin (işçi ve hizmetçisinin) işini hafifletirse, Allah da onu affeder ve Cehennemden uzak tutar.

Bunun için bu ayda şu söyleyeceğim dört hasleti fazlasıyla bulundurmaya çalışınız. Bu dört hasletten ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz, diğer ikisinden ise hiçbir zaman ayrı kalamazsınız.

Rabbinizin rızasına sebep olan hasletlerin birisi, kelime-i şehadete devam etmeniz, diğeri de Allah'tan mağfiret dilemenizdir.

Vazgeçemeyeceğiniz iki hasletin biri Allah'tan Cenneti istemek, diğeri de Cehennemden Allah'a sığınmaktır.

Her kim oruçluya bir yudum su verirse, Allah da ona benim mahşerdeki havuzumdan öyle bir su içirecektir ki, Cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir.(2)

Kaynaklar:

(1) et-Tergib ve't-Terhîb, 2:99.

(2) A.g.e, 2:94.

Kadir Gecesi / Mehmet Paksu

En nurlu ve feyizli geceyi Kadir Gecesinde idrak ederiz. Kur'ân'da adı geçen tek ay Ramazan ayıdır; tek gece de Kadir Gecesidir. Bu bereketli saatlerin şeref ve kıymetini Kâinatın Rabbi Sevgili Habibine haber vermektedir. Bu gecenin faziletine o kadar değer verilmektedir ki, o vakitlerde tecelli edecek rahmetin ve ruhanî hâdiselerin anlatılması için müstakil bir sûre inmiştir. Bu sûre Kadr Süresidir.


Yine Cenâb-ı Hak bu gecenin kudsiyetini bildirmek için beş âyetli bir sûrede üç defa "Leyletü'1-Kadr" ifadesini açıkça zikretmektedir:

"Şüphesiz, o Kur'ân'ı Kadir Gecesinde indirdik. Bilir misin, Kadir Gecesi nedir? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır."

Ulvî hâdiseler de sûrenin sonunda şöyle ifade buyurulur :

"O gecede melekler ve Cebrail Rablerinin izniyle her iş için arka arkaya iner. O gece, tan yerinin aydınlanmasına kadar bir selâmettir."

Kadir Gecesinin en önemli özelliği, cin ve insanlara iki cihan saadeti bahşeden, kâinat kitabının ezelî bir tercümesi olan yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerimin bu gecede ilk olarak dünya semasına indirilmesidir. Daha sonra ise ihtiyaca göre âyet âyet veya sûreler halinde vahyin mazharı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselama Cebrail (a.s.) vasıtasıyla takdim edilmiş olmasıdır.

Yine bu mübarek gecede insanlığın ebedî refahına sebep olacak, ona bereketli bir ömrü kazandıracak bir fırsat verilmektedir. Bu geceyi dua, zikir ve ibadetle geçiren kişi, ancak seksen sene gibi uzun bir ömürde kazanabileceği ecir ve sevabı bir gecede elde etme bahtiyarlığına ermiş olacaktır.

Bu gecedeki İlâhî ziyafete ve Kur'ânî sofraya başta Kur'ân-ı Mübini Resulullah Aleyhissalâtü Vesselama vahiy yoluyla getiren Cebrail olmak üzere melekler de inerek şenlendirirler. Kalb ve basîreti açık olan mü'minlere uhrevî âlemden manzaralar sergilenir. Meleklerin pey der pey inmesiyle yeryüzü manevî bir tazyike maruz kalır. Dünya adetâ onlara dar gelmeye başlar. Mü'minlerin etrafını kuşatarak onlara Rablerinin bağış ve rahmetini müjdelerler. Tan yeri ağarıncaya kadar devam eden bu ulvi tecelli, ümmet-i Muhammed'in gönüllerine engin bir huzur ve saadet dalgası estirir.

Kadir Gecesinde böyle nurlu hâdiselerin yıldönümlerini idrak ederiz. Onun kadrini bilmekle de feyiz ve bereketinden, dünyayı kuşatan nuranî havasından istifade etmiş oluruz.

Hadislerde Kadir Gecesi


- Ubâde b. Sâmit (r.a) şöyle demiştir: Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem, Kadir Gecesi'ni haber vermek üzere Hâne-i Saâdetinden çıktı. Derken Müslümanlardan iki kişi kavga ettiler. Buyurdular ki: Ben, size Kadir Gecesi'ni haber vermek üzere çıkmıştım. Filân ile filân kavga ettiler de ona dâir olan bilgi kaldırıldı. İhtimâl ki hakkınızda bu daha hayırlıdır. Artık siz, Kadir Gecesi'ni yirmiden sonraki yedinci veya dokuzuncu veya beşinci gecelerde arayınız

- İbn-i Abbâs (r.a)’dan rivâyet edildiğine göre, Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Ashâb'ım! Siz leyle-i Kadr'i Ramazan'ın aşr-ı ahîrinde arayınız!. Leyle-i Kadir, ya Ramazan’ dan dokuz gece kala, yâhut yedi gece kala, yâhut da beş gece kaladır

- Âişe (r.a)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ramazan'ın son on günü girince, Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem ibâdet konusunda daha da ciddî bir sa'y ü içtihâd arz ederlerdi. Gecesini ihyâ eder, ehl ü âilesini de ibâdet için uyandırırdı.

- Ebû Hüreyre radiyallâhu anh'den: Şöyle demiştir: Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Her kim, imânından dolayı ve mükafatını yalnız Allâh'tan umarak Kadir Gecesi'ni ihya ederse, geçmiş günahları affedilir.

Bin aydan hayırlıdır denmesinin hikmeti nedir?

"Bin ay" seksen üç sene dört aylık bir süreye tekabül eder. Geçmişteki salih kimselerin bir ömür boyu kazandıkları manevi mertebeyi bir gece içinde elde etme fırsatıdır. Resulullah (a.s.m.) sahabilere İsrailoğullarından bir kimsenin Allah yolunda bin ay boyunca silâhlı olarak cihat ettiğini anlatmıştı. Sahabiler bunu duyunca şaşırdılar ve kendi amellerini az, gördüler. Bunun üzerine Kadir Suresi indirildi.

Başka bir rivayette Peygamberimiz Sahabilere İsrailoğullarından dört kişinin seksen sene boyunca hiç günah işlemeden ibadet ettiklerini anlattı. Sahabiler bunu hayretle karşıladı. Cebrail Aleyhisselâm geldi, "Yâ Muhammed, ümmetin o birkaç kişinin seksen sene ibadetinde hayrete düştüler. Allah sana ondan daha hayırlısını indirmiştir" diyerek Kadir Suresini okudu ve, "İşte bu senin ve ümmetinin hayran kalışından daha hayırlıdır" buyurdu.(1)

Diğer bir rivayette Resulullah’a bütün ümmetlerin ömürleri gösterilmişti. Kendi ümmetinin ömrünü kısa görünce, ömrü uzun olan ümmetlerin amellerini düşündü. Kendi ümmetinin bu kısa ömürlerinde yaptıkları amellerle onlara ulaşamayacakları endişesi içinde üzüldü. Yüce Allah da Habibine, bu üzüntüsüne mukabil Kadir Gecesini vererek diğer ümmetlerin bin yılından daha hayırlı kıldı. (2)Kadir Suresi bu hadiseler üzerine nazil olmuştur. Bu sure, Sahabilerin üzüntüsünü hafifleten bir suredir.

 
 
Kadir Gecesinin Bu Kadar Faydalı Olmasını Nasıl Açıklarsınız?


Evet bir tek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, Kur'an’ın bildirmesiyle bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra kat’i bir delildir. Evet nasılki bir padişah, saltanatında belki her senede, ya tahta geçme merasimi namıyla veyahut başka bir şaşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Halkını, o günde umumî kanunlar dairesinde değil; belki hususî ihsanatına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini, has teveccühüne mazhar eder. Öyle de: Ezel ve Ebed Sultanı olan onsekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelal'i; o onsekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlîşanı olan Kur'an-ı Hakîm'i Ramazan-ı Şerifte indirmiş. Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, Cenab-ı Hakkın hikmetinin muktezasıdır. Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece, adî ve hayvanî meşguliyetten insanları çekmek için oruca emredilecek.



Sure neden Kadir Gecesinde indi?

Peygamber (a.s.m.) her şeyden önce bir uyarıcıdır. Bu ikaz görevini doğrulukla yapması için emri önce kendi nefsinde uygulaması lazımdı. Nefsine uygulamanın en uygun vakti de gece vaktidir.

Neden "Kadir" Gecesi?

Kadir Gecesi hüküm gecesi demektir. Duhan Suresinde açıklandığı üzere İlâhi takdirce belirtilen hükümler Kadir Gecesinde ayırd edilir. Bu anlamda Kadir Gecesine takdir gecesi diyenler de vardır. Aslında eşyanın, işlerin ve hükümlerin miktar ve zamanları ezelde takdir edildiği için burada söz konusu olan takdir, önceden tespit edilen kader programının yerine getirilmesiyle ilgili planların hazırlanmasıdır. (3)

"Kadr" kelimesinde "tazyik" manası da vardır. Buna göre o gece yeryüzüne o kadar çok melek iner ki, dünya onlara dar gelir.

Bir hadiste, "O gece yeryüzüne inen meleklerin sayısı çakıl taşlarının sayısından çok daha fazladır" buyurularak buna işaret edilir. (4)

Kadir Gecesinin Ramazan'ın hangi gecesine rastladığı hususunda pekçok rivayet olmakla birlikte, Ramazan'ın son on gününde aranması tavsiye edilmiştir. Bazı hadis-i şeriflerden de 27. gecesine denk geldiği bildirilmektedir. "Onu yirmi yedinci gecede arayınız" mealindeki hadis bu hususa işaret etmektedir. (5)

Bu rivayetlerin ışığında, İslâm âlimleri Kadir Gecesinin Ramazan'nın yirmi yedinci gecesi olarak kabul etmiş ve böylece Müslümanlar o geceyi Kadir Gecesi niyetiyle ihya edegelmişlerdir.

Bunun için mü'minler mümkün mertebe, vakit ve imkânları ölçüsünde Kadir Gecesini değerlendirmeye çalışırlar. Uyku ve istirahatla geçirmemeye gayret ederler. Çünkü bu gecede herbir Kur'ân harfine otuz bin sevap verilmektedir. Diğer ibadetlerin sevabı da o nisbette artış göstermektedir.


Kadir Gecesini değerlendirmek ve o vaktin feyiz ve bereketinden istifadeyi arttırmak için namaz kılınır, Kur'ân okunur, Kur'ân tefsirleri mütâlâa edilir. Zikredilir, salavat-ı şerife getirilir. Dualar edilir, Allah'a niyaz ve tazarruda bulunulur. Fakir ve kimsesizler doyurulur, bol bol sadaka verilir. Hâsılı her vesileyle vakit nurlandırılır. Kadir Gecesinin getireceği büyük kazanç hakkında rivayet edilen hadisler en güzel teşvik mahiyetini taşımaktadır.

"Kim inanarak, sevabını ancak Allah'tan bekleyerek Kadir Gecesinde kıyam üzere olursa (uyanık kalıp ihya ederse) geçmiş günahları affedilir." (6)

Bu gecede nasıl dua edelim?

Bunu da Hazret-i Âişe (r.a.) vasıtasıyla yine Peygamberimizden, öğrenelim:

"Dedim ki, 'Yâ Resulallah, Kadir Gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?’

Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam "Allahümme inneke afüvvün tuhibbü'l-afve fa'fu annî (Allah’ım, Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affeyle) dersin' buyurdu"

Kaynaklar

1) Hak Dini Kur an Dili. 6:4592

2) Muvatta. İtikâf:6

3) Duhan Suresi, 3.

4) Hak Dîni Kur'ân Dili, 9:5970.

5) Müsned, 2:27.

6) Buhari, Siyam: 71, İbni Mâce, Dua



Mehmet Paksu,Mübarek Aylar, Günler ve Geceler

-Kırkambar-

Bunları Biliyor musunuz?




Soru: Oruç kimlere farzdır?
Cevap: Akıllı,sağlıklı ve ergenlik çağına girmiş her Müslüman’a Ramazan orucu FARZDIR.

Soru: Oruçta niyet şart mıdır?
Cevap: Şarttır. Sadece kalben niyet edilmesi yeterli iken, niyetin dil ile de söylenerek kuvvetlendirilmesi sünnetir. Sahura oruç tutmak amacıyla kalkmak da niyet yerine geçer.

Soru: Ramazan orucuna toptan niyet edilebilinir mi?
Cevap: Hayır edilemez. Her günün orucu ayrı bir ibadet olduğu için, her gün ayrı niyet etmek gereklidir.

Soru: Hangi günlerde oruç tutulmaz?
Cevap: Ramazan bayramının ilk günü ile kurban bayramının dört günü oruç tutmak, tahrimen(harama yakın)mekruhtur.Çünkü bu günler ziyafet günleridir.

Soru: Ramazanı karşılamak amacıyla oruç tutmanın hükmü nedir?
Cevap:Peygamberimiz, sırf Ramazanı karşılamak amacıyla tutulan bir, iki gün orucu men etmiştir.

Soru: Göze akıtılan ilaç orucu bozar mı?
Cevap:göze ilaç damlatmak ve göze sürme çekmek orucu bozmaz..

Soru: Burna ilaç akıtmak orucu bozar mı?
Cevap: Burna ilaç akıtmak orucu bozar ve kaza gerektirir.

Soru: Kulağa ilaç akıtmak orucu bozar mı?
Cevap: Kulağa yağ damlatmak orucu bozar ve kaza gerekir.

Soru: Vücuda merhem vb. şeyler sürmek orucu bozar mı?
Cevap: Derideki gözeneklerden içeri giren merhem vb. şeyler orucu bozmaz.




Kısa… Kısa…


Hicri aylar, muharrem, safer, rebiülevvel, rebiülâhir, cemaziyelevvel, cemaziyelâhir, recep, şaban, ramazan, şevval, zilkade, zilhicce.

Muharrem ayı hicri senenin başlangıcı, zilhicce ayı sonudur.

Ramazan ayı hicri takvimin 9. ayıdır.

Kadir gecesi ramazan aydadır.

Ramazan bayramının ikinci günü oruç tutulabilir.

Şevval ayında 6 gün oruç tutan tüm seneyi oruçlu geçirmiş gibidir.

11 Haziran, 2010

Dergim, Dergin, Dergimiz...

Çarşı uzun işin yok

Gezin kardeşim gezin

Yakan kirli sabun yok

Kaşın kardeşim kaşın

Akşam oldu aşın yok

Düşün kardeşim düşün

Bu dünyada işin yok

Taşın kardeşim taşın. /  Ertuğrul Erdoğan

Editörden
















Bir yazı vardı, tuz üzerine yazılmış, noktası eksik kalan.

Uçsuz, bucaksız beyaz ortasında, ne tarafa baksan aynı şeyi görür, noktayı bir yere koyamazsın.

“Aramakla bulunmaz, bulanlar arayanlar” diye güzel bir sözü duymuştum birinden. Bulunur ya da bulunmaz.

Dalmış yazımı ararken, noktası konmuş olanlar gelip geçti yanımdan…





<><><><><><><>




Ulaşılamaz Kur'an!!!




















Ulaşalım İnşallah!!!



Mearic Süresi:


1.SORUP araştırmak isteyen biri, [öteki dünyada] başa gelecek azabı sorabilir,

2. hakikati inkar edenlerin (başına). [Öyleyse, bil ki] hiçbir şey ona mani olamaz;

3. [çünkü o,] Allah'tan [gelir,] katına yükselmenin birçok yolu olan (Allah'tan):

4. bütün melekler ve [insana bahşedilmiş olan] ilham O'na [bir günde] yükselir, uzunluğu elli bin yıl [gibi] süren bir günde.

5. Bu nedenle, [sen ey iman eden], bütün sıkıntılara sabırla katlan:

6. bak, insanlar o [hesaba] uzak bir şey olarak bakıyorlar,

7. ama Biz onu yakın görüyoruz!

8. [Bu hesap,] göğün erimiş madene benzeyeceği Gün [vuku bulacak],

9. ve dağların yün topakları gibi olacağı,

10. ve hiç kimsenin arkadaşını(n durumunu) sormayacağı,

11. ama onların birbirlerinin gözü önünde olacaklar[ı gün]: [çünkü,] her suçlu, o Gün çocuklarını feda ederek kendisini kurtarmak ister,

12. ve eşini ve kardeşini,

13. ve kendisini himaye etmiş bütün akrabalarını,

14. ve yeryüzünde yaşayan [başka] herkesi, onların tümünü; böylece yalnız kendini kurtarabilsin diye.

15. Ama hayır! [Onu bekleyen] tek şey alev saçan bir ateştir,

16. derisini kavuran (bir ateş)!

17. O, [iyiye ve doğruya] sırtını dönenleri ve [hakikatten] uzaklaşanları kendine çeker,

18. ve [servet] biriktirip, [onu öteki insanların elinden] alanları.

19. GERÇEK ŞU Kİ, insan tatminsiz bir tabiata sahiptir.

20. [Kural olarak,] başına bir kötülük geldiği zaman sızlanmaya başlar,

21. bir iyilik ile karşılaşınca da onu bencilce [sahiplenip başka insanlardan] uzak tutar.

22. Ancak namazda bilinçli olarak Allah'a yönelenler böyle değildir,

23. [ve] namazlarında devamlı ve kararlı olanlar;

24. ve şunlar: malları üzerinde (başkasının) hak sahibi olduğunu kabul edenler,

25. [yardım] isteyenlerin ve [hayatın güzel şeylerinden] yoksun bulunanların;

26. ve Hesap Günü'nü[n geleceğini] tasdik edenler;

27. ve Rablerinin azabına karşı korku ve saygı içinde bulunanlar,

28. zaten Rabbinin azabına karşı hiç kimse kendini [tam] bir güven içinde hissedemez;

29. Ve iffetlerine karşı duyarlı olanlar,

30. eşleri; yani [nikah yoluyla] meşru şekilde sahip oldukları dışında [isteklerini frenleyenler:] çünkü ancak o zaman hiçbir kınamaya uğramazlar,

31. ama o [sınır]ın ötesine geçmek isteyenler, gerçek haddi aşanlardır;

32. emanetlere ve ahidlerine riayet edenler;

33. ve şahitlik yaptıkları zaman kararlı duranlar;

34. ve namazlarını [bütün dünyevî endişelerden] uzak tutanlar.

35. İşte bunlardır [cennet] bahçeler[in]de ağırlanacak olanlar!

36. O HALDE bu hakikati inkara şartlanmış olanlara ne oluyor ki senin önünde şaşkın vaziyette oraya buraya koşturuyorlar,

37. sağdan ve soldan kalabalıklar halinde [sana gelerek]?

38. Onların her biri [bu şekilde] bir esenlik bahçesine gireceğini mi sanıyor?

39. Asla! Çünkü, Biz onları [çok iyi] bildikleri bir şeyden yarattık!

40. Evet! Bütün gündoğumu ve günbatımı noktalarının (17) Rabbini [Bizim varlığımıza] tanıklık etmeye çağırırım: şüphesiz Biz muktediriz,

41. onları kendilerinden daha hayırlı [bir toplum] ile değiştirmeye: çünkü Bizi [istediğimizi yapmaktan] alıkoyan hiçbir şey yoktur.

42. O halde, bırak onları, kendilerine vaad edilen [Hesap] Günü ile karşılaşıncaya kadar boş konuşmalarla oyalansınlar ve [kelimelerle] oynayıp dursunlar;

43. ki o Gün bir hedefe doğru yarışıyorlarmış gibi mezarlarından aceleyle fırlarlar,

44. gözleri düşmüş, zillete dûçâr bir vaziyette: işte onlara defalarca haber verilen Gün...

Müslümaların Dikkatine / Mehmet Şevket Eygi

SEVGİLİ Müslüman kardeşlerime bazı hususları hatırlatmak istiyorum. Maddeler halinde çok kısa yazacağım, açık ve seçik...


(1) Allah’a iman ettik diyoruz, O’nun emirlerini yerine getirmiyoruz, yasaklarından uzak durmuyoruz.

(2) Peygambere iman ettik diyoruz, O’nun sünnetine uymuyoruz.

(3) Müslümanların Kur’ân’ı kendilerine hayat düsturu etmeleri gerekir. Biz Kur’ân’ı okuyoruz, sonra bildiğimizi okuyoruz.

(4) Riba/faiz muamelelerine batan bir İslâm toplumunun iflah olması mümkün ve muhtemel değildir. Biz ise açık veya “gizli” ribaya batmış vaziyetteyiz.

(5) İslâm’da imandan sonra en önemli vazife 5 vakit namazı cemaatle kılmaktır. Bu hususta da dehşet verici bir ihmal, hafife alma, gaflet ve hıyanet içindeyiz.

(6) Cihadı terk eden, cihad şuurunu yitiren bir Müslüman toplum zillete ve esarete düşmeye mahkumdur. Bugün Müslümanların içinde öyle şaşırmışlar vardır ki, ‘İslâm’da cihad yoktur...” diyebilecek kadar sapıtmışlardır.

(7) İslâm, kanaati emrediyor; biz ise lüks, aşırı tüketim, aşırı konfor, gösteriş, müzeyyen evler, müzeyyen yazlıklar, pahalı binitler, yüksek kalite giyim kuşam, lüks yeme içme gibi çürütücü, çökertici, fesada yol açan şeytanî işlerle meşgulüz.

(8) İslâm, kadınların ve kızların tesettüre girmesini emrediyor, bizim bir kısmımız dinin bu emrine tamamen arka çevirmiş, diğer bir kısmımız ise tesettür diyerek akıl almaz boyalara, şekillere bürünmüş. Bu konuda kendimizi ıslah etmezsek kurtulamayız, zilletten izzete geçemeyiz.

(9) İslâm, ilmi, irfanı, marifeti, kültürü, hikmeti emrediyor; biz ise bunların ana kaynağı olan faydalı ve değerli kitaplara, cep telefonlarına verdiğimiz önemin binde birini bile vermiyoruz.

(10) Her Müslümanın evinde televizyon var. Peki, kaç Müslümanın evinde özel kitaplık var? Müslümanların yüzde 99’u günde birkaç saat televizyon seyrediyor. Peki, her gün birkaç saat faydalı ve kıymetli kitap okuyup bilgisini arttıran kaç Müslüman var? Yüzde bir çıkar mı dersiniz?

(11) Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem bizi uyarmış: “Komşusu açken tok geceleyen bizden değildir...” Biz bu uyarıyı dikkate alıyor muyuz? Zengin, varlıklı, hatta orta halli Müslümanlar “Müslümanca” yeseler, yaşasalar artan para ve imkânla açların da doyması mümkündür. Bizde böyle bir gayret ve şuur var mı?

(12) Peygamberimiz “Bir kavme/topluma benzeyen ondan olur...” buyurmuş. Biz, bilerek veya bilmeyerek bizden olmayanlara hayranlık duyuyor ve onları maymunca taklit ediyoruz.


(13) İslâm ahlâkına ve öğretilerine göre para bir araçtır. Müslüman parayı amaç haline getirmez, putlaştırmaz. Para, maddî zenginlik, dünya servetleri konusunda bunca dinî uyarı varken, İslâmî kesimde bunlara aykırı nice işler yapılıyor. Toplumun zenginleşmesi, insanların gelirlerinin artması, harcamaların ve tüketimin çoğalması iyiye alâmet değildir. Para bolluğu ve zenginlik bir Müslüman toplumda azgınlığa, isyanlara, günahlara, fısk ve fücura yol açıyorsa musibet ve felâketlere hazır olmak gerekir.

(14) İslâm, nifakı, fitne ve fesadı, tefrikayı, menfi kavmiyetçiliği, mü’minlerin birbirleriyle çekişip tepişmelerini, sen ben kavgalarını yasaklamış ve mü’minleri tefrika konusunda çok açık ve kesin şekilde uyarmıştır. İslâm ümmeti, çeşitlilik içinde sarsılmaz bir birlik teşkil etmelidir. Şimdi biz böyle miyiz, yoksa birbirinden kopuk hiziplere, fırkalara, cemaatlere, gruplara, kliklere ayrılmış olup çekişiyor muyuz?

(15) Bir Müslümana en fazla zarar veren şey, kendi dilidir. İslâm ahlâkı kitaplarında, meselâ İmam-ı Birgivî’nin Tarikat-ı Muhammediye adlı eserinde lisan afetleri sıralanır ve Müslümanlar uyarılır. Biz lisanımızı koruyabiliyor muyuz? Gıybetten, nemîmeden uzak duruyor muyuz?

(16) Yakın zamanlara kadar Müslümanlar ağır baskılar altındaydı, eziliyordu. Sonra biraz hürriyet geldi... Biz bu hürriyetten yararlanarak dinimizi yüceltmek, kendimizi ıslah etmek, ülkemizi iyi ve doğru bir düzene kavuşturmak için gereği gibi ve yeterli şekilde çalıştık mı? Çalışmış olsaydık, Türkiye böyle olmazdı. Elimize para, imkân, servet geçince dağıttık; lükse, israfa, gösterişe yöneldik.

(17) Müslüman çocukların, gençlerin, yeni nesillerin; İslâm dininin öğretilerinin ışığında ve yönünde iyi, güçlü, vasıflı, üstün, ahlâklı, faziletli, karakterli, hamiyetli, mürüvvetli, fütüvvetli insanlar olarak yetiştirilmesi gerekir. Bu da mükemmel bir plan ve programla yapılabilir. Biz çocuklarımızı, gençlerimizi, yeni nesilleri böyle yetiştirebiliyor muyuz?

(18) Yüce İslâm dini, Cuma ezanı okununca Müslümanların ticareti bırakmalarını ve camilere gidip Cuma namazı kılmalarını, Allah’ı anmalarını kesin bir şekilde emrediyor. Bugünkü Müslümanlar bu emre uyuyorlar mı? Lokantacı Hacı Bey, Cuma ezanı okununca dükkândaki personele “Çocuklar ben namaza gidiyorum, siz işlere mukayyet olunuz, kasaya dikkat ediniz...” diyor. Bu ne biçim Hacı Beydir? Böyle dindar ve sofu Müslüman olur mu? Dindarı böyle yaparsa ötekiler neler yapmaz? Devam edecek.

Olmasaydı Diyenler Ne Diyor? / Gökhan Özcan

Tarihi "Mavi Marmara" hadisesinde ilk günlerin harareti azalınca itirazcı güruh yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. İlk günden harekete geçmemelerinin sebebi, hiç şüpheniz olmasın ki, memleketin her bir metrekaresinde dimdik ayağa kalkmış olan büyük insanlık şuurudur. Şimdi dozu iyi ayarlayarak gündeme müdahil olmaya çalışıyorlar. Doğrudan söyleyemiyorlar elbet, milletimizin hissiyatı buna hâlâ aman vermiyor. Onlar da "Bir kere en başta söyleyelim ki..." diye söze başlıyor, İsrail'i hafiften kınıyor, ardından "ama..." diyerek asıl maksatlarına geçiyorlar. "İtidal"le başlayıp "reelpolitik"le devam eden bütün bu cümlelerin altından "Bu iş hiç yapılmamalıydı!" anafikri sırıtıyor. Cümlelerinin "ama"dan sonraki kısımları, önceki kısımlarını manasız hale getiriyor çünkü.


Yani ne diyorlar?

Aylardır aç, susuz, ilaçsız, okulsuz, hastanesiz bırakılan Gazze, daha nice zaman bu çaresizliğin kollarına bırakılsaydı diyorlar.

Bütün insanlığın gözlerini yumduğu, kulaklarını tıkadığı bu zulme biz de arkamızı dönmeye devam etmeliydik diyorlar.

İsrail'in senelerden beri bölgede estirdiği teröre, yine senelerden beri süren sessizliğimizi korumalıydık diyorlar.

Kimsenin sahip çıkmadığı hakka, hukuka, adalete biz de sahip çıkmamalıydık diyorlar.

İmdat eden mazlumların yardımına koşmaya bizim yüreğimiz yetmiyorsa, kimsenin yüreği de yetmesin diyorlar.

Çocuklar orada ölmeye devam etsin, biz her akşam oturup televizyon ekranlarında stratejik havanlarda su dövmeye devam edelim diyorlar.

İnsanlık haysiyetini ayaklar altına alsa bile zorba bizim stratejik ortağımızdır, incitmeyelim diyorlar.

Önemli olan menfaatlerdir, bu yolda insanlık teferruattır diyorlar.

İnsanlık kundaklansın, mazlumların sesleri bastırılsın, Araplar Araplarla ilgilensin, biz kendi işimize bakalım diyorlar.

Mümkünse kimsenin dostluğuna talip olmayalım, sonra da bizim bizden başka dostumuz yok diye havalara girelim diyorlar.

Bizim zerre kadar ufkumuz yok, senelerce vehim senaryolarıyla idare ettik, şimdi eski köye yeni adet çıkarıp bizim kifayetsizliğimizi yüzümüze vurmayın diyorlar.


Bu memleketten bir gemi dolusu yiğit insan çıkması hayra alamet değil, yoksa bu millet büyüklüğünü mü hatırlıyor, diyor, endişeye kapılıyorlar.

Madem yaptınız bir insanlık, hiç değilse Müslümanlığınızı saklayın diyorlar.

Yardım toplayacaksanız toplayın, ama bırakın İsrail hepsine el koysun diyorlar.

Ölecekseniz ölün ama İsrail askerine fiske vurmayın diyorlar.

"Ama..." ile başlayıp hırsızı suçsuz çıkarmaya çalışan bütün itirazların bilinçaltında bu ve buna benzer sayıklamalar var. Tamamına "fasarya" deyip geçiyoruz! Zerre kadar da hak vermiyoruz.

Bir gemi dolusu yiğit insan gidip bir mazlum şehre zalime karşı yalnız olmadığını haykırmıştır. Bazıları bu uğurda canını verip şehit olmuştur. O geminin içinde Hıristiyanlar, Yahudiler, ateistler vardır. Ve elbette ve çok şükür ki Müslümanlar da vardır. Bu gemi bütün inanan insanların şerefidir, bundan gocunan kendi derdine, insanlığına yansın! Yenişafak

Yusuf Kıssası’nın Finalisti Olamamak / Senai Demirci

Güzeller güzeli Yusuf Kıssası’nın akışı içinde sessiz ve sözsüz dersler vardır. Kıssada sözle hiç vurgulanmaz ama Yusuf[as], onca kötülük gördüğü halde, kimsenin gıybetini yapmaz. Kimsenin gıyabında yapılmış bir konuşması aktarılmaz Yusuf’un[as]. Sözlerinin hepsi de kişilerin yüzüne karşı söylenmiştir. Kimseyi ardından yaptıkları nahoş işlerle anmaz. Ne kardeşlerini, ne kendini ucuza satan kervanı, ne saldırısına ve iftirasına maruz kaldığı “Zeliha”yı, ne de haklı olduğunu bildiği halde zindana atılmasına göz yuman “aziz”i…


Yusuf[as], en başta, kardeşlerinin gıybetini yapmadı. Oysa haklıydı. Kime anlatsa başına gelenleri, ona hak verecekti. Üstelik söyleyecekleri doğru olacaktı. Kendisine haset etmişlerdi. Önce öldürmeye kalkmışlar, sonra da ıssız bir kuyuya atmışlardı. Üstelik gömleğini de üzerinden sıyırıp almışlar, çıplak bırakmışlardı.


Eğer Yusuf[as] kardeşlerinin gıyabında, onları yaptıkları nahoş şeylerle ansaydı, sonunda, kendilerini Yusuf’un[as] karşısında bulup pişmanlıklarını ifade ettiklerinde sevinebilecek miydi? Kendisini bulan kervancılara anlatabilirdi doğruları… Kendisini satın alan “aziz”e gammazlayabilirdi kardeşlerini. Güzelliği karşısında ellerini kesen kadınlara geçebilirdi nasıl da kuyulara itildiğini… Çile çektiği zindanda uzun dedikodulara konu edebilirdi kardeşlerini...


Peki ya o gün geldiğinde.. Kıssanın finali gelip çattığında, kötülük ettikleri Yusuf’u[as] kendilerine iyilik eder halde bulan kardeşleri mahcup olduğunda… “Sen gerçekten Yusuf’sun, öyle mi?” [Yusuf, 90] şaşkınlığının eşiğinde itirafa durduklarında, gıybet etmiş bir Yusuf’un[as] hali nasıl olacaktı? Yusuf[as] da gıybetlerini ederek kardeşlerine kötülük yapmış biri olacağı için, kardeşlerinin “Allah seni bize üstün kıldı ve biz de gerçekten hataya düşenlerden olduk” [Yusuf, 91] sözünü vicdan azabı olmaksızın dinleyebilecek miydi? “Ah, ah, kardeşlerim, ben sizi nicelerine kötüledim, bundan böyle size yeni bir sayfa açma hakkım kalmadı” demek zorunda kalmaz mıydı? O sahici mahcubiyetin önünde sahici bir haklılıkla durabilecek miydi? Bu sahici pişmanlığın oluşmasına katkıda bulunmuş sayabilecek miydi kendini? “Bundan böyle ben sizi bağışlamış olsam da, gıybetinizi dinlettiklerim sizi hep kötü bilecek, sizi hiç bağışlamayacak. İyiliğine şimdi inandığım kardeşlerimi bir ömür kötülükle etiketleyen ben özür dilenmeyi hak etmedim ki...” diye yanıp yakılmaz mıydı?



Anlaşılan o ki, gıybet ettiğimizde, gıybeti ettiğimiz kişiyle yüzleşmeyi ömür boyu iptal ediyoruz. Gıybeti itiraf etsek bir dert, etmesek ayrı bir dert… İtirafta da itirafsızlıkta da çıkış yok. İtiraf etsek, kardeşimizi utandırmaktan korkarız, kendimiz zaten utanırız, üstelik onu, hakkındaki nahoş gerçekle utandırdığımıza da utanırız. Gıybette konuştuğumuz şey “gerçek-dışı” olsaydı, bari sadece biz utanmakla kalırdık, o da zaten kendisinde olmayan bir sıfatla anıldığı için her görüşmemizde utanmak zorunda kalmazdı. Gıybet değil de iftira etseydik ona, hakkındaki nahoşluk yalan olsaydı, onu utandırmaktan korkmazdık, onu utandırdığımız için de utanmak zorunda kalmazdık.


Kendi utancımız tek taraflı bir perde olarak kalırdı arada. Ama o “nahoş gerçek” ortaya döküldüğünde, her iki tarafı birden utandırır. Utananlar çoğalır. Hakkında konuştuğumuz nahoş gerçeği açık ettiğimiz birinin yüzüne bakmaya utanırız. Onu da yüzümüze bakmaya utandırırız. İki taraflı bir perde örülür aramızda.



Öyleyse itiraf etmeyelim mi gıybeti? Bu da çözüm değil.. İtiraf etmezsek, kendisinden sürekli sakladığımız bir sır olduğu için kardeşimizle ilişkimiz asla “açık” olamaz. Her iltifatımızda, utandığımız için ilişkimiz o farkında olmadığı halde bir türlü “içten”lik kazanamaz. Ondan sürekli saklanır gibi oluruz. Ona onun haberi olmaksızın, kendi suçumuz yüzünden kötülük yaparız. Kendi kötülüğümüz yüzünden onu mağdur ederiz. Ne yazık ki bunu ona haber veremeyiz. Aramızdaki o soğukluk hep kalır, giderek buzlanır.



Gıybet ettiysek, Yusuf’un[as] pişman olan kardeşlerine söylediği şu final sözünü söyleme hakkını ebediyen kaybederiz: “Bugün size kınama yoktur. Sizi Allah bağışlasın. O, merhametlilerin merhametlisidir.” [Yusuf, 92] Gıyabında defalarca kınadığımız kardeşlerimize “Bugün size kınama yoktur” dersek, nasıl da bir anda ikiyüzlü oluveririz! Dün niye kınama vardı peki? Bugün kınamamaya karar verdiğimiz kardeşimiz, dünkü kınamalarımızı dinleyenlerin hatıralarında, bakışlarında bugün de, yarın da kınanmaya devam edecek… “Bugün size kınama yok!” deme ikiyüzlülüğünü göze alsak bile, fiziksel olarak bugün kınamaları durduramayız.. Kardeşimiz, hakkında bildiklerinden habersiz olduğu için kendisini asla savunamayacağı kişilerin gözünde sürekli kınanmaya devam edecek. “Bugün size kınama yok!” deme hakkını elde edebilmemiz için dünlerin hiçbirinde, kardeşlerimizi kınamış olmamız gerek.



Bize kötülük yapmış da olsa kardeşlerimiz karşısında bir “Yusuf[as] sözlü” olma fırsatını dilimizle itiyoruz. Güzeller güzeli Yusuf Kıssası’nın güzel sözlü finalisti olamıyoruz...

Bugün Kuran Okudun mu? / Cengiz Yalçınkaya

Dünyevileşen kaygılarımıza o kadar mahkum olduk ki artık ibadetlerimiz dahi sıradanlaşıyor, basit bir adet haline geliyor. Kötü bir zamanda yaşıyoruz ve yol göstericimiz Kur'an ayetlerinden o kadar uzağız ki bu kaygıların önüne geçemiyoruz. Okumamız durumunda da bu konuda istikrarlı olamıyoruz.







Toplumumuzda bir kısım insanımız hiç kitap okumuyor iken bir kısım insanımız da o kadar dünyevi kitaplara boğulmuş durumdaki kitapların en güzeli, kelamların en yücesi olan Kur'an-Kerim okumayı ihmal ediyor. Allah'ın ilk emri "oku" iken, Müslümanlar olarak bu emre niye bu kadar uzak kaldığımızı sorgulamamız gerek. Kur'an'ı okumaya, anlamaya, ondan feyz almaya o kadar çok ihtiyacımız var ki uzun uzun yazsak dahi anlatamayız derdimizi.


Kur'an okumayı önemsemeli ama okumaya alışmamalı


Şahsi olarak dikkatimizi en çok çeken, merakımızın en yoğun olduğu konulara yönelik ayetleri okumak, araştırmak bir bilinç edinmemize bir vesile olacaktır. Allah'ın ayetlerinde bizlere neler söylemeye çalıştığına yoğunlaşmamız gerekir. Nitekim Allah, Kamer Suresinin 17. ayetinde "Andolsun biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?" diye buyuruyor. Kur'an'ı okurken Türkçe mealini de birlikte okumayı unutmayalım. Tefsir kitaplarını yanımızdan eksik etmeyelim. Evde, işyerinde, okulda; yurtta bir kardeşimizle, arkadaşımızla, akrabamızla çok etkilendiğimiz bir ayeti paylaşalım ve bununla birlikte ayet üzerinde düşünüp münazara edelim ki Kur'an okumak konusunda heyecanımız ve hevesimiz artsın.

Her gün en az bir sayfa Kur'an okuyalım!

Kur'an okumak için çok fazla değil ufak bir zaman ayırarak en azından günde 1 sayfacık da olsa güzel kitabımızdan okuyalım. Mealini ve tefsirini de yanında okumayı eksik etmeyelim. Elbette Murat Menteş, İbrahim Tenekeci, Cahit Zarifoğlu okuyacağız. Bu güzel sanatçılar bizim değerlerimiz. Ancak bu değerleri okuyup da Kur'an'a vakit ayıramıyorsak sanırım kendimize yazık ediyoruz. Eğer Asım'ın Nesli, Büyük Doğu Nesli veya Diriliş Nesli'ne ulaşmak istiyorsak daha çok kutsal kitabımıza sarılmalıyız. Yaşamımızdaki her vakti Kur'an okumak için bir fırsat olarak görelim. Her mekânda okuyalım, okutturalım. Çocuklarımızı, gençlerimizi, büyüklerimizi Kur'an'sız bırakmayalım. Unutmayalım ki Müslümanın ilhamı ve hayat iksiri Allah'ın kelamında saklı. Okuyalım daha çok okuyalım ki daha çok Allah'a yaklaşalım. Onun sevgisine layık konuma gelecek bireyler halini alalım.


Haydi kardeşler, ağabeyler, ablalar, amcalar, dedeler günde en az bir sayfa Kur'an-ı Kerim okuyalım. Bu konuda kendi aramızda küçük gruplar kuralım, giderek yayılalım...!

"Allah Kur'an'ı hayatımızda merkez kılsın." Amin.

Pompei

Pompei'nin helakı, Vezüv Yanardağı'nın patlamasıyla gerçekleşmişti.


Vezüv'ün batı yamacında Napoli, doğu yamacında ise Pompei kenti yer alır. Yaklaşık 2000 yıl önce yaşanan bir lav ve kül felaketi, bu kentin insanlarını ani bir biçimde yakalamıştı. Felaket öylesine ani olmuştu ki, her şey 2000 yıl öncesinde olduğu gibi kaldı. Sanki zaman dondurulmuştu.

Pompei'nin böyle bir felaketle yeryüzünden silinmesinde elbette ders çıkarılabilecek bir yön vardı. Tarihi kayıtlar, şehrin yok olmadan önce tam bir sefahat ve sapkınlık merkezi olduğunu gösteriyor. Şehrin en belirgin özelliği, fuhuşun çok yaygın olmasıydı.


Ancak Vezüv'ün lavları bir anda tüm kenti haritadan sildi. Olayın en ilginç yanı ise, kentin günlük yaşantısı içinde, Vezüv'ün korkunç patlamasına rağmen, kimsenin kaçmamış ve adeta büyülenerek felaketin farkına bile varamamış olmalarıydı. Yemek yiyen bir aile, o andaki gibi aynen taşlaşmıştı. Pompei kalıntılarından çıkarılan taşlaşmış insan cesetlerinin, bazılarının yüzleri hiç bozulmadan kalmıştı. Genel yüz ifadesi şaşkınlıktı. İşte facianın en akıl almaz yönü buradadır. Nasıl olmuş da binlerce insan hiçbir şey görmeden ve duymadan, adeta ölümün gelip kendilerini yakalamasını beklemişlerdir?














Olayın bu yönü, Pompei'nin yok oluşunun Kuran'da anlatılan helak olaylarına benzediğini gösteriyor. Çünkü Kuran'da, helak olayları anlatılırken "birden yok olma" üzerinde durulur. Örneğin Yasin Suresi'nde anlatılan "şehir halkı", tek bir anda topluca ölmüşlerdir. Surenin 29. ayetinde bu durum şöyle anlatılır:

(Onlara) Yalnızca bir tek çığlık (yetti); anında sönüverdiler. (Yasin Suresi, 29)

Kamer Suresi'nin 31. ayetinde Semud kavminin helakı anlatılırken de yine "anında yok olma" olayına dikkat çekilir:

Çünkü Biz onların üzerine bir tek çığlık gönderdik. Böylece onlar, ağıldaki çalı-çırpı olan kuru ot gibi oluverdiler. (Kamer Suresi, 31)

Pompei halkının ölümü de ayetlerde anlatıldığı şekilde, "anında yok olma" tarzında gerçekleşmiştir.

Tüm bunlara rağmen, Pompei'nin eski yerinde bugün olaylar pek fazla değişmiş değil. Napoli'nin sefahat mahalleleri, Pompei'den hiç aşağı kalmıyor. Kapri Adası, eşcinsellerin ve çıplakların kamp yaptıkları bir üs durumunda. Kapri Adası turizm reklamlarında "Eşcinseller Cenneti" olarak tanımlanıyor. Sonuçta, yine bölge halkının aynı tür bir yaşamı seçtikleri görülüyor. Yalnızca Kapri'de ve İtalya'da değil, dünyanın hemen hemen her tarafında bu tür bir ahlaki dejenerasyon yaşanmakta ve insanlar geçmiş kavimlerin başlarına gelen felaketlerden ders almamakta ısrar etmektedirler.

-Kırkambar-

Kısa Dini Bilgiler:




Namazda rükudan sonra doğrulmanın hükmü Vaciptir.

Vitir namazında üçüncü rekattaki tekbirin hükmü Vaciptir.

Haç ibadeti 631 yılında farz kılındı.

Safa ile Merve arasında say etmek Vaciptir.

Müzdelife’de gecelemek Sünnettir.

Uhut savaşı 625 yılında yapıldı.







Neden? Niçin? Nasıl?



Terlemek İyidir!



Terlemenin bir sağlık işareti olduğunu asla aklınızdan çıkarmayın. Vücudumuz tuz ve su miktarını ayarlamak için daima ter salgılar. Hatta biz uyurken bile.



Terlemezsek Ölürüz!





Evet ...çok doğru. Bilakis yaz aylarında terleme olmadığı takdirde bir kaç gün içinde ölürüz. Terleme ile en basitinden vücut kendi hararetini ayarlamaktadır. Ayrıca vücudumuz için gereksiz olan bir takım ifrazat da terleme yolu ile dışarı atılmaktadır.



Susamadan Su İçin

Özellikle yaz aylarında bünyenizin tuz ve su dengesinin sağlanması için güneşe çıkmadan önce bol su içmeniz sizin yararınızadır. Kendinizi buna alıştırın, hatta zorlayın. Bebek, çocuk ve yaşlılar bu konuda daha dikkatli olmak zorundadırlar. Suyun yanı sıra ayran ve maden suyu da yaz aylarında bolca içmemiz gereken içeceklerdendir. Ayrıca şifalı bitkilerin yararlarını göz önünde bulundurarak, sıcak iklimlerde çok gözde olan naneli, limonlu çayı da unutmayın.

Sıvı, vücudumuzun temel ihtiyaç maddelerinden birisidir. Bildiğiniz gibi insan açlığa üç dört hafta dayanabilir, ancak susuzluğu dayanma gücümüz üç dört günü asla geçmez.

Yaz sıcakları bastırmadan, siz de önerilerimize kulak verin ve su ile samimiyetinizi artırın.





Bunları Biliyor musunuz?



Bir kilo limonda,bir kilo çilekten daha fazla şeker olduğunu,

Sadece erkek kanaryaların öttüğünü,

İncilerin sirkede eridiklerini,

Havuca rengini veren bir karotenin olduğunu,

Domuzların vücut yapılarından dolayı hiçbir zaman başlarını yukarı kaldırıp gökyüzüne bakamadıklarını,

1 saat boyunca kulaklıkla bir şey dinlemenin kulaktaki bakteri sayısını % 700 arttırdığını,

Çakmağın kibritten önce bulunduğunu,

Parmak izleri gibi dil izlerinin de insana özel olduğunu,

Sadece dişi sivrisineklerin ısırdığını, biliyor muydunuz?

02 Nisan, 2010

Kendi halinde!!! Kendince!!! Dergi!!! Şehvar!!! Okuyun...

Zahm-ı aşka gelip merhem sarmağa
Ferhâd olup bir gün bağrın yarmağa
Kudretin yoğise Beyt'e varmağa
Gönül Beytullah'tır ziyaret eyle / Seyrani

Ey Müslüman Genç / Editörden

Ey Müslüman Genç!

Şunu bilmen gerekiyor ki; ilerlemeye çalıştığın bu yolda, önce kendini sonra da seninle birlikte ilerlemeye çalışanları kollamalısın. Tali yol ve ana caddedeki rotanı bilmeli, buralardaki kurallara uymalı ve herhangi bir hatan karşısında ne yapacağını iyice öğrenmelisin. Bunu başarmaya çalışırken senden önce bu yollardan geçmiş olanların tecrübe ve bilgilerinden yararlan. Çünkü; senin ancak başına geldiğinde fark edebileceğin hataları onlar senden önce bizzat yaşayarak gördüler. Keşke, onlarda kendilerinden öncekilerin tecrübelerinden faydalansaydılar da aynı hatalarla karşılaşmasaydılar. Yaşanmış olan hatadan bir ders alındıysa ancak o zaman faydası olacaktır.

Ey gayretli genç!

Geçtiğin yolda bazen hızla ve düzgün ilerlersin. Ayağın kaymaz, takılıp düşmezsin. Böyle olduğunda sevinir, coşar daha çok yol katetmeyi istersin. Hızını arttırdıkça artırırsın.

Aman dikkat!

Bu durumda her zamankiden daha temkinli olmalısın. Çünkü hiç beklemediğin anda en küçük hatan alimallah seni yüzükoyun yere kapaklanmaktan kurtaramaz. Bunu yaşadığında, toparlanıp ayağa kalkman, yanından geçenlerin de sana sürekli çelme takmalarıyla, elbette ki zaman alacaktır. Bozulmuş olan dengeni tekrar bulman seni uğraştırsada sakin yılma. Tökezlemeden önceki durumundan daha temkinli ve kararlı, başarılı olma azminle yola tekrar girmeye çalış.

Ey tecrübesiz genç!

Şunu unutma ki, yol boyunca seninle birlikte olacak ve seni yolundan saptırtmaya çalışacak olan dahili ve harici yoldaşların olacaktır.

Aman uyanık ol!

Çok iyi bildiğim bir yol bu deyip de gafil avlanma. İlk başta gösterdiğin dikkati ve özeni yolun sonuna gelene kadar muhafaza et. Ancak böyle davrandığında emniyetli ve rahat bir yolculuk yapmış olacak, yolun sonuna geldiğinde de inşallah ödülünü alacaksın.

Kayısı Ağacı / Hekimoğlu İsmail

Türkiyeli bir tüccar ,İtalya`ya gidip bir otomobil fabrikasının müdürünü ziyaret etmiş.Birlikte yemişler içmişler ve gezmişler.Bir ara fabrika müdürü şakayla:

- Türkler,hediye vermeyi severler.Sen bana Türkiye`den ne getirdin,diye sormuş.

Bizim tüccar da:

-Sana bir kayısı ağacı getirdim, demiş.O kadar lezzetli,ve hoş meyveler verir ki... Müdür kahkahayı basmış:

-Şakanın böylesini de görmedim.

Bunun üzerine bizimki,cebinden bir kayısı çekirdeği çıkarmış:

-Müdür bey,bu kayısı çekirdeğinin içinde bir fabrika var.Bu fabrikayı çalıştırmak için,toprağa gömmek kafi...Çekirdeği toprağa gömüp,sulamaya başlayınca,fabrika da çalışır.Kökler ,dallar,yapraklar...Nihayet çiçekler ve meyveler meydana gelir.Sanata bakınız müdür bey !Kocaman bir kayısı ağacı,dalıyla ,yaprağıyla,çiçeğiyle bir çekirdeğin içine yerleştirilmiş... Müdür dikkat kesilmiş:

-Lütfen devam ediniz...

-Şimdi siz kocaman bir araba fabrikasının müdürüsünüz.Sizden ilginç bir araba istesek.Bu araba uçağa binerken katlanıp bavul haline gelse,kolayca taşınsa,uçaktan inince de tekrar araba haline getirilebilse.Nasıl?Böyle bir araba yapabilirmisiniz?

-Bilmem,çok zor.

-Bakınız siz ,ilerleyen teknolojiye rağmen bir arabayı bavul şekline getiremiyorsunuz.Ama öyle bir sanatkar var ki,kocaman kayısı ağacını bir çekirdeğin içine yerleştirmiş.

-Tabiat mı yani?

-Tabiat da bir sanat eseridir ve aynı sanatkarın eseridir.

-Hayret !...

-Neden hayret ettiniz müdür bey?

-Aslında bilinen şeyleri anlattınız,ben de zevkle dinledim.Gerçekten bunlar benim için güzel bir hediye oldu.Beni düşündürdünüz.Hemen aklıma minicik incir çekirdeği geldi.Aynı sanatkar,incir çekirdeğine incir ağacını,yumurtaya da tavuğu yerleştirmiş.

Tüccar neşeyle el çırpmış:

-Evet harika.Söylemek istediğimi anlatmışım demek ki.Toplu iğne başı kadar incir çekirdeğine incir ağacının forumülünü yerleştiren Allah (cc) `ın sanatına hayran kalmamak elimizde değil...

Haydi Uyuma / Nazar Bekiroğlu

Leyl, gece demek. Leyla ise kâmerî ayların son gecesi, çok karanlık gece. O gece ay görünmez, "her yer karanlıktır.” Lügatler bir de "leyle-i leylâ "yi kaydetmişler gecenin makamında, çok uzun ve ıztıraplı gece. Mahiyetini astronomi tanımlarının dakikliğinden ziyade içinden geçip gidenin (geçip gidemeyenin demeli) kalbinin renginden alıyor.

Rengini kendinden çok setr ettiği kalbin renginden alan leyle-i leylâ, ıztırapla eş anlamlı. Bu gibi, yılın en uzun ve karanlık gecesi olan şeb-i yeldâ, ki muvakkit onu 22 Aralık olarak bilir, müneccimle muvakkitten sual edilecek bir bilgi olmaktan çıkar da aşığın kalbinden istifham edilmesi gereken bir hale dönüşür:

Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir Mübtelâ-yı gam olandan sor kim geceler kaç saat Lâedrî

Çünkü her şeyden daha fazla zamanın kendisini yitirdiği o yerde şeb-i yeldâ artık göreceli bir kavramdır. Muztarip aşığın kalbinde sıradan bir geceyi, belki yılın en kısa gecesidir, leyle-i leylâ hacmince uzatan acı, bahtiyar aşığın kalbinde şeb-i yeldayı "yılın en kısa gecesi" kadar kısaltır. Çünkü geçip giden, zaman değil aşığın kalbidir. Ve, "Su uyur düşmen uyur hasta-i hicran uyumaz", değil mi? Yahya Kemal´in tasavvuruyla, sözü Mecnun’un bitirip Leyla’nın devraldığı şeb-i yeldâ da fecre kadar süren kıssa-ı aşk, ancak birkaç dakika hükmündedir, öyle değil mi?

Leyl süresi geceye yeminle başlar. Ya eski kültürün göklerinde, "karardığı zaman ortalığı bürüyen gece "den daha az siyah değildir aşığın bahtını saran Leyla’nın gecesi. Baht-ı siyah, payına düştüğünden olacak, hâkim vasfı aşıklığı olan divan şairi sabahın ilk ışıklarına kadar, bir mumun aydınlığında, gece ve sevgilinin saçı ile kaderi arasında kelime oyunları yapar durur.

Belli ki aşık bahtıyla gecenin ve gecenin öbür adı olan siyahın arası hiç açılmayacak. "Bir saçı Leyla’ya vurgun" olduğu için Dertli´nin adı koca koca defterlere divâne olarak kaydedilecek. Naili, sevgilinin minicik adımlarla teşrifini, cihan cihan bekleyiş elemine değer bulacak. Leyla ile bir mekteb-i aşk içre okuyan Mecnun, Leylâ Mushaf´ı hatmettiği halde, Velleylî´de takılıp kalacak. Sevgilinin gamzesiyle hüsnünden korkulu haberler gece içinden gelecek. Yakınları, içi yansa da, "karanû" gecelerde hastaya su vermekten kaçınacaklar. Kimi aşıklar gece içinde figan ile halkı uyutmayacak, ama yine de kara baht uyanmayacak.

Gece ve korku. Gece ve hasta. Gece ve ıztırap. Âh, siyah! Burada bir uyumayan var, şurada da, ve orada. Onlar ki fecir vaktinin ilk iplikleri geceye döküldüğü anda bir kavak ağacının rüzgârına kulak verip yorgun bakışlarını gökyüzüne çevirirler ve birbirlerini tanırlar. Belli ki gecenin karanlığından gökyüzüne doğru döşenen kandil basamakları acıyla çıkılıyor. Acının olduğu yerde gaflet yok ve acı müdahil. O kadar ki gecenin sırrına vakıf olanlar mutlu uyuyanlar değil mutsuz uyanıklar. Gecenin sırrı kapılarını ancak acı çeken kalplere açıyor. Bu yüzden geceler uykudan çok uyanıklık taşıyor.

Mevlâna´nın, sahifelerini aşkların en ilâhisine açtığı Di-vân-ı Kebir´inde, sık sık "uykusuzluğa güzelleme "de bulunması beyhude değil: Öyle ki, "Aşkı olana nereden uyku gelir", "Sevme davasına girişip de geceyi uyku ile geçirenin davası yalandır".

Gayb güzelinin duvağı olan geceyi seyre dalan, artık uyku istemez, uykudan kaçar. "Bütün güzellerin cilvelendiği zaman gecedir. Fakat uyuyan duyamaz bunu." Halk uyur gider, aşıklar bütün gece sevgiliyle söyleşir. Bir gececik uyumasa aşık, ölümsüzlük definesinin yüz göstermesi işten bile değildir.

Sevgili "uyku dağıtan" makamında, "Bu gece sana uyku yok", öyle diyor. "Mademki sevgili uyanık kalmamızı istiyor," o halde pek âlâ. Zaten onun, aldığının karşılığını vermediğini iddia etmek de doğru olmaz: "O Ay, geceleri uykumu çaldı götürdü amma vuslat bağışladı, uyanık bir baht verdi bana.

" Öyleyse "Haydi uyuma!". Suyun sesi geliyor, sense uykulardasın, haydi uyuma!Kara taş üzerinde yürüyen kara karıncanın fark edilemediği bir karanlığın koynunda, uyuyanla uyumayan arasındaki farkta aşikâr olan ne? Yitiren değil bulduran bir uykusuzluğun yakazasında neler var?

Her ne kadar alışıldık şair tavrı, gecenin itibarını kandillerin doğurduğu aydınlıkla tenâsüb ederek yorumlasa da, gecenin kıymeti kendi karanlığında boğulmasındandır. Gece görünenin sonu, görünmeyenin başlangıcıdır çünkü. Bitiş ile başlangıç, yoklukla varlık, ölümle doğum, veda ile bismillah, hepsi gecede saklı. Yakub şafağa kadar boğuşur ve ancak şafakta kutsanır. Yıldızların aydınlığı gecenin karanlığındandır. İmranoğlu Musa nuru gündüz değil gece görür. Gel, sesini geceleyin kendisine doğru yürüdüğü ağaçtan alır. Ve değil mi ki Mirâc herkes uykuda olduğu andadır.

Suyun sesi geliyor sense uykulardasın, haydi uyuma!

Rabia Ablaya Sorular / İsmail Kılıçarslan

Sevgili Rabia Yalçın abla. 8 Eylül 2005 tarihli Star TV bülteninde sizi, üzeri payet işlemeli şık beyaz elbisenizle ve kırık beyaz başörtünüzle görme şerefine nail olanlardanım. “Türkiye’deki ilk İslami modacı” diye arz-ı endam ettiğiniz ekranlarımızda.

Sizi izlerken, nasıl desem, kendime gururlardan gurur, onurlardan onur beğendim. Hatta bir ara gözlerim doldu. “Sonunda, biz de, yani Star TV’nin “İslami kesim” diye tanımladığı biz de, muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı başardık” diye geçirdim içimden sizi izlerken.

Tabii ki bu yükseliş hadisesini, Hazret-i İsa’nın göğe yükselmesiyle kıyaslamaya kalkan bir takım harici ve dahili bedhahlarınız olacaktır. Ama sakın yılmayın. Çünkü bu yükseliş, siz ve hizmet ettiğiniz (ki hizmet ettiklerinizi de Star TV “İslami sosyete” diye tanımlıyordu) kesim sayesinde gerçekleşti. Yılmadan, bıkmadan, usanmadan mücadeleye devam Rabia Abla. Sakın ha. Sakın vazgeçmeyin yaptığınız işten.

Öncelikle, sizi tercih ettiğiniz markalar için tebrik etmeliyim. Gucci, Hermes, Prada gibi dünyaca ünlü markaların “İslami sosyete” arasında kullanılmasına ve yaygınlaşmasına sağladığınız katkı, her türlü takdirin üzerinde bana kalırsa. Bizim “daha şehirli”, “daha modern”, “daha salon insanı” olmamız, yaptığınız hizmetlerle olacak. Buna yürekten inanıyorum. Hatta yaptığınız mücadelenin “cihad mesabesinde” olup olmadığını da ilahiyatçı hocalarımıza danışıp size bildirelim. Sanırım öyledir.

Hele hele, yaptığınız defile ve yürüyen güzel güzel kızlarımızın arkasındaki duvarda asılı “just Rabia” ibaresi yok mu? Mest etti beni. Aynen devam. (Gerçi bu “just” ibaresi bana, ünlü İtalyan modacı Cavalli’den araklanmış gibi geldi; ama neyse canım. O kadar kusur kadı kızında da olur.)

Rabia Abla. Seni bir konuda uyarmak istiyorum. Seni ve yapıtlarını hayranlık derecesinde beğenen bu kardeşinin sözlerine kulak vermen menfaatin icabıdır. Çünkü, ben bu sosyete olmayan İslamcı takımını tanırım. Bu kendini bilmezler, uzanamadıkları ciğere mundar demeyi itiyad haline getirdiklerinden, seni eleştirmeye, yaptığın işe kulp takmaya kalkışacaklardır. Bence bu eleştirilerin tamamına kulaklarını tıka. Bu servet düşmanlarının, bu yeşil sosyalistlerin senin moralini bozup yolundan alıkoymaya çalışabileceklerini hiç çıkarma aklından.

Dedim ya. Bir kardeşin olarak seni uyarmak boynumun borcu. Dolayısıyla sana kimsenin yapmayacağı bir kıyak yaparak bu İslamcı serkeş takımının aklını çelmek, moralini çökertmek, hatta sana ayar vermek için şahsına yöneltebileceği kimi soruları senin için aşağıda listeledim. Maksat, İslami sosyetemizin biricik modacısı olan senin tüm olası saldırılara hazır olmanı sağlamak.

Bu duygular içerisinde en derin saygılarımı sunarak seni sorularla baş başa bırakıyorum.

Soru 1: Rabia Abla. “Irak” tam olarak neyi ifade eder sana? “Uzak” anlamında bir sözcüğü mü? Yoksa haritada ülkelerden bir ülke mi? Sahi Rabia Abla. Felluceli kızlar sence bu kış hangi markaları tercih etmeliler kefenlerinde?

Soru 2: Rabia Abla. Diyelim kolsuz, yakası açık bir Gucci elbiseyi, bir Chanel pardösüyle “tesettüre uygun” hale getirmeyi başardın. Afferin. Peki benim güzel ablam. Müşterilerin, bu elbiselere ödedikleri binlerce YTL’yi kitabın neresiyle bağdaştırıyorlar? “Şüphesiz mallarınız ve evlatlarınız sizin için birer imtihandır” hükmüne mi, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” presibine mi? Söyleyiver de rahatlayayım be ablam.

Soru 3: Madem, İslami sosyeteyi modaya uydurdunuz. Şu markaları da İslamileştirme çabalarına girişseniz daha bir hoş, daha bir tadından yenmez olmaz mı abla? Mesele Hermes’e “Hayr-ül Hermes-ül Kermes”, Chanel’e “Şânil” falan desek. Yakışmaz mı İslami hayat tarzımıza?

Soru 4: Hazır hızımızı almışken güzel ablam, doymasak bu hız meselesine ve de mesela fıkıh kitaplarından falan çeşitli hükümler bulup modaya uygun olarak giyinen Müslüman kadınların modayı takip etmeyen Müslüman kadınlardan 27 derece üstün olduğunu iddia etsek. Hatta Chanel elbise alan kadınlara 100, Hermes eşarp alan kadınlara 10 sevabın bonus olarak yazıldığını ileri sürsek. Hatta bir bankayla anlaşıp “shop’nsevap” kartı çıkattırsak bu İslami sosyeteye. Hoş olmaz mı?

Soru 5: Son kreasyonunun katalog çekimlerini bana verir misin? Son derece kreatif fikirlerim var. Mesela Mostar köprüsünün altında, Mescid-i Aksa’nın gölgesinde, Şam’daki Emevi caminin avlusunda, Süleymaniye’nin bahçesinde yapalım çekimleri. Mankenimiz de Deniz Akkaya olursa, gelenekle moderniteyi birleştirerek ne kadar da geniş ufuklu olduğumuzu gösteririz herkeselere. Bomba gibi olmaz mı?

Soru 6: Madem abarttık. Aynı abartıdan devam edelim. Bizim kanallardan birinde bir yarışma programı yapsak mesela. Tahtakale’den, Fatih’ten falan giyinen şu başörtülü kızların 10-15’ini bir eve toplayalım. Senin süpervizörlüğünde bu kızlarımıza modaya uygun giyinmeyi öğretelim. Sosyeteye uyum sağlamayı öğretelim. Yarışma sonunda en iyi giyinmeyi, sosyeteye uyum sağlamayı beceren kızımıza bir de büyük ödül verelim. Bir bakanımızın oğluyla evlendirelim mesela. Yarışmanın ismi de hazır: “Rabia abla bana da sınıf atlat.” Şahane olmaz mı?

Soru 7: Rabia Abla. Senin temsil ettiğin değerler, senin hizmet ettiğin insanlar niçin benim midemi bulandırıyor? Niçin kusma isteği duyuyorum her seferinde? Belki bilirsin Rabia abla. Bana bir yol göstersen

ÖNEMLİ NOT: Ben soruları sıraladım Rabia Abla. Fakat bu serseri takımı boş durmaz. Sana yeni ve bambaşka sorular sormaya kalkabilirler. Ne yapalım Rabia Abla? Bu az gelişmiş kalabalık bir türlü Teşvikiye kafelerine gidip cafe latte içmeyi öğrenemiyor. Öğrenseler zaten, ortada sorun morun da kalmayacak. Belki böyle hart hart da kaşınmayacaklar.

Zaman / Nuri Balkanoğlu

Sevgili dostlar, işte geldik yeni sayıya, halbuki ilk yazımı daha dün yazmış gibiyim. Ne zamanda geçivermiş aradan altmış gün. Ne kadarda doğruymuş “Zaman su gibi akıp gidiyor” sözü. Eğer önüne bir bent yapamamışsan, kalması gereken değerleri çökertememişsindir. Derleyip, toparlayıp bir bohçaya saramamışsan veya saramadıysak neye yaradı geçmiş olan altmış gün ya da altmış yıl… Hani bir söz vardır halk arasında söylenir durur: “Aman sende kefenin cebimi var, kim ne götürmüş öbür tarafa.” Allah'ın verdiğini helal dairede yiyip, içelim, amenna. Helal kazancı, hayırla yetiştirilmiş varislere bırakmak ve onların tasarrufunda hayırla kullanılıyor olması, elbette ki muteber bir mirastır.
Kendi nefsinden sakınıp, oğlumdur, kızımdır, torunumdur, onlara kalsın dersin. Buna da amenna ama bunun yanında, hızla geçen zaman sayacında, ‘kefenimin cebini değil de biraz da kabrimi doldurmak için vakit harcasam’ diye düşünsek. Çünkü; çıkılacak olan bu geri dönümsüz uzun yol için yanımıza aldığımız azığa baksak, birde kısacık dünya hayatı için gerekli, gereksiz yüklendiklerimize. Sonsuz kazancımız için ne götürüyorum acaba.
Evet dediğimiz şudur ki, Allah hepimize O’nun yolunda yaşayıp son nefeste iman ile gitmeyi nasip etsin inşallah. Amin.

Sevgili dostlar, esas konumuz diğer sayıdaki Kalem yazısı üzerindeki hasbi halimizdir. Ama zaman ile alakalı sözlerle girince buralara geldik. Zaman öyle bir kavramdır ki hadsiz hesapsız... İnşallah zamanla alakalı bu yazımı, önce kendi nefsime hitap ederek, siz sevdiklerimle paylaşabilirim. Birde bu yazma çabası vesilesiyle, yazarların zamanla nasıl yarıştıklarını fark ettim. Hani her gün elimize aldığımız gazetelerin köşe yazarları vardır ya, her defasında da acaba bu gün gündem dolayısıyla ne yazmış diye merak ederek okuruz ya. Bazen de yazı pek alakamızı çekmeyince yarıda bırakıp okumayız, ama benim şu yazımı değil ha, başladınız madem lütfen devam ediniz. Şaka şaka isterseniz bırakabilirsiniz. Nasılsa Allah ömür, sağlık verirse gelecek sayıyı okursunuz. Neyse siz gene de başlamışken devam ediniz. Daha biz emekleme safhasındayız. Eğer sizlerden takdir ve beğeni alırsam, o zaman editörümle maaş konusunda da anlaşabilirim. Hadi hadi bizde iki satır yazdık diye hemen havaya girdik. Ama şaka bir tarafa gerçek olan şu ki; gazete yazarı olsun, dergi, spor yazarı olsun her gün her gün okuyuculara bir şeyler sunmak muhakkak ki zor bir iştir.

Bazı büyük medya patronlarının medyatik kalemşorleri vardır ve bunların maaşları da öyle basit paralar değildir. Haklarıdır helal olsun. Ama birde, başkasına yazdırıp, yazının altına imzasını atıp okuyucusunun önüne kendi yazısıymış gibi sunan sözüm ona yazarlar var. Böyle böyle yazılarını yazarlar, yani stajyerler yazar durur. Onlara da sus payı ceplerine bol harçlık koyulur. Neyse bu ayrı bir konu. Ben kendim şunu anladım ki, bütün bu yazılıp çizilenler ister faydalı, ister faydasız olsun, gerçekte ortada bir emek birikimi vardır. Bunun en basit örneğini dergimizin sahibi, yıllardır azmederek, bıkmadan usanmadan, alıntıda olsa, yapıştırmada olsa, bir dergi olarak bizlere vermiştir. Ve nihâyetinde bir emek de sarfedilmiştir.

Belki bir çoğumuz (bende dâhil) Şehvar’da editörün yazısı haricinde, diğer yazıları pek okumuyordum. Birde merakla okuduğum arka sahifedeki (kırkambar),(kısa, kısa),(bunları biliyor musunuz) yazıları daha bir merakımı alakalandırıyordu.Bence, gerçek dergi; belli bir emek birikimini, derleyip, toparlayıp, tanıdıklarının adreslerine postalayıp ilgi ve alakalarına sunmaktır.
Üç, dört yapraktan oluşmuş, ismi üzerinde “Kendince” bir derginin yıllardır çok bir yardım görmeden, bir bebek mahiyetinde büyütülmüştür. Bu emekleme safhasında dâhi olsa kanımca büyük bir başarıdır. Editörümüzden temennim odur ki azmini bırakmasın.


Saygı değer sevgili dostlar, bundan önceki yazımızdan bir hatırlatma yaparsak, sevdiğimiz veya dargın olduğumuz bir dostumuza, bir iki satır güzel sözü, kart postala ve ya mektuba hediyeleşmek babında, hatırlanmanın ifadesini yansıtalım demiştik. Kendi kalemimizden, kendi ifadelerimizi iletelim istemiştik. İnanın samimi olunca, samimiyetinize olan muhabbeti görüyorsunuz. Ben şahsen daha ilk yazımda, ellerinden öptüğüm büyüğüm, yengemin kutlama telefonunda bunu almış oldum. Bu tatlı ifadelerin hazzı, benim alemimde ayrı bir yer edinmiştir. Bu vesileyle kendisine teşekkür ediyor, tekrar tekrar ellerinden öpüyorum. İşte kefenimizin cebini ancak bu derin saygı ve sevgi ifadeleriyle doldurabiliriz. Sunileşmekten ziyade, samimiyetimizi çekinmeden göstermemiz gerekir. Bunların vesilesi, bayramdır, kandil gecesidir vs... Adet yerini bulsun bir telefon açayım değil de, (evet buda hiç arayıp sormamaktan muhakkak ki daha iyidir) içte gelen samimi bir muhabbetle “merhaba” demektir. Bunun farklılığı illa ki belli olacaktır. Bu merhabayı bir hediye olarak düşünürsek, Allah Rasulü’nün “hediyeleşin zira hediye kalpteki kuşkuları giderir” hadisi şerif bu mevzumuza güzel bir örnek olur sanırım.

Hediye ille de süslü güzel paketler içerisinde değildir. Kalp kutusundan çıkarıp, ağız diliyle çözülen sevgi ifadesinin sözleri, hediyeleşmenin bariz örneğidir. Yaşadığımız çevrede, biz bizi bildiğimizden ve tanıdığımızdan, dargınlıkları bir kenara bırakıp, sevdiklerimize yaklaşalım. Dargın olduğumuz dostumuzdan bir adım dahi yakınlaşma olmuyor mu? Belki onu rencide etmiş olabiliriz, hak ve hukukunu çiğnemişte olabiliriz. Hatamızı anlayıp affını dilemişsek, özür beyan etmişsek, gene de bir karşılık göremiyorsak, bu nasıl bir iştir? Halbuki affetmek Allah'ın şanındanken, ortada vurmak, kırmak, ölmek ya da öldürmek yokken, bu nasıl bir küskünlük silahıyla intikam almaktır. Küskün dostumuz belki de çok haklıdır. Davasını ahirete bırakmış, hak ve hukukunu adaletle almayı beklemektedir. Fakat bir ihtimal azıcıkta olsa borçlu çıkabilir.

Sözün kısası, biz kalemimizle ya da sözümüzle olsun, sevgimizi ifade edeceğiz. Yılmadan, usanmadan, bıkmadan...

Kıssadan Hisse

Hakim-ül Harameyn Değil, Hadimül Harameyn:



Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı fethetmiş ve hilâfet 1516 yılında Abbasilerden Osmanlılara geçmişti. Bir cuma günü Ümeyye Camiinde cuma namazı kılınacaktı. Yavuz Sultan Selim de, camide idi. Şam valisi hükümdarın namaz kılacağı yere yeşil atlastan bir seccade sererek namaz kılınacak yeri ayırmıştı. Yavuz, namaz kılacağı yerde diğer cemaattan ayrı olarak serilmiş bu seccadeleri görünce hiddetlenerek:

— Burası ibadet yeridir, padişah sarayı değildir, dedi ve atlas seccadelerin kaldırılmasını emretti. Kendisi de, cemaatla beraber camide namaz kılmaya başladı. Sıra Cuma hutbesine gelmişti ki, imam çıkarak hutbeyi okumaya başladı. Hutbenin mukaddimesinde halifelerin ismi zikredilirken imam efendi Yavuz Sultan Selim'i kastederek: — Hakimülharameynişşerifeyn (Mekke ve Medine'nin hükümdarı) dedi. İmam efendinin bu sözlerini duyan Koca Yavuz hemen oturduğu yerden ayağa kalkarak:

— İmam efendi! Okuduğunuz hutbedeki “Hakimül Harameyn” lâfzını, “Hadimül Harameyn” olarak değiştir. Zira ben, Hakimül Harameyn değil; olsa olsa, o mübarek beldelerin hizmetçisi olabilirim, dedi.


Ana Gibi Başka Yar Olmaz:

Vaktiyle bir vezir, padişah katında hatırının kırılmayacağına inanarak kendisinden şöyle bir ricada bulunur:

— Sultanım benim iki tane karım, her birinden de üçer çocuğum var. Karılarımın hangisinin analık duygularının daha kuvvetli olduğunu merak ediyorum. Malımı da buna göre vasiyet edeceğim, şunları bu konuda bir sınamanız mümkün mü der.Padişah, veziri sevdiği için gönlünü yapmak ister. Hanımlarından birini çağırttır ve der ki:

— Ey hatun, benim vezirim olan senin kocan, gözdelerimden birini baştan çıkarmış. Bunun cezası aslında ölümdür. Ama sen kocanı affedersen idamdan vazgeçip onu sevgilisiyle beraber ülke dışına sürgün edeceğim der.Kadının gözlerinde aniden intikam alevi parlar:

— istemem, bana yar olmayan başkasına da yar olmasın! Asın, ipini de bana çektirin der! Padişah daha sonra vezirin öbür karısını çağırttırır. Ona da aynı şeyi söyler. Vezirin ikinci karısı tam tersine bir tavır takınır:


— Aman sultanım, ben kocasız kalmaya razıyım, ama çocuklarım babasız kalmasın, idam edeceğinize sürgün edin de çocuklarım babalarıyla bir gün kavuşma ümidini kaybetmesinler der.