14 Ekim, 2010

Şehvar! Şehvarr!



Ölüm bir ırmaktır. Girecek yerleri çok, ama, çıkacak yeri yoktur.
Büyük, küçük hep göçüp gidiyor.
Giden geri gelmiyor.
Kat'i bildim ki, herkese olan, size ve bana da olacaktır. / Kuss bin Said

Editör / Meditör

Bismillahirrahmanirrahim


Hamd, doğu ve batının sahibi olan Rahmana, salat, müjdeci ve korkutucu olan sevgilinin üzerine.






Editörden:


Sizler için bir iki satır güzel bişeyler yazayım dedim, olmadı. Ben metni yazmaya çalışırken dergimizin yeni sayısının vakit geldi. Yazım tamamlanamadı. İnşallah gelecek sayıya yetişir. Ben yazamadım ama size, en mükemmel metnin yazılı olduğu en kutsal kitaptan güzel bir hikaye seçtim. Okurken düşünelim, dersler çıkartalım. Kehf süresinin bereketinden her zaman faydalanabilelim inşallah.




                                              *************



Kehf Süresi:


32:ONLARA şu iki adam örneğini ver, ki onlardan birine iki üzüm bağı bahşetmiş, onların çevresini hurmalıklarla çevirmiş ve aralarına da ekili bir alan yerleştirmiştik.

33:Bu her iki bahçe de beklenen ürünü veriyor, verimlerinde herhangi bir eksilme göstermiyorlardı; çünkü Biz her birinin içinden bir dere akıtmıştık.

34: Böylece [bu bahçenin sahibi] bolluk içinde ürün kaldırıyordu. Ama [bir gün] bu adam komşusuyla tartışırken söz arasında ona: "Benim malım mülküm senden çok; nüfusça da senden daha güçlü, daha ilerdeyim!" dedi.

35: [İşte] kendi kendine [böylece] yazık eden bu adam: "Bu bahçenin bir gün yok olacağını asla düşünemiyorum!" diyerek bahçesine girdi;

36: ve "Son Saat'in (bir gün) gelip çatacağını da düşünemiyorum" (diye ekledi,) "hem, [o saat gelse ve] ben Rabbimin huzuruna çıkarılacak olsam bile, sonuç olarak, her halde bundan daha iyisini karşımda bulacağım!"

37: Kendisiyle tartışmaya girdiği komşusu ona: "Seni tozdan topraktan, sonra bir damla döl suyundan yaratıp da [eksiksiz] bir insan şekline sokan Allah'a karşı nankörlük mü yapıyorsun?"

38: "Bana gelince, [biliyorum ki] benim Rabbim Allah'tır ve ben tanrısal nitelikleri O'ndan başka kimseye yakıştıramam".

39: Ve [devamla,] "Yazık, keşke bahçene girerken Allah'ın dilediği [olur, çünkü] yaratıcı güç ancak Allah'ın elindedir' deseydin! Mal ve evlatça, gördüğün gibi, senden daha güçsüz isem de

40: Rabbim bana senin bağından bahçenden pekala daha hayırlısını verebileceği gibi, [senin] bu [bahçe]ne gökten bir afet gönderir de [bahçen o zaman] yerle bir olabilir;


41: yahut bir daha asla bulup çıkaramayacağın biçimde onun suyu çekilebilir!"

42: Ve [gerçekten de böyle oldu:] ürünlerle dolup taşan bahçeleri çepeçevre târümâr edildi; ve o [bahçenin] târümâr olmuş çitleri, çardakları karşısında, boşa giden emeğine yanarak ellerini oğuştura oğuştura: "Ah, n'olurdu, Rabbimden başkasına tanrısal nitelikler yakıştırmamış olsaydım!" demekten başka söyleyecek bir şey bulamadı.

43: Çünkü şimdi artık onun ne Allah yerine kendisine yardım ulaştıracak kimsesi vardı, ne de kendi başının çaresine bakabilecek durumdaydı.

44: İşte bunun içindir ki, koruyucu-kayırıcı güç bütünüyle, Tek ve Gerçek Tanrı olan Allah'a aittir. Hak edilen karşılığı vermekte de, sonucun ne olacağını belirlemekte de en iyi olan O'dur.

45: DÜNYA hayatının gökten indirdiğimiz suya benzediğini onlara anlat: Öyle ki, yerin bitkileri onu emerek zengin bir çeşitlilik içinde boy verip birbirine karışırlar; ama bütün bu canlılık, çeşitlilik sonunda rüzğarın savurup götürdüğü çer çöpe döner. İşte (bunun gibi,) her şeye karar veren [yalnız] Allah'tır.

46: Mal mülk ve çocuklar dünya hayatının süsleridir; ama ürünü kalıcı olan dürüst ve erdemli davranışlar ise, karşılığı bakımından, Rabbinin katında daha değerli ve bir ümit kaynağı olarak daha verimlidir.

47: Çünkü, dağları ortadan kaldıracağımız o Gün yeryüzünü boş ve çıplak görürsün; [o Gün] kimseyi bırakmaksızın herkesi [diriltip] bir araya toplayacağız.

48: Ve dizi dizi Rablerinin huzuruna çıkarıldıklarında [Rableri onlara şöyle diyecek:]

"İşte, sizi ilk kez yarattığımız günkü gibi [bütünüyle yapayalnız ve boyun eğmiş olarak] huzurumuza geldiniz; oysa, sizin için böyle bir buluşmayı gerçekleştirmeyeceğimizi sanıyordunuz hep!"

49: Ve [o Gün, herkesin dünyada yapıp-ettiklerine dair] sicil(ler) önlerine konduğunda, suçluların orada (yazılı) olanlardan irkildiklerini görürsün;


"Vah bize! Nasıl bir sicilmiş bu! Küçük, büyük hiçbir şey bırakmamış, her şeyi hesaba geçirmiş!"

derler.Ve yapıp-ettikleri her şeyi (kaydedilmiş olarak) önlerinde bulurlar; ve Rabbinin kimseye haksızlık yapmadığını [anlarlar].

Sevgilinin Babası; Abdullah






Peygamberimizin Dedesi Abdülmuttalip gördüğü bir rüya üzerine Zemzem Kuyusunu bulmaya, ortaya çıkarmaya karar vermiş ve faaliyete geçmişti. Ancak Abdülmuttalib'in bu faaliyetini gözleyen Kureyşliler, büyüklerine haber verdiler. Bir müddet sonra, Kureyş büyükleri, kazılan yere geldiler ve Abdülmuttalib'e,


"Ey Abdülmuttalib! Bu babamız İsmâil'in kuyusudur. Onda bizim de hakkımız var. Bizi de bu işe ortak et" dediler. Abdülmuttalib,

"Hayır, yapamam" dedi. "Bu iş sadece bana tahsis edilmiş ve aranızdan ancak bana verilmiştir." Abdülmuttalib'in bu kesin cevabı Kureyş ileri gelenlerinin hoşuna gitmedi. İçlerinden Adiyy bin

Nevfel şöyle konuştu:

"Sen yalnız bir adamsın. Tek oğlundan başka dayanacağın bir kimsen de yok. Nasıl olur da bize karşı gelir, bize boyun eğmezsin?"

Bu söz, Abdülmuttalib'in âdetâ içini yaktı. Çünkü, Kureyşliler onu kimsesizlikle küçümsüyorlardı. Bu anlayıştan fazlasıyla rahatsız olduğunu haliyle de belli etti. Bir müddet üzüntü içinde sustu. Sonra içini şöyle döktü:

"Yâ, demek sen beni yalnızlık ve kimsesizlikle ayıplıyorsun, öyle mi?"

Muhatabından hiçbir cevap gelmeyince, bir müddet düşündükten sonra, ellerini açarak yüzünü semaya doğru çevirdi ve, "Yemin ederim ki," dedi. "Allah bana on erkek çocuk verirse, bunlardan birisini Kâbe'nin yanında kurban edeceğim."

Abdülmuttalib'in bu sözleri hem bir duâ, hem bir yemin, hem de bir adaktı.Zemzem kuyusunu ortaya çıkardığı zaman Abdülmuttalib'in yaşı kemâl yaş olan kırkına basmıştı. Otuz yıl sonra, Cenâb-ı Hakkın ihsanı ile erkek çocuklarının sayısı onu buldu. Bu sırada seneler önce yaptığı va'dini hatırladı: Erkek çocuklarından birini Kâbe'de kurban etmek. Ama hangisini? Hepsi de birbirinden güzel ve sevimli idi. Fakat Abdullah çok daha başkaydı.

Abdullah, Abdülmuttalib'in on erkek çocuğundan sekizincisi idi. Sîret ve surette diğer kardeşlerinden çok farklıydı. Dünyaya gelir gelmez babasının alnında parlayan Nur-u Muhammedî onun alnına geçmişti. Bu nur, yüzüne harika bir güzellik ve müstesna bir tatlılık bahşetmışti. Ama hiç kimse bu güzellik ve tatlılığın nereden ve niçin geldiğinin farkında değildi.



Abdülmuttalib'in Oğullarıyla Konuşması

Oğullarının on'u da büyümüştü. Va'dini unutmayan Abdülmuttalib, onları bir gün bir araya topladı ve işin hikâyesini anlatarak, içlerinden birini kurban etmesi gerektiğini bildirdi. Hepsi de tereddütsüz razı oldular. Sonra da babalarına sordular:

"Peki, nasıl yapalım bunu? Kimin kurban edileceğini nasıl tesbit edelim?"Abdülmuttalib böyle bir durumda nasıl yapılması gerektiğini biliyordu. Şöyle dedi:

"Her biriniz birer ok alın, üzerine kendi isminizi yazın ve okları bana verin!"

İtâatkâr çocuklar, babalarının emrini derhal yerine getirdiler. Her biri okdanlığından bir ok çekti. Üzerine kendi ismini yazdıktan sonra, babasına uzattı. Okları toplayan Abdülmuttalib doğruca Kâbe'ye vardı.
Meselenin nasıl halledileceği anlaşılmıştı artık: Hübel putunun yanında ok çekilecek, kimin oku çıkarsa o kurban edilecekti… Böyle durumlarda Kureyş bu usule başvururdu.


Kur'a Çekilişi

Kâbe'nin yanına varan Abdülmuttalib'in etrafını şehir halkı sarmıştı. Elindeki on oku, Allah'a verdiği sözünden caymış sayılmaması için, tereddütsüz ok çekme memuruna uzattı. On okun üzerinde on ciğerpâresinin ismi vardı. Hangi ok çıkarsa çıksın, ciğerinden bir parça kopacaktı.

Memur oklardan birini çekti. Üzerindeki ismi titrek bir sesle okudu:

"Ab-dul-lah!"

Şefkatli baba, duyduğuna inanmak istemedi. Oku memurun elinden çekip aldı, dikkatlice baktı ve okudu:

"Abdullah."

Göz pınarları bir anda yaşlarla doldu. Boğazında hıçkırıklar düğümlendi. Şefkati ve hisleri öylesine kabardı ve coştu ki, bir an "Olamaz" diyerek haykıracak gibi oldu. Son anda Allah'a verdiği sözünü hatırlayarak çelik gibi iradesiyle şefkat ve hislerine gem vurdu. Yıkılmış bir halde yüzünü Abdullah'a çevirdi ve şöyle dedi:

"Oğlum Abdullah! Allah, kendisine kurban edilmek üzere seni seçti. Bu şerefi kardeşlerin arasında sana ihsan etti."

Bu haber, bir anda oradakileri hüzne boğdu. Herkes birbirine soruyordu:  "Abdullah mı? O güzel, o tatlı çocuk mu kurban edilecek?"

Abdülmuttalib yanan yüreğine, kasırgalaşan hislerine, okyanus dalgalarını andıran şefkat ve merhamet duygularına aldırmadan, biricik oğlu Abdullah'ın bileğini kavradı ve onu doğruca İsâf ve Nâile putlarının yanına götürdü. Nur yüzlü Abdullah'ta sanki Hz. İsmâil'in teslimiyeti vardı. Yüzünde en ufak bir memnuniyetsizlik belirtisi görünmüyordu.

Abdülmuttalib'in bir elinde bıçak, diğer elinde oğlu Abdullah'ın eli vardı. Kurban edilmesi için herşey tamamdı. Bu sırada bir takım gürültüler duyuldu. Kureyş eşrafı geliyordu. İçlerinden biri seslendi:

"Ey Abdülmuttalib, ne yapmak istiyorsun?" Abdülmuttalib nur yüzlü oğluna bakarak cevap verdi:

"Onu kurban edeceğim!"

Bu cevap, kalabalık arasında hayret ve heyecan meydana getirerek dalgalandı. Müdahale ettiler:

"Ey Abdülmuttalib," dediler. "Bu nasıl olur? Sen ki, Mekke'nin büyüğüsün; böyle yaparsan, sonra herkes senin yaptığını yapmaz mı? Herkes oğlunu kurban ederse, bizim de soyumuz kesilmez mi.

Bütün kalabalık Abdülmuttalib'in aleyhindeydi. Hatta hisleri, duyguları da... Lehinde olan tek şey, çelikten iradesi idi. Allah'ına söz vermişti ve bu sözünü mutlaka yerine getirmeliydi. Çünkü, Allah onun istediğini vermişti. On erkek çocuk ihsan etmişti. Kurban etmemek ona karşı nankörlük olurdu.

Bu sırada Abdullah'ın dayısı Abdullah bin Mugîre ortaya atıldı ve.

"Ey Abdülmuttalib," dedi. "Vallahi meşru bir mazeret olmadıkça, sen onu kurban edemezsin. Onu kurtarmak için gerekirse bütün malımızı vermeye hazırız!"


Abdülmuttalib'in duyguları, şefkati, merhameti de sanki dillenmiş ve kendisine aynı şeyleri haykırıyorlardı. Fakat, çelikten iradesi bir türlü gevşemiyordu.Kureyşliler ve oğulları yalvarmalarının netice vermediğini görünce bu sefer şöyle bir teklifte bulundular:

"Ey Abdülmuttalib! Abdullah'ı al, Şam'a git. Orada bir kadın var; kâhin ve bilgin bir kadın. Doğudan batıdan zorlukta kalan herkes, ülkeler aşıp ona gider. Herkesin derdine bir çare bulur. Elbette senin için bir çare bulur. Abdullah boğazlanacak derse, gel onu boğazla. Yok eğer seni de, Abdullah'ı da, bizi de üzüntüden kurtaracak bir çare bulursa, ona göre hareket edersin."

Bu fikir Abdülmuttalib'in aklına yattı. Derhal Abdullah'ı yanına alarak Şam'a doğru yola çıktı. Medine'ye geldiklerinde kâhin kadının Hayber'de olduğunu öğrendiler. Oradan Hayber'e geldiler. Arrafe adındaki kâhineyi buldular. Abdülmuttalib durumu olduğu gibi anlattı. Kadın sordu:

"Sizde bir insanın diyeti nedir?"

Abdülmuttalib,

"On deve" dedi.

Bunun üzerine kâhin kadın,

"Gidin on deve hazırlayın. Çocukla on deveyi alıp ok çektiğiniz yere götürün. Bir tarafta çocuğunuz, diğer tarafta ise on deve olmak üzere ikisi arasında ok çekin. Eğer ok develere çıkarsa, develeri kurban edip çocuğu kurtarın. Yok, eğer ok çocuğa çıkarsa, her defasında develerin sayısına bir diyet miktarı daha ekleyerek Rabbiniz sizden razı oluncaya kadar ok çekmeye devam edin! Ne zaman ok develere çıkarsa, onları boğazlayıp kurban edin. Bu şekilde hem Rabbinizi razı etmiş, hem de çocuğunuzu kurban olmaktan kurtarmış olursunuz" dedi.

Ortaya konan çareyi uygun bulan Abdülmuttalib sevinçten uçacak gibi oldu. Vakit kaybetmeden Mekke'ye döndü. Abdülmuttalib âilesi ve Mekke halkı da bu habere son derece sevindi.



Kur'a Neticesi

Mekke'ye dönüşünün ertesi günü idi. Abdülmuttalib, biricik oğlu Abdullah ve on deveyi alarak Kâbe'ye gitti. Kâhin kadının tavsiyesi üzerine Abdullah ile on deve arasında kur'a çekilecekti.

Abdülmuttalib sevinç içinde, memura, "Çek" dedi. Çekilen ok Abdullah'a çıktı. Develerin sayısını yirmiye çıkardılar. Memur tekrar ok çekti. Ok yine Abdullah'ı gösterdi. Develer otuza çıkarıldı. Ok tekrar Abdullah'a isabet etti. Devler kırk oldu. Ok yine Abdullah'a çıktı. Elli oldu; ok sanki Abdullah'a çıkmakta ısrar ediyordu. Altmış, yetmiş, seksen, doksan oldu. Ok ısrarla Abdullah'ı gösteriyordu. Sanki başka bir âlemden emir alır gibiydi.

Abdülmuttalib hayret ve heyecan içindeydi. Her çekim esnasında ellerini semaya doğru kaldırarak duâ etmekten de geri durmuyordu.

Nihayet develerin sayısı yüzü buldu. Tekrar ok çekilince, merakla bakanlar derin bir nefes aldılar. Çünkü ok develere çıkmıştı. Herkes gibi Abdülmuttalib'in de gözleri sevinçle parladı. Fakat, onun bu sevinci fazla sürmedi.

Derhal ciddileşti. Kendisini fazla tebrike imkân tanımadı ve şöyle konuştu:


"Vallahi, üst üste üç defa daha ok çekeceğim. Tâ ki, kalbim mutmain olsun."

Çekiliş üç defa daha tekrarlandı. Her defasında sevinç çığlıkları atılıyordu. Çünkü, üç seferinde de ok develere çıkmıştı. Bu sevincini Abdülmuttalib, "Allahü ekber, Allahü ekber!" diyerek izhar etti ve diz çökerek duâda bulundu. Böylece Abdullah kurban edilmekten kurtuldu.

Sevgili oğlunun kurban edilmekten kurtulmasına son derece sevinen Abdülmuttalib, yüz devenin Safa ile Merve arasına götürülüp, yan yana kurban edilmesini emretti. Emri derhal yerine getirildi. Kurban edilen develerin etlerinden Mekke halkı bol bol istifade etti. Alamadıklarını da kurtlar, kuşlar, köpekler, vahşi ve ehil bütün hayvanlar paylaştılar.

O günden itibaren bir insan diyeti, Kureyşliler ve Araplar arasında, 100 deve olarak kabul edilme âdeti benimsendi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu âdeti olduğu gibi bırakmıştır.



İki kurbanlığın oğlu

Bu olaya ve neslinden geldiği Hz. İsmail'in kurban edilmesi teşebbüsüne işâretle Rasûlulllah (s.a.s.) Efendimizin:

"Ben iki kurbanlığın oğluyum" buyurdu nakledilir.



Hz. Abdullah'ın İffeti

Aynı gündü...

Herkes neticeden memnun kur'a yerinden dağılıyordu. Abdülmuttalib de sevgili oğluyla birlikte şehre geliyordu. Kâbe'nin yanından geçerlerken, babasından bir hayli geride kalmış Abdullah'ın karşısına bir kadın dikildi. Bu kadın, Abdullahın dillere destan güzelliğine hayranlardan biri olan Varaka bin Nevfel'in kız kardeşi Rukiyye idi. O da kardeşi Varaka gibi eski mukaddes kitapları okumuş, o kitaplarda ahir zamanda gelecek peygamberin sıfatlarını görmüş ve öğrenmişti. Abdullahın yüzünde o âna kadar hiçbir kimsede görmediği müstesna bir parlaklığı fark etmişti. Abdullah’la evlenip bu güzelliğe sahip olmak istedi. Ama Abdullah onu istemedi.

Günler sonra, evlenmiş bulunan Hz. Abdullah, aynı kadınla Mekke sokaklarında bir kere daha karşılaştı. Aynı Rukiyye ona karşı en ufak bir arzu ve hasret belirtisi göstermedi. Bilâkis, hissiz ve bakışları hayranlık şöyle dursun, çok donuktu. Abdullah sebebini sordu:

"Ne oldu, sana? Halin değişmiş."

Rukiyye,

"O gün, alnında esrarlı bir nûr parlıyordu. O nur karşısında kendimden geçtim. Ama şimdi onu göremiyorum" diye cevap verdi.

Evet, Hz. Abdullah'ın alnında parlayan nur artık yoktu. Çünkü, Kâinatın Efendisine hâmile olan annelerin en büyüğü Hz. Âmine'ye intikal etmişti. Hz. Abdullah'a hayran olan sadece bu kadın değildi. Kötü ahlâktan uzak ve faziletlerle bezenmiş bu delikanlıya bütün Kureyş kızlarının gözleri çevrilmişti; ama, yüzündeki parlaklığın sırrına akıl erdiremeden.

Dizileri Dize Getirmenin Yolu! / Sait Çamlıca
























Yanlış hatırlamıyorsam, Prof. Dr. Nevzat Tarhan hocadan okumuştum. 28 Şubat surecinde Genelkurmay Başkanlığına sadece 12 (oniki) mektup gönderilmiş. Halkın oylarıyla iktidara gelen bir parti ve o partiye oy verenlere karşı haksızlık yapıldığını anlatan mektup sayısı 1000 (bin) veya daha fazla olsa, bazı şeylerin çok farklı olabileceğini yazmıştı Sayın Tarhan.


Tepki vermek, hepimizin en doğal hakkı. Toplumun, gençlerin ahlakını yozlaştıran dizilerden rahatsız olanların sayısı ne kadar çok olursa olsun, evde kendi kendimize söylenmemiz sorunları değiştirmeyecektir. “Allah bunlara akıl fikir versin! Bizim aile ortamımızı, ahlaki değerlerimizi hiç düşünmüyorlar!” tepkisini, evde kendi başınız vermeniz, “Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış!” atasözündeki gibi karşılıksız kalır.



Hava bile haram!

Vaktiyle Bursa’ da bir Müslüman, eski adı “Yahudilik Yolağzı”, bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş:

“Her kula helâl, Müslüman’a haram!..”

Bursa başkent, tabii Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye…

Gitmişler kadıya şikâyete, adam yakalanıp yaka-paça huzûra getirilmiş. “Bu nasıl fitnedir, dîni İslâm, ahâlisi Müslüman olan koca devlette sen kalk, hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu Müslüman’a yasakla!.. Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin?..” diye çıkışmışlar adama.

Adam: - “Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin ispat ister, delil şarttır…”dedikçe kadı kızmış:

- “Ne delili, ne ispatı?.. Sen fitne çıkardın, Müslüman ahâlinin huzurunu kaçırdın, katlin vâciptir!” demiş. Demiş ama, bir yandan da merak edermiş:

- “Nedir gerekçen?..” diye sormuş. Adam:

- “Bir tek Sultan’a derim…” diye cevap verince, ortalık yine karışmış. Söz Sultan’a gitmiş, adam yaka paça saraya götürülmüş… Padişah da sinirlenmiş ama, diğer yandan o da meraklanırmış:

- “De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın,hem de her kula helâl,Müslüman’a haram yazarsın?..” Adam, başı önünde konuşur:

- “Delilim vardır, lâkin ispat ister.”

- “Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?..”

- “O zaman boynum, hükme kıldan incedir Sultânım…”

- “Eeee?!..”-

”Sultânım, herhangi bir havradan (sinagog) rasgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın, bir hafta tutun. Bakın neler olacak…” Dediği yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş, başlarında Mûsevîler, “ne oluyor, bu ne zulüm?.. Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim…” Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş… Bir hafta dolunca, adam:

- “Sultanım, artık bırakmak zamanıdır” demiş. Haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer Sultan’a teşekkürler, hediyeler… Az zaman geçmiş ki, adam:

- “Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz için yaptırınız Sultanım” demiş. Aynı şekilde bir papaz derdest edilip yaka-paça alınmış Pazar ayininden ve aynı tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış.
Mutluluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar… Levantenler din adamlarına kavuşmanın mutluluğuyla daha bir sarılmışlar birbirlerine…


Sultan:

- “Bitti mi?..” demiş adama.

- “Sultânım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle” demiş.

- “Şimdi nedir isteğin?..”

- “Efendim, pâyitahtımız Bursa’nın en sevilen, en sözü dinlenilen, itimat edilen âlimini alınız minberinden…” Adamın dediğini yapmışlar, Ulucâmi imamını Cuma hutbesinin ortasında almışlar, yaka-paça götürmüşler…Ve ne olmuş bilin bakalım?.. Bir ALLAH’ın kulu çıkıp da, “ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz?.. Hiç olmazsa vaazı bitene kadar bekleseydiniz”, gibi tek bir kelâm etmemiş, imamın peşinden giden, arayan-soran olmamış… Geçmiş bir hafta, “Nerde imam” diye gelen-giden yok!.. Aptal ve cahil bir imam tayin edilmiş yerine, ne konuştuğunu kendi kulağı duymayan tam yobaz cinsinden biri…

Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta derdest edilen koca âlim için:

- “Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik…”

- “Kim bilir ne halt etti de tevkif edildi!..”

- “Vah vaah!.. Acırım arkasında kıldığım namazlara…”

- “Sorma, sorma…”

Padişah, kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş:

- “Eee, ne olacak şimdi?.. Adam:

- “Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hocadan.” “Haklısın” demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş. Adam başı önünde konuşmuş:

- “Ey büyük Sultânım, siz irade buyurunuz lütfen, böyle Müslümanlara su helâl edilir mi?..”

Sultan acı acı tebessüm etmiş:

- “Hava bile haram, hava bile!..” demiş…

* * * * * * *

Tecrübeli bir piyanist konser için sahneye çıkmış. Salon ağzına kadar dolu. Piyanist, piyanosunun başına geçip tam çalmaya başlayacak, aklına bir fikir gelmiş. Tüm salon sessizlik içinde onu beklerken, adam sadece piyanoya dokunuyormuş gibi yaparak kafasını sallıyormuş. Hiçbir tuşa dokunmadan bir saate yakın bir süre sahnede konser veriyormuş gibi yapmış.

Konser bitiminde ayağa kalkan piyanist, seyircilerin karşına geçerek, teşekkür mahiyetinde selam vermiş. Bütün salon piyanistti ayakta alkışlamış.

Piyanist perde arkasına geçince, genç yardımcısı, “Bunu neden yaptınız hocam!” demiş. Piyanist, “Bir milletin ne kadar tepkisiz olabileceğini ölçmek istedim!” demiş.

* * * * * *

Tepkisiz olmak, yapılanlara razı olmak demektir. Bilgisayarın başında otururken www.rtuk.org.tr sitesini girerek tepkinizi dile getirebileceğiniz gibi 444 1 178 no’lu telefon numarasına şikayetlerinizi iletebilirsiniz.


Bu dizilere tepki verme niyetinde olmayanlar bilsin ki, bu dizilerin hedef tahtasında “evlatlarınız” var. Bir ülkenin en büyük hazinesi, o ülkenin geleceği olan çocukları ve gençleridir. Geleceğimizi karartanlara karşı sessiz kalmak, suça ortak olmaktır. http://www.saitcamlica.com/

Müslümaların Dikkatine - 2 / Mehmet Şevket Eygi

(19) Hizip, fırka, meşrep, tarîk asabiyeti çok kötü bir şeydir. Kur’ân’a göre üstünlük takva iledir. Biz ümmet şuurunu yitirmiş, fırka asabiyeti çukuruna düşmüşüz. Nice Müslüman “O Müslüman bizdendir, şu Müslüman bizden değildir” gibi lâflar ediyor. Böyle lâflar dine uygun mudur? Bütün Müslümanlar bizdendir. Öyleleri var ki, kendi tarikatından olmayan salih bir Müslümanı dışlıyor. Bu kafayı bırakmadıkça selâmet sahiline çıkamayız.


(20) Kur’an-ı Kerîm elbette dinimizin ana kaynağıdır. Peygamberimizin sünneti elbette ikinci ana kaynaktır. Lakin yeterli ilme, ihtisasa, ehliyete, liyakate, kültüre sahip olmayan Müslümanların kendi kafalarıyla Kur’ân’dan veya tercümelerinden, sünnetten, hadislerden dinî hüküm çıkarmaları, indî yorumlar yapmaları son derece zararlıdır. “Men fessere’l-Kur’âne bire’yihi fekad kefer” buyurulmuştur. İlmi, ehliyeti ve icazeti olmayanların din konusunda kendi kısa re’yleriyle, görüşleriyle konuşup hüküm vermeleri çok büyük bir felâkettir. Zaten son 70-80 seneden beri kefere-i fecere “Hocalar aradan çıksın, herkes dinini doğrudan doğruya Kur’ân’dan kendisi öğrensin” demiyorlar mı? Bugün esnaf, doktor, mühendis, okumuş okumamış, bilen bilmeyen herkes dinî konuları mıncıklıyor, hatta fıkhı inkâr eden bir mezhepsizler fırkası bile türedi. Bu disiplinsizlik giderilmedikçe kurtuluşumuz çok zordur.

(21) Bir İslâm toplumu için büyük felâket ve afetlerden biri de din sömürücülüğüdür. Dinin ticaret konusu olduğu, mukaddesat bezirgânlığı yapıldığı, birtakım rezillerin din yoluyla büyük zengin olduğu, dinin pazara düştüğü bir toplum elbette iflâh olmaz. Ülkemizde din, “Büyük bir sektör” olmuştur. Muazzam miktarda din rantı yenmektedir. Biz bu satırlarla elbette ki, dini hizmetler için toplanan ve yerli yerinde harcanan paraları kastetmiyoruz. Bir kısım haşaratın dini âlet ve vasıta ederek para kazanmalarını kastediyoruz.

İslâm’ı hakkıyla yaşamazsak kurtulamayız... İslâm’ı kendimize değil, kendimizi İslâm’a uydurmalıyız... Yaygın ve genel günahlarla, isyanlarla, fısk ve fücurlarla, tuğyanlarla, bid’atlerle selamet olmaz... Kuru Müslümanlıkla iş bitmez... Dinin hükümlerine uymak gerekir. Kur’ân’a, Sünnete, fıkha, Şeriata, İslâm ahlâkına itaat etmeliyiz. Açıkça günah işleyen bir İslâm toplumunun geleceği aydınlık değildir. Bir yol ayrımındayız, bir tarafta “Mevlâ’ya gider”, öbür taraf da “Belâya gider” yazılı…



Milli Gazete

Bir Baba Bir Oğul



İstanbul’un fethinden sonra ilk kadı olan Hızır Beyin oğlu Sinan paşa, gençliğinde (soseftaiyye) mezhebine girmişti. Soseftailer: Her şeyden şüphe, hatta şüphelerinde de şüphe ederlermiş. Sinan Paşa, bir gün babasıyla yemek yerken Hızır Bey:


“ Sinan; budalalıkta o dereceye vardın ki şu tabağın bakır olduğudan şüphe edeceksin!” demiş. Sinan Paşa da:

“Evet, biz onu bakır görüyoruz amma başka bir şey olmak ihtimali de vardır!” deyince Hızır Bey sahanı kaldırıp oğlunun kafasına vurmuş canı acıyan Sinan paşa ay! deyince, babası:

“Nasıl, bakır olduğunu anladın mı?” diye sormuş.

Sinan paşa basından aldığı bu dersten sonra şeyh vefaya derviş olmuş. Onun irşadıyla o saçma fikirlerinden kurtulmuş.




Korkusuz şehzade


Yavuz sultan Selim henüz beş-altı yaşlarında bir çoçuktu. Amasya'daki sarayın bahçesinde ok talimi yapıyordu. Yay boyunu aşıyordu ama o bu yaşta attığını vurmaya başlamıştı. Babası Sultan II. Bayezit bir ağacın arkasında onu seyrediyordu. Yavuz son okunu da tam hedefe saplayınca, dayanamadı; saklandığı yerden çıkıp, oğluna sarıldı:

-Allah gücüne güç katsın oğlum. Ama niçin yalnızsın? Küçük Selim hayretle:

- Yalnız değilim ki Sultan babam; Allah her yerdedir! Aldığı cevap, Bayezit'i şaşırttı ama belli etmedi. Sarayın bahçesi ulu ağaçlarla süslüylü. Ormandan farkı yoktu.

- "Oğulcuğum," dedi Sultan Bayezit, " tek başına buralarda dolaşma. Düşmanlarımız var. Allah korusun; sana bir kötülük etmek isteyebilirler!" Selim duraklardı. Sonra, iki yaşından beri yanından ayırmadığı küçücük kılıcını çekip:

- Pederim! Bu kılıcı süs için bağlamadık.

İcap ederse kendimizi korumasını biliriz. Hem pederimizin korkusundan dünyanın öbür ucundaki düşmanın yüreği titrerken sarayın bahçesine girmeye kim cesaret edebilir? II. Bayezit, hayretten donakalmıştı. Onda kimsede olmayan bir şeyler vardı. Vaktinden önce gelişmiş, aklı boyunu aşmıştı. Selim'i, elinden tutup, saraya götürürken; "Hiç şüphem yok. Bu çocuk ilerde ne yapıp edip padişah olacak. Şimdiden ona tahtın yolunu açmalıyım." Böyle düşündü ya, gün gelip Şehzade Selim, istediğini almasını bildi ve Osmanlı'nın Yavuz Sultan Selim'i oldu.

-Kırkambar-










Kısa… Kısa…


* Hastalıklara karşı alınacak önlemlerin başında hijyen gelir. Sanılanın aksine nezle en fazla solunum yoluyla değil ellerde kalan mikropların diğer kişilere bulaşmasıyla yayılır. Mutlaka suya ve sabuna dokunarak el temizliği.

* Diş temizliği ve sağlığı bütün vücudu etkileyecek öneme sahiptir. Mutlaka diş sağlığınıza gereken önemi verin. Diş fırçalamak veya misvak kullanmak vazgeçmeyeceğiniz alışkanlıklarınızdan olsun.

* Beslenmenizde sağlığınıza yararlı olan yiyecekleri en az bir gömlek veya kravat alırken gösterdiğiniz ihtimamla seçin.

* Kullanacağınız her gıdanın ve ilacın son kullanma tarihine mutlaka dikkat edin. Son kullanma tarihi geçmiş hiçbir gıda ve ilacı kullanmayınız.

* Uykunuza gereken zamanı ayırın. Düzensiz uykunun size pek faydası olmayabilir. Uyku düzenini sağlayın.

* Sebze ve meyveleri taze iken tüketmeye önem verin. Dondurulmuş veya uzun süre buzdolabında kalmış meyve ve sebzeler besin değerini büyük ölçüde kaybeder.

* Yemeklerinizde çorbaya yer verin. Çorbaya katacağınız baharatlarla hem ihtiyacınız olan vitaminleri alacaksınız hem de vücudunuz için gerekli suyun önemli bir kısmını karşılamış olacaksınız.

* Ayakkabınızın topuklarına dikkat edin. Fazla yüksek topuklar sizi daha uzun gösterebilir ama bu sizin sağlığınızı bozar. Topuksuz ayakkabılardan da sakının.

* Her gün mutlaka bir kase yoğurt veya bir bardak süt için. Kalsiyum ve magnezyum vücut için çok gereklidir.





Bunları Biliyor musunuz?



Boğalar renk körüdür, bundan dolayı rengi ne olursa olsun, matadorun elindeki beze saldırırlar.

Erkekler kadınlara göre on kat daha fazla renk körü oluyorlar.

Dünyada yaklaşık 75 milyon at vardır ve atların ortalama yaşı 40 yıldır.

İnsanlar parmak izinden, köpekler burun izinden tanınır.

En uzun süre uçan tavuk ancak 13 saniye havada kalmıştır.

Kıta isimlerinin hepsi ayni harfle başlayıp ayni harfle biter.

Develerin 3 tane kaşı vardır.

10 Ağustos, 2010

Ramazanda Şehvar! Şehvarda Ramazan!



Ah merhaba, hoş geldin, seni bekliyorduk ne zamandır. Arkadaşların Receple, Şaban haber vermişti, hemenardımızdan gelecek demişlerdi. Hoş geldin, sefalar getirdin. Yine elin kolun dolu gelmişsin. Senin bizlerle olman yeterli, gündüzümüzü, gecemizi varlığınla aydınlatman, huzur ve bereketi getirip, ruhumuzu arı duru feyzinle cilalaman yeterli biliyorsun değil mi sevgili Ramazan.


Seninle evlerimizde, bir ay sürecek tatlı bir heyecan başlayıp, yaşantımız bir süreliğine mutat olan düzeninden çıkacak. Sahur ve iftar telaşları başlayacak. Bize hem sabrı hem de biz farkında olmadan hızla geçen vaktin kıymetini öğreteceksin.

Mukabele için gündüz, teravih namazı için gece camilere koşulduğundan, bu güzel mekânlar her zamankinden fazla dolup taşacak. Senin bereketin her yeri kuşatacak, bereketin sahibinin izni ile.


Ramazan! Bizi kuşat, sarıp sarmala. Aklımıza, ruhumuza, kalbimize nüfuz et. İçimize öyle işle ki seninle tekrar görüşeceğimiz güne kadar etkisi geçmemiş olsun.

Ramazan! Geldiğine memnunuz, memnun olmayan var mıdır ki?

Ramazan! Sen de bizden memnun kalacak mısın ki?

Ramazan! Hoş geldin…





Samanyolunda Ziyafet / Murat Soyak

Ramazan gelince özge bir zaman başlar. Ruhun ön planda olduğu bir zamandır bu. İnsan iyiliklere, güzelliklere doğru bir yürüyüştedir. Kirden, karanlıktan uzak günler… Kurtuluş günleri, arınma günleri: “Bir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir; yani yeni yapılmış hale getirilirse, bir ruh da yılda bir kere böyle bir genel temizlik ve revizyon ister. Bir şehrin temizlenmesi, onarılması, yeniden yapılması, sıva, boya ve badanalarının tazelenmesi ile müslüman bir şehrin oruç boyunca ruhî canlılık ve hareketi, yükselme ilerlemesi birbirini çok andırır. Oruç, demek ki bir noktadan bakılınca, ruhun ve vücudun dezenfekte edilmesi oluyor.” (Betonları Kıran Oruç)


Hayatın monotonluğu, sıradanlığı yeni zaman ile, ramazan ile değişir. Başka bir kapı açılır adeta. Bu kapıda umut, sevinç, gül aydınlığı… Hayatın bunaltan, usandıran tekrarları kaybolur. Yeniden başlamanın vaktidir: “İşte oruç, külü deşer, betonları kırar, eskiyen dünyayı tazeler, alışkanlıkları elâstikîleştirir, donmalarını önler, içgüdüleri pırıl pırıl yapar, insanı melankoliye düşmekten, yani eşyayla ilgiyi kesmekten, korur, kâinatı yeniden yaşanmağa değer bir yer haline getirir, insanı yeni doğmuşçasına yaşamaya hevesli, iştahalı bir yeni insan yapar.” (Betonları Kıran Oruç)


Değişim başlamıştır. Zaman, başka bir zamandır: “Hayvandan meleğe doğru yolculuk; içteki karanlıkların eriyişi, yerini metafizik ışıkların alması Oruçla… Gerçek gün doğuşu, gerçek kuşluk, gerçek öğle, gerçek ikindi, gerçek akşam ve gün batışı, gerçek gece ve yatsı Oruçla. Gerçek zaman Oruçladır.” (Samanyolunda Ziyafet)

Müslüman her yıl, bir ay bir ruh şölenine çağrılır. Yeniden varoluş: Yücelten, sağaltan…”Oruç insanın katıldığı, her yıl bir ay katıldığı bir ruh şölenidir. Üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiatüstü ziyafet, bir gök sofrasıdır.” (Samanyolunda Ziyafet)

Çocuğun dünyasında orucun yeri bambaşkadır. Evvela Ramazanı bekler. Çevresindeki konuşmalar ona kutlu bir misafirin geleceğini haber vermektedir. Ramazan bütün görkemi ile gelir. Evde bir değim başlamıştır. Çocuk bu değişime katılmaya çalışır. Sahura kalkar. Büyükleri “uyu” dese de o, dinlemez sahurda uyanır. İftar vaktini sabırla bekler. Kulağı ezan sesinde… Çocuk ve oruç arasında bir iyilik ırmağı akar: “Oruç ve namazladır ki, kutsal bir dünyaya girer çocuk. Sözle değil; bizzat o dünyanın içinde yaşar Mutlak Gerçeği.” (Oruç ve Çocuk)

Ne güzel konuktur o!… Evimizi, ruhumuzu aydınlatır, bizlere dirilişin imkanlarını sunar. Hoş geldin!… “Her yıl bir ay için oruç mimarı bize konuk gelir. Gelir gelmez de kollarını sıvar ve işe koyulur. Bir kahve içimlik bile beklemez, dinlenmez. Kutsallığın işçisidir o. İlkin vücut evini şöyle bir yoklar. Bir sarsar insanı. Öyle sarsar ki bacalarda ne kadar birikmiş kurum varsa dökülür. Tabiat etkisiyle gevşemiş ve kopmaya yüz tutmuş sıvalar düşer. Yerinden oynamış kiremitler kayar. Organlar arasında, kasların eklem yerlerinde, hareketsizliğin ve ölümün sembolü olarak gerilmiş kaç örümcek ağı varsa yırtılır. Vücut konağı, böylece konuğun, büyük konuğun gelmiş olduğunu bilmiş olur. Sonra Oruç onarmaya başlar” (Konuk)


İnsanın bitmez sanılan koşuşturması var. Gün içinde bir telaş… Ve arada yaşanan aldanışlar, kayıplar… Zira oyun ve oyalanma çeker insanı. İşte bu gidişe son vermenin, tefekkürün zamanıdır. Nereye gidiyoruz, bu çaba niçin, neredeyiz! soruları nefsimize sürekli sorulmalı. Bir çağrıdır oruç. Bağlanmanın, yakınlığın yeniden değerlendirildiği, noksanların tamamlandığı zaman: “Oruç, bu ümmete bağışlanmış; sağı ölüden, diriyi cansızdan ayıran, fark ettiren kutlu bir nimet ve emanettir.” (Her Yıl Bir Mucize Gibi Gelen)

Kur’ân sesi, namaz, merhamet… Bütün bunların neticesi olarak iyiliği çoğaltmak, kötülüklere engel olmanın gereği bir kez daha hatırlanır. Orucun müslümandan istedikleri vardır: “Evet, oruç da susar, oruç da acıkır. Orucun susadığı ve âb-ı hayat gibi kanamadığı su, Kur’ân sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet, kuşandığı, giyindiği, Allah adının yükseltilmesi yani cihadtır.” (Oruç da Acıkır)

Bekleyenler için gün doğmuştur artık. Rahmet, mağfiret günleri… “Uzun süren bir kuraklıktan sonra, dudakları çatlamış toprağından ötürü ellerini göğe kaldırmış çiftçi için birden boşanan yağmur neyse, biz müslümanlar için gelen bu oruç da odur.” (Silâhımız)

İslâm insanı olmak… “Kur’ân, namaz ve oruçta dirilen bir İslâm insanı olmak: İşte çağımız müslümanının tek varoluş şartı.” (Silâhımız)

Karanlıklardan çıkış için kurtuluş için ramazan… “Ölüme doğru koştuğu bu son çağlarda İslâm toplumu tam ölmemişse ve hâlâ yaşıyorsa; bunu, gelip gelip dirilten ramazanlara borçludur geniş ölçüde. Ve bir gün tam dirilecekse, bu da yine bir ramazanda başlayacaktır, ramazanlarla başlayacaktır.” (Oruç ve Diriliş)

Oruç günlerinde yaşadığımız her ân daha bir anlamlıdır, daha bir kıymetlidir. Taşlar yerine oturmuştur. İnsan bir dinginlik içindedir. Geçmişini hatırlar, bugünü değerlendirir, gelecek günlerin daha iyi olmasını umut eder. Gündelik alışkanlıklar terk edilmiştir. Özge bir oluş ile gün başlar. Yücelten anlamın ışığında vakit daha bir kıymet kazanır. Zaman ve eşya gerçek anlamına kavuşur. İnsan bu değişikliği gün içinde derinden duyar: “Oruç, eşyayı ve evreni de bize yaklaştırmış değil midir! Onu daha derinden algılamakta, kavramakta değil midir! Oruç ayında gündüz daha gündüz, gece daha gece değil midir! Güneş daha güneş, su daha su, toprak daha toprak, ay daha ay, yıldız daha yıldız, zaman daha zaman, mekân daha mekân, vücut daha vücut değil midir! Ve nihayet ruh, daha ruh değil midir!” (Orucun Ruhu)


Şiirden: “Ey oruç, diriltici rüzgâr, İslâm baharı” (İnsan ve Oruç)

Şimdi başlayan bir muhasebedir: “Oruç, bir ruh analizi oluyor inanmış insan için. Geçmişini düşünüyor insan, yanlışlıklarını daha bir net görüyor. Eğrilmişse yolu, düzeltmek istiyor onu. Yay haline gelen “Doğru Çizgi” düzeltiliyor içimizde.”(Oruç Dünyasında)

Kaybettiğini hatırla!… “Kendi kendinden uzaklaşan insanın kendine dönüşüdür oruç ayı” (Gök Armağanı Oruç)

Bir göç var, kutlu bir sefer… “Ramazan dünya içinde ahirete bir aylığına Müslümanların toptan hicreti gibidir.” (Orucu Benzerlerinden Fark Ettiren)

Artık beden geriye çekilir; ruh ön plandadır: “Ruh, oruç ülkesinde büyümenin sırrını keşfeder.” (Oruç Ülkesi)

Bizim için diriliş günleri, sevinç günleri, tövbe günleri… Bir yapının yükselişi gibidir: “Ramazan, biz Müslümanların kimlik hamurumuza bir güneş ışığı gibi sızmıştır. Kişiliğimizi mayalamıştır o. Kişiliğimiz onunla; o, kişiliğimizle yoğrulmuştur. İnsan ruhuna tabiatüstü pencereler açan odur.” (Ramazan Aynasında Hayat)




Not: Alıntılar Sezai Karakoç’un Samanyolunda Ziyafet adlı kitabındandır.

Ramazan Müjdesi / Mehmet Paksu

Ramazan'ın ilk günü ile birlikte nur ve feyiz dolu bir mevsimi yaşamaya başlarız. Kâinat şenlenir, dünya Cennetten süzülen nurânî bir hava ile dolup taşar.. Ulvi âlemlerin masum ve mübarek sakinleri öbek öbek mü'minlerin çevresini sarar. Rahmet ülkesinden müjdeler, kâinatın Rabbinden selâmlar ve mağfiret ümitleri getirir, Ramazan ayı...


Mukaddes kelâmın nazil oluşunun yıldönümünü mü'minlerle birlikte cinler, melekler; ağacı, çiçeği, böceği, kurdu, kuşu, denizi ve deryasıyla yaşlı dünyamız da kutlar. Görünen ve görünmeyen âlemlerde tam manâsıyla bir bayram havası yaşanır.

Bu ayın Cenâb-ı Hak katında müstesna bir yeri vardır. Yüce Rabbimiz kendisine muhatap olarak seçtiği kullarına sonsuz rahmetinin en geniş tecellilerini bu aya tahsis eder. Başta Kur'ân-ı Kerim olmak üzere! Tevrat, Zebur ve İncil gibi diğer semavî kitapların da bu ayda indirilmiş olması, bu günlerin kıymet ve kudsiyetini artıran diğer bir husustur.

Mü'minlere İlâhî bir ihsan olarak bu günleri birer güzel fırsat bilerek değerlendirme, Rablerine olan kulluk derecelerini gösterme, Ona muhatap olabilme gayreti içine girerek tam bir ihlâs ve şuurla ibadet ve taate koşarlar.

Bu gayretin neticesi elbette karşılıksız kalmayacaktır. Oruç tutup, Ramazan ayını bir kulluk şuuru içinde geçirenler tatlı bir ânı yaşadıkları, huzura erdikleri gibi pekçok nimete de mazhar olurlar.



Ubâde bin Samit anlatıyor:
Ramazan ayının başladığı bir günde Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyurdu:
"İşte bereket ayı olan Ramazan geldi. Artık Allah'ın rahmeti sizi kuşatır. O ay, yeryüzüne bol bol rahmet iner. Günahlar affedilir. Dualar kabul olunur. Allah sizin iyilik ve ibadette yarışmanıza bakar da, bununla meleklerine karşı iftihar eder. Öyle ise kulluğunuzla kendinizi Allah'a sevdirin. Asıl bedbaht olan da, bu ayda Allah'ın rahmetinden nasibini alamayandır."(1)

Ramazan her yönüyle bir ibadet mevsimidir. Her mü'min namazı, orucu, iyilikleri hizmetleri ve duâsıyla bu rahmet ve bereketten nasibini almaya çalışır. Bilerek veya bilmeyerek yapmış olduğu günahları için Allah'tan af diler. Rabbine niyazda bulunur.

Cenâb-ı Hak da kulunun bu samimi dua ve niyazını karşılıksız bırakmaz, günahlarını affeder, rahmetine garkeder.

Ramazan ayının kudsiyet ve bereketini bildiren şu hadis-i şerifi birlikte okuyalım. Peygamber Efendimiz geniş anlamda bu hususu dikkatimize vermektedir.



Selmân-ı Fârisî (r.a.) anlatıyor:

Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam Şaban ayının son günlerinde bize irad ettiği bir hutbede şöyle buyurdu:
"Ey insanlar büyük ve mübarek bir ay yaklaştı, gölgesi başınızın üstüne düştü. Bu öyle bir aydır ki, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi vardır. Allah o mübarek ayın gündüzlerinde orucu farz, gecelerinde nafile namazı meşru kıldı. Bu ayda küçük büyük bir hayır yapan insan, başka aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap alır.


Bu ayda bir farzı yapmak, başka aylarda yetmiş farz yerine geçer.

Bu ay Allah için açlık ve susuzluğun, taat ve ibadetin meşakkatlerine sabır ve tahammül ayıdır. Sabrın karşılığı da Cennettir.

Bu ay yardımlaşma ayıdır.

Bu ay mü'minlerin rızkını arttıracak aydır.

Bu ayda her kim oruçlu bir mü'mine iftar edecek bir şey verirse, yaptığı bu iş günahlarının bağışlanmasına ve Cehennemden kurtulmasına sebep olur. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmeden onun kadar sevaba kavuşur."

Ashâb-ı Kiramdan bazıları, "Ya Resulallah, hepimiz oruçluya iftar edecek bir şey bulup verecek durumda değiliz" dediler.

Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, "Allah bu sevabı bir tek hurma ile, bir içim su ile, bir yudum süt ile oruçlu mü'mine iftar ettirene de verir" buyurdular ve hutbelerine şöyle devam ettiler:


"Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemden kurtuluştur.

Bu ayda kim kölesinin (işçi ve hizmetçisinin) işini hafifletirse, Allah da onu affeder ve Cehennemden uzak tutar.

Bunun için bu ayda şu söyleyeceğim dört hasleti fazlasıyla bulundurmaya çalışınız. Bu dört hasletten ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz, diğer ikisinden ise hiçbir zaman ayrı kalamazsınız.

Rabbinizin rızasına sebep olan hasletlerin birisi, kelime-i şehadete devam etmeniz, diğeri de Allah'tan mağfiret dilemenizdir.

Vazgeçemeyeceğiniz iki hasletin biri Allah'tan Cenneti istemek, diğeri de Cehennemden Allah'a sığınmaktır.

Her kim oruçluya bir yudum su verirse, Allah da ona benim mahşerdeki havuzumdan öyle bir su içirecektir ki, Cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir.(2)

Kaynaklar:

(1) et-Tergib ve't-Terhîb, 2:99.

(2) A.g.e, 2:94.

Kadir Gecesi / Mehmet Paksu

En nurlu ve feyizli geceyi Kadir Gecesinde idrak ederiz. Kur'ân'da adı geçen tek ay Ramazan ayıdır; tek gece de Kadir Gecesidir. Bu bereketli saatlerin şeref ve kıymetini Kâinatın Rabbi Sevgili Habibine haber vermektedir. Bu gecenin faziletine o kadar değer verilmektedir ki, o vakitlerde tecelli edecek rahmetin ve ruhanî hâdiselerin anlatılması için müstakil bir sûre inmiştir. Bu sûre Kadr Süresidir.


Yine Cenâb-ı Hak bu gecenin kudsiyetini bildirmek için beş âyetli bir sûrede üç defa "Leyletü'1-Kadr" ifadesini açıkça zikretmektedir:

"Şüphesiz, o Kur'ân'ı Kadir Gecesinde indirdik. Bilir misin, Kadir Gecesi nedir? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır."

Ulvî hâdiseler de sûrenin sonunda şöyle ifade buyurulur :

"O gecede melekler ve Cebrail Rablerinin izniyle her iş için arka arkaya iner. O gece, tan yerinin aydınlanmasına kadar bir selâmettir."

Kadir Gecesinin en önemli özelliği, cin ve insanlara iki cihan saadeti bahşeden, kâinat kitabının ezelî bir tercümesi olan yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerimin bu gecede ilk olarak dünya semasına indirilmesidir. Daha sonra ise ihtiyaca göre âyet âyet veya sûreler halinde vahyin mazharı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselama Cebrail (a.s.) vasıtasıyla takdim edilmiş olmasıdır.

Yine bu mübarek gecede insanlığın ebedî refahına sebep olacak, ona bereketli bir ömrü kazandıracak bir fırsat verilmektedir. Bu geceyi dua, zikir ve ibadetle geçiren kişi, ancak seksen sene gibi uzun bir ömürde kazanabileceği ecir ve sevabı bir gecede elde etme bahtiyarlığına ermiş olacaktır.

Bu gecedeki İlâhî ziyafete ve Kur'ânî sofraya başta Kur'ân-ı Mübini Resulullah Aleyhissalâtü Vesselama vahiy yoluyla getiren Cebrail olmak üzere melekler de inerek şenlendirirler. Kalb ve basîreti açık olan mü'minlere uhrevî âlemden manzaralar sergilenir. Meleklerin pey der pey inmesiyle yeryüzü manevî bir tazyike maruz kalır. Dünya adetâ onlara dar gelmeye başlar. Mü'minlerin etrafını kuşatarak onlara Rablerinin bağış ve rahmetini müjdelerler. Tan yeri ağarıncaya kadar devam eden bu ulvi tecelli, ümmet-i Muhammed'in gönüllerine engin bir huzur ve saadet dalgası estirir.

Kadir Gecesinde böyle nurlu hâdiselerin yıldönümlerini idrak ederiz. Onun kadrini bilmekle de feyiz ve bereketinden, dünyayı kuşatan nuranî havasından istifade etmiş oluruz.

Hadislerde Kadir Gecesi


- Ubâde b. Sâmit (r.a) şöyle demiştir: Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem, Kadir Gecesi'ni haber vermek üzere Hâne-i Saâdetinden çıktı. Derken Müslümanlardan iki kişi kavga ettiler. Buyurdular ki: Ben, size Kadir Gecesi'ni haber vermek üzere çıkmıştım. Filân ile filân kavga ettiler de ona dâir olan bilgi kaldırıldı. İhtimâl ki hakkınızda bu daha hayırlıdır. Artık siz, Kadir Gecesi'ni yirmiden sonraki yedinci veya dokuzuncu veya beşinci gecelerde arayınız

- İbn-i Abbâs (r.a)’dan rivâyet edildiğine göre, Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Ashâb'ım! Siz leyle-i Kadr'i Ramazan'ın aşr-ı ahîrinde arayınız!. Leyle-i Kadir, ya Ramazan’ dan dokuz gece kala, yâhut yedi gece kala, yâhut da beş gece kaladır

- Âişe (r.a)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ramazan'ın son on günü girince, Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem ibâdet konusunda daha da ciddî bir sa'y ü içtihâd arz ederlerdi. Gecesini ihyâ eder, ehl ü âilesini de ibâdet için uyandırırdı.

- Ebû Hüreyre radiyallâhu anh'den: Şöyle demiştir: Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Her kim, imânından dolayı ve mükafatını yalnız Allâh'tan umarak Kadir Gecesi'ni ihya ederse, geçmiş günahları affedilir.

Bin aydan hayırlıdır denmesinin hikmeti nedir?

"Bin ay" seksen üç sene dört aylık bir süreye tekabül eder. Geçmişteki salih kimselerin bir ömür boyu kazandıkları manevi mertebeyi bir gece içinde elde etme fırsatıdır. Resulullah (a.s.m.) sahabilere İsrailoğullarından bir kimsenin Allah yolunda bin ay boyunca silâhlı olarak cihat ettiğini anlatmıştı. Sahabiler bunu duyunca şaşırdılar ve kendi amellerini az, gördüler. Bunun üzerine Kadir Suresi indirildi.

Başka bir rivayette Peygamberimiz Sahabilere İsrailoğullarından dört kişinin seksen sene boyunca hiç günah işlemeden ibadet ettiklerini anlattı. Sahabiler bunu hayretle karşıladı. Cebrail Aleyhisselâm geldi, "Yâ Muhammed, ümmetin o birkaç kişinin seksen sene ibadetinde hayrete düştüler. Allah sana ondan daha hayırlısını indirmiştir" diyerek Kadir Suresini okudu ve, "İşte bu senin ve ümmetinin hayran kalışından daha hayırlıdır" buyurdu.(1)

Diğer bir rivayette Resulullah’a bütün ümmetlerin ömürleri gösterilmişti. Kendi ümmetinin ömrünü kısa görünce, ömrü uzun olan ümmetlerin amellerini düşündü. Kendi ümmetinin bu kısa ömürlerinde yaptıkları amellerle onlara ulaşamayacakları endişesi içinde üzüldü. Yüce Allah da Habibine, bu üzüntüsüne mukabil Kadir Gecesini vererek diğer ümmetlerin bin yılından daha hayırlı kıldı. (2)Kadir Suresi bu hadiseler üzerine nazil olmuştur. Bu sure, Sahabilerin üzüntüsünü hafifleten bir suredir.

 
 
Kadir Gecesinin Bu Kadar Faydalı Olmasını Nasıl Açıklarsınız?


Evet bir tek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, Kur'an’ın bildirmesiyle bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra kat’i bir delildir. Evet nasılki bir padişah, saltanatında belki her senede, ya tahta geçme merasimi namıyla veyahut başka bir şaşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Halkını, o günde umumî kanunlar dairesinde değil; belki hususî ihsanatına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini, has teveccühüne mazhar eder. Öyle de: Ezel ve Ebed Sultanı olan onsekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelal'i; o onsekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlîşanı olan Kur'an-ı Hakîm'i Ramazan-ı Şerifte indirmiş. Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, Cenab-ı Hakkın hikmetinin muktezasıdır. Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece, adî ve hayvanî meşguliyetten insanları çekmek için oruca emredilecek.



Sure neden Kadir Gecesinde indi?

Peygamber (a.s.m.) her şeyden önce bir uyarıcıdır. Bu ikaz görevini doğrulukla yapması için emri önce kendi nefsinde uygulaması lazımdı. Nefsine uygulamanın en uygun vakti de gece vaktidir.

Neden "Kadir" Gecesi?

Kadir Gecesi hüküm gecesi demektir. Duhan Suresinde açıklandığı üzere İlâhi takdirce belirtilen hükümler Kadir Gecesinde ayırd edilir. Bu anlamda Kadir Gecesine takdir gecesi diyenler de vardır. Aslında eşyanın, işlerin ve hükümlerin miktar ve zamanları ezelde takdir edildiği için burada söz konusu olan takdir, önceden tespit edilen kader programının yerine getirilmesiyle ilgili planların hazırlanmasıdır. (3)

"Kadr" kelimesinde "tazyik" manası da vardır. Buna göre o gece yeryüzüne o kadar çok melek iner ki, dünya onlara dar gelir.

Bir hadiste, "O gece yeryüzüne inen meleklerin sayısı çakıl taşlarının sayısından çok daha fazladır" buyurularak buna işaret edilir. (4)

Kadir Gecesinin Ramazan'ın hangi gecesine rastladığı hususunda pekçok rivayet olmakla birlikte, Ramazan'ın son on gününde aranması tavsiye edilmiştir. Bazı hadis-i şeriflerden de 27. gecesine denk geldiği bildirilmektedir. "Onu yirmi yedinci gecede arayınız" mealindeki hadis bu hususa işaret etmektedir. (5)

Bu rivayetlerin ışığında, İslâm âlimleri Kadir Gecesinin Ramazan'nın yirmi yedinci gecesi olarak kabul etmiş ve böylece Müslümanlar o geceyi Kadir Gecesi niyetiyle ihya edegelmişlerdir.

Bunun için mü'minler mümkün mertebe, vakit ve imkânları ölçüsünde Kadir Gecesini değerlendirmeye çalışırlar. Uyku ve istirahatla geçirmemeye gayret ederler. Çünkü bu gecede herbir Kur'ân harfine otuz bin sevap verilmektedir. Diğer ibadetlerin sevabı da o nisbette artış göstermektedir.


Kadir Gecesini değerlendirmek ve o vaktin feyiz ve bereketinden istifadeyi arttırmak için namaz kılınır, Kur'ân okunur, Kur'ân tefsirleri mütâlâa edilir. Zikredilir, salavat-ı şerife getirilir. Dualar edilir, Allah'a niyaz ve tazarruda bulunulur. Fakir ve kimsesizler doyurulur, bol bol sadaka verilir. Hâsılı her vesileyle vakit nurlandırılır. Kadir Gecesinin getireceği büyük kazanç hakkında rivayet edilen hadisler en güzel teşvik mahiyetini taşımaktadır.

"Kim inanarak, sevabını ancak Allah'tan bekleyerek Kadir Gecesinde kıyam üzere olursa (uyanık kalıp ihya ederse) geçmiş günahları affedilir." (6)

Bu gecede nasıl dua edelim?

Bunu da Hazret-i Âişe (r.a.) vasıtasıyla yine Peygamberimizden, öğrenelim:

"Dedim ki, 'Yâ Resulallah, Kadir Gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?’

Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam "Allahümme inneke afüvvün tuhibbü'l-afve fa'fu annî (Allah’ım, Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affeyle) dersin' buyurdu"

Kaynaklar

1) Hak Dini Kur an Dili. 6:4592

2) Muvatta. İtikâf:6

3) Duhan Suresi, 3.

4) Hak Dîni Kur'ân Dili, 9:5970.

5) Müsned, 2:27.

6) Buhari, Siyam: 71, İbni Mâce, Dua



Mehmet Paksu,Mübarek Aylar, Günler ve Geceler

-Kırkambar-

Bunları Biliyor musunuz?




Soru: Oruç kimlere farzdır?
Cevap: Akıllı,sağlıklı ve ergenlik çağına girmiş her Müslüman’a Ramazan orucu FARZDIR.

Soru: Oruçta niyet şart mıdır?
Cevap: Şarttır. Sadece kalben niyet edilmesi yeterli iken, niyetin dil ile de söylenerek kuvvetlendirilmesi sünnetir. Sahura oruç tutmak amacıyla kalkmak da niyet yerine geçer.

Soru: Ramazan orucuna toptan niyet edilebilinir mi?
Cevap: Hayır edilemez. Her günün orucu ayrı bir ibadet olduğu için, her gün ayrı niyet etmek gereklidir.

Soru: Hangi günlerde oruç tutulmaz?
Cevap: Ramazan bayramının ilk günü ile kurban bayramının dört günü oruç tutmak, tahrimen(harama yakın)mekruhtur.Çünkü bu günler ziyafet günleridir.

Soru: Ramazanı karşılamak amacıyla oruç tutmanın hükmü nedir?
Cevap:Peygamberimiz, sırf Ramazanı karşılamak amacıyla tutulan bir, iki gün orucu men etmiştir.

Soru: Göze akıtılan ilaç orucu bozar mı?
Cevap:göze ilaç damlatmak ve göze sürme çekmek orucu bozmaz..

Soru: Burna ilaç akıtmak orucu bozar mı?
Cevap: Burna ilaç akıtmak orucu bozar ve kaza gerektirir.

Soru: Kulağa ilaç akıtmak orucu bozar mı?
Cevap: Kulağa yağ damlatmak orucu bozar ve kaza gerekir.

Soru: Vücuda merhem vb. şeyler sürmek orucu bozar mı?
Cevap: Derideki gözeneklerden içeri giren merhem vb. şeyler orucu bozmaz.




Kısa… Kısa…


Hicri aylar, muharrem, safer, rebiülevvel, rebiülâhir, cemaziyelevvel, cemaziyelâhir, recep, şaban, ramazan, şevval, zilkade, zilhicce.

Muharrem ayı hicri senenin başlangıcı, zilhicce ayı sonudur.

Ramazan ayı hicri takvimin 9. ayıdır.

Kadir gecesi ramazan aydadır.

Ramazan bayramının ikinci günü oruç tutulabilir.

Şevval ayında 6 gün oruç tutan tüm seneyi oruçlu geçirmiş gibidir.

11 Haziran, 2010

Dergim, Dergin, Dergimiz...

Çarşı uzun işin yok

Gezin kardeşim gezin

Yakan kirli sabun yok

Kaşın kardeşim kaşın

Akşam oldu aşın yok

Düşün kardeşim düşün

Bu dünyada işin yok

Taşın kardeşim taşın. /  Ertuğrul Erdoğan

Editörden
















Bir yazı vardı, tuz üzerine yazılmış, noktası eksik kalan.

Uçsuz, bucaksız beyaz ortasında, ne tarafa baksan aynı şeyi görür, noktayı bir yere koyamazsın.

“Aramakla bulunmaz, bulanlar arayanlar” diye güzel bir sözü duymuştum birinden. Bulunur ya da bulunmaz.

Dalmış yazımı ararken, noktası konmuş olanlar gelip geçti yanımdan…





<><><><><><><>




Ulaşılamaz Kur'an!!!




















Ulaşalım İnşallah!!!



Mearic Süresi:


1.SORUP araştırmak isteyen biri, [öteki dünyada] başa gelecek azabı sorabilir,

2. hakikati inkar edenlerin (başına). [Öyleyse, bil ki] hiçbir şey ona mani olamaz;

3. [çünkü o,] Allah'tan [gelir,] katına yükselmenin birçok yolu olan (Allah'tan):

4. bütün melekler ve [insana bahşedilmiş olan] ilham O'na [bir günde] yükselir, uzunluğu elli bin yıl [gibi] süren bir günde.

5. Bu nedenle, [sen ey iman eden], bütün sıkıntılara sabırla katlan:

6. bak, insanlar o [hesaba] uzak bir şey olarak bakıyorlar,

7. ama Biz onu yakın görüyoruz!

8. [Bu hesap,] göğün erimiş madene benzeyeceği Gün [vuku bulacak],

9. ve dağların yün topakları gibi olacağı,

10. ve hiç kimsenin arkadaşını(n durumunu) sormayacağı,

11. ama onların birbirlerinin gözü önünde olacaklar[ı gün]: [çünkü,] her suçlu, o Gün çocuklarını feda ederek kendisini kurtarmak ister,

12. ve eşini ve kardeşini,

13. ve kendisini himaye etmiş bütün akrabalarını,

14. ve yeryüzünde yaşayan [başka] herkesi, onların tümünü; böylece yalnız kendini kurtarabilsin diye.

15. Ama hayır! [Onu bekleyen] tek şey alev saçan bir ateştir,

16. derisini kavuran (bir ateş)!

17. O, [iyiye ve doğruya] sırtını dönenleri ve [hakikatten] uzaklaşanları kendine çeker,

18. ve [servet] biriktirip, [onu öteki insanların elinden] alanları.

19. GERÇEK ŞU Kİ, insan tatminsiz bir tabiata sahiptir.

20. [Kural olarak,] başına bir kötülük geldiği zaman sızlanmaya başlar,

21. bir iyilik ile karşılaşınca da onu bencilce [sahiplenip başka insanlardan] uzak tutar.

22. Ancak namazda bilinçli olarak Allah'a yönelenler böyle değildir,

23. [ve] namazlarında devamlı ve kararlı olanlar;

24. ve şunlar: malları üzerinde (başkasının) hak sahibi olduğunu kabul edenler,

25. [yardım] isteyenlerin ve [hayatın güzel şeylerinden] yoksun bulunanların;

26. ve Hesap Günü'nü[n geleceğini] tasdik edenler;

27. ve Rablerinin azabına karşı korku ve saygı içinde bulunanlar,

28. zaten Rabbinin azabına karşı hiç kimse kendini [tam] bir güven içinde hissedemez;

29. Ve iffetlerine karşı duyarlı olanlar,

30. eşleri; yani [nikah yoluyla] meşru şekilde sahip oldukları dışında [isteklerini frenleyenler:] çünkü ancak o zaman hiçbir kınamaya uğramazlar,

31. ama o [sınır]ın ötesine geçmek isteyenler, gerçek haddi aşanlardır;

32. emanetlere ve ahidlerine riayet edenler;

33. ve şahitlik yaptıkları zaman kararlı duranlar;

34. ve namazlarını [bütün dünyevî endişelerden] uzak tutanlar.

35. İşte bunlardır [cennet] bahçeler[in]de ağırlanacak olanlar!

36. O HALDE bu hakikati inkara şartlanmış olanlara ne oluyor ki senin önünde şaşkın vaziyette oraya buraya koşturuyorlar,

37. sağdan ve soldan kalabalıklar halinde [sana gelerek]?

38. Onların her biri [bu şekilde] bir esenlik bahçesine gireceğini mi sanıyor?

39. Asla! Çünkü, Biz onları [çok iyi] bildikleri bir şeyden yarattık!

40. Evet! Bütün gündoğumu ve günbatımı noktalarının (17) Rabbini [Bizim varlığımıza] tanıklık etmeye çağırırım: şüphesiz Biz muktediriz,

41. onları kendilerinden daha hayırlı [bir toplum] ile değiştirmeye: çünkü Bizi [istediğimizi yapmaktan] alıkoyan hiçbir şey yoktur.

42. O halde, bırak onları, kendilerine vaad edilen [Hesap] Günü ile karşılaşıncaya kadar boş konuşmalarla oyalansınlar ve [kelimelerle] oynayıp dursunlar;

43. ki o Gün bir hedefe doğru yarışıyorlarmış gibi mezarlarından aceleyle fırlarlar,

44. gözleri düşmüş, zillete dûçâr bir vaziyette: işte onlara defalarca haber verilen Gün...

Müslümaların Dikkatine / Mehmet Şevket Eygi

SEVGİLİ Müslüman kardeşlerime bazı hususları hatırlatmak istiyorum. Maddeler halinde çok kısa yazacağım, açık ve seçik...


(1) Allah’a iman ettik diyoruz, O’nun emirlerini yerine getirmiyoruz, yasaklarından uzak durmuyoruz.

(2) Peygambere iman ettik diyoruz, O’nun sünnetine uymuyoruz.

(3) Müslümanların Kur’ân’ı kendilerine hayat düsturu etmeleri gerekir. Biz Kur’ân’ı okuyoruz, sonra bildiğimizi okuyoruz.

(4) Riba/faiz muamelelerine batan bir İslâm toplumunun iflah olması mümkün ve muhtemel değildir. Biz ise açık veya “gizli” ribaya batmış vaziyetteyiz.

(5) İslâm’da imandan sonra en önemli vazife 5 vakit namazı cemaatle kılmaktır. Bu hususta da dehşet verici bir ihmal, hafife alma, gaflet ve hıyanet içindeyiz.

(6) Cihadı terk eden, cihad şuurunu yitiren bir Müslüman toplum zillete ve esarete düşmeye mahkumdur. Bugün Müslümanların içinde öyle şaşırmışlar vardır ki, ‘İslâm’da cihad yoktur...” diyebilecek kadar sapıtmışlardır.

(7) İslâm, kanaati emrediyor; biz ise lüks, aşırı tüketim, aşırı konfor, gösteriş, müzeyyen evler, müzeyyen yazlıklar, pahalı binitler, yüksek kalite giyim kuşam, lüks yeme içme gibi çürütücü, çökertici, fesada yol açan şeytanî işlerle meşgulüz.

(8) İslâm, kadınların ve kızların tesettüre girmesini emrediyor, bizim bir kısmımız dinin bu emrine tamamen arka çevirmiş, diğer bir kısmımız ise tesettür diyerek akıl almaz boyalara, şekillere bürünmüş. Bu konuda kendimizi ıslah etmezsek kurtulamayız, zilletten izzete geçemeyiz.

(9) İslâm, ilmi, irfanı, marifeti, kültürü, hikmeti emrediyor; biz ise bunların ana kaynağı olan faydalı ve değerli kitaplara, cep telefonlarına verdiğimiz önemin binde birini bile vermiyoruz.

(10) Her Müslümanın evinde televizyon var. Peki, kaç Müslümanın evinde özel kitaplık var? Müslümanların yüzde 99’u günde birkaç saat televizyon seyrediyor. Peki, her gün birkaç saat faydalı ve kıymetli kitap okuyup bilgisini arttıran kaç Müslüman var? Yüzde bir çıkar mı dersiniz?

(11) Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem bizi uyarmış: “Komşusu açken tok geceleyen bizden değildir...” Biz bu uyarıyı dikkate alıyor muyuz? Zengin, varlıklı, hatta orta halli Müslümanlar “Müslümanca” yeseler, yaşasalar artan para ve imkânla açların da doyması mümkündür. Bizde böyle bir gayret ve şuur var mı?

(12) Peygamberimiz “Bir kavme/topluma benzeyen ondan olur...” buyurmuş. Biz, bilerek veya bilmeyerek bizden olmayanlara hayranlık duyuyor ve onları maymunca taklit ediyoruz.


(13) İslâm ahlâkına ve öğretilerine göre para bir araçtır. Müslüman parayı amaç haline getirmez, putlaştırmaz. Para, maddî zenginlik, dünya servetleri konusunda bunca dinî uyarı varken, İslâmî kesimde bunlara aykırı nice işler yapılıyor. Toplumun zenginleşmesi, insanların gelirlerinin artması, harcamaların ve tüketimin çoğalması iyiye alâmet değildir. Para bolluğu ve zenginlik bir Müslüman toplumda azgınlığa, isyanlara, günahlara, fısk ve fücura yol açıyorsa musibet ve felâketlere hazır olmak gerekir.

(14) İslâm, nifakı, fitne ve fesadı, tefrikayı, menfi kavmiyetçiliği, mü’minlerin birbirleriyle çekişip tepişmelerini, sen ben kavgalarını yasaklamış ve mü’minleri tefrika konusunda çok açık ve kesin şekilde uyarmıştır. İslâm ümmeti, çeşitlilik içinde sarsılmaz bir birlik teşkil etmelidir. Şimdi biz böyle miyiz, yoksa birbirinden kopuk hiziplere, fırkalara, cemaatlere, gruplara, kliklere ayrılmış olup çekişiyor muyuz?

(15) Bir Müslümana en fazla zarar veren şey, kendi dilidir. İslâm ahlâkı kitaplarında, meselâ İmam-ı Birgivî’nin Tarikat-ı Muhammediye adlı eserinde lisan afetleri sıralanır ve Müslümanlar uyarılır. Biz lisanımızı koruyabiliyor muyuz? Gıybetten, nemîmeden uzak duruyor muyuz?

(16) Yakın zamanlara kadar Müslümanlar ağır baskılar altındaydı, eziliyordu. Sonra biraz hürriyet geldi... Biz bu hürriyetten yararlanarak dinimizi yüceltmek, kendimizi ıslah etmek, ülkemizi iyi ve doğru bir düzene kavuşturmak için gereği gibi ve yeterli şekilde çalıştık mı? Çalışmış olsaydık, Türkiye böyle olmazdı. Elimize para, imkân, servet geçince dağıttık; lükse, israfa, gösterişe yöneldik.

(17) Müslüman çocukların, gençlerin, yeni nesillerin; İslâm dininin öğretilerinin ışığında ve yönünde iyi, güçlü, vasıflı, üstün, ahlâklı, faziletli, karakterli, hamiyetli, mürüvvetli, fütüvvetli insanlar olarak yetiştirilmesi gerekir. Bu da mükemmel bir plan ve programla yapılabilir. Biz çocuklarımızı, gençlerimizi, yeni nesilleri böyle yetiştirebiliyor muyuz?

(18) Yüce İslâm dini, Cuma ezanı okununca Müslümanların ticareti bırakmalarını ve camilere gidip Cuma namazı kılmalarını, Allah’ı anmalarını kesin bir şekilde emrediyor. Bugünkü Müslümanlar bu emre uyuyorlar mı? Lokantacı Hacı Bey, Cuma ezanı okununca dükkândaki personele “Çocuklar ben namaza gidiyorum, siz işlere mukayyet olunuz, kasaya dikkat ediniz...” diyor. Bu ne biçim Hacı Beydir? Böyle dindar ve sofu Müslüman olur mu? Dindarı böyle yaparsa ötekiler neler yapmaz? Devam edecek.

Olmasaydı Diyenler Ne Diyor? / Gökhan Özcan

Tarihi "Mavi Marmara" hadisesinde ilk günlerin harareti azalınca itirazcı güruh yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. İlk günden harekete geçmemelerinin sebebi, hiç şüpheniz olmasın ki, memleketin her bir metrekaresinde dimdik ayağa kalkmış olan büyük insanlık şuurudur. Şimdi dozu iyi ayarlayarak gündeme müdahil olmaya çalışıyorlar. Doğrudan söyleyemiyorlar elbet, milletimizin hissiyatı buna hâlâ aman vermiyor. Onlar da "Bir kere en başta söyleyelim ki..." diye söze başlıyor, İsrail'i hafiften kınıyor, ardından "ama..." diyerek asıl maksatlarına geçiyorlar. "İtidal"le başlayıp "reelpolitik"le devam eden bütün bu cümlelerin altından "Bu iş hiç yapılmamalıydı!" anafikri sırıtıyor. Cümlelerinin "ama"dan sonraki kısımları, önceki kısımlarını manasız hale getiriyor çünkü.


Yani ne diyorlar?

Aylardır aç, susuz, ilaçsız, okulsuz, hastanesiz bırakılan Gazze, daha nice zaman bu çaresizliğin kollarına bırakılsaydı diyorlar.

Bütün insanlığın gözlerini yumduğu, kulaklarını tıkadığı bu zulme biz de arkamızı dönmeye devam etmeliydik diyorlar.

İsrail'in senelerden beri bölgede estirdiği teröre, yine senelerden beri süren sessizliğimizi korumalıydık diyorlar.

Kimsenin sahip çıkmadığı hakka, hukuka, adalete biz de sahip çıkmamalıydık diyorlar.

İmdat eden mazlumların yardımına koşmaya bizim yüreğimiz yetmiyorsa, kimsenin yüreği de yetmesin diyorlar.

Çocuklar orada ölmeye devam etsin, biz her akşam oturup televizyon ekranlarında stratejik havanlarda su dövmeye devam edelim diyorlar.

İnsanlık haysiyetini ayaklar altına alsa bile zorba bizim stratejik ortağımızdır, incitmeyelim diyorlar.

Önemli olan menfaatlerdir, bu yolda insanlık teferruattır diyorlar.

İnsanlık kundaklansın, mazlumların sesleri bastırılsın, Araplar Araplarla ilgilensin, biz kendi işimize bakalım diyorlar.

Mümkünse kimsenin dostluğuna talip olmayalım, sonra da bizim bizden başka dostumuz yok diye havalara girelim diyorlar.

Bizim zerre kadar ufkumuz yok, senelerce vehim senaryolarıyla idare ettik, şimdi eski köye yeni adet çıkarıp bizim kifayetsizliğimizi yüzümüze vurmayın diyorlar.


Bu memleketten bir gemi dolusu yiğit insan çıkması hayra alamet değil, yoksa bu millet büyüklüğünü mü hatırlıyor, diyor, endişeye kapılıyorlar.

Madem yaptınız bir insanlık, hiç değilse Müslümanlığınızı saklayın diyorlar.

Yardım toplayacaksanız toplayın, ama bırakın İsrail hepsine el koysun diyorlar.

Ölecekseniz ölün ama İsrail askerine fiske vurmayın diyorlar.

"Ama..." ile başlayıp hırsızı suçsuz çıkarmaya çalışan bütün itirazların bilinçaltında bu ve buna benzer sayıklamalar var. Tamamına "fasarya" deyip geçiyoruz! Zerre kadar da hak vermiyoruz.

Bir gemi dolusu yiğit insan gidip bir mazlum şehre zalime karşı yalnız olmadığını haykırmıştır. Bazıları bu uğurda canını verip şehit olmuştur. O geminin içinde Hıristiyanlar, Yahudiler, ateistler vardır. Ve elbette ve çok şükür ki Müslümanlar da vardır. Bu gemi bütün inanan insanların şerefidir, bundan gocunan kendi derdine, insanlığına yansın! Yenişafak

Yusuf Kıssası’nın Finalisti Olamamak / Senai Demirci

Güzeller güzeli Yusuf Kıssası’nın akışı içinde sessiz ve sözsüz dersler vardır. Kıssada sözle hiç vurgulanmaz ama Yusuf[as], onca kötülük gördüğü halde, kimsenin gıybetini yapmaz. Kimsenin gıyabında yapılmış bir konuşması aktarılmaz Yusuf’un[as]. Sözlerinin hepsi de kişilerin yüzüne karşı söylenmiştir. Kimseyi ardından yaptıkları nahoş işlerle anmaz. Ne kardeşlerini, ne kendini ucuza satan kervanı, ne saldırısına ve iftirasına maruz kaldığı “Zeliha”yı, ne de haklı olduğunu bildiği halde zindana atılmasına göz yuman “aziz”i…


Yusuf[as], en başta, kardeşlerinin gıybetini yapmadı. Oysa haklıydı. Kime anlatsa başına gelenleri, ona hak verecekti. Üstelik söyleyecekleri doğru olacaktı. Kendisine haset etmişlerdi. Önce öldürmeye kalkmışlar, sonra da ıssız bir kuyuya atmışlardı. Üstelik gömleğini de üzerinden sıyırıp almışlar, çıplak bırakmışlardı.


Eğer Yusuf[as] kardeşlerinin gıyabında, onları yaptıkları nahoş şeylerle ansaydı, sonunda, kendilerini Yusuf’un[as] karşısında bulup pişmanlıklarını ifade ettiklerinde sevinebilecek miydi? Kendisini bulan kervancılara anlatabilirdi doğruları… Kendisini satın alan “aziz”e gammazlayabilirdi kardeşlerini. Güzelliği karşısında ellerini kesen kadınlara geçebilirdi nasıl da kuyulara itildiğini… Çile çektiği zindanda uzun dedikodulara konu edebilirdi kardeşlerini...


Peki ya o gün geldiğinde.. Kıssanın finali gelip çattığında, kötülük ettikleri Yusuf’u[as] kendilerine iyilik eder halde bulan kardeşleri mahcup olduğunda… “Sen gerçekten Yusuf’sun, öyle mi?” [Yusuf, 90] şaşkınlığının eşiğinde itirafa durduklarında, gıybet etmiş bir Yusuf’un[as] hali nasıl olacaktı? Yusuf[as] da gıybetlerini ederek kardeşlerine kötülük yapmış biri olacağı için, kardeşlerinin “Allah seni bize üstün kıldı ve biz de gerçekten hataya düşenlerden olduk” [Yusuf, 91] sözünü vicdan azabı olmaksızın dinleyebilecek miydi? “Ah, ah, kardeşlerim, ben sizi nicelerine kötüledim, bundan böyle size yeni bir sayfa açma hakkım kalmadı” demek zorunda kalmaz mıydı? O sahici mahcubiyetin önünde sahici bir haklılıkla durabilecek miydi? Bu sahici pişmanlığın oluşmasına katkıda bulunmuş sayabilecek miydi kendini? “Bundan böyle ben sizi bağışlamış olsam da, gıybetinizi dinlettiklerim sizi hep kötü bilecek, sizi hiç bağışlamayacak. İyiliğine şimdi inandığım kardeşlerimi bir ömür kötülükle etiketleyen ben özür dilenmeyi hak etmedim ki...” diye yanıp yakılmaz mıydı?



Anlaşılan o ki, gıybet ettiğimizde, gıybeti ettiğimiz kişiyle yüzleşmeyi ömür boyu iptal ediyoruz. Gıybeti itiraf etsek bir dert, etmesek ayrı bir dert… İtirafta da itirafsızlıkta da çıkış yok. İtiraf etsek, kardeşimizi utandırmaktan korkarız, kendimiz zaten utanırız, üstelik onu, hakkındaki nahoş gerçekle utandırdığımıza da utanırız. Gıybette konuştuğumuz şey “gerçek-dışı” olsaydı, bari sadece biz utanmakla kalırdık, o da zaten kendisinde olmayan bir sıfatla anıldığı için her görüşmemizde utanmak zorunda kalmazdı. Gıybet değil de iftira etseydik ona, hakkındaki nahoşluk yalan olsaydı, onu utandırmaktan korkmazdık, onu utandırdığımız için de utanmak zorunda kalmazdık.


Kendi utancımız tek taraflı bir perde olarak kalırdı arada. Ama o “nahoş gerçek” ortaya döküldüğünde, her iki tarafı birden utandırır. Utananlar çoğalır. Hakkında konuştuğumuz nahoş gerçeği açık ettiğimiz birinin yüzüne bakmaya utanırız. Onu da yüzümüze bakmaya utandırırız. İki taraflı bir perde örülür aramızda.



Öyleyse itiraf etmeyelim mi gıybeti? Bu da çözüm değil.. İtiraf etmezsek, kendisinden sürekli sakladığımız bir sır olduğu için kardeşimizle ilişkimiz asla “açık” olamaz. Her iltifatımızda, utandığımız için ilişkimiz o farkında olmadığı halde bir türlü “içten”lik kazanamaz. Ondan sürekli saklanır gibi oluruz. Ona onun haberi olmaksızın, kendi suçumuz yüzünden kötülük yaparız. Kendi kötülüğümüz yüzünden onu mağdur ederiz. Ne yazık ki bunu ona haber veremeyiz. Aramızdaki o soğukluk hep kalır, giderek buzlanır.



Gıybet ettiysek, Yusuf’un[as] pişman olan kardeşlerine söylediği şu final sözünü söyleme hakkını ebediyen kaybederiz: “Bugün size kınama yoktur. Sizi Allah bağışlasın. O, merhametlilerin merhametlisidir.” [Yusuf, 92] Gıyabında defalarca kınadığımız kardeşlerimize “Bugün size kınama yoktur” dersek, nasıl da bir anda ikiyüzlü oluveririz! Dün niye kınama vardı peki? Bugün kınamamaya karar verdiğimiz kardeşimiz, dünkü kınamalarımızı dinleyenlerin hatıralarında, bakışlarında bugün de, yarın da kınanmaya devam edecek… “Bugün size kınama yok!” deme ikiyüzlülüğünü göze alsak bile, fiziksel olarak bugün kınamaları durduramayız.. Kardeşimiz, hakkında bildiklerinden habersiz olduğu için kendisini asla savunamayacağı kişilerin gözünde sürekli kınanmaya devam edecek. “Bugün size kınama yok!” deme hakkını elde edebilmemiz için dünlerin hiçbirinde, kardeşlerimizi kınamış olmamız gerek.



Bize kötülük yapmış da olsa kardeşlerimiz karşısında bir “Yusuf[as] sözlü” olma fırsatını dilimizle itiyoruz. Güzeller güzeli Yusuf Kıssası’nın güzel sözlü finalisti olamıyoruz...

Bugün Kuran Okudun mu? / Cengiz Yalçınkaya

Dünyevileşen kaygılarımıza o kadar mahkum olduk ki artık ibadetlerimiz dahi sıradanlaşıyor, basit bir adet haline geliyor. Kötü bir zamanda yaşıyoruz ve yol göstericimiz Kur'an ayetlerinden o kadar uzağız ki bu kaygıların önüne geçemiyoruz. Okumamız durumunda da bu konuda istikrarlı olamıyoruz.







Toplumumuzda bir kısım insanımız hiç kitap okumuyor iken bir kısım insanımız da o kadar dünyevi kitaplara boğulmuş durumdaki kitapların en güzeli, kelamların en yücesi olan Kur'an-Kerim okumayı ihmal ediyor. Allah'ın ilk emri "oku" iken, Müslümanlar olarak bu emre niye bu kadar uzak kaldığımızı sorgulamamız gerek. Kur'an'ı okumaya, anlamaya, ondan feyz almaya o kadar çok ihtiyacımız var ki uzun uzun yazsak dahi anlatamayız derdimizi.


Kur'an okumayı önemsemeli ama okumaya alışmamalı


Şahsi olarak dikkatimizi en çok çeken, merakımızın en yoğun olduğu konulara yönelik ayetleri okumak, araştırmak bir bilinç edinmemize bir vesile olacaktır. Allah'ın ayetlerinde bizlere neler söylemeye çalıştığına yoğunlaşmamız gerekir. Nitekim Allah, Kamer Suresinin 17. ayetinde "Andolsun biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?" diye buyuruyor. Kur'an'ı okurken Türkçe mealini de birlikte okumayı unutmayalım. Tefsir kitaplarını yanımızdan eksik etmeyelim. Evde, işyerinde, okulda; yurtta bir kardeşimizle, arkadaşımızla, akrabamızla çok etkilendiğimiz bir ayeti paylaşalım ve bununla birlikte ayet üzerinde düşünüp münazara edelim ki Kur'an okumak konusunda heyecanımız ve hevesimiz artsın.

Her gün en az bir sayfa Kur'an okuyalım!

Kur'an okumak için çok fazla değil ufak bir zaman ayırarak en azından günde 1 sayfacık da olsa güzel kitabımızdan okuyalım. Mealini ve tefsirini de yanında okumayı eksik etmeyelim. Elbette Murat Menteş, İbrahim Tenekeci, Cahit Zarifoğlu okuyacağız. Bu güzel sanatçılar bizim değerlerimiz. Ancak bu değerleri okuyup da Kur'an'a vakit ayıramıyorsak sanırım kendimize yazık ediyoruz. Eğer Asım'ın Nesli, Büyük Doğu Nesli veya Diriliş Nesli'ne ulaşmak istiyorsak daha çok kutsal kitabımıza sarılmalıyız. Yaşamımızdaki her vakti Kur'an okumak için bir fırsat olarak görelim. Her mekânda okuyalım, okutturalım. Çocuklarımızı, gençlerimizi, büyüklerimizi Kur'an'sız bırakmayalım. Unutmayalım ki Müslümanın ilhamı ve hayat iksiri Allah'ın kelamında saklı. Okuyalım daha çok okuyalım ki daha çok Allah'a yaklaşalım. Onun sevgisine layık konuma gelecek bireyler halini alalım.


Haydi kardeşler, ağabeyler, ablalar, amcalar, dedeler günde en az bir sayfa Kur'an-ı Kerim okuyalım. Bu konuda kendi aramızda küçük gruplar kuralım, giderek yayılalım...!

"Allah Kur'an'ı hayatımızda merkez kılsın." Amin.

Pompei

Pompei'nin helakı, Vezüv Yanardağı'nın patlamasıyla gerçekleşmişti.


Vezüv'ün batı yamacında Napoli, doğu yamacında ise Pompei kenti yer alır. Yaklaşık 2000 yıl önce yaşanan bir lav ve kül felaketi, bu kentin insanlarını ani bir biçimde yakalamıştı. Felaket öylesine ani olmuştu ki, her şey 2000 yıl öncesinde olduğu gibi kaldı. Sanki zaman dondurulmuştu.

Pompei'nin böyle bir felaketle yeryüzünden silinmesinde elbette ders çıkarılabilecek bir yön vardı. Tarihi kayıtlar, şehrin yok olmadan önce tam bir sefahat ve sapkınlık merkezi olduğunu gösteriyor. Şehrin en belirgin özelliği, fuhuşun çok yaygın olmasıydı.


Ancak Vezüv'ün lavları bir anda tüm kenti haritadan sildi. Olayın en ilginç yanı ise, kentin günlük yaşantısı içinde, Vezüv'ün korkunç patlamasına rağmen, kimsenin kaçmamış ve adeta büyülenerek felaketin farkına bile varamamış olmalarıydı. Yemek yiyen bir aile, o andaki gibi aynen taşlaşmıştı. Pompei kalıntılarından çıkarılan taşlaşmış insan cesetlerinin, bazılarının yüzleri hiç bozulmadan kalmıştı. Genel yüz ifadesi şaşkınlıktı. İşte facianın en akıl almaz yönü buradadır. Nasıl olmuş da binlerce insan hiçbir şey görmeden ve duymadan, adeta ölümün gelip kendilerini yakalamasını beklemişlerdir?














Olayın bu yönü, Pompei'nin yok oluşunun Kuran'da anlatılan helak olaylarına benzediğini gösteriyor. Çünkü Kuran'da, helak olayları anlatılırken "birden yok olma" üzerinde durulur. Örneğin Yasin Suresi'nde anlatılan "şehir halkı", tek bir anda topluca ölmüşlerdir. Surenin 29. ayetinde bu durum şöyle anlatılır:

(Onlara) Yalnızca bir tek çığlık (yetti); anında sönüverdiler. (Yasin Suresi, 29)

Kamer Suresi'nin 31. ayetinde Semud kavminin helakı anlatılırken de yine "anında yok olma" olayına dikkat çekilir:

Çünkü Biz onların üzerine bir tek çığlık gönderdik. Böylece onlar, ağıldaki çalı-çırpı olan kuru ot gibi oluverdiler. (Kamer Suresi, 31)

Pompei halkının ölümü de ayetlerde anlatıldığı şekilde, "anında yok olma" tarzında gerçekleşmiştir.

Tüm bunlara rağmen, Pompei'nin eski yerinde bugün olaylar pek fazla değişmiş değil. Napoli'nin sefahat mahalleleri, Pompei'den hiç aşağı kalmıyor. Kapri Adası, eşcinsellerin ve çıplakların kamp yaptıkları bir üs durumunda. Kapri Adası turizm reklamlarında "Eşcinseller Cenneti" olarak tanımlanıyor. Sonuçta, yine bölge halkının aynı tür bir yaşamı seçtikleri görülüyor. Yalnızca Kapri'de ve İtalya'da değil, dünyanın hemen hemen her tarafında bu tür bir ahlaki dejenerasyon yaşanmakta ve insanlar geçmiş kavimlerin başlarına gelen felaketlerden ders almamakta ısrar etmektedirler.

-Kırkambar-

Kısa Dini Bilgiler:




Namazda rükudan sonra doğrulmanın hükmü Vaciptir.

Vitir namazında üçüncü rekattaki tekbirin hükmü Vaciptir.

Haç ibadeti 631 yılında farz kılındı.

Safa ile Merve arasında say etmek Vaciptir.

Müzdelife’de gecelemek Sünnettir.

Uhut savaşı 625 yılında yapıldı.







Neden? Niçin? Nasıl?



Terlemek İyidir!



Terlemenin bir sağlık işareti olduğunu asla aklınızdan çıkarmayın. Vücudumuz tuz ve su miktarını ayarlamak için daima ter salgılar. Hatta biz uyurken bile.



Terlemezsek Ölürüz!





Evet ...çok doğru. Bilakis yaz aylarında terleme olmadığı takdirde bir kaç gün içinde ölürüz. Terleme ile en basitinden vücut kendi hararetini ayarlamaktadır. Ayrıca vücudumuz için gereksiz olan bir takım ifrazat da terleme yolu ile dışarı atılmaktadır.



Susamadan Su İçin

Özellikle yaz aylarında bünyenizin tuz ve su dengesinin sağlanması için güneşe çıkmadan önce bol su içmeniz sizin yararınızadır. Kendinizi buna alıştırın, hatta zorlayın. Bebek, çocuk ve yaşlılar bu konuda daha dikkatli olmak zorundadırlar. Suyun yanı sıra ayran ve maden suyu da yaz aylarında bolca içmemiz gereken içeceklerdendir. Ayrıca şifalı bitkilerin yararlarını göz önünde bulundurarak, sıcak iklimlerde çok gözde olan naneli, limonlu çayı da unutmayın.

Sıvı, vücudumuzun temel ihtiyaç maddelerinden birisidir. Bildiğiniz gibi insan açlığa üç dört hafta dayanabilir, ancak susuzluğu dayanma gücümüz üç dört günü asla geçmez.

Yaz sıcakları bastırmadan, siz de önerilerimize kulak verin ve su ile samimiyetinizi artırın.





Bunları Biliyor musunuz?



Bir kilo limonda,bir kilo çilekten daha fazla şeker olduğunu,

Sadece erkek kanaryaların öttüğünü,

İncilerin sirkede eridiklerini,

Havuca rengini veren bir karotenin olduğunu,

Domuzların vücut yapılarından dolayı hiçbir zaman başlarını yukarı kaldırıp gökyüzüne bakamadıklarını,

1 saat boyunca kulaklıkla bir şey dinlemenin kulaktaki bakteri sayısını % 700 arttırdığını,

Çakmağın kibritten önce bulunduğunu,

Parmak izleri gibi dil izlerinin de insana özel olduğunu,

Sadece dişi sivrisineklerin ısırdığını, biliyor muydunuz?