30 Ekim, 2011

Avangard Sufilik / Dücane Cündioğlu


Hallerinden memnun olduklarında bütün insanlar biraz edebsiz görünürler. Sevinçlerini fazlaca belli ettiklerinde... gürültü çıkardıklarında... tebessümle yetinmeyip kahkaha attıklarında meselâ... Yaşamın yükünden hiç pay almamışcasına... Yaşamın yükünden, yani hüzünden... Ne de yıkılmaz görünürler o haldeyken... güçlü ve dayanıklı... muktedir... VE mütehakkim... Asâsına dayanan Süleyman gibi... Yeryüzünün tüm zenginliklerine mâlikmiş gibi... Şaşmamalı, hem de demokrasi çağında, bir melikmiş gibi...


* * *

Bir kurtçuk...

Evet evet, bir kurtçuk son verir muhteşem Süleyman'ın ihtişamına. Asasını için için kemiren bir kurtçuk... bir güve... Bir anda yok eder dayanağını, yüzü yüzünü öper yerin... Kibrinden eser kalmaz. Ne büyüklük, ne de büyüklenmek... Bütün büyükler 'En Büyük'ün huzurundadır. Hakkın. Hakikatin. Herkes kendi hakkını alır. Her ruh kendi hakikatini görür. Ne ki alır, hakkınca alır; ne ki görür, hakikatince görür.

* * *

Çağdaş dindarlık, peygamberinin hayatını ikiye ayırır: 1) Mekke dönemi, 2) Medine dönemi... İlkinde davet var, mücadele var, karşılığında işkence ve en nihayet hicret var...

İkincisinde öncelikle nizam ve intizam var, çünkü güç ve iktidar var, karşılığındaysa fetih ve nusret var... Zafer yani.

Derken veda var. Vahyin kesilişi, nübüvvet ve risaletin sona erişi var. Göğün susuşu. Meleklerin. Rahmet kesilince, maide ehli birbirlerine kılıç çekerler. Kur'an'ın talebeleri... Peygamberin arkadaşları... Savaş iktidar savaşıdır. İmamet ve hilafet savaşı. Yüzyıllar sürer. Nizam ve intizam yılları... Bazıları savaşır, bazıları yakarır, bazılarıysa düşünür. Hep birlikte dünyalar kurarlar, dünyalar yıkarlar. Devletler ve servetler... Sultanlar... âlimler... ve dervişler...

* * *

Ne garip değil mi, rüşeym dönemi unutulur. Hira. Oysa hakikatin zuhurunda bir de Hira dönemi vardır. Sevgiliyle ilk karşılaşılan an... ilk rüyet... ilk ses... ilk dehşet... Uçurumların kenarında şifa arayan bir kalp... Sermayesi hüzün olan bir adam... bir boşluğun tam da ortasında... öylece... yolunu şaşırmış bir hâlde... kitap nedir, iman nedir bilmeyen bir zekâ... Elinde ızdırabından başka nesi vardır? Izdırabıdan, yani kendinden... Cebriyle tanışır bu yüzden Hakkın! Seçilir. Mağarayı terketmesi söylenir kendisine. Hemen inzivadan çıkması istenir.

Halkın aşağılamalarına katlanması gerekir; siyahlara bürünmesi... kara kara ölmesi... Hakkın cebriyle tanışmanın bedelidir bu! Cebrail'i görmenin... Ne yapsın, daha ilk adımında uçurumlardan aşağıya bırakmak ister kendisini... yeniden boşluğa... karanlıklara... Büzüldükçe büzülür... tir tir titrer... üşür... Meryem gibi, o da "Niçin ben?" der, "Niçin?" Azrail yükünü alır kulların, Cebrail'se yeni yükler yükler biteviye... Vilâdet kaçınılmazdır; birinden kelimetullah sadır olur, birinden kelâmullah!


* * *

Çağdaş dindarlık ya Mekke'yi örnek aldı, ya da Medine'yi... Hira hep ufkunun dışında kaldı. Hira... keşf u ıttıla'nın yurdu. İbn Haldun'un deyişiyle, 'takva' ve 'istikamet' mücahedesiyle yetinildi; müşahede kimsenin kârı olmadı. Duymakla yetinildi yani, görmeyi isteyen pek çıkmadı. Çağdaş dindarlığın nazarında, Cebrail son vahyi getirmek suretiyle emekli olmuş görünüyor. Şu kadar asırdır âtıl. Bir kenarda. Sanki İsa gibi göğe çekilmiş, öylece beklemekte. Siyaset ve ticaret aracılığıyla güç ve iktidarın hayalini kurmak kolaylaştı. Üç büyük puta kulluk (taleb-i mal, taleb-i cah, taleb-i arayiş-i zahir) çağdaş dindarlığı karakterize etti. İsteyenler mal istedi, mülk istedi, güç istedi. İstenen hep buğdaydı, himmet değil.

Himmetten mahrumiyet keşf u ıttılâ'dan mahrumiyettir. Görmekten. Koklamaktan. Yaklaşmaktan, yakınlaşmaktan. Eldeki mesnevîler nedense on-onbir asırlık... fütuhatlar da, sunuhatlar da öyle. Herkes duyduğunu aktarıyor, gören yok. Hani beni rabbim terbiye etti diyecek yaşlı? Nerede o Hızır'ın elini tuttuğunu söyleyecek genç? Kadınlar ve erkekler... denizin yarıldığını görenler kim? Kim ikinin ikincisi? Kim o yalnız başına sahile terkedilen?

* * *

Baksana hâline ey talib, ne kadar acınacak durumdasın! Kendini koynuna bırakacağın uçurumlardan bile mahrumsun. Elin kolun bağlı. Bilincin. Belleğin. Başkalarına muhtaçsın, sana kim olduğunu hatırlatacak başkalarına... her halukârda insana... Senin Hira'n dağın zirvesinde değil ey talib, uçurumun dibinde. Çarşıda. Putperestler meclisinde. Kalabalıkların arasında. Keşf u ıttıla mı istiyorsun, duymakla olmaz bir de göreyim mi diyorsun, önce Cebrail'i çağırmak zorundasın, Hakkın cebrini... Bu çağa... çağına...

Tenezzül etmeli ki yanına inmeli, mağarana gelmeli. Lâkin önce seni yalnız bulmalı. Yalnız ve kimsesiz ve çaresiz. Hira'da kalabalıklara yer yok ey talib, mağaranda tek başına kalmalısın! Unutma, Cebrail'den önce ferdiyetin hakkını vermelisin! Hürriyetin.

Hiç yorum yok: