02 Aralık, 2009

İşte Yine Şehvar

Annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı / Nazım Hikmet

Editörden

Ey örtüsüne bürünemeyen Nefsim!


Neden söz dinlemiyorsun? Sana şu örtüyü üzerine al diyorum. Bak millet (ne yazık ki sayıları giderek azalsada) nasıl örtünmüş. Bir kere de itiraz etmesen, dediğimi yapsan. Sabretsen göreceksin, haklı olduğumu, bu örtünün sana çok yakıştığını. Bana hep kötü örnekleri göstereceğine (bak bunun örtüsü incecik, hele şunun hiç yok) biraz sussan, bu kadar çok söylenmesen, bağırıp çağırmasanda, bastırdığın o sesi duysam.

Ey asi Nefsim?

Sana söylüyorum. Duyuyor musun? Elbette ki duyuyorsun. Ama işine gelmiyor değil mi? Laf kalabalığı yaparak beni oyalıyorsun. Saniyeyi, dakikayı hesab ederek, ne çalarsan kârdan sayıyorsun. Böylece günlerimi azar azar tüketiyorsun. Bende uyuşmuş gibi, arada bir kulağıma gelen, fısıltı şeklindeki sayıklamayla (sürekli doğruyu söyleyen iç sesimle) yaşayıp gidiyorum.

Ey emreden Nefsim!

Benimde hiç işime gelmiyor (daha doğrusu, gelmemeli) sana uymak. Nasıl gelsin ki? Senin isteklerin, eşittir, kuralın dışında kalmak. Kuralın dışında kalmak, eşittir, FELAKET!

Ey kandırıkçı Nefsim!

Sonuç;(Hesabım her ne kadar kötü olsa da) iki kere ikinin dört ettiği gibi açık ve net. Ben bunu biliyorum. Bu şartlar altında sana uymam ahmaklık olmaz mı? Ben ahmak mıyım ki sana uyayım?

Ey hasta Nefsim!

Sana şifa verecek bir sıtma gerek. Öyle bir sıtma ki; şiddetli bir titremeyle başlayan. Bedenin titredikçe daha çok örtünecek, örtündükçe de daha çok içine döndürecek.

Hastalık geçip yataktan kalktığında kendini en güzel elbiseye (takva) bürünmüş olarak aynanın karşısında göreceksin.
Tabi eğer eziyete razıysan ve sonsuz kurtuluşu istiyorsan!!!


<><><><>


“Bir sonraki güne bıraktığım işler var. Bir sonraki günün özelliği ne ise, her defasında yeniden yakalayamıyorum o özelliği, bir sonraki güne kalıyor…” Lao müstearlı bir yazarın düşündürücü iki satırı, bende o özelliği yakalayamayanlardanım! Ya siz?

Şehvar okuyucusunu seviyor, inşallah sizlerde onu seviyorsunuzdur. Dergimizin bu sayısındaki yazıları ben çok beğendim, umarım sizde aynı şeyi düşünürsünüz.
Düşünürüm! Düşünürsün!! Düşünürüz!!!


delikız

Hz. Peygamber, bayramı nasıl geçirirdi? / Alıntı

Bayram günleri, büyük sevinç ve neşe günleridir. Bayramlar, insanları kaynaştırıp bir araya getiren en güzel vesilelerden biridir. Bayramlarda, yardımlaşma duyguları artmakta, hediyeleşme ruhu yükselmektedir. Hiç şüphesiz Kurban bayramının müminler nezdinde ayrı bir yeri ve önemi var, zira Kurban Bayramı, Allah'a yaklaşma fırsatı bulduğumuz, O'nun rızası için 'kan akıttığımız' bir bayram günüdür.

İlk Bayram

Ramazan ve Kurban bayramları Hicretin ikinci yılından itibaren anılmaya başlanmıştır. Buhari'nin naklettiği bir hadiste Efendimiz (sav): "Bu günde yapacağımız ilk şey namaz kılmaktır" buyurmuştur. Bu sebeple Bayram günleri, tüm müminler olarak dünyanın her yerinde yaptığımız ilk şey namaz kılmaktır. Ebu Davud'un naklettiğine göre Hz. Peygamber, bayram günlerini 'yeme içme günleri' olarak değerlendirmiştir.

Zilhicce ayı

İçinde Kurban Bayramı'nın da bulunduğu Zilhicce ayı, mübarek ayların en önemlilerinden sayılmıştır. Zilhicce ayının sekizinci gününe, 'Terviye Günü', dokuzuncu gününe 'Arefe Günü', onuncu ve bayramın olduğu güne de 'Nahr Günü' denilmiştir. Ondan sonra gelen üç güne de 'Teşrik Günleri' adı verilmiştir.

Cihaddan sonra en hayırlı amel!
Zilhicce'nin on gününde işlenen ameller, diğer günlerde işlenen amellerden ve yapılan kulluktan daha sevimlidir. Bu on günde tutulacak her oruç bir senenin orucuna denktir. Her gecesini namazla geçirmek de Kadir gecesini değerlendirme gibidir. [İbn Mace, Ebu Davud]

Hz. Peygamber böyle söyleyince, orada bulunan sahabiler: "Ey Allah'ın Resulü! Allah yolundaki cihaddan da mı daha kıymetlidir?" diye sorunca, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Evet, cihaddan daha kıymetlidir. Ancak canını, malını esirgemeden harbe gidip şehid olan kimsenin cihadı daha kıymetlidir." [Buhari, Tirmizi]

Bayram günü eğlenmek doğru mu?

Bayram günleri sevinç günleri olduğu için, bu sevincin açıkça gösterilmesine vesile olacak meşru oyun ve eğlencelere de müsaade edilmiştir. Bu hususta Müslim'de ayrı bir bölüm ayrılmış ve misaller verilmiştir. Bunlardan birinde Hz. Âişe validemiz şöyle anlatır:

"Bir grup Habeşli, bir bayram günü mızrak ve kalkanlarıyla gösteriler yaparken raks eder gibi oynuyorlardı. Peygamber (sav) beni çağırdı. Başımı onun omzuna dayadım. Bu vaziyette onların harp oyununa bakmaya başladık. Ta onlara bakmaktan ilk vazgeçen ben oluncaya kadar..." [Müslim]

Ancak bayramdaki sevincin gaflete ve peşinden günaha dönüşecek kadar taşkınlığa varmaması lazımdır. Eğlence, meşru dairede olmalı ve günah unsurlarını taşımamalıdır. Bayram günleri, Allah'ın kullarına bir ziyafetidir, bu ziyafet gününde en çok O'nu anmak gerekir.

Bayramlaşma nasıl yapılır?

Saadet Asrında Sahabiler birbirleriyle "Bârekâllâhü lenâ ve leküm" diyerek bayramlaşırlardı, yani: "Allah bizden de, sizden de kabul etsin" dedikleri rivayet edilir. Sahabilerin, tokalaştıkları ve musafaha yaptıkları da rivayet edilmiştir.
Bu tebrikleşme bizim dilimizde "Bayramınız mübarek olsun, bayramınızı kutlu olsun, hayırlı bayramlar" gibi sözlerle ifade edilebilir.
[Kaynak: Mehmet Paksu, Mübarek Aylar, Günler ve Geceler]

Hz. Peygamber'in bayram günü

Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; bayram günü erkenden kalkar, abdest alır, misvak ile dişlerini temizler, güzel kokular sürünür ve bayrama en güzel elbisesi ile giderdi.

İbn-i Ömer'in rivayetiyle: Peygamber efendimizin, pamuktan desenli bir hırkası vardı ve onu her bayramda giyerdi.

İbn-i Mace rivayetiyle: Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; Ramazan bayramı günü bir şey yemedikçe bayram namazı için evden çıkmaz ve kurban bayramı gününde de namazdan dönmedikçe bir şey yemezdi.

Dönerken, namaza gittiği yoldan başka bir yoldan dönerdi. Karşılaştığı müminlerle bayramlaşır, onlara selam verir tebessüm ederdi.

Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; bayram günleri bol bol sadaka verirdi. Milligazete

Senin İsmail’in Hangisi? / Ali Şeriati

"Senin İsmail'in kimdir? Veya nedir?

Makamın mı? Onurun mu? Mevkin mi? Statün mü? Mesleğin mi?

Paran mı? Evin mi? Bağın mı? Otomobilin mi?

Ma'şukun mu? Ailen mi?

İlmin mi? Rütben mi? Sanat ve maharetin mi?

Ruhaniyetin mi? Alimliğin mi? Elbisen mi?

Adın mı? Namın mı? Şöhretin mi?

Canın mı? Ruhun mu? Gençliğin mi? Güzelliğin mi?

Ben nereden bileyim? Bunu sen kendin bilirsin.

Her ne ve kim ise onu sen kendin minaya getirmeli ve Kurban için seçmelisin. Ben sadece onun alametlerini sana söyleyebilirim.

Seni iman yolunda zayıflatan, "gitmek"te olan seni "kalma"ya çağıran, Seni "sorumluluk" yolunda şüpheye düşüren, seni kendine bağlayan ve alıkoyan, gönül bağlılığı,mesaj işitmene, hakikati itiraf etmene izin vermeyen, seni firara çağıran, seni maslahatçı izah ve yorumlara sürükleyen ve aşkı,seni kör eden her şey…

İbrahimsin! Ve İsmaili zaafın seni İblis'in oyuncağı haline getirebilir. Hayatında şeref, saygınlık, iftihar ve faziletin doruklarında bir tek şey vardır ki onu elde etmek için zirveden inebilir onu kaybetmemek için bütün İbrahimi kazanımlarını yitirebilirsin:

O İsmailindir. İsmailinin bir şahıs veya başka bir şey olması mümkündür; bir durum bir konum, bir zaaf noktası olması imkan dahilindedir.

Ey "Hakk'a teslim olan", "Allah'ın kulu"!

Hakikatin senden istediği şey, işte budur.

Budur "imanın daveti", "risaletin mesajı".

Bu senin sorumluluğundur, ey "sorumlu insan"!

Ey "İsmail'in babası"!

"İsmail'ini öldür"!

"Kendi ellerinle kurban et"!

Sevgili Dost / Ali Ural

Sevgili Dost!

Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi. Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba insan denince hatırlanıyor muyuz?

Sevgili Dost,
İnsan deyince aklıma, Kur'an'ın kalbi "Yasin" geliyor."Yasin" yani "Ey İnsan!"

Önceki gün her taşına üzüntünün ve acının sindiği bir evdeydik."Yasin" okudum. Oğlunu kaybeden anne, kocasını kaybeden gelin, babasını kaybeden çocuklar ve ağabeyini kaybeden dostum dinliyorlardı beni. Ben taziyeye gelmiştim;ama otuz dört yaşında arkasında dört çocuk bırakarak ahirete göç eden birinin yakınları için söylenebilecek her sözün, eksik ve yetersiz olduğunu bildiğimden, önce sustum,sonra "Yasin" okudum. "Yasin" yani "Ey İnsan"

"Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz. Önden gönderdikleri işleri ve bıraktıkları eserleri yazarız. Zaten biz her şeyi apaçık bir kitap olan Levhi Mahfuz'da sayıp yazmışızdır."(Yasin,12) ayetini okurken Zeyd Bin Sabit'in, Enes Bin Malik'e söylediği şu sözü hatırladım:

"EY ENES BİLMEZ MİSİN ADIMLAR YAZILIYOR!"

Montaigne,"Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim" diyerek, insanın istese de gecikemeyeceği en önemli randevusunu hatırlatıyor. Bunun üzerine ajandalarımızı karıştırıp, böyle bir randevumuz olup olmadığına bakıyoruz: Hayır, böyle bir randevu gözükmüyor. Eliot gibi, ölümün ne kadar çok kurbanı olduğunu çok az hatırlıyor ve çok çabuk unutuyoruz:

"Bir kış sabahının kirli sisi altındaLondra Köprüsünden bir kalabalık seli aktıÖlümün bu kadar çok kurbanı olduğunu düşünmemiştim."

Hz.Ömer her sabah kapısına vurup:

"ÖLÜM VAR EY ÖMER!" demesi için adam tutuyor.

Bize "Kelepir daire var!" diyen emlakçılar nasıl hatırlatacak ölümü. Türümüzün en önemli özelliklerinden olan "hafıza" devre dışı kalmaktan,sadece dostların telefonlarını ezberinde tutmaktan ne zaman kurtulacak?

Sevgili Dost,

Öldükten sonra hatırlayacak mısın beni? Neler hatırlatacak ve nasıl hatırlayacaksın? Bir yıl sonra aklına gelecek miyim? Ya beş yıl sonra?

Montana'nın Choteau Kasabası yerlilerinden 75 yaşındaki Billy Miller, on yıldır her sabah 11'de şehre iner, atını hep aynı yere bağlar, bütün gününü arkadaşlarıyla geçirdikten sonra, güneş batarken evine dönermiş. Günün birinde adamcağız ölmüş, atı da çiftlik arazisinde serbest bırakılmış. Miller'in ölümünün ertesi günü saat 11'e doğru atın şehrin yolunu tuttuğu görülmüş. Saat tam 11'de her zaman bağlandığı yere gelen at, bütün gün orada beklemiş ve gün batarken de çiftliğe geri dönmüş. At,bu günlük programını ölünceye kadar tekrarlamış.

Ah vefa!
İnsan türünün en önemli özelliklerinden biriydin sen. Acaba türümüzün başka hangi özelliklerini kaybettik, acaba hangi özelliklerini taşıyoruz; bir at daha göndersen.

Bu sabah kuş sesleriyle uyanıyorum.

Acaba "İnsan" denince hatırlanıyor muyuz?

Cenazeme Gelir Misiniz? (bir ölüm rabıtası) / Senai Demirci

Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Birden geliverdi değil mi? Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin “az sonra”lar havada asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı. Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları devrildi göğsüne.

Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana giren, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi.

“Daha dün konuşmuştuk ama...” diyorsun. “Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı.“Hiç beklenmedik bir ölüm!” “Vakitsiz” “Erken!” “Sürpriz!”

İşine ara vereceksin bugün... Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım.“Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış” dedin. “Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık.”“Rahmetli...” sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.

İki yakasında da eksiğim İstanbul’un. Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.Hayret!
Ben öldüm bu defa... Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen.

Gitsen de bir gitmesen de bir, bir cenaze olacak cami avlularından birinde...Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp... Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım bu benim.
Başroldeyim.
Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı... Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı... Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı... Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı.... Elbiseleri evden çıkarılacak adamı... Ben oynayacağım.Yatağı soğuk kalacak adamı... Akşam eve dönmeyecek adamı... Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı... Sofrada yeri olmayacak adamı... Adı telefon rehberinden silinecek adamı... Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.... Ben oynayacağım.

Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı... Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı... “Adı neydi... Hani..!” diye yokluğu kanıksanacak adamı... Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı... Ben oynuyorum bugün...Sahnedeyim.Beklerim.En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.

İşte davetiyen:Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan,her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan,her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren,her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan,doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan,kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan,damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan,ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan,sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan,unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen,güzelliğini aynaların kırıklarında arayan,toprağa girmeye üşenen,uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız senai demirci

doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan “her nefis ölümü tadacaktır!” yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır.Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.

Bir Portre

1208 yılında Eskişehir’in Sivrihisar ilçesine bağlı Hortu köyünde doğan (bugün Nasrettin Hoca Kasabasıdır) Nasrettin Hoca, insanlara doğru yolu gösteren, iyilikleri bildiren, doğruya sevk eden kölüklerden sakındıran bir velidir. Bu işi yaparken tabiatı icabı kendisine has bir yol tutmuştur. Böylece hakkın anlatılması ve cemiyetteki bozuk yönlerin düzeltilmesi için, meseleyi halkın anlayacağı bir dil ve üslub ile, gayet manidar latifeler halinde kısa ve öz olarak dile getirmiştir.

Nükteden uzak bir takım fıkraların onunla bir ilgisi yoktur. Manidar latifeleri önce yakın çevresinde şifai olarak dilden dile dolaşmış, sonraları gitgide yayılmış ve zamanla bir takım değişiklilere uğramıştır. Bu sebeple onun olmayan bayağı fıkralar da Nasrettin hocaya mâl edilerek anlatılmıştır.

Yapılan ilmi çalışmalar, onun ilim ve edep sahibi bir veli olduğunu, söz konusu sıradan basit fıkraları söylemediğini açıkça göstermektedir. Ayrıca, Nasrettin Hocanın efsanevi bir kişi değil, on üçüncü asırda Anabolu Selçukluları zamanında yaşamış salih bir Müslüman olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü nükteleri, bir insanın başından geçen gülünç hadiselerin ifadesi değil, görünüşte gülünç, aslında ince hikmetleri dile getiren, düşündürücü latifelerdir. Ayrıca Türk milletinin zeka inceliğini, nükte gücüne en iyi şekilde yansıtan bu nüktelerin belirli vasfı; Allah’ü Tealanın emir ve yasaklarını latif bir üslup ile bildirmesidir.

Nasrettin Hoca fıkraları, batı dillerine de çevrilmiş ve bu dillerde Hoca hakkında mühim neşriyatlar yapılmıştır.
Bu latifelerin toplandığı eserlerden biri Londra British Museum’dadır.




Testi

Nasrettin Hoca, oğlunu çeşmeye gönderecekmiş. Testiyi eline verdikten sonra oğlunun kulağını çekmiş. Sonra da:-Sakın testiyi kırma! diye bağırmış. Bu durumu görenler: -Ne yapıyorsun Hoca Efendi demişler. Çocuk testiyi kırmış değil ki... Hiç suçu olmayan çocuğu ne diye azarlıyorsun Hoca:-Testi kırıldıktan sonra iş işten geçmiş olur demiş.

İLGİNÇ!!!

İlginç!




İnsan ajandasında bir dini toplantı için zaman bulamaz ama dünyalık işler için çok zaman bulur…


































































İlginç!
İnsan konserde ilk sıralarda olmak için çaba sarf eder ama camide ilk sıralarda olmak için çaba sarf etmez…
















İlginç!
Aksine namazın sonunda hemen çıkıp gideyim diye son sıralarda olmak ister…


























İlginç!
İnsan CENNET'e gitmeyi ister ama hiçbir şey yapmadan…





































İlginç!
İnsan her gün birilerinin ölüm haberini alır, ama yine de kendisinin de bir gün öleceğini düşünmez...
























İlginç!

İnsan her gün, çürüyecek vücudunu daha formda tutmak için yediklerine dikkat eder, cildine bakim yaptırır ama asla çürümeyen ruhu ve kurtuluşu için hiç dikkat etmez…















-KIRKAMBAR-

Kısa… Kısa…

İlk vahiy Hira Mağarasında gelmiştir.
Ağaç kovuğunda şehit edilen peygamber Hz. Zekeriyyadır(a.s.)Mısır’a hükümdar olan peygamberin Hz. Yusuf’tur(a.s.)Namaza başlarken elleri kaldırmak Sünnettir.Rumeli Hisarını Fatih Sultan Mehmet, Anadolu Hisarını Yıldırım Beyazıt yaptırmıştı.Miracın en büyük hediyesi 5 vakit namazdır.
Ramazan hicri takvimin 9. ayıdır.Muharrem hicri yılın 1. ayırdır.
Medyen kavmine peygamber olarak Hz. Şuayb (a.s.) gönderilmiştir.



Neden? Niçin? Nasıl?

Suyun Altında Niçin Bulanık Görürüz?

Denize dalıp gözlerimizi açtığımızda etrafı bulanık görürüz ama deniz gözlüğünü takınca her şey netleşir. Anlaşılıyor ki, gözümüzün önünde deniz gözlüğünün içindeki hava olmadıkça, suyun içinde görme işlevinde bir aksama olmaktadır. Gözümüzün dışbükey şeklindeki dış yüzeyi sadece bir mercek görevi görür. Bu mercek olmadan gözümüz ışığı alıp, arka taraftaki retina tabakasına odaklayamaz. Yani gözümüzün dışı bir görme elemanından ziyade, görüntünün ince ayarını yapan basit bir mercektir. Işık, havadan suya veya prizmanın içinden geçerken olduğu gibi, farklı yoğunluktaki cisimlerden geçerken kırılır. Bunu biliyoruz. Gözümüzün yoğunluğu ve dışbükeyliği öyle ayarlanmıştır ki, gelen ışık kırılma sonucunda gözümüzün arkasındaki retinada odaklaşır. Işığın sudaki hızı, gözümüzü geçerkenki hızı ile yaklaşık aynıdır. Ancak suyun yoğunluğu farklı olduğundan buradan gelen ışık, havadan gelecek ışığa göre yoğunluğu ayarlanmış gözümüzde tam kırılmaz, görüntü retinada tam odaklaşamaz ve suyun altında cisimleri flu görürüz. Eğer su ile gözümüz arasına bir cam koyar ve arkasında havanın bulunduğu bir boşluk bırakırsak, sudan havaya geçen ışık oradan gözümüze gelerek normal olarak kırılır ve görüntü de retina da net olarak odaklaşır.



Bunları Biliyor musunuz?

Timsahların dilleri damaklarındadır.
Develerin 3 tane kaşı vardır.
Soğan doğrarken sakız çiğnemek göz yaşarmasını önler.
Bir fil, hortumunda bir defâda 6 litre kadar su tutabilir.
kaptan Cook, Antartika hariç bütün kıtalara ayak basan ilk insandır.
Ortalama bir buzdağının ağırlığı 20 milyon tondur.
Elma, insanları uyanık tutma açısından en verimli kafein kaynağıdır.
Kıta isimlerinin hepsi ayni harfle başlayıp ayni harfle biter.
Bir karınca kendi ağırlığının elli katı ağırlığı kaldırabilir.

02 Ekim, 2009

Şehvar 27 yaşında


KALDIRACIN KUVVETİ DAYANAK NOKTASINDANSA; NEDEN ENDİŞELENELİM Kİ!?.

Hz. Fatıma: Peygamberin Kızı Olmak / Ali Ural

Güneş, yakın yıldızlarını biraz daha yaklaşmaya çağırdı kendine. Sonra abasının kanatlarını açıp şefkatle sardı onları. Olacak gibi değil ama oldu, güneş sisteminin en parlak yıldızları bir örtünün altında toplandılar. Dudakları kilitlendi heyecandan. Nefesleri kalp çekicinin altında şekilden şekle girdi. Işıklarını aldıkları kaynağa bu kadar yakın olmamışlardı hiç. Aynı abanın altında olmak, evrendeki değerlerini yeniden belirlemişti. Yalnız onlar değil, bütün kâinat nefesini tutmuş güneşin dudaklarının kımıldamasını bekliyordu. Ve güneşin dudakları kıpırdadı : " Allahım! Bunlar benim Ehl-i beytimdir; onları kötülüklerden koru ve kendilerini tertemiz kıl!" Bu duayı işiten yıldızlar sevinçle sokuldular güneşlerine. Hz. Fâtıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, Peygamberin abasının altında gülümsediler. Bu âile fotoğrafı, albümlerinin ilk sayfasını süsledi inananların. Zira bu sayfaya bakmadan öteki sayfaları anlamak imkânsızdı. Bu fotoğrafta Son Peygamber; hem baba, hem dede, hem kayınpederdi. Bu fotoğrafta Ali; hem eş, hem baba, hem damattı. Bu fotoğrafta Hasan ve Hüseyin; hem oğul, hem torundular. Bu fotoğrafta Fâtıma; hem anne, hem eş, hem çocuktu.

Çocuktu ve yapılanları anlayamıyordu. Koşuyor ve küçük elleriyle babasının sırtına atılan pislikleri temizlemeye çalışıyordu. Nasıl yaparlardı bunu! Hem de Kâbe'nin karşısında secdedeyken! Ondan daha temizi yokken nasıl yaparlardı! Fâtıma, babasının mübarek sırtına konulan deve işkembesini tuttuğu gibi fırlattı müşriklere. Son Peygamber namazını bitirip ellerini göğe kaldırdı. "Allah'ım Kureyş'i sana havale ediyorum!"dedi üç kez. Sonra sarıldı Fâtıma'ya. " Babasının Anası" diye sevdiği cana. Öptü yanaklarından, başını okşadı. Fâtıma ne kadar başkaydı! Peygamberlik gelmeden bir sene önce vermişti Yaradan onu. En küçük kızıydı Nebî'nin. Aydınlık yüzlü bir kız! Bu yüzden "Zehrâ" dendi ona. Sonra büyüdü, genç kız oldu. İffetli bir kız! Bu yüzden "Betül" dendi ona.

Betül'ü eş olarak istediler Son Peygamber'den. O Ali'ye layık gördü. Hz. Ali, Bedir Savaşı'nda ganimetten payına düşen zırhı satarak mehrini verebildi Hz. Fâtıma'nın. Çeyize gelince, hiçbir gelin onun kadar kanaatkâr olmadı; içi hurma lifi doldurulmuş deri bir yastık, iki el değirmeni, deriden yapılma iki su kabı... Bu kaplarla su verecekti birer yıl arayla dünyaya gelen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e, bu kaplarla Uhud'ta gazilere su taşıyacaktı. Ne müthiş bir gündü o! Yalnız beraberindeki on hanımla beraber su ve yiyecek taşımıyor, hemşirelik de yapıyordu o büyük sınavda. Bir zamanlar babasının sırtını temizlemeye çalışan küçük eller büyümüş, bu kez babasının kanını dindirmeye çalışıyordu külle.

Rasûlullah'ın göz bebeğiydi o. Kendisini her bakımdan örnek alan, konuşmasıyla, hayasıyla, yürüyüşüyle bir peygamber kızı olduğunu gösteren Fâtıma'nın üzerine titrerdi Allah'ın elçisi. Yolculuğa çıkarken biraz daha fazla görebilmek için en son onunla vedalaşır, yolculuktan döndüğünde ise özlemle ilk olarak ona koşardı. Fâtıma'yı görmek "sevinç" demekti Son Peygamber için. Evine geldiğinde ayakta karşılardı onu.

Can parçasının yanaklarından öper, sonra elinden tutup kendi yerine oturturdu. Fâtıma'nın evini ziyaret etmek ise ayrı bir sevinçti O'nun için. Çünkü o evde damadı Ali, torunları Hasan ve Hüseyin de vardı. Hepsi yarışırdı Muhammed (sav) muhabbetinde. Her seferinde damadıyla kızının arasına oturur, yalnız kaldıklarında "Beni daha çok seviyor!" diye tatlı tatlı çekiştiklerinden haberdar dengeyi sağlardı aralarında.

Hz. Peygamber her işte bir orta yol, bir denge gözetirdi. Sevgisi hiçbir zaman adaletine gölge düşürmemişti. "Kızım Fâtıma bile yapmış olsa uygularım," diyerek sosyal statüsü ne olursa olsun insanlar arasında ayrım yapılmasına karşı çıkar, hukukun üstünlüğünü savunurdu. Sevgili kızı ve damadının bir hizmetçiye ihtiyaç duyduklarını söylemeleri üzerine, bu isteklerinden kendilerinden daha yoksul olan "Ehl-i Suffe" adına feragat etmelerini talep etmiş, bunun yerine yatmadan önce her gece otuz üçer defa "Sübhanallah", "Elhamdulillah" ve " Allahuekber" demelerini salık vererek, bunun bir hizmetçiden daha çok kendilerine yardım edeceğini hatırlatmıştı.

Ah ayrılık vaktinin geldiğini can parçasına nasıl da hatırlatmıştı! Kur'ân-ı Kerîm'i Cebrâil (a.s.)'la yılda bir kez karşılıklı okuyorlardı ama son sene iki kere bir araya gelmişlerdi. Ayrılığa bir işaret sayılabilirdi bu. Hz. Fâtıma bu sözleri duyar duymaz gözyaşlarına boğulmuş, bunun üzerine Hz. Peygamber, kendisine ailesinden ilk olarak onun kavuşacağını söyleyerek teselli etmişti onu. Ölümle teselli olur mu! Kavuşulacak olan Son Peygamberse olur elbette. Ah nasıl üzülmüştü ayrılık vaktine Fâtıma! Ah nasıl sevinmişti adı "ölüm" olsa bile buluşma vaktine...

"Fâtıma benim parçamdır," demişti Hz. Peygamber. Hastalığı ağırlaşıp parçasından ayrılma vakti yaklaştığında Fâtıma "Ah babacığım! Vay babamın başına gelenler!"diyerek gözyaşı dökmeye başlamış, Kâinatın Efendisi, "Bugünden sonra baban hiç dert çekmeyecek güzel yavrum!" diye son kez teselli etmişti onu. Sonunda vakit gelmiş, gözler yeniden yaşlarıyla birleşmiş can parçasının dilinden şu sözler dökülmüştü: "Babacığım Rab Teâlâ çağırdı ve hemen koştun! Firdevs cenneti senin yurdundur şimdi! Cebrâil'e teslim ettik seni!" Ah sevgi! Neler söyletiyor Fâtıma anamıza definden sonra: " Rasûlullah'ın üzerine çarçabuk toprak atmaya eliniz nasıl vardı! Nasıl razı oldu gönlünüz!" Hz. Fâtıma'nın gönlü uzun bir ayrılığa razı olmadı. Babasının müjdesi bu sözleri söyledikten beş buçuk ay sonra gerçekleşti. "Fâtıma benim bir parçamdır. Onu sevindiren beni sevindirmiş, onu üzen beni üzmüş olur," demişti Nebî. Aylar binek olup taşımıştı Fâtıma'yı Ramazan'a. Ve Ramazan'da parça aslıyla bütünleşmişti.

Mantıku't-Tayr / Ferudiddin Attar

“Rızkını arayan bir sinek dolaşıp dururken bir köşede duran bal küpünü gördü. Balın arzusuyla gönlü elinden gitti. Coştu, köpürdü, feryada başladı; 'Nerede bir er ki' dedi, 'Benden bir arpa alsın da o küpe atılmamı sağlasın. Vuslat böyle meyve verir mi bir daha? Baldan daha iyi ne var ki dünyada?'

Birisi sineğin muradını yerine getirdi. Küpün ağzını açtı, sinek de aralıktan içeri süzülüverdi. Fakat bala konmasıyla yapışması bir oldu. Kurtulmak istedikçe daha çok yapıştı sinek, sıçramaya çalıştıkça daha fazla daldı.

Feryat etti: 'Beni bu bal kahretti, zehirden beter oldu. Demin bir arpa verdim, şimdi iki arpa vereceğim. Yeter ki birisi çıksın da beni şu beladan kurtarsın.' Bu vadiye aklı başında olan erden başkası girmemeli. Giren de bir an bile aylak durmamalı.

Ey gaflet içindeki gönül, kalk! Bu aşılması güç vadiyi aş. Uç, kol kanat aç, candan gönülden alakanı kes. Çünkü bu yola canla, gönülle giren gafildir. Sen de gafil olma! Canını yola saç, gönlünü feda et. Yoksa istisna ile işi değiştirirler.”


***

“Bir gece pervane böcekleri toplanmış, bir mumu nasıl bulabileceklerini tartışıyorlardı. İçlerinden biri dedi ki: 'Hepimiz birden gidip boşuna yorulmayalım. Birimiz gidip mum bulsun, sonra bize gelip haber versin.'

Bir pervaneyi seçip gönderdiler. Gönderdikleri pervane böceği uzakta bir köşk, köşkün içinde de apaydın bir mum gördü, döndü geri geldi. Gördüğü, anladığı kadarıyla mumu anlatmaya çalıştı.

O topluluğun içinde yaşlı bir pervane de vardı. Gönderilen pervaneyi kınadı, 'Senin mumdan haberin bile yok' dedi.

İkinci bir pervaneyi gönderdiler. Bu seferki, kendini muma şöyle bir attı, sonra etrafında dönüp geri geldi. Mumdan bahsetti, ona nasıl kavuştuğunu anlattı. Yaşlı pervane onun da sözünü kesti; 'Azizim, senin bu anlattığın da mum değil. Sen de öbürüne benziyorsun, anlamadığın şeyi nasıl anlatacaksın?'

Son gönderdikleri pervane ise mumu görünce sarhoş oldu adeta. Sevinçle ateşe atıldı, ateş tepeden tırnağa sardı onu. Bütün vücudu kıpkırmızı oldu. Diğerlerini kınayan yaşlı pervane uzaktan mumun bu pervaneyi onurlandırıp kendi rengine boyadığını görünce, 'İşte bu işi yalnız o başardı' dedi. 'Kim nerden bilsin, mumdan yalnız onun haberi var.'

Bu dünyada gerçeği bulan; her şeyden vazgeçen, dünyadan bihaber kişidir. Sen de candan, cisimden uzaklaş ki canana yaklaşasın.

Başörtüsü Teferruat mıdır? / Esad Coşan

Başörtüsü teferruat değildir, Allah'ın emirlerinden bir emirdir. Allah'ın emirlerinin hepsi muhteremdir.

İslâmî ölçülere göre kapanmayan, sadece namaz kılarken örtünen ve buna rağmen kalbim temiz diyen hanımlar için öğüt verip, tavsiyede bulunur musunuz?

Kalbin temizliği kuru bir iddiadır. Kimsenin kalbi temiz değildir, nice fitne fesat düşünceler vardır. İnsan yalnız kaldı mı, neler getirir şeytan aklına... Öyle kalp temizliği, palavradır. Kalp temizliği lafla olmaz.

Kalbin temizliği ahlâkla olur, ibadetle olur, tâatle olur. Onun için, "Benim kalbim temizdir." demek yetmez. Namaz kılarken örtünüyormuş, namaz kılıyormuş; güzel... Namaz kılmak iyi bir şeydir. Demek ki, iyi bir şeyi yaparken örtünüyor. O halde, namaz kılarken örtünüp de sair zaman açınmak yanlıştır. Allah'ın emrini tutması lâzım, kapanması lâzım!..


Peki, kapanmıyorsa ne olacak?

Ordan sevap alır, burdan günah alır. Sevabı günahı ahirette tartılır, nereyi kazanmışsa oraya götürür. Ama sanırım ki, iyi bir sonuca götürmez. Çünkü bu iş şakaya gelmez, tezatlı hayat olmaz. İnsan müslümanlığı tam uygulamalı! İslâm'ı bir bölgede uygulamak, diğer bölgede uygulamamak; İslâm'ı bir zamanda uygulamak, öteki zamanda uygulamamak olmaz. Camide müslüman, dışarda değil; ramazanda müslüman, çıkınca değil; Türkiye'de müslüman, Avrupa'da değil... Böyle şey olmaz! Her yerde müslüman olacak insan, her yerde iyi kul olacak.

Örtünmenin şekli: Şeffaf olmayacak, altı görünmeyecek... Bol olacak, uzuvları belli olmayacak... Altı görünürse sayılmıyor, uzuvları belli olursa sayılmıyor.

Kimisi çok güzel bol manto giyiyor, abâye giyiyor... Başını çok güzel örtüyor. Başından omuzuna başörtüsü güzelce örttüğü için, ne boynu görünüyor, ne başka bir yeri belli oluyor. Çok güzel kıyafet oluyor. Bunların hepsi güzeldir.

-Bekleme Odası- / Hikaye

Özel şoförüyle işine gidiyordu; yine sabah, şehir, trafik, yine yoğun iş temposu, gün, hafta ve aylarının içindeydi. İyi kullanılan vakit onun için kolaylaşıp, genişliyordu. Belirli bir düzene girmiş, sürekli yapılan işten sıkılmıyor haz alıyordu. Çalışmak; para ve zenginliğin dışında, gün içinde yaşanan bir meditasyon, akıl ve gücün varlığını hissetmekti. Yarına bırakılmış işi, ertelenmiş randevusu olmazdı. Dakikası aksatılmayan böyle bir hayatın karşılığı da elbette ki başarıydı. Rahat lüks otomobil, havalı laci takım, kol düğmeli beyaz gömlek, tozun yanaşamadığı ayakkabılarda bu kazancın yalnız görünen kısmıydı.
Şoförün gözü yolda ve dikiz aynasındaydı. Önce sarının ardından kırmızının yandığını gördüğünde ayağını frene uzattı.

Otomobilin geniş ve rahat arka koltuğunda, elbette ki trafikle değil elindeki dosyalarla meşguldü. Başını kaldırdığında, pencerenin önündeki şehri ve sabahı gördü. Güneş evleri bakıra boyamış, kor halinde denize akıyordu. Balıkçıların sırtları iki büklüm, oltalarının ucuna takılmışlardı. Geceden kalma sis geldiği yere gidiyor, simitçi susam kokulu kahvaltı sunuyordu.

İşini unutmuş bu sıcak hayatı seyrederken, yataklarını ve rüyalarını özleyen dalgın yüzler arasında, gözlerinin ta içine bakan dilenciyi fark etti. Kaldırımda, elleri iki yana salınmış, öylece duruyordu. Kılığına uymayan dik duruşu, yüzünde korkusuz bir ifade vardı. Gözleri ne kadar derin ve karaydı, sanki kendisini, arabasının penceresinden çekip içine alacakmış gibi.

Delikanlı kararlıydı, hiç gözünü kaçırmıyor, elini uzatmak için en uygun anı bekliyordu. Adam sinirli ve tedirgindi. Ansızın nereden çıktığını düşünürken, ondan önce davranıp gardını aldı. Umursamaz başını çevirip dikiz aynasından şoföre işaret etti. Genç elini uzatırken, araç hızla uzaklaşıyor ve lamba da hâlâ kırmızı yanıyordu.

<><><><><>

Arabadan indi. Görevli, binanın kapısını açıp onu buyur etti. Karşılaştığı arkadaşlarıyla selamlaşıp asansöre yöneldi. On birinci kata çıkacaktı. Asansör geldi, adam kabine girdi. Düğmeye bastı. Önce dış kapı, ardından iç kapı kapandı.
Zihni yine meşguldü. Saatine baktı. Toplantıdan önce hazırlık için biraz vakti vardı. Ondan sonra ki randevusunu düşünürken asansör birden durdu. İçeri birinin gireceğini düşündü. Kapıya baktı, kimse yoktu. Gösterge beşinci kattı gösteriyordu. Sonra yine hareket etti. Çantasını öbür eline geçirirken söylenmeyi ihmal etmedi. On birinci kata geldiğinde, aceleyle çıkıp, ofisine yöneldi. Asansörün kapısı kapandı.

Ortalık bir anda zifiri karanlık oldu. Aydınlığa alışmış olan gözleri, hiçbir şeyi seçemedi. “Elektrik mi kesik? Biri ışığı yaksın,” dedi. Ama hiç ses yoktu. Gündüz vakti koridorun bu kadar karanlık olmayacağı aklına geldi. Geriye döndü. Asansör düğmesinin kırmızı ışığını gördü. Ok işareti yukarıyı gösteriyor ve meşgul yazıyordu. Bodrum katına inmiş olduğunu anladı. Nasıl böyle bir hata olmuştu. Kendi kendine söylendi.

Çağrı düğmesine bastı. Birazdan yukarı çıkacağını ve işine koyulacağını düşündü. Fakat kırmızı renkteki sayılar sürekli artıyordu. Beş, altı, yedi, durdu. Adam, asansörün aşağı ineceğini düşünerek sevindi, ama ok işareti yine aynı yönü gösteriyordu. Sekiz, dokuz, on.

Asansörden hayır yoktu. Merdiveni ya da bahçe kapısını kullanıp bir an önce buradan çıkmak aklına geldi. Arkasını dönüp sonsuzmuş gibi görünen karanlığa baktı. Az önceki güneşli havanın aydınlığı bir an yüzünde yansıdı. Ayağını sürüyerek bir adım attı, sonra ikincisini. Ellerini uzattı. Boşluğu, bir cisim gibi kavramaya çalışan ellerinin soğukluğunu hissetti. Karanlık kendisini içine almış, her tarafına nüfuz ediyordu. Bataklık gibiydi, bedeninde ağırlığını hissettiriyordu. İlerledikçe sanki daha derine gidecekti. Ağır bir rutubet kokusu vardı. Bu kara balçık vücudunda terleten bir nöbete dönüşüyor, yapışkanlığını yavaş yavaş arttırıyordu. Çıkışı ararken saklamaya çalıştığı korkuyu bir yerlerde bulmaktan çekiniyordu. Sağ taraftan hafif bir serinlik geldi. İleride bir çıkış olabileceğini düşündü. Yürümeye çalıştı ama ayağı takıldı. İsteksizce sol tarafa döndü. Zihninde, sıkıntı, korku ve sesi duyulmayan bir çığlık aktı. Karanlık bedenini sıktı.

Şimdi arkadaşları işe koyulmuş, geç kalmasını da, saatin çalmayışına ya da trafiğin sıkışıklığına yoruyor olmalıydılar. Böyle bir şeyin olduğu (kendisi de dâhil) hiç birinin aklına gelmezdi.
Gözü patronunun yerinde olan yardımcı, onun yokluğundan yararlanıp, işe el atmış mıydı? Bugünkü toplantıya yoksa o açık göz mü gidecekti? Kimsenin onun yerini almasına izin veremezdi. Hemen buradan kurtulup, işinin başına dönmeliydi. Asansör niye gecikmişti? Neden burada olduğunu fark edip yardım etmiyorlardı?
Fazla abarttığını düşünüp sakinleşmeye çalıştı. Bir hata yüzünden bodrum katına inmişti ama birazdan yukarı çıkacaktı.

Kolundaki saate baktı. Yine aynı şeyi gördü. Karanlık. Ne kadar vakit geçmişti. Şu anda zaman; kapkara bir sise dönüşüyor, sanki ilerledikçe de duracak sınırı bulamıyordu. Asansöre yöneldi. Orada azıcık da olsa ışık vardı. Kırmızı okun ne yönde olduğunu uzaktan seçemedi ama yaklaşınca aşağıyı gösterdiğini gördü. Sevinçten haykırdı. Sesi, zifiri karanlığı bir an için aydınlattı. El yordamıyla bulduğu düğmeye sürekli basıyordu, hadi hadi. Asansör geldiğinde, gerçek olmayan bu karabasandan kurtulacaktı. Üç, iki, bir, zemin. Durdu. Adamın nabzı hızlandı, yalnız onun sesi vardı. Bir de asansörün. Ok işaretine baktı. Yukarı mı? Aşağı mı? Hangi yöne gidecekti.
Ter boğazına dayandı. Eli düğmenin üzerinde kaldı. Başını önüne eğdi. Bekledi. Gözü mü kararmıştı? Yoksa bir süredir gördüğü şeyi mi görüyordu. Başını kaldırdığında kafası şiddetle bir şeye çarptı.

Azıcık ışık. Sonra biraz daha. Sonra gözünü kamaştıran bir ışık. Asansör geldi. Kırmızı ışıkta gördüğü delikanlı ona elini uzatıyordu. Hayır, hayır!!! İstediğini almış, elini geri çekmişti. Şimdi karanlık bekleme odasında, sürekli ertelenmiş işlerin ağır dosyasıyla tek başınaydı.



Delikız

Putların Züleyhan Olacak / Meryem Rabia

"Kork Putların Ellerinde Patlamasından!"
İşin bitince yediğin putlar başını yiyecek bir gün!
Bir gün hiç bitmeyecek gibi çiğnediğin yollar sona çıkacak!
Kaçacak delik arayacaksın!
Ama bulamayacaksın!
Koca bir delik olmak isteyeceksin!
Kendi deliğinde kaybolmak isteyen!
Kuyulara attıkların gelecek birer bir birer!
Sıvamaya çalıştığın güneş yakacak seni!
Elindeki balçığı yüzüne çalıp kaçacaksın!
Ama yine de tanınacaksın!
Yanacaksın!
Emrinde kul olduklarını bulamayacaksın!
Allah'ın kulları haklarını alacak senden!
Putların ellerinde patlayacak!
Putların Züleyhan olacak!
Ama sen Yusuf değilsin adamım!
Mıhlanıp kalacaksın!
Mazallah demeye dilin yetmeyecek!
Ağzında çiğnediğin dil bile seni yerecek!
Yenileceksin!

BİR 7.65 'LİĞİM BİLE YOK / Hakan Albayrak

yaşasın konfederasyon!
yaşasın kamçılar ve köleler!
çünkü siyahları sevsem de,
lincoln’un bir yalancı olduğunu biliyorum.
dengeler adına vuruldu kim vurulduysa
çiftçiler, marilyn monroe, bağdat
dengeler adına bırakıldım kendimle başbaşa
burada şehremini’de
ve bir hallaç pamuğuna dönüşmüş olarak.
kimim ben
nerden gelip nereye gidiyorum
bunun ne önemi var
mossad besliyor kafka’yı
zen’i amerika finanse ediyor
çünkü hepimizi uyuşturup,
ortadoğu’yu ateşe vermek istiyorlar.
ikilem
üçlem ve dörtlemler
alternatif çöplüğüne döndü üçüncü dünyanın beyinleri
“hiç akletmez misiniz”
hayır etmeyiz!
felsefenin soysuz çarkına teslim ederiz ayetleri
öyle büyüttük öyle büyüttük ki felsefeyi
eylemi de aldı içine
eylemi aldı bizden
ve ateşler içre bağdat’ın orta yerinde,
çırılçıplak kalakaldık işte
dengeler adına silahsız
dengeler adına şahsiyetsiz
miskin, geveze, entelektüel…
dengeler adına vuramadı kim vurmadıysa
dengeler adına şair yaptılar bizi.

Kıssadan Hisse

Rivayete göre Sultan Mahmut, sık sık kıyafet değiştirip halkın arasına karışır ve memlekette neler olup bittiğini anlamaya çalışırmış.Bir akşam uğradığı bir kahvede, ak sakallı çaycıya herkesin Tıkandı Baba diye hitap ettiğini duyunca merak etmiş ve bu adama neden Tıkandı Baba denildiğini öğrenmek istemiş.

Biraz ısrardan sonra da Tıkandı Baba anlatmış; Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benim ki de akıyordu ama az akıyordu. 'Benim ki de onlarınki kadar aksın' diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.

Bu sefer içimden ‘Onların ki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın’ dedim ve uğraşırken musluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı.Ben yine açmak için uğraşırken birden Cebrail göründü ve bana ‘Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık’ dedi. O gün bu gün adım ‘Tıkandı Baba’ ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyorum.

Tıkanı Baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına
‘Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca bu işe devam edeceksiniz’ diye talimat vermiş.

Sultan Mahmut’un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı Baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis ‘uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim' diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken ‘Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim’ diyerek, işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya ‘Taze baklava, güzel baklava!’

Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Sıkı bir pazarlıktan sonra anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın.

Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi ‘Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım’ demiş.

Tıkandı Baba da ‘Peki’ demiş ve anlaşmışlar.Bir ay boyunca, Tıkandı Baba’ya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı Baba’dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ‘Hele şu Tıkandı Baba'ya bir bakalım, nicedir?’ deyip Tıkandı Baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş.

Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim Tıkandı Baba eskisi gibi darmadağın. Sultan ‘Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?’ diye sormuş. ‘Geldi sultanım’
‘Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?’ Efendim her gün gelen tepsiyi bir Yahudi'ye satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım’
Sultan şöyle bir tebessüm edip ‘Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benimle gel’ deyip almış ve onu hazine odasına götürmüş.
‘Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar altın gelirse hepsi senindir’ demiş.

Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan ‘Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar’ demiş ve askerlerden birini çağırıp ‘Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş seçsin, o taşı ne kadar uzağa atarsa oraya kadar olan araziyi Baba’ya verin’ demiş.Padişahın adamları Tıkandı Baba’yı alıp Üsküdar’a götürmüşler ‘Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım’ demişler.

Baba ‘Niçin?’ diye sormuş.
Askerler ‘Hele sen bir beğen bakalım’ diye ısrar etmişler. Baba ‘şu yamuk, bu küçük’ derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline ve ‘Ne olacak şimdi?’ diye sormuş
Askerler ‘Baba sen bu taşı atacaksın ve ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını Padişahımız Efendimiz sana bağışlayacak’ diye anlatmışlarTıkandı Baba taşı başının üstüne kaldırmış ve tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Babacık da düşüp oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Padişah, o meşhur sözünü söylemiş, ‘Vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmut!’

İtikaf Sünnetini Unuttuk mu?

“İtikafa girmek” ibadeti günümüzde gençliğin zihninde bir şey uyandırıyor mu acaba?
Sözlük anlamı olarak, bir şeyin üzerinde durmak ve onu bırakmamaktır İtikaf. Peygamber Efendimiz, Ramazan'ın son 10 gününde itikafa girerdi. Ve bu adeti vefat edene kadar sürdü.


Nedir İtikaf?

İtifak bir sünnettir. Senenin bütün günlerinde yapılabilecek bu ibadet, Ramazan ayında özellikle de son 10 gününde yapılması daha evladır. Son 10 gününde yapılmasının ayrıca bir sebebi de bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi'nin bu süre zarfı içerisinde yer almasıdır. Kadir Gecesi'nde yapılacak amelleri düşünürsek İtikaf ile birlikte daha da görkemli bir hal alacaktır.


İtikaf Adabı nedir!?

1. İtikafa giren kişinin ibadetle, Kur'an okumakla, ilimle meşgul olması gerekir. Çünkü bu eylemler, itikafın amacını teşkil etmektedir.2. Oruç tutulması gerekir. Zihni toplamaya ve kalbi saflaştırmaya oruç, ilaç gibidir.3. Cuma kılınan bir mescid olması gerekmektedir. Ama hiç olmadı evde de olur.4. İtikaf esnasında konuşmak gerekir. Konuşulursa hayırdan başka bir şey konuşulmamalıdır.



Peygamber Efendimizin bu güzel sünneti, zaman geçtikçe unutulmaya başlandı. Daha doğrusu son zamanlarda pek görmediğimiz bir ibadet halini aldı. Ramazan ayı güzelliklerinden olan İtikaf, Teravih namazı kadar değer bulamıyor malesef. İnsanların zamandan şikayetçi olduğu günümüzde, zamanın en güzel en anlamlı şekilde geçirebileceği İtikaf, inşallah bir Ramazan hakettiği değeri bulur.

Kırkambar

Biliyor musunuz?


Namazda iftidah tekbirinin hükmü farzdır.
405 yıl hiç durmadan Kur’an okunan yer, Topkapı Sarayı, Hırka-i Saadet dairesidir.
Hz. Musa (a.s.)’ın kayınpederi Hz. Şuayb (a.s.)dır.
Namazda ilk tahiyyatta oturmanın hükmü vaciptir.
Peygamberimizin mübarek cenazesini Hz. Ali yıkamıştır.
Mısır’a hükümdar olan peygamber Hz.Yusuf (a.s.)dur.
Allah (c.c.)’ın hoşuna gitmeyen helal boşanmadır.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in İstanbul’da yatan sahabesi Ebu Eyyub El Ensardir.
Hz. Yakup (a.s.)’ın lakabı İsraildir.
Felak ve Nas surelerinin ortak adı Muavizeteyndir.
“Adalet mülkün temelidir” sözü Hz. Ömer’e aittir?




Neden? Niçin? Nasıl?



Fotoğraflarda gözler niçin kırmızı çıkıyor?
Geceleri flaşla çekilen fotoğraflarda genellikle gözler kırmızı çıkar. Peki fotoğraftaki güzelliği bozan bu olay nasıl olur? Niçin her zaman olmaz? Niçin gündüzleri flaşla çekilen fotoğraflarda olmaz? Gözümüz iç içe geçmiş üç tabakadan oluşur. En dışarıdaki gözümüzü koruyan ve göz akı da denilen sert tabakadır. İkincisi, kan damarlarından meydana gelmiş ve ortasında göz bebeğinin bulunduğu damar tabakadır. Bu damarlar sayesinde fazla ışıkta göz bebeğimiz küçülür, karanlıkta ise daha çok ışık alabilmek için büyür ama bu hareketi oldukça yavaş yapar. Üçüncü tabaka da retina adı verilen, ışığa duyarlı kılcal damar ağlarından oluşan ağ tabakasıdır.Köpek, kedi, geyik, karaca gibi hayvanların gözlerinin arkasında, yani retinalarında ayna gibi, yansıtıcı özel bir tabaka .vardır. Eğer karanlıkta gözlerine el lambası veya araba farı gibi bir ışık tutarsanız, bu ışık gözlerinin içinden yansır ve gözleri karanlıkta pınl pırıl parlar. İnsanların gözlerinin retinasında ise böyle bir yansıtıcı tabaka yoktur. Fotoğraf makinesinin flaşı çok kısa bir zamanda çok kuvvetli bir ışık verir. Gözbebeğimiz ise bu kadar kısa zamanda küçülmeye fırsat bulamaz. Işık doğrudan retinaya ulaşır ve oradan da doğrudan kılcal damarların görüntüsü yansır. İşte flaşla çekilen fotoğraflarda görülen bu kırmızılık retina tabakasındaki kılcal damarların görüntüsüdür.

01 Ağustos, 2009

26. Sayısıyla "Şehvar" Karşınızda

"bir göl nasıl uyandırılır bilmem
neresine dokunulur bir taş atsam korkup sıçrar mı
bilmem bir göl nasıl uyandırılır" / Ali Ural


Editören:

mine: üzgünüm
hoca: neden
mine: iki satır bir şey yazamıyorum
mine: dergi için
hoca: yazabilirsin
mine: yazmasam olur değil mi?
mine: dergi hazır zaten
hoca: hımm
hoca: sunuş falan yazılacak
mine: evet
mine: ondan söz ediyorum
mine: yazamadım diye
hoca: :)
hoca: olmaz öyle şey
mine: olmaz dimi?!!!

Hoca için olmaz demesi kolay, bende biliyorum olmadığını, iki üç kelime dâhi olsa yazmam gerektiğini ama yazamıyorum işte. Yazmak konusunda istekli fakat gayretli ve başarılı biri değilim. Yazabilmek için çok uğraşıyorum. Karşımda, beni nasıl dolduracaksın der gibi duran bu ter temiz beyaz sayfadan nasıl korktuğumu anlatamam. Kelimeler bana, kaşlarını çatmış, haylaz bir çocuk gibi davranırken, ben onlarla, dost olup güzel bir oyun kurmak için uğraşıyorum. Bu haylaz çocukla anlaşıp hiç olmazsa bir sunuş falan yazabilsem...

Yazar İbrahim Paşalı dergimiz için “küçük, istikrarlı ve ‘net’ olan şeyler daima daha etkilidir” demişti. Neredeyse onuncu yılını doldurmuş olan dergimiz, Rabbimin izniyle bu iltifatı hak ettiğini sanırım gösterdi. Yazılarını kullandığım değerli yazarlarımızın da rızasıyla inşallah yoluna devam edecek. Her sayıda olduğu gibi, yine severek hazırladım. Beğenerek okumanız dileğiyle.

Merhaba Ey! / Gökhan Özcan

Her yıl rahmet mevsimi geldiğinde, aslında hayatın çekirdeğini bile doldurmayacağına kani olduğum gündem kalabalığını elimin tersiyle itip bir “Ramazan karşılaması” yazmaktan büyük keyif alıyorum. Ramazan ayının gelip hayatımın merkezine yerleşmesinden, gündelik alışkanlıklarımı elimden alarak canımı acıtmasından da gayet memnunum. Hiç sağa sola sapmadan gerçeği bodoslama söyleyeceğim: Oruç tutmak zor geliyor. Bu zorluğu aşarak, nefsin mızıldanmalarına kulaklarımı tıkayarak oruca merhaba diyebilmeyi çorak hayatım için bir rahmet ihtimali olarak görüyorum, hakikaten serinliyorum. Zamane insanlarından biri olarak canımı yakan her ihtimalden bir serinlik umuyorum. Çünkü bu zamanda yaşayan insanların canı hiç acıtılmamaya ayarlanmış durumda. Acımayan canın canı olur mu hiç? Acımayan can, can olur mu?

Allahtan hayatın zembereğinin boşaldığı bu zamandan öncesine dair izler var zihnimde. O hatıraların hafızamda bıraktığı buruk tad olmasa bugünlerin sarhoşluğuna kapılıp gitmemi ne engelleyecek? Ruhumu hiç bırakmadan huzursuz eden bütün evvel zaman sıkıntılarına şükürler olsun. Yalanı dürtükleyen hakikate hamdolsun. İhtiras düzenine taş koyan mübarek rahmet ayına selam olsun. Yoksa kaybolup gideceğiz biz kıyametin bu en sığ provasında. Hilali görmeye devam eden bir yeryüzünden umut kesilmez. Kurumadı demek ki henüz tutunduğumuz dal. O zaman varolsun nefislere sıkıntı veren mübarek ay... On bir ayın kurtarıcısı... İrkilme ve yeniden şekillenme mevsimi... Hayatı geri yaşayıp ana rahmine geri dönme zamanı... Kıvrılarak can tohumuna, varlığı yeniden öğrenme zamanı...

Canın bütün arzuları, bütün açlıkları, bütün hırsı, şehveti kolordularını gönderirken üstümüze, bir fısıltıyla bu koca yalana direnebilme gücünü otuz gün otuz gece hissedebilme zamanı. Otuz gün otuz gece süren eza cefa şöleni... Varız, buradayız, acıkıyor yalanın her türlüsüne ruhumuz, arzularımız zorluyor gemlerini, ama buradayız, ayaktayız, kuruyan dudaklarımızla dualar fısıldıyoruz.

İşte bu bizim en güçlü zamanımız. Biz burada hayata değil sadece, zamana, zamanın üstümüze yığdığı ağır kire, koca yalana direniyoruz. Üstümüze bulaşan pisliğe bakmadan Allah'a sığınmaya sığınıyoruz. Dünyada gidilecek hiçbir yere gitmeyerek gidilecek en sahih kapının, rahmet kapısının eşiğinde toplanıyoruz. Avuçlarımızı açıp bekliyoruz. Beklemeyi başarmak bile, aceleci ruhlarımıza karşı kazandığımız bir büyük zafer... Durup beklemek, geceleri imsak vaktini, akşamları iftar vaktini, anların içine gizlenen rahmet vaktini...

Rızkın boğazın düğümlerinde kazandığı lezzete merhaba diyoruz. Rahmete dikilmiş gözlere merhaba diyoruz. Gökyüzünü dolduran kandillere merhaba diyoruz. Hayr için alınan soluklara merhaba diyoruz. Sabrın, metanetin, teslimiyetin insan kılığına girip sokaklarda dolaşmasına merhaba diyoruz. Vicdanları dolduran engin muhasebeye, yanlışı mahkum eden pişmanlıklara merhaba diyoruz.

Merhaba diyoruz on bir ayı şereflendiren bir aya, zamanın boynundaki emsalsiz gerdanlığa merhaba diyoruz. Merhaba ey şehr-i Ramazan! Merhaba ey nefsimin huzurunu kaçıran huzur! Merhaba ey yalandan kurtarılmış zaman! Merhaba ey! Yeni Şafak Gazetesi

Gülmek için Kral Ağlamak için Filozof / Ali Ural

Taş suya düştü, iç içe geçmiş kadife halkalar yayılıyor yüze; tebessüm bu! Taş suya düştü ve azgın dalgalar kıyılarını dövdü çehrenin; kahkaha bu! Tebessümle kahkaha ne kadar yakın birbirine, tebessümle kahkaha ne kadar uzak...

Doğduğu zamanlarda tebessüm ediyordu Doğu, Batı hiç vazgeçmedi kahkahadan. Sırf bu yüzden perdeler diktirdi kahkahaları giydirmek için. Alkışlattı onu. Ciddiyet kadar komik bir şey yoktu! "Ciddi Olmanın Önemi" adlı oyunu seyredenler kırıldı kahkahadan. Perde kapandığında Oscar Wilde'ı ellerinin gürültüsüyle sahneye çağıranlar, hak ettiğini düşünüyorlardı kahkaha tacını. Oysa Wilde, "Oyun elbette beni de güldürdü ama bir tiyatro yapıtı eğlendirmesi yanında içimi sızlatmazsa gecemi boşuna geçirdim duygusu verir bana," diyordu o sırada bir gazeteciye. Ve Bernard Shaw yıllar sonra başka cümlelerle ifade ediyordu aynı duyguyu: "Bir komedi oynanınca, izleyiciler gülmüş mü, gülmemiş mi beni hiç ilgilendirmez. Her budala bir topluluğu güldürebilir. Gülseler de, somurtsalar da kaç kişinin içinin kaynadığına bakarım ben!"

Rüzgâr yerine Diazot Monoksit mi esiyor yeryüzünde? Dev bir gaz odasına dönüyor dünya! Hey kalabalıklar! Alkışlar gülme gazına! Milyonlarca insanın elleri karnında, neşeli gebeler gibi hazırlanıyorlar yavrulamaya. Ne doğuracaklar! Ki trenler gülüşmelerle çınlıyor, dikiz aynasında küçük diller oynuyor, vapur düdüklerini bastırıyor kahkahalar. Dikenli teller aşılmış. Oksijenine azot sızmış havanın. O renksiz, tatlı hoş kokulu gaz sarhoş ediyor zihinleri, sonra gülme isteği veriyor, ne sihir! Hem acıya paydos. Ağrıya duyarsız kılıyor sinirleri. Uzun süre solunduğunda öldürüyormuş ne gam! Hepimiz öleceğiz, yan etki sayılabilir. Istırabı dindiriyor ya bir an! Yaşasın insanı hayvandan üstün kılan kahkahalar! Yaşasın da, on sekiz çeşit gülme varken neden iki ayrı çehreyle yürüyor iki filozof? Demokritos ve Herakleitos. "Evlerden dışarı adım atar atmaz, biri güler, diğeriyse ağlardı" (Juvenal, X, 28) İki ayrı elekle elenirdi halk. Eski Yunanlılar garip adamlar. Yedi Bilge'den Myson gülerdi tek başına bir köşeye çekilip. Görenler, " Niçin yalnız başına gülüyorsun?" derdi de, şu cevabı alırdı: " Yalnız başıma olduğum için!" Ya Aristippus Sokrates'in meclisini terk edip krala yanaştığı için ayıplanmıştı da, kendini şu cümleyle atmıştı sahile: "Bilgi sahibi olmak için Sokrates'e gidiyordum. Şimdi de gülmek için krala geldim!"

Peki sizi güldüren ne? Ağız kenarlarınız simetrik hareket ediyor, çizgiler oluşuyor göz çevrenizde. Yapmacık yok. Demek gerçekten gülüyorsunuz. Yoksa bozulurdu simetri. Tahmin edeyim. Yere düşen birini gördünüz. Yahut Einstein dil çıkardı size. Eğlence Tanrısı Comos, "Comique"likler yapıyor belki. Belki de sırf insan olduğunuz için gülüyorsunuz.

Ne diyordu Bergson, "Komiğin Manası Üzerine Bir Deneme"de: "Ancak insanlara ait olan şeyler komik olabilir. Mesela bir manzara güzel veya çirkin olabilir fakat komik olamaz." İnsan mı var, perdeler var o halde! Bu gülmeyi bilen canlı, koparır koparmaz çevreden ilgisini. Sessiz bir film izlemeye başlıyor. İki komiğe dönüşüyor iki filozof, komediye dönüşüyor her trajedi. Lorel ve Hardy modern zamanların temelini atıyor siyah beyaz küreklerle. "Komik denilen şey hakikatin zıddıdır," dese de Bergson, hakikat bizatihi komedi oluyor. Ve bir türlü başkasının yerine koyamayanlar kendini, devam ediyorlar gülmeye. Gülmek, "Kül-mek"ten geliyor diye fısıldıyor kamus. Ateşin olmadığı yerde külün işi ne!

"Benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız," dedi Hz. Peygamber. Dedi ve bilgiye çağırdı bizi. "Güldüren de O'dur, ağlatan da O! Öldüren de O'dur yaşatan da O!" dedi Kur'ân (Necm, 43-44) Dedi ve sezgiye çağırdı bizi. "Çok suyun ekinleri öldürdüğü gibi, çok gülmek de kalbi öldürür," dedi Hz. Ömer. Dedi ve sevgiye çağırdı bizi. Doğduğu zamanlarda tebessüm ediyordu Doğu. Tebessümü kazançtan sayıyordu. İyilikten. Latifeler yapıyordu hakikate zıt düşmeyen. "İhtiyarlar cennete giremez," diyordu Hz. Peygamber yaşlı bir kadına tatlı bir sesle. Hüzün sisi sarınca ihtiyarı, "Gençleşerek cennet bahçelerinde gezecekler," diye gülümsüyordu. Ah Doğu! Kaba kahkahalarından ne zaman kurtulacaksın! Ne zaman yakalayacaksın tebessümü yeniden! Gösteri konuşmaları daha ne vakte kadar eğlendirecek seni! Lâtif olanın kuluna latifeler yaraşır. Nükteyle nokta koymak derin ırmağa.

Zaman Gazetesi

Düşsel Gıybet / Derya Güney

İnsan zihni ne gariptir! Saniyeler içinde bir düşünceden diğerine atlar; ne zaman, ne de mekân gözetmeden inanılmaz bir hızla gezinir durur. Bu öyle bir yolculuktur ki, bazen yaşadığı olayları yeniden yaşar zamanı geri sararcasına. Hatta yaşamadıklarını dahi yaşayıverir muhtemel senaryolarıyla. Kimi vakit, hiç beklemediği konukları olur zihin âleminin. Üzerinde durmadığını, önemsemediğini zannettiğin şeyler, gündemine gelir, oturur; teşhisleri, tesbitleri, varsayımlarıyla... "Ne düşünüyorsun?" diye sorarsınız bir şeyler düşündüğü her halinden belli birine, çok manalı bir "hiiiç!" duyarsınız. Oysa ne çok şey gizlidir o hiçlerde: Bazen anlaşılmayı umarak, bazen anlaşılmaktan korkarak, bazen de gerçekten ne düşüneceğini, nasıl bir yargıya varacağını bilememekten muzdarip dökülür dudaklardan. Ama çoğunlukla, hemen her şey hakkında bir fikri vardır insanın: Kimi bilgi ve tecrübe mahsulu, kimi duyduğu, kimi gördüğü, kimi sezdiği, kimi zannettiği.

Şöyle bir gözden geçirsek düşüncelerimizi "zan" larımızın ve özellikle sû-i zanlarımızın bir hayli fazla olduğunu görürüz. Çoğu vakit, sadece "zan" dan ibaret olduğunu bile farketmediğimiz düşüncelerin peşine takılır; onların getirdiği duyguların akıntısına kapılırız. Bu duygu ve düşünce seli, içimizde iyi ve güzel adına ne varsa, yıkıp geçmek için pek heveslidir. Önüne setler çekilmediği müddetçe, insan, öncelikle kendi içinde yıkılan güzelliklerin acısıyla kıvranır; ardından sû-i zanların belirlediği davranışlarının kurbanı olur.

Zan, önce zihinde başlar; sonra söz ve davranışlara sirâyet eder. "Siz ey imana ermiş olanlar! (Birbiriniz hakkında) yersiz zanda bulunmaktan kaçının; çünkü (bu şekilde) zannın bir kısmı günahtır; birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın ve arkanızdan birbirinizi çekiştirmeye kalkmayın. Aranızdan hiç ölmüş kardeşinin etini yemek isteyen çıkar mı? Hayır, siz ondan iğrenirsiniz! Ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, rahmet kaynağıdır.” (hucurat süresi 49/12)

Gazzali, İhya'sında, zan bahsine, "Dilin Afetleri" bölümünde "gıybet"in altında yer verir. Çünkü zan,"düşünsel gıybet"tir. Gazzali'nin "zan" mevzuuna bu yaklaşımını çok etkileyici bulurum. Gerçekten, yukarıdaki ayetlerin ışığında, zannın insanı gıybete sürükleyişini farkedince, bu tanımlamanın ne kadar yerinde olduğu anlaşılır.
Akılımıza gelen kötü düşüncelerden, zanlardan rahatsız olmak, yanlış bir hal içinde olduğumuzu farketmek, O'na sığınmak ve zihnimizi bu kirlerden arındırmaya çalışmak; bu elbette, mü'mince bir tavır. Ya aksi... Tahmin ve sû-i zanlarımızın belirlediği bir bakış açısı oluşturmak ve sonra buna uygun söz ve davranışta bulunmak. Böylece kalbin âdeta zaman içinde kararması ve "fıtratın bozulması" yla en başta insanın kendine yabancılaşması.

Zan mağdurlarının akıbetini şöyle özetlemek mümkün: İnsanın kendine uzak düşmesi, insanın diğer insanlara uzak düşmesi ve insanın rahmetin sıcaklığından uzağa düşmesi... Bu ne büyük yalnızlıktır! Hakikatten kopuşun acısına nasıl dayanılır, onsuz asla itminana eremeyecek insan yüreği? Milli Gazete

Sigara Yasak, İçki Verelim / İbrahim Tenekeci

Patlıcangiller familyasından olan tütünü ilk kullananlar, Amerikan yerlileridir. Tütün, Amerika'nın keşfini müteakip Avrupa'ya, sonra da Venedikli tüccarlar vasıtasıyla Osmanlı'ya girmiştir. Sigarayı ise bir Fransız askerinin bulduğu söyleniyor. Şöyle ki: Savaş sırasında pipo bulamayan veya piposunu kaybeden bir Fransız askeri, tütünü kâğıda sararak içmiş. Ve bu içim şekli, önce cepheden cepheye, sonra da tüm dünyaya yayılmış.

Tütünün zararları saymakla bitmez: Akciğer ve gırtlak kanseri, kalp ve damar hastalıkları, beyin hücrelerinde tahribat, mide rahatsızlıkları, cildin erken yaşlanması vs.

Fi tarihte, "Sigara içmiyorum, yarama tütün basıyorum" diye yazmış olsam da, sigaranın savunulacak hiçbir tarafı yok.

Tütüne tutunan ve "varsın annemiz olsun tütün" diye şiir yazan biri olarak, sigarayla ilgili bazı yasaklara karşı değilim.

Karşı olduğum şey, sadece sigaraya savaş açılmasıdır.

Tütün, dinen mekruh olan bir içecek veya ot, bitki her neyse... Bunu kullananlara cüzamlı muamelesi yapılırken, tütüne ve tiryakiye savaş üstüne savaş ilan edilirken; dinen haram olan içkiye niye kimse dokunmuyor?

Sigara paketlerinin üzerinde yazan uyarıcı şeyler, niçin içki şişelerinin üzerinde yazmaz?

Size televizyondan bir sahne: Adamın bir elinde içki kadehi, diğer elinde sigara var. Mekruh olan şeyi tutan el sansürleniyor, haram olan şeyi tutan el ise sansürlenmiyor.

İçki yüzünden her gün şu kadar ocak sönüyor. Kazalar, cinayetler, yüz kızartıcı suçlar, aile içi şiddet vs. Ölümcül trafik kazalarının birçoğunda, araçtan içki şişeleri çıkıyor. Ama bizlere sunulan şey, polis kontrolüne takılan sarhoş şoförlerin o komik ve "sevimli" görüntüleri...

Sizce burada bir sorun yok mu? Var ve şu:

İçki, Hıristiyan dünyasına ait kültürün önemli parçalarından biridir. Mesela şarap deyince Fransızlar, viski deyince İskoçlar, bira deyince Almanlar, votka deyince Ruslar akla gelir. Ama İslam ülkelerinin adı anılınca, herhangi bir içki akla gelmez.(Burada bir parantez açmak icap ediyor. Bazı kendini bilmezler, rakıyı neredeyse "millî içeceğimiz" ilan edecek. Oysa millî demek, dini demektir. Ve dinimizde içki haramdır.)

Tütün ise böyle değil. Her kültürde, neredeyse eşit yere sahip.

"Her şeyin başı sağlık" deyip kenara çekilmek yerine, kaç gündür işte bunu, yani ülkemizdeki tütün kültürünü kurcalıyorum. Konuyla ilgili olarak sadece türküleri, ağıtları, şiirleri karıştırmıyor; bazı kitapları da edinip okuyorum. Örneğin Emine Görsoy'un Tütün Kitabı'nı. (Kitabevi, 2003) Yine, Necati Cumalı'nın Acı Tütün, Mürsel Sönmez'in Tütün Küfesi gibi eserlerini...

Bunların yanı sıra, Ahmet Şükrü Esen'in Anadolu Ağıtları (İletişim, 1997) ve Mehmet Özbek'in Türkülerin Dili (Ötüken, 2009) isimli kitaplarını da taradım.

Bir de, 'Avrupalılar tütüne nasıl bakıyor' düşüncesiyle, Detlef Bluhm'un Tütün ve Kültür (Dost Yayınları, Eylül 2001) kitabını okudum. Hemen söyleyeyim: Onların tütüne bakışı ile bizim bakışımız bir değil... Avrupa'da tütünden sonra "zevk" kelimesi geliyor. Örneğin Oscar Wilde "Bir sigara, dört dörtlük bir zevkin en mükemmel biçimidir" demiş, falan...

Bizde ise tütünden sonra "dert" kelimesi geliyor. Tütünün, kanı durdurmak için yaraya basılması da bu durumu pekiştiriyor.

Bir Yozgat sürmelisi, "Çamlığın başında tüter bir tütün" diye başlar ve "Acı çekmeyenin yüreği bütün" şeklinde devam eder. Nakarat bölümünde de şu muhteşem dizeler vardır: "At üstünde kuşlar gibi dönen yar / Kendi gidip ahbapları kalan yar..."

Ali'nin Ağıtı, "Büyük evde tütün tüter / Benim derdim bana yeter" dizeleriyle başlar.

Tütün kaçakçısı Ömer'i Deveci Dağı'nda vururlar. Yarasına tütünden medet umarak şöyle ağıt yakar:

"Deveci dağına bastığım oldu. Tütünün dengi yastığım oldu. Bizim arkadaşların kaçtığı oldu. Sebebim tütünü basın yarama..."

Milletimiz, "Bir ateş ver, sigaramı yakayım" derken bile, cümlenin/dizenin başına "ah" eklemiştir. İzmir türküsünde olduğu gibi: "Ah bir ataş ver, cigaramı yakayım / Sen sallan gel, ben boynuna bakayım..."

Mevlana gibi, "Aha da kızmışım ben" diyorsanız, o ayrı tabii.

Konu ta buralara gelmişken, Türk şiirinin önemli isimlerinden olan Cemal Süreya'yı anmamak olmaz. Cemal Süreya, sigarayı bıraktıktan sonra, bir yandan "Eskiden birinci işimdi sigara içmek / Şimdiyse içmemek birinci işim" diye yazar; bir yandan da "Acının birinci günü", "Acının ikinci günü" diye sigarasız geçen günlerini bir köşeye not eder.

İçkiye göz yumup da tütüne göz açtırmayanların, "tütünün kültürümüzdeki yerini" bildiklerini pek sanmıyorum. Bilselerdi eğer, "sigara yasak, içki verelim" gibi tuhaf bir durum ortaya çıkmazdı. Milli Gazete

Dikkat Şiir / Mevlana Celaleddin

“Şems, artık burada durulmaz der dostuna,acıtmaya başlamıştır gülbahçesini, dikenliklerden atılan taşlar.”

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun.. Etme! Başka bir yâr başka bir dosta meylediyorsun.. Etme!

Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun.. Etme!

Çalma bizi bizden, gitme bizden o ellere doğru çalınmış başkalarına nazar ediyorsun.. Etme!

Ey ay felek harap olmuş alt üst olmuş senin için bizi öyle harap öyle alt üst ediyorsun.. Etme!

Ey makamı var ile yokun üzerinde olan ( kişi ) sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun.. Etme!

Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan sen ayında evini yıkmaya kastediyorsun.. Etme!

Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun.. Etme!

Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun.. Etme!

Ey cennetin ve cehennemin elinde olduğu ( kişi ) bize cenneti öyle cehennem ediyorsun.. Etme!

Şekerliğimin içinde zehir olsan dokunmaz bize sen zehri şeker, şekeri zehrediyorsun.. Etme!

Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı ey hırsızlığa da değen, hırsızlık ediyorsun.. Etme!

İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil aşkın baygınlığıyle ne diye meşk ediyorsun.. Etme!

Yaşlı Kızılderiliden Hayata Dair Öğütler

"Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz Adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak." "Yeryüzüne iyi muamale edin! O babanızın size bıraktığı kendi malı değil, onu çocuklarınızdan ödünç aldınız." "Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki? Eğer bütün hayvanlar kaybolup giderse, insanoğlu büyük bir ruh yalnızlığı içinde ölecektir. Hayvanlara ne olduysa insanlara da aynısı olur. Her şey birbirine bağlıdır. Yerkürenin başına gelen, yerkürenin çocuklarının da başına gelecektir."

"Biz ağaçlara zarar vermek istemeyiz. Ne zaman onları kesmemiz gerekse, önce onlara tütün ikram ederiz. Odunu asla ziyan etmeyiz. Lazım olduğu kadar Keser, kestiğimizin de hepsini kullanırız. Eğer onların hislerini düşünmez ve Kesmeden önce tütün ikram etmezsek, ormanın diğer bütün ağaçları gözyaşıdökecektir. Bu da bizim kalbimizi yaralar." "Yanlışı gören ve önlemek için elini uzatmayan, yanlışı yapan kadar suçludur." "Dünyadaki her şeyin bir sebebi vardır. Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür. Ve her insan bir görevle yaratılmıştır." "Nimet de külfet de 'Büyük Ruh' un elindedir. Bazen onun külfeti bizi nimetinden daha fazla akıllandırır."

"Eğer sorsanız: 'Sessizlik nedir?' Cevap veririz: O Büyük Ruh' un sesidir. Yine sorsanız: 'Sessizliğin meyveleri nelerdir?' Cevap veririz: Kendi kendini kontrol, gerçek cesaret demek olan metanet, sabır, vakar ve saygı.'" "Gözlerde yaş yoksa, ruh gökkuşağına sahip olamaz." "Eğer herkes bir başkası için bir şey yaparsa dünyada ihtiyaç içinde kimse kalmaz. Sadece bir kişiye yardım et! O bile yeter." "İnsan tabiattan uzaklaştıkça kalbi katılaşır." "Ağlamaktan korkma!
Zihindeki ızdırap veren düşünceler gözyaşı ile temizlenir."

"Her şey halkadır. Her birimiz kendi hareketlerinizden sorumluyuz. Hepsi döner dolaşır, bize geri gelir."

Sağlığınız için yararlı 5 yiyecek!!!

Ziyafet denince aklınıza hangi yiyecekler geliyor? Birçok erkek için, bol biftek, kızarmış patates veya hamur işleri gelir. Peki ziyafet yemekleri sağlıklı olabilir mi? Foxnews'te yer alan habere göre, şaşırtıcı bir şekilde en sevdiğiniz yiyeceklerin sağlığınız için iyi olabildiği belirtiliyor.
Hamur işi: Yıllardır hamur işleri, kilo aldırdığı gerekçesiyle kötü bir üne sahip. Fakat, hamur işleri gerçekten kalsiyum, potasyum ve lif gibi ürün çeşitliliği sunuyor. Ve bugünlerde tam tahıl ya da karbonhidrat çeşitliliği sunan hamur işleri, her yerde yükselişe başladı. Ayrıca, pişmiş hamur işi yemeğinizin yanına brokoli, mantar, soğan ya da antioksidan bakımından zengin domates ekleyerek daha sağlıklı bir menü oluşturabilirsiniz.

Biftek: Kırmızı ve işlenmiş et tüketimiyle artan kanser riski ve kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişki aklınıza gelebilir. Fakat makul ölçüde tüketilen yağsız biftek, sağlığınız için gerçekten faydalı olabilir. Yağsız et, büyük bir B6, B12 vitamini, selenyum, çinko, potasyum ve diğer birçok gerekli vitamin ve besin kaynağıdır.

Patates: Biftekten oluşan akşam yemeğinizi bir tabak kızarmış patatesle tamamlamak ister misiniz? Bu nişastalı patateslerin, sağlıklı oranda karbonhidrat içerdiğini bilmelisiniz. Ayrıca patateste C vitamini, lif, protein ve gibi gerekli besinler ile bir muzdan daha fazla potasyum var.

Kırmızı biber: Herkesin kırmızı biber için sır bir tarifi var, gurme şeflerinden ev kadınlarına kadar kime sorsanız hepsi kendisine ait en iyi tarifi anlatacaktır. Fakat, rekabet bir yana kırmızı biberin içerdiği sağlıklı maddeler yadsınamaz. Ayrıca biberler ve kırmızı biberde bulunan kapsaisin maddesi, termojenik bir etkiye sahip. Bu şu anlama geliyor: biberleri yedikten sonra 20 dakika boyunca vücudunuz ekstra kalori yakıyor. Ayrıca, biberi yavaş yavaş yemeniz halinde midenizin dolu olduğu şeklinde bir mesaj beyninize iletiliyor ve böylece aşırı yemek yememiş oluyorsunuz.
Kırmızı biberin rengi, içindeki temel içerik olan ve gerekli vitamin ile besinlerle dolu olan domatesten geliyor. Domates aynı zamanda güçlü bir antioksidan olan, erkeklerde prostat kanseri riskini yüzde 35' e kadar azaltan likopen içeriyor.

Çikolata: Eğer canınız yemekten sonra tatlı çekiyorsa, biraz çikolata yiyebilirsiniz. Flavanol ve antioksidan içeren kakao, kan basıncını düşürerek ve insülin direncini artırarak, kan damarlarındaki hücrelerin fonksiyonunu düzenleyerek ve HDL kolesterolü artırarak kalp sağlığını destekliyor. Alman araştırmacılara göre, kakao tüketenlerde kalp hastalığından ölüm riski yüzde 50 oranında azalıyor.

-Kırkambar-

Neden? Niçin? Nasıl?

Şemsiyelerin çoğunun rengi niçin siyahtır?
Şemsiyeler ilk olarak 3400 yıl önce Mezopotamya'da, bir rütbenin, bir ayrıcalığın sembolü olarak kullanılmaya başlandı. Bu ilk şemsiyeler Mezopotamyalıları yağmurdan değil, yakıcı güneşten korumak için kullanılıyordu.Şemsiyeler yüzyıllar boyu hep güneşten korunmak için kullanıldı. Bugün bile bazı Afrika kabilelerinde şefin arkasında yürüyen bir şemsiye taşıyıcısı görülmektedir. Hatta İngilizce'de şemsiye anlamındaki 'umbrella' kelimesi, Latince gölge anlamına gelen 'umbra' kelimesinden türemiştir.

Avrupa'da şemsiyelerin yaygın olarak kullanılmasına 1700'lü yıllarda başlanmıştır. Bu yıllarda şemsiyelerin yünlü kumaşlarının üstü bir çeşit yağ ile sıvanıyordu. Bu yağ kumaşa su geçirmez bir özellik kazandırıyor ve siyah bir renk veriyordu. Siyah renkli bu şemsiyeler erkekler tarafından da benimsendi ve güneş için olan beyaz şemsiyeler kadınların, yağmur için olan siyahlar ise erkeklerin vazgeçilmez aksesuarları oldu. Bir çeşit yağ ile sıvanan siyah şemsiyeler gerçekten yağmuru hiç geçirmiyorlardı ama ömürleri de pek uzun sürmüyordu. Zamanla daha kaliteli şemsiyeler üretildi, ancak siyah renk su geçirmezliğin bir garantisiymiş gibi algılanmaya devam edildi. Günümüzde yazın şemsiye kullanma adeti pek kalmadı.

Biliyor musunuz?

Tavşan, başını çevirmeden aynı zamanda hem arkasını hem önünü görebilen bir hayvandır.İnsanlar parmak izinden, köpekler burun izinden. tanınır.
Uzay yolculuğunda taşınacak her fazla kilo için gerekli olan yakıt miktarı 530 kg`dır.
Sibirya`da insanlar sütü donmuş çubuk şeklinde satın alırlar.
Işık, bir saniyede Dünya`yı 8 defa dolaşabilir.


Pratik Bilgiler:

Değersiz olarak gördüğünüz limon kabuklarını güneşli bir yere koyup kurutursanız, özellikle isli ve yağlı mutfak eşyalarınızı ovarken şaşırtıcı sonuçlar alabilirsiniz.

Sodalı içeceklerin gazlarının kaçmasını engellemek için buzdolabının içine başaşağı yerleştirin.

Açılmakta direnen cam kavanozların altına sert bir şekilde vurursanız açılacaklardır.

03 Haziran, 2009

Dergimizin 25. Sayısı Çıktı

Ellerime bakıyorum ve ellerimin benden bilgili Bir hayli bilgili olduğunu biliyorum Bilgili fakat parmaklarım ince ve uzun değil / Sezai Karakoç



<><><><><><><><><>



Dikkat et!!!


"Düşüncelerine dikkat et;
Sözlere dönüşüyorlar,
Sözlerine dikkat et;
Eyleme dönüşüyorlar,
Eylemlerine dikkat et;
Alışkanlıklarına dönüşüyorlar,
Alışkanlıklarına dikkat et;
Kişiliğine dönüşüyorlar,
Kişiliğine dikkat et;
Kişiliğin kaderin oluyor!"


Frank Outlow

Sen Vahy Nedir Bilir misin? / Sezai Karakoç

Kim ruhunda bir sıkıntı duyuyorsa; Vahye koşsun...

Kim çözülmez bir problemin karşısında kalmışsa; Vahye başvursun...

Kim yol arıyorsa; Vahye doğrulsun...

Kim yücelmesini bir yerde durdurmamışsa, daha da ilerlemek istiyorsa; Vahyin çağrısına uysun...

Kim kurtulmak istiyorsa; Vahyin gitsin...

Kim “kurtarma eri” olmak istiyorsa; Vahiy okulunda okusun;

Çünkü; Vahyin okulu her yerde açık:
Dağlarda, köylerde, kasabalarda, şehirlerde...

İnsanlığın hocası Kur’an’dır...
Önderi de O’dur, koruyucusu da...

Kim geri çevrilmez bir ölümle karşılaşmışsa; Tesellisini Kur’an’da bulsun...

Kim hayatına ebediliğin soluğunu yerleştirmek istiyorsa;Kur’an ahlâkıyla ahlaklanmaya çalışsın...

Kim inançta, düşüncede ve davranışta sağlam bir ölçü arıyorsa; Kur’an’a yapışsın...

Kur’an, öyle bir merhemdir ki:
Sesi ayrı derde, sözü ayrı derde,
Anlamı ayrı derde, te’vili ayrı derde,
Hikmeti ayrı derde, hükmü ayrı derde,
Kıssası ayrı derde çaredir...

Kur’an’dır bütün dertlere çare olan...

Ey Kutsal Ağrı! / A. Ali Ural

Ey kutsal ağrı!

Saklandığın yerden çık! Yalnız kendimizi değil, çevremizi de yakıp yıkıyoruz! biz acı duymayanlar ahalisi, akan kanımızı boş gözlerle, bir nehir gibi seyrediyor, kopan ayağımıza vitrinlerden ayakkabı beğeniyoruz.

Ey kutsal ağrı!

Biz böyle olsun istememiştik. Canımız yanmasın diye ektiğimiz haşhaş tarlaları üzerinde, binlerce çıngıraklı yılanın dolaştığı, ama çıt çıkarmayan saraylar inşa ettik. Ağrımayan başımıza, ışıldamayan binlerce gözle süslenmiş taçlar giydik. Mazlumların seslerini yalıtmak için, ahşap pencerelerimizi plastik pencerelerle değiştirdik.

Ey kutsal ağrı!

En büyük ağırlıkları taşımamızı sağlayan derin,t uzlu suda yüzmek için daha ne bekliyorsun! Suyun kaldırma gücünü artıran tuz değil mi? Tuzlu, yani acı suda yüzebilir, ruhun ve bedenin dünya tartılarıyla ölçülemeyen ağırlıklarını o saydam gemiye yükleyebilirsin.

Ey kutsal ağrı!

Sor en son ne zaman ağladık! Her gün ama her gün gazetelerimizin sayfalarını yakmayan o soğuk ateşlerle, bedenimizin ve ruhumuzun duyarlılığını nasılda kundakladık! Artık hiçbir cinnet, cinayet, gasp, tecavüz ve işkence etkilemiyor bizi Komşumuzun evinden yükselen alevler dokunmuyor evlerimize. Madenciler yerin yüzlerce altından cevherleri çıkarta dursun, hiçbir haksızlık gözümüzden bir damla yaş çıkartamıyor.

Ey kutsal ağrı!

Gel ve sessizliğimizi boz. Kulakları sağır etsin çınlayan sesin! Başımızdaki tacımızı ağrıdan bir çelenkle değiştir! Acı çekmeye başlamazsak yanmaktan kurtulamayacağız!..

“Makyaj yapan ölüler”
Acı Duymayan Çocuk'tan...

Üzülme! / Senai Demirci

Üzülme!
Üzülebiliyorsan bir kalbin var demektir. Kalpsizler üzül(e)mezler ki. Ne mutlu sana ki, üzülebiliyorsun. Dokunan var demek ki kalbine. Ya dokunulmasaydı kalbine. Ya hüznün gönül toprağını karmasına izin verilmeseydi. Demek ki gözden çıkarılmadın. Demek ki sen hâlâ bir umut tarlasısın.

Üzülme!
Üzülüyorsan, Biri var ki cılız varlığını düştüğü çamurdan kaldırmak istiyor. Onun için dokunuyor kalbine. Kıymetini bil ki, üzmeye değer görüyor seni. Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa, sen ekilmeye layık bir topraksın demektir. Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün güvencelerin, yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir.

Üzülme!
Yüzün yerde geziyorsan, ellerin boynuna sarılı ise, içini ısıtacak haberlerin mürekkebi damlıyor olmalı ömrünün defterine. Kar yağıyorsa güvendiğin dağlara, yarının ovalarında rengârenk çiçeklerin olacak demektir. Hırçın fırtınalar sarsıyorsa sevinçlerinin zirvesini, rüzgârlar dövüyorsa umudunun yamaçlarını, bir yüce dağsın sen demek ki, az bekle, eteğinden serin pınarlar akmaya başlayacak demek ki…

Üzülme!
Üzülüyorsan, şımaramazsın. Kibrin kirli tuzağına düşemezsin. Kendini beğenmişliğin çamuruna dolaşmaz ayakların. Uzak geçersin isyanlı yollardan. Heveslerinin ardı sıra düşüp nisyan uçurumlarının başına sürüklenmezsin. Seni Biri yakınlığına çağırıyor demek ki… Gözden çıkarmamış olmalı seni.

Üzülme!
Üzülüyorsan, bir kutlu teselli kapısının önünde bekletiliyorsun demektir. Gözlerini kaldır vefasız dünyanın eşiğinden. Gönlünün elinden çıkar sebeplerin boş avuntularını. Umudunu kes sahte doymalardan. Yüreğini küstür coşkulardan. Kapı açıldı açılıyor demektir.

Üzülme!
Üzülüyorsan, kaybedeceğin bir şeyler var demek ki… Kaybedeceği bir şeyi olanlar çoktan kazanmışlardır. Eline geçmeyenleri saymakla tüketme nefesini, elindekileri saymaya başla. Hepsini saysan bile, nefesini saymaya nefesin yetmeyecek demektir. Bak işte zenginsin.
Üzülme! Seni bir “İşiten” var. Seni, senin kendini bile sevmenden önce O sevdi. Senin kendini bile bilmediğin unutuş kuyularından çekip çıkardı seni. Çektiğin acılara habire meşgul çalan telefonlar gibi kör ve sağır değil O. Yüreğinin her yangınına O yetişiyor. Ayrılıklarına ve sıkıntılarına metal soğukluğundaki plazalar gibi umursamaz değil O. Yitirdiklerinin hepsini sana iade edeceğine söz veriyor. Sevdalarına ve özlemlerine çok seçenekli sınav kâğıtları gibi tatsız ve tuzsuz formüller sunmuyor. Seni herkesten çok anlıyor, seni senin kendini düşündüğünden çok düşünüyor. Gözyaşlarınla imzalayasın istiyor yakarışlarını. Bir ebedî çerçevenin içinde, gösterişsiz bir kullukla fotoğraflamak istiyor seni. Dağılıp giden ömür kırıntılarının arasından sıcacık bir kardelen ümidi devşiresin istiyor. Keyfinin çatlak kabuklarının arasından sonsuz teselli pınarları akıtmak istiyor.

Üzülme!
Varlığının tenine çiziktir her hüzün. Varlığından haber verir üzüntün. Hatırlar mısın, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey bile değildin. Hiç umursanmadan çöpe atılabilecek kirli bir su iken sen, yüzüne bir tek O baktı. Kimselerin arayıp sormadığı, önemseyip adını bir kenara yazmadığı o günlerde, Senin adını ilk O andı. Hatırını bildi. Seni yanına aldı. Hep yanında oldu. Sen seni unutup da başını yastığa koyduğunda bile, seni her defasında sabaha çıkardı. Sen Onu defalarca unuttun ama O seni asla unutmadı.

Üzülme!
O’nun en sevdiği kulu da yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü. Yaralandı. Aç susuz kaldı. Yuvasına uzaktan göz yaşları içinde baktı. Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı. Senin gibi üzülen yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı: “Lâ tahzen, innAllahe meânâ.”

Üzülme!
Kaldır yüzünü yerden. Omuzlarından sarsıp kendine getirmek istiyor seni Sevgili. “Rabbin sana küsmedi ki…” Gözlerinin içine içine bak sevdiklerinin. “Rabbin seni unutup yalnız bırakmadı ki…”

Ne bekliyoruz çocuklarımızdan? / Gökhan Özcan

Sorsanız hepimiz çok seviyoruz çocuklarımızı. Ama hiç gözümüzü kırpmadan yıllar boyu sürecek bir mahkûmiyete gönüllü yazdırıyoruz onları. Kaynağını bizim başarısızlıklarımızdan ve sonu gelmez gelecek kaygılarımızdan alan kıyıcı cenderenin içine sokuyoruz. Beş ya da en çok altı yaşında başlayan yirmili yaşların ortalarına kadar süren bir kâbusun, dünyaya kapalı bir hücre hayatının içine...

Çocukluklarını, gençliklerini, ilk olgunlaşma yıllarını ellerinden alıyor ve işe yaradığı kuşkulu birer imzalı kâğıt veriyoruz ellerine. Aldıklarımızla verdiğimiz arasındaki fark korkunç... Ama sorarsanız biz çok seviyoruz onları, ne yaparsak sevdiğimizden yapıyoruz. Hayatta sıkıntı çekmesinler, rahat yaşasınlar istiyoruz. Ama çocukluğu, gençliği, ilk olgunlaşma yılları hiç yaşanmamış bir hayat hangi güzel geleceğe bağlanabilir? Okuldan dershaneye, hazırlıktan sınava bir pingpong topu gibi gidip gelen bu genç dimağlar, yaşamanın, insan olmanın, ruhlarını derinleştirecek duygulara sahip olmanın şuuruna ne zaman erişebilirler? Okullarda ne öğretiyoruz onlara?

Dürüst olalım; daha çok sınavlarda işlerine yarayabilecek şeyleri, hayatta değil! Sınavlar ne kazandırıyor peki bize! İyi ihtimalle bir iş, kötü ihtimalle sadece bir diploma! Ya hayat bilgisi! Maalesef adı var kendi yok bir bilim bu okullarda! Hem zaten hayatın bilgisi, dört duvarın içine hapsederek öğretilebilir mi çocuklara? Sınavları bile boşlukları doldurmak, şıklardan birini seçmek üstüne... Cümle kurmak, tarifini yapmak, tasvir etmek, hayalini kurmak, doğrusunu aramak gibi zihin açıcı-kalp kuşandırıcı çabalara yer yok. Bunlara vakit yok! Biz bir yere yetişmek zorundayız! Nereye? Daha güzel yarınlara!

Peki bugün? Bugünleri o güzel yarınları elde edebilmek için bozdurup harcıyoruz! O güzel yarınlar mutlaka gelecek mi? Bilmem, ben kırk yıldır bekliyorum, gelmedi. Hayatımda güzel olan ne varsa, o yarınların peşinde koşuşturmaktan vazgeçme cesaretini gösterdiğim zamanlardan kalma! Ne zaman bugünle ilgilendim, gerçekten bir hayatım oldu, yaşanılabilir, dokunulabilir, hissedilebilir... Biliyorum ki o güzel yarınlar insafsızca uydurulmuş bir ütopya! Kedi kuyruğunu kovalayarak ne yakalayabilirse, bizim o ütopyanın peşinde koşarak elde edeceğimiz şey de odur. Kabul etmesi zor ama çocuklarımızın da öyle! Etrafınıza bakın! Eğer gerçekten samimiyetle, dürüstlükle, açık gönüllülükle bakıyorsanız, göreceksiniz: Hayatın içi hızla boşalıyor! İnsan sayısı arttıkça insansızlığı artıyor dünyanın! Bu zamanın bize oynadığı bir oyun mu?

Değil, bu berbat tuzağı biz kendi ellerimizle kuruyor kendimize!

Çocuklarımızı seviyoruz evet, ama sevme biçimimiz solduruyor onları. Ne hissedeceğini bilmeyen, hayattan alamadığı duyguları klişelerden alan, insan olmaya çalıştıkça endüstriyel ağlara yakalanan, yaşamaya çalıştıkça esaretini büyüten oyuncaklar olmaya mahkûm ediyoruz. Bizden daha iyi bir hayatları olsun diye yaptıklarımız, hayatsız bırakıyor düpedüz onları! Ve işin asıl kahırlı yanı, farkında bile değiller aslında yaşamadıklarının, yaşayamadıklarının! Ve işin asıl acıklı yanı, bizim kurduğumuzdan çok daha güzel bir dünya kurmalarını bekliyoruz bu çocuklardan. Bunu yapmayı gerçekten istediklerini farzedelim; neyle kuracaklar o dünyayı, hangi hayat bilgisi, hangi insanlık tecrübesiyle! Zevkleri trendlerden, duyguları dizilerden, kahramanları kliplerden, öfkeleri sloganlardan, idealleri testlerden, fikirleri klişelerden, hayalleri bizim kahrolası hedeflerimizden...

Gerçekten ne bekliyoruz biz çocuklarımızdan?


YeniŞafak Gazetesi

Tablo

Genç kadın, galerinin önüne geldiğinde durdu. İçeride, duvarlara asılmış yağlı boya tablolar ve bunları görmek için gelen insanlar vardı. Girmeye niyeti olmadığı halde, kendini, resimleri görmek için gelenlerin arasında buldu. Buraya niye girdiğini bilmiyordu. İlk kez bir sergideydi. Ne tarafa gideceğinden emin olmadığı için adımları tedirgindi. Hangi resme bakacağına karar veremediği için, tabloların önünde durmuyordu. Durduğunda, birinin resim hakkında düşüncesini sormasından çekiniyordu. Etrafa bakınırken, nasıl olduysa biriyle çarpıştı. Dönüp bakarken göz göze geldiği adamın bir de ayağına bastı. Utandı. Fark edilmemek isterken, odak noktası oldu. Özür dileyip hemen oradan uzaklaştı. Sakinleşmeye çalışarak yürüdü.

Hafif müzik, parfüm, boya ve ahşap karışımı koku, aralarında sessizce konuşanların mırıltılarıyla oluşan hava, kadını rahatlattı. Resimleri biraz daha net görmeye başladı. Bir birinden güzel renklerle oluşmuş ev, ağaç, deniz ve dağ manzaraları vardı. Adımlarını daha emin atıyor, ilerledikçe çekingenliğini de geride bırakıyordu.

Önünde durduğu ilk tabloda, bir gündoğumu resmedilmişti. İlkbaharın bütün izleri vardı. Güneş, rengi kızıldan sarıya doğru giden geniş yelpazesini açıyordu. Ağaç dallarına yeşilin tazeliği, otlara gece serinliğinin damlacıkları konmuştu. Uzaktaki evin bacasından tütmeye başlayan duman, içerideki uyanışı gösteriyordu. Belki huzurlu bir yaşamın, belki de sıkıntının, başarı ya da büyük bir kaybın öyküsünü anlatıyordu. Genç kadın, evde süre gelen bir mutluluk hayaliyle diğer tabloya bakmak için biraz ilerledi.

İç içe girmiş renkler; gri, mor, siyah, lacivert, karanlığı örtmek için bunların üzerlerine atılmış turuncu, sarı, kırmızı, pembe ve beyazlar. Bu kargaşanın içinde insan figürleri, yüzlerde tebessüm, kibir, eğlence, kimindeyse tasa ve yalnızlık vardı. Resme bakarken, koca sütunları, tavandan sarkan ışıltılı kristal avizeleri, en güzel renk ve desenlerdeki acem halılarıyla süslenmiş, muhteşem salonda düzenlenen baloyu gördü. Müziğin sesi, dans edenlerin adımlarıyla birlikte kulağına geliyor, konuşmalar kahkahalara karışıyordu.
Bir gölgenin ardında gördüğü sinsi bakışın pırıltısı, kadının gözünü kamaştırdı. Sonra gencecik bir yüz çıktı sahneye. Asil, zarif ve masum bir hali vardı. Başı bir süre bu karışık renklerin arasında döndü döndü. Kendini, eğlencenin içinde kaybetti. Ayıldığındaysa…

Karşısında boş bir çerçeve vardı. Biraz daha dikkatli baktığında bunun da resim olduğunu anladı. Kahverengi toprak ve uzakta, bir kısmı gömülü sütunlar vardı. Tabloya yaklaştı, seçmeye çalıştı. Ayakta dimdik duran insanlar. Geri çekildi. Çorak, ıssız olan bir yer ve burayı kuşatmaya gelen insanlar. Resim, karamsar ve soğuktu.

Vakit bir hayli ilerlemiş olmalıydı. Galeriye gelenler yavaş yavaş azalıyordu. Genç kadın, zamanı düşünmeyip, diğer tabloya geçti.

Güneş batmaya yakın, deniz bakır renkte, dalgalar beton iskelenin altından yakıcı bir ümitsizlikle akıyordu. Kızıla boyanmış gökyüzündeki siyah martılar, uzaklara giden geminin peşindeydi. İskelenin ucunda, yüzü denize dönük, esen rüzgârla saçları ve eteği savrulan bir kadın vardı. Giden geminin ardında öylece kalmıştı; ne onu geri döndürmeye ne de içinde olmaya artık imkân yoktu. Genç kadın bu tabloya baktığında bunları görmüştü.


Kadın sergiden çıkmak için kapıya yöneldiğinde, içeri girdiği zamanki gibi şimdi de neden dışarı çıktığını bilmiyordu. Adımları ağır, düşüncesi ne olacağını bilmez durumdaydı. Sergi çok güzel hazırlanmış, yağlı boya tablolar bin bir renk ve yaşamla boyanmıştı. Hepsi görülmeye değerdi. Dışarı çıktığında kendisini bekleyen araca istemese de bindi.


Herkes gitmiş, galeri kapanmıştı. Güvenlik görevlisi de son kez etrafı kontrol edip gidecekti. Yalnız tabloları aydınlatan şalterin dışında bütün elektriği kapattı. Anahtarları ve özel eşyalarını aldı. Tam çıkacakken resimleri aydınlatan apliklerden birinin yanmadığını gördü. Gidip kontrol etti. Ampul patlamıştı. Yenisiyle değiştirdi. Aydınlanan resme baktığında, kahverengi toprağı ve sıra sıra dizilmiş olan insanları gördü. En öndeyse, gündüz çarpıştığı kadın vardı.


Delikız

Fâni Dünya / Anonim

Birkaç arkadaş bir olup hava almak ve eğlenmek için dolaşmaya çıkmışlar. Köyün dışından geçen bir derenin kenarındaki patika yoldan giderlerken bakmışlar ki bir adam derenin akan köpüklü sularının tam ortasında arkasında bir sandık, kafasında fıçı çemberinden yapılmış bir takke, ortasında sallanan bir çanla, çangur çungur ayakta çalkalanıp duruyor. Kendi kendine de durmadan konuşuyor. Adamcağız aklını kaçırmış gâlibâ demişler. Hele bir bakalım deyip adama sokulmuşlar. İçlerinden biri:

“Merhaba hemşerim” demiş. Adam “Merhaba kardeşlik” diye cevap vermiş.

“Suyun içinde ne çalkalanıp duruyorsun öyle?”

“Bizim köyün imamı câminin kilimlerini temizletmek istiyordu da ver ben temizleyip getireyim dedim. Ayağımın altında kilimler var. Onları yıkıyorum. İmam buna karşılık çıkarıp bana üç-beş kuruş verirse, fânî dünyâda geçinir gideriz.”

“Eee peki, o kafandaki çan ne?”

“Çan mı? Haa… Şu gördüğünüz tarla Hacı Receb’in tarlasıdır. Bu sene oraya bakla ekti. Kargalar deşip deşip yiyorlar. Ben kilimleri yıkarken nasıl olsa sallanacağım, sallanınca da çan çalacak değil mi? Kargalar korkup kaçarsa, zararları az olur. Receb de buna karşılık bana bir çuval bakla verirse, şu fânî dünyâda yeriz geçiniriz.”

“Eee pekâlâ o sırtındaki sandık de?”

“O mu? Yayık.Bakkal Ahmed Efendi ineklerinin sütünden yayıkla yağ yapar. Ben nasıl olsa sallanıyorum, sen yayığı getir benim sırtıma bağla, yağ olunca getirip sana veririm dedim. Yağdan bir avuç da bana verirse, şu fânî dünyâ da biz de yer geçiniriz dedim de.”

“Çok güzel. O elinde ördüğün şey ne?”

“Bu mu? Kahyâ Ali Efendi’nin oğlu Erzurum’a askerliğe gitti. Çok soğuk olurmuş oralar. Kalın fanila ördürmek istedi. Benim de ellerim boş, getir bana örüvereyim dedim. Bunun için de bana birkaç kuruş verirse, fânî dünyâda geçimime bir ek olur diye düşündüm.”

“Hay Allah çok hoş yâhu, öyleyse kendi kendine ne konuşup duruyorsun öyle?”

“Yok canım, ben ne konuşacağım. Bizim muhtarın kızı sizlere ömür geçen hafta rahmetli oldu da. Âilesi ona bir Yâsin okutmak istedi. Benim de ağızım boş. Yâsîn de ezberimde. Ben okuyuvereyim dedim. Onu okuyordum. Ne yaparsın fânî dünyâ.”

Soruları soran adam hayretle gülmüş ve : “Bunların hepsi iyi ya, şu dünyâ bâkî olsaydı ne yapardın acaba”demiş

Dikkat! Unutkan mısınız?

Harvard Tıp Okulu Öğretim Üyesi Dr. Aoron P. Nelson, hafızayı güçlü tutmanın pek çok püf noktası olduğunu ifade ederek, temel kuralları şöyle sıralıyor:

"Hipertansiyonu ve kolesterol yüksekliği sorununu önleyin. Kalbiniz için kötü olanın beyniniz için de kötüdür. Alkolü bırakın. Alkol beyin hücrelerini tahrip etmektedir. İyi ve kaliteli uyku uyuyun. Kaliteli uyku beynin yeni öğrenilenleri pekiştirmesini sağlar. Öğrenilmiş bilgilerin pekiştirilmesinin uzun süreli belleğin en önemli desteği olduğu biliniyor. Stresinizi iyi yönetin. Ölçülü ve kontrollü stres dikkati yoğunlaştırmakta, odaklanmayı arttırmaktadır.

Kontrolsüz, uzun süreli ve aşırı stres ise dikkati sürdürme kapasitesini yok etmekte, unutkanlığı tetiklemekte, kortizol hormonunu yükselterek beynin bellek için önemli bölümlerinde hasar geliştirmektedir."

Yeni şeyler öğrenmenin unutkanlığı azalttığını kaydeden Nelson, "Her yeni bilgi ve beceri birer bellek egzersizidir. Yeni sporlar, hobiler, araştırma alanları, heyecanlı ve zevkli problemler, ezberlenen yeni şiirler ve yeni diller beyniniz için en güçlü vitaminlerdir. Tembelliği bırakın. Zihinsel faaliyetlerinizi sınırlamayın. Özellikle televizyon seyretmek gibi pasif faaliyetleri azaltın. Her gün egzersiz yapın. Günde 30-45 dakika, haftada en az 4 gün yürümeye çalışın. Özellikle yürümenin beyin sağlığı ve yeniden yapılanma sürecini olumlu yönde etkilediğini gösteren çok sayıda kanıt var. Kullandığınız ilaçları gözden geçirin. Beyni etkileyen ilaçları doktor önerisi olmadan kullanmayın. Vitaminlerden yararlanın. E ve C vitamini gibi antioksidan vitaminlerin, selenyum gibi serbest radikal avcısı minerallerin hücreleri oksitlenmekten koruyan güçlerinden faydalanabilirsiniz. Yeteri kadar B vitamini, özellikle B12 vitamini aldığınızdan emin olun. Dengeli bir beslenmenin de yaşlılıkta vitamin eksikliğine yol açabileceğini hatırlayın. Hayata bağlı kalın. Hayatınıza önem katan bağları sıkılaştırın. İyi sosyal ilişkileri olan yaşlılarda bellek fonksiyonları bozulmuyor. Sosyal ilişkiler bir taraftan zihinsel egzersizleri yoğunlaştırıyor, diğer taraftan çeşitli olayların ruhsal travmalarını hafifletmeye yardımcı oluyor" diye konuştu.

-Kırkambar-

Pratik Bilgiler:

Karnabaharın haşlama suyuna bir miktar süt katarsanız kar gibi beyaz olduğunu, hem de kötü kokmadığını farkedeceksiniz.

Ellerdeki sarımsak kokusunu çıkarmak için avucunuza biraz tuz alıp, hafifçe nemlendirdikten sonra iyice ovalayın. Sabunla da iyice yıkarsanız sarımsak kokusunun çıkmış olduğunu göreceksiniz. Hatta soğan ve balık kokusunun da.

Balık kokusunu tabaklardan, çatallardan, bıçaklardan çıkarmak hiç kolay olmaz.Balık kokusunu çıkarmak için yıkama suyunun içine bolca kahve telvesi atın. Telve balık kokusunu emecektir. Sonra bildiğiniz gibi bolca suyla durulayın.

Taze ceviz lekesini elden çıkarmak için, eller önce bir iki dakika kadar sirkeye batırılmış bir pamukla ovulur. Sonra da soğuk suyla ovulur ve yıkanır.

Teflon tavanızda oluşan lekeleri temizlemek için bir bardak suya iki çorba kaşığı karbonat ve yarım su bardağı sirke karıştırın. Bunu tavanızın içine dökün, 10 dakika kaynatın.

Değersiz olarak gördüğünüz limon kabuklarını güneşli bir yere koyup kurutursanız, özellikle isli ve yağlı mutfak eşyalarınızı ovarken şaşırtıcı sonuçlar alabilirsiniz.

Açılmakta direnen cam kavanozların altına sert bir şekilde vurursanız açılacaklardır.

Neden? Niçin? Nasıl?

Hapşırmak, genellikle vücudun hafifleşmesine, rahatlamasına, dinçleşmesine, bazı mikropların bu yolla vücuttan atılmasına ve sağlıklı olmasına vesile olmaktadır. Bu bir güzellik ve nimettir. Ama şu da var ki;
Çok şiddetli hapşırıldığında, kaburgalardan biri kırılabilir. Hapşırmayı engellemeye çalışmak, başdaki veya boyundaki damarlardan biri yırtılabilir ve ölünebilir. Hapşırdığın sırada gözlerini açık tutmaya çalışırsan, yerlerinden fırlayabilirler. Onun için hapşırdıktan sonra Allah’a hamd etmek gerekir.


Biliyor musunuz?


Elektrikli sandalye, bir diş hekimi tarafından icat edilmiştir.
Ortalama bir insanın hayatının iki yılı telefonda konuşarak geçmektedir.
Bir istiridye türü yüz yıldan daha uzun yaşayabilir.
Kan, insan vücudunda bir gün boyunca yaklaşık 19,000 km yol katetmektedir.
Zürafanın yüreği 11 kg`dan daha ağırdır.
Yunuslar bir gözleri açık uyurlar.
Kelebekler ayaklarıyla tat alırlar.

01 Nisan, 2009

Şehvar'ın 24. Sayısı

Çıktı:)

Büyük Ölüm / Gökhan Özcan

Endişeyle başlayan kederlere bağlanan çok zor birkaç gün geçirdik. Bütün umutların tükendiğini, Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarını kesin olarak kaybettiğimizi öğreninceye kadar millet olarak büyük ruh gelgitleri yaşadık. Ama takdir-i ilâhi böyle tecelli etti, tevekkülle karşılıyor, aramızdan ayrılanlar için dualar ediyoruz.

Her ölüm zordur geride kalanlar için, ama bu ölüm daha bir zor oldu. Bu birkaç gün içinde her kesimden insanın bu yaşananlardan samimi biçimde müteessir olduğunu gözledik. Sevilen bir insan, toplumumuz üzerinden iyi izler bırakmış bir liderdi Muhsin Yazıcıoğlu... Ölümünün ardından yediden yetmişe her insanımızın kedere garkolması biraz da bu yüzden. Siyasi hayatını, çilesini çektiği, bedelini ödediği bir zemin üstünde yükseltmiş, ama en çok düsürtlüğü, mertliği, doğruluğu ile kazanmıştı gönülleri. Oy verenler de seviyordu, takdir ediyordu onu, vermeyenler de... Duruşunu, tavrını, efendiliğini, adamlığını hiç bozmadı. Düz bir çizgide yürüdü, zor zamanlarda da o çizgiden ayrılmadı. Siyasetin bol zikzaklı yollarına hiç sapmadı, eğilip bükülmedi. Bu sebeple her zaman partisinin aldığı oy oranını aşan bir yeri oldu millet nezdinde.

1954 yılında başlayan ve yarım asrı biraz aşarak 55. yılında noktalanan bir hayat... Hemen her günü mücadeleyle geçmiş, muhteviyatı 55 yılı geçecek uzunlukta bir ömür... Bu ömrün hikayesini gazetelerden okuyacak, Muhsin Bey'in nicelikte kısa hayatının ibret dolu ayrıntılarını öğreneceksiniz mutlaka. Ben dolu dolu yaşanmış bu çileli hayatın beni en çok etkileyen, üzen, kahreden bir yanına değinmek istiyorum bu ayrıntıları geçerek. 12 Eylül sonrasında tam 7,5 yılını hapishanede geçirdi Muhsin Bey... 55 yıllık bir ömür için ne kadar büyük bir bedel! Bu yılların yirmili yaşların ikinci yarısını ve otuzlu yaşların başlarını alıp götürdüğünü unutmayalım. Bir insanın büyüme, tekamül etme, olgunlaşma yılları... Bu yılları hücrelerde, işkencelerde, koğuşlarda geçirdi Muhsin Bey! Ne için? Darbeciler öyle istediği için! Bu ülkenin bir nesli böyle telef edilmedi mi? O neslin sembol isimlerinden biri oldu Muhsin Bey! Sonra salıverdiler, bir suçu tespit edilemeden... İdealistleri yargılayan, darbecilere dokunamayan kahır yıllarında oldu bütün bunlar...

Muhsin Yazıcıoğlu'nun hayatı, bugün Ergenekon iddianamelerine burun kıvıranlar için bir ibret dersidir. Bu ülkeyi kendi tapulu malları zannedenlerin oynadıkları çılgın pokerin sokaktaki insana ödettiği acı bedelin hikâyesidir. Muhsin Bey başını dik tutanlardandı, yıkılmadı, bildiği yolda yürüdü. Ama yıkılanlar, yürümeye devam edemeyenler de oldu, hem de pek çok! Yaşanan toplumsal travma ne kadar büyük olursa olsun, Türkiye her seferinde yatağını yeniden buldu ve oradan akmaya devam etti. Ama geride kalanların acısı da bugün hala içimizi yakıyor.

Onur Öymen, "Yazıcıoğlu'nu yıllarca tek kişilik hücrede tutanların şimdi vicdan muhasebesi yapması lazım" diyor Muhsin Bey'in ardından. Onur Öymen'e "vicdan muhasebesi" kavramını hatırlatan bir ölüm büyük ölümdür, buna şüphe yok!

Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarına Allah'tan rahmet, ailesine, BBP camiasına ve milletimize başsağlığı diliyorum. Yenişafak Gazetesi

Namaz ve kötü işler... / Suavi Yazgıç

Sekülerleşmeye bağlı olarak “din” giderek “ten” sınırlarına hapsolan bir “meseleye” dönüşüyor. Buna bağlı olarak dinin günlük hayattaki birçok tezahürü kimi çevrelerce “külfet” kimilerince “tehdit” olarak algılanıyor. Namaz da bunlardan biri. Mesela bir köşe yazarımız Cuma vakti mescidin arkasına taşan müminleri “işgalci” güçler gibi değerlendirmişti yazısında. Öte yandan “sekülerleşme” sürecinin sebep olduğu kafa karışıklığı “namaz”la ilgili kanaatlerimizde de kimi zedelenmelere sebep oluyor. Bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen “namaz” gündemimizden çıkmış değil. Tam tersine namaza olan ilgi her geçen gün artıyor. Namazı anlatan kitaplar yayınlanıyor, platformlar kuruluyor.

Namaz’ın insanı koruduğu Ankebut Süresi 45. ayette açıklanır. Mealen “Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” Denir bu ayette. Konuyla ilgili bir de Mahmut Toptaş Hoca’nın ilginç bir anekdotu var. 1970’li yıllarda Fransa’ya gitmiş. Orada Fransız bir hanımın soruları üzerine Toptaş Hoca da, o Fransız hanıma Hamidullah Hoca’nın “İslâma Giriş” isimli eserinin Fransızca tercümesini vermiş. O hanım daha sonra Toptaş Hoca’ya gelerek Müslüman olmak istediğini; ancak bunun için bir şartının olduğunu söyler. Fransız bayanın şartı domuz etiyle ilgilidir. “Ben Müslüman olmak istiyorum; ancak domuz etini çok seviyorum. Verdiğiniz kitapta domuz etinin haram olduğu yazılıyor.” Toptaş Hoca da ona cevaben, “Sen Müslüman ol, domuzu sonra halledersin” der. Hanım Müslüman olup namaza başladıktan kısa bir zaman sonra, söz konusu hanım, hocaya “Ben artık domuz yemiyorum, mademki Rabbim emretmiş, ben de artık yemiyorum” demiş. Toptaş Hoca da bu durumu şu sözlerle değerlendirmiş: “Ben biliyordum ki Ankebut 45’te ‘Namaz kötü işlerden alıkoyar’ deniliyor. Ondan dolayı o hanıma ‘Önce sen Müslüman ol, sonra domuzu halledersin’ dedim. Çünkü ya namaz domuzu kovar, ya da domuz namazı kovardı, ikisi asla bir arada durmazdı ve durmadı da.”

Bir hadiste “Dinin direği” olarak tanımlanan namazı en güzel anlatan metinlerimizden biri Mızraklı İlmihal. Mızraklı İlmihali bize hatırlatan ve metnini kütüphanemize kazandıran İsmail Kara’ya olan vefa borcumuzu dile getirdikten sonra gelin sözü yüzyılların damıttığı metne bırakalım: “Ezan-ı Muhammedî okundukta İsrafil aleyhis’s-selâm Sûr’a üfürü(yor) deyü ve abdeste kalkarken kabrimden kalkıyorum deyü, camiye giderken mahşer yerine gidiyorum deyü, Müezzin kamet edip cemaat saf saf olurken, bu insanlar mahşer yerinde yüz yirmi saf olup, seksen safı bizim Peygamberimiz ve kırk safı sâir peygamberlerin ümmetleri olsa gerektir deyü, İmama uyduktan sonra imam Fatha-yı Şerifeyi okurken sağımda Cennet, solumda Cehennem, ensemde Azrail, karşımda Beytullah, önümde kabir, ayağımın altında Sırat, Acaba benim suâlim âsan (kolay) olur mu, ettiğim ibadet ahirette başıma taç ve yanıma yoldaş ve kabrimde çerağ olur mu? Yoksa kabul olmayıp eski bez gibi yüzüme vurulur mu deyü tefekkür etmek gerek.”

Bu tarifin üzerine söz söylemek, sözün güzelliğine hakaret belki de... Gelin biz de susalım ve tefekkür edelim. Milli Gazete

Bakırdan Tırnakları Vardı / A. Ali Ural

-Mancınığı görüyor musun? / - Evet ama hayli uzakta. / - Peki mancınığın başındakini? / - Evet ama kim olduğu anlaşılmıyor. / - Kim olduğunu bırak, ne yaptığını söyle! / - Mancınıkla bir şeyler savuruyor sağa sola. / - Düşmanıyla mı savaşıyor? / - Belki de. Ancak farklı yönlere gönderiyor taşları. Düşmanıyla savaşıyorsa dört yönden kuşatılmış olmalı! / - Taş mı? Nereden biliyorsun mancınıkta taş olduğunu! /- Ne atabilir ki böyle hedef belirlemeden. / - Sevaplarını!


Bakırdan tırnakları vardı. Nedenleri vardı konuşmak için. Bir kimse uzaklaşmaya görsün yanlarından. Taşlar uçuşurdu havada. Aynı yöne doğru, hedefi şaşırmadan. Bir poligondu yeryüzü. İç içe daireler herkesin sırtında. Bu yüzden yüze karşı saklanırdı silahlar. Toprağa değil tebessümlere gömülürdü. Ta ki gözden kaybolana kadar gölgeler. Meydanlar boşalana, cevaplar uzaklaşana kadar. Madem çıktılar savunma menzilinden. Kurun mancınıkları! En ağır kelimeleri yerleştirin içine. Dövün kalelerini dostlarınızın. Onurlarında gedikler açın. Ne kadar yaralarsanız o kadar iyileşeceksiniz. Ne kadar eğdirirseniz başlarını o kadar dik duracak başınız. Ne kadar iyi yüzerseniz derilerini o kadar parlayacak pullarınız. Hem düştüğü yerde kalmayacak sözleriniz. Fırlattığınız kelimelere yeni kelimeler ilave edecek halk. Edecek ki yergi kuleleri yükselsin! Yeni mancınıklar kurulsun aralarında. Yalan beşiklerinde büyütülsün kin. Onur kalesi düşsün. Adı anılmasın sevginin. Fakat anılsın adınız mancınıkların dibinde. Şölenlerle kutlansın, "Ne asil insansınız!".

Bakırdan tırnakları vardı. Gelmeyen bir davetli için, "Ağır bir kimsedir!" dedi. Dedi ve kalktı sofrasından erenler. Yazının tam burasında, yeryüzündeki tüm mancınıklar konuşmaya kulak kesildi:
- Neden terk ettin ziyafeti ey İbrahim Edhem! / - Bir konuk yüzünden! / - Adı ne bu konuğun! / - Gıybet! / - Pek tanıdık bir isim değil. / - Uzaklaşmak, gözden kaybolmak, gizli kalmak... / - Böyle mi tanımlıyor sözlükler. / - Kelime anlamı bu. / - Başka anlamı da mı var! / - Çekiştirme, yerme, kötüleme. Hoşlanmayacağı şekilde anma insanı. / - Ya gerçekse söylenenler! Ya ağıra satıyorsa davetli kendini! / - Ah, duymadınız mı Hz. Peygamber'den! Gerçekse gıybettir, gerçek değilse iftira!
İbrahim b. Edhem üç gün yemek yemedi o sofradan ayrıldıktan sonra. Kulaklarında Peygamber'in sesi: "Etini yediniz kardeşinizin!" Böyle seslenmişti insan onurunu müdafaa ederken. Kendisinden yiyecek isteyenlere, "Siz, Selman'ı katık ettiniz!" diye kükremişti. "Dişlerinizin arasında etini görüyorum onun!" Ah insan onuru ne kadar yüksek! İbn Ömer ne kadar haklı! Kâbe'ye bakıp, "Ne kadar kutsalsın, ne kadar yüce! Fakat Allah katında müminin kutsallığı senden daha yücedir!" diyor. "İyi ama..." Özrü yok saldırmanın insan onuruna. Seyretmesi bile yasak bu vahşi gösteriyi. Gıybet varsa, susturacaksın dili. Gücün yetmezse eğer, terk edeceksin meclisi. Dinî kusurlarını bile dile getirmen haram arkasından birinin.

Böyle söylüyor İhya'sı Gazâlî'nin. Yanında kimse yokken fısıldayacaksın elzemse uyarılması. Hem senin kusurların perde çekmeliydi kusurlarına başkalarının.
- İstisnası yok mu bu hükmün? / - Var lakin bin kere ölçmek gerekiyor mihenk taşında. / - Nasıl? / - Ar perdesini yırtanlar kendi eliyle. Övünenler günahlarıyla. Hak etmiyorlar bu zırhı. / - Onların ardından konuşulabilir mi? / - Gerçeği söylemek kaydıyla evet. İbn Teymiyye, günahkârlar hatta kâfirler için bile yalan haber yaymanın haram olduğunu söylüyor. / - Ne yüce bir adalet bu!

Bakırdan tırnakları vardı. Miraca çıktığında rastlamıştı Peygamber onlara. "Yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı. 'Bunlar kim ey Cebrâil?' diye sordum. 'Bunlar insanların etlerini yiyenler, insanların onuruna sözleriyle leke sürenlerdir.' dedi." Bakırdan tırnakları vardı ve yırtıcı hayvanlar gibi gizliyorlardı yüz yüzeyken insanlarla. Onlar bekleye dursun mancınıklarının yanında, Sâdi'den bir kıssa istesek anlatır mı? "Birkaç derviş halvet'e girmişlerdi. İçlerinden biri bir zavallının adını ortaya atıp çekiştirmeye başladı. Başka biri: 'Ey divane kılıklı dostum, dedi, hiç Frenklerle savaştın mı sen?', 'Hayatım boyunca dört duvarımdan dışarı çıkmadım.' diye cevapladı adam. Gerçek sözlü derviş: 'Bu kadar talihi ters adam görmedim. Kafir bile onun düşmanlığından emin oluyor da, dilinden Müslüman kurtulamıyor.' dedi."
-Mancınığı görüyor musun? - Evet ama hayli uzakta. - Peki mancınığın başındakini. - Evet ama kim olduğu anlaşılmıyor! - Tırnaklarına bak! Zaman Gazetesi

Bir Şeyler Olmuştu*

Vagonun penceresinden demiryolu geçidinde genç bir kadın gördüğünde tren daha birkaç kilometre ilerlemişti. (Yolumuz uzundu, on saat hiç bir yerde durmadan gittikten sonra çok uzaklardaki varış istasyonuna ulaşacaklardı.)**
*Dino Buzzati




Evet kesinlikle emindi, demiryolu geçidinde gördüğü kadın, şu anda karşısında oturuyordu. Sakin, dalgın bir hali vardı. Bir valizi ya da ona refakat eden arkadaşı yoktu. Bu uzun yolculukta acaba birbirimize arkadaşlık edebilir miyiz? diye düşündü. Kompartıman altı kişilikti ama gidilecek istikamete kadar mola olmadığından, diğer dört koltuk boş kalacaktı. Yine pencereden dışarı baktı. Alacakaranlıkta hızla geçtikleri ev, ağaç ve tarlaları seçmeye çalışırken, asıl yapmak istediği meşgulmüş gibi görünmekti, dahası fazlasıyla rahatsız olduğunu kadından ve kendinden saklamaktı.

Düşünmemeye çalışıyor ama engel de olamıyordu. Tren hiç durmamış, hatta yavaşlamamışken kadının trene nasıl binebildiğini anlayamıyordu. “Bir ara uyuklamış olabilir miyim?” diye düşündü. Sonra içinden “Ne saçma” derken yüzündeki ifadeyi kadının fark etmesinden de çekindi. Zihni açıktı ve hiç uykusu yoktu. Belki çok hızlı ilerlemedikleri bir an da yanından geçiyorlarken, kadın çevik bir hareketle atlayıvermişti. “Belki de geçitte gördüğüm başka biriydi” dedi. Bu sıkıntılı düşüncelerdeyken, kompartımanın kapısı açıldı. Adam, trene binmiş olan bir yolcunun gelmiş olmasını diliyordu. Ama içeri giren kondüktör “Bilet kontrol” dedi…

Hareket edeli bir ya da iki saat olmuştu. Tren yolculukları hoşuna giderdi ama bu sefer sıkılıyordu. Geriye yaslandı. Biraz uyumak istedi. Birden evi ve kedisi aklına geldi. Kedisine, eve dönene kadar idare edecek mamayı vermediğini hatırladı. Gözlerini açtı. Ayağa kalkıp kompartımandan dışarı çıktı. Koridorda biraz hava almak için ilerledi. Genç kadın da oradaydı. Pencereden esen rüzgâr saçlarını havalandırıyordu. İleride yüksek sesle konuşan birileri vardı. Kavga ediyor gibiydiler. Kadın, sanki gürültüden tedirgin olmuştu…

Kadında ve kulağına gelen seslerde olan zihni, eline bir şeyin değmesiyle, dalgınlığından irkilip toparlandı. Dönüp arkasına baktı. Saçları yana taralı, simsiyah iri gözlü, kahverengi ceketine hiç uymayan bir gömlek giymiş ve kendisine bakıp gülümseyen oğlan çocuğunu gördü. Çocuğun eline dokunmasıyla neden tedirgin olduğunu anlayamadı. Hissettiği elin, bir an kadına ait olduğunu düşünmüştü. “Ne aptalım” derken, yüzüne bakıp, gülüşüne karşılık bekleyen çocukla göz göze geldi.

Şaşkınlığını fark ettirmemek isterken, biraz telaşlıda olsa toparlanıp gülümsedi ve
-Merhaba, dedi. Çocuk, bu anı bekliyormuş gibi hemen konuşmaya başladı. “İlk kez trenle yolculuk ediyorum. Bu tren biraz daha hızlı gidemez mi? “Bilmem, sanırım en hızlı şekilde yol alıyor zaten” dedi genç adam. Hım, bana hızlı gidiyormuş gibi gelmiyor da.

Acelesi olduğu her halinden belli oluyordu. Konuşmaya devam etti.
-Annemsiz yaşadığım şehirden gidiyorum, Posof’a, annem orada, yetimhanede kalıyordum ben ama artık onunla kalmaya karar verdim.

Çocuğun böyle rahat konuşması hoşuna gitti. Onun gibi olmaya çalışarak
-Yalnız mısın sen? dedi.
-Evet, müdür bey beni trene bindirdi. Sen artık büyüdün bu kadar yolu kendin gidebilsin dedi. Ben de hiç korkmuyorum.
-Seni birinin gelip alması gerekmiyor muydu? Oradan çıkmana başka türlü izin verilmez ki.

Çocuğun hali biraz değişir gibi oldu ve oradan uzaklaşmak istedi. Genç adam, çocuğun yetimhaneden kaçtığını, şu anda da kaçak olduğunu düşündü. Onu rahatlatmak için “Ne zamandır görmüyorsun anneni?” dedi.
“Hiç hatırlamıyorum. Çok küçükken ayrılmışız sanırım.” Biraz sustu. Sanki söylemek istediği bir şeyler vardı. Ama sonra “Bilmiyorum” dedi. “Neden ayrıydınız?” “Bilmiyorum.”

Pencere önünde, dışarıda hızla akan görüntüleri izlerken, ikisi de farklı şeyler düşünüyorlardı. Biri, hiç tanımadığı ama çok özlediği kişiyi bir an önce görebilmek için hep daha ileriye bakarken, diğeri, gözünün önünde değişen manzarayı amaçsız bir şekilde izliyordu. Çocuk yine konuşmaya başladı.

-Müdür, bize, yabancılarla konuşmamamızı söylerdi. Ben onu dinlemedim. Sanırım kötü bir şey yaptım. Değil mi?
-Sanırım öyle, yabancılarla konuşman uygun olmayabilir.
- Trene binmeden önce de biriyle konuştum. Ama o kadın kendisi yanıma geldi. Yüzüme çok sıcak baktı. Bana bunu verdi. Elindeki zarfı adama uzatırken
-Hiçbir şey anlamadım. dedi. Adam kağıttaki yazıyı okudu “Onu hiç kimse beklemiyor.” yazıyordu.

Şaşırdı. Ne diyeceğini bilemedi. Pencereden esen rüzgar, ürpermesini daha da artırdı. O da bir şey anlamamıştı. Ellerini ceketinin cebine soktu. Cebinde bir zarf vardı. Çıkartı. Çocuğun pusulasına benziyordu. Açtı, okudu. “Onu siz bekleyin.” Ürpertisi, hummalı bir ateşe dönüştü. Göstermek istemediği telaşı, zihninden geçenlere ayak uyduruyor gibiydi. Aklında bir yığın şey vardı. Çocuk, meraklı ve neşeli gözlerle ona bakıyordu.

Tren hızla yol alıyor, yolun sonuna yaklaşıyorlardı. Pencereden bakıyorken, bir kadını ağaçlar arasında uzaklaşırken gördüğünü sandı.


Delikız

Ey Kavmim / Ahmet Altan

Ey kavmim...

Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacakmahvın.

Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın.
Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymazkendi ağıtını,
Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarınıve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına.
Tanrıya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa Kızıldeniz'i açsa önünde, sen o denizdengeçmezsin.



Ey kavmim...

Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin.

Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın.
Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı senpazarda satarsın.
Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler, senbaşka şeylere ağlarsın.
Gündüzleri Maria Magdalena'yi o…. diye taşlar,geceleri koynuna girmeye çabalarsın.
Zebur'u, Tevrat’ı, İncil’i, Kuran’ı bilirsin.
Hazreti Davud için üzülür ama Golyat'i tutarsın.



Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedinbeni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın.

Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri amaonları görmezsin.
Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın.
Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin.
Ve nefret edersin dilencilerden. Utancı bilir ama utanmazsın.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesinidinlersin sen.



Ey kavmim...

Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin.
Sana yapılmadıkça işkenceye karsı çıkmazsın.Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın.
Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağarayabir ağ örmezsin.
Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibitek başına melersin.
Hazreti Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranıalkışlarsın.
Muaviye'ye kızar ama ayaklanmazsın.
Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.



Ey kavmim...

Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin.
Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın.
Ama arkana baktığın için taş kesileceksin.
Ve sen kendine bile ağlamayacaksın.
Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin.
Musa önünde Kızıldeniz'i açsa o denizden geçemezsin.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.


Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiçdinlemezsin.


YENİ YÜZYIL GAZETESİ 1995

Hz. Ebu Bekr (radiyallahu anh)

Asıl adı :Abdullah
Künyesi :Ebu BekrLakabı sıddık ve Atik
Babasının adı :Osman, künyesi Ebu Kuhafe'dir
Annesinin adı elma, Ümmü'l-Hayr olarak tanınır.

Hz. Ebu Bekr (r.a), doğruluğu, ahlakı, iffeti ve yüksek şahsiyeti ile kavmi arasında sevilir ve sayılırdı.Hiç içki kullanmadı. Görüşlerine her zaman i'tibar edilir ve değerlendirilirdi.Kumaş tüccarı idi ve zengindi. Yardımı seven, eli cömerti alçak gönüllü ve mukaddesatına sahip birisiydi.Cahiliyye devrinde bile putlara tapmadı. Hanifti.

Hz. Peygamber O'nun hakkında şöyle buyurdu:

-"Dostluğu ve yardımı sebebiyle kendisine en çok minnettar olduğum arkadaşım Ebu Bekr'dir. Rabbimden başka bir dost edinsem Ebu Bekr'i dost edinirdim. O'nunla benim aramda İslamiyet kardeşliği ve sevgisi vardır. Mescidin evime bakan bütün kapıları kapansın, yalnız Ebu Bekr'in kapısı açık kalsın."

Resulullah (s.a.v) Efendimiz buyurdu ki:
-"Ebu Bekir, arkadaşım ve mağara dostumdur. Dost edinecekseniz, Ebu Bekir'i dost edininiz."

Ebu Bekr (r.a.):
*Resulullah'a (s.a.v) ilk teslim olanlardan,
*Resulullah'ı (s.a.v) Mi'rac dönüşü ilk tasdik edenlerden,
*Resulullah'ın (s.a.v) Hicret'inde dostu ve yol arkadaşı,
*Resulullah'ın (s.a.v) bütün savaşlarında silah arkadaşı,
*Resulullah'ın (s.a.v) kayınpederi,
*Resulullah'ın (s.a.v) arkasında namaz kıldığı kişi,
*Resulullah'ın (s.a.v) mağara arkadaşı ve gizli zikri talim ettiği kişi,
*Resulullah (s.a.v), Refik'ul-a'la'ya kavuşması yakınlaştığı zaman Hz. Ebu Bekr'inki hariç, Mesci-i Nebevi'ye açılan bütün kapıları kapattırmıştı.

Ebu Bekir (r.a):
*Dünyada iken Cennetle müjdelenen kişidir. (Leyl Süresi 14-18)
*İlk halifedir ve halifeliğinin ilk hutbesinde şunları söylemiştir:
*"Ey Müslümanlar! Sizin en hayırlınız olmadığım halde sizi irade etmek üzere seçildim. İyilik, yaparsam, bana yardım ediniz; kötülük yaparsam, beni doğrultunuz. Doğruluk, emanet; yalancılık da hıyanettir. Sizin yanınızda zayıf olanlar, haklarını alıp kendilerine verene kadar benim yanımda güçlüdürler. Yanınızda güçlü olanlar da, Allah'ın izniyle onlar üzerinde ki hakkı alıncaya kadar, yanımda güçsüzdürler. Hangi İslam toplumu Allah yolunda cihadı terk ederse, Allah ona zillet ve aşağılık verir. Hangi Müslüman toplum arasında fuhuş yayılırsa, Allah onlara vereceği bela ve cezayı umumileştirmiştir. Allah'a ve Resulu'ne itaat ettiğim müddetçe, bana itaat edin! Şayet ben, Allah'a ve Resulu'ne isyan edersem, artık bana itaat etme göreviniz yoktur.

İLGİNÇ!!!

İlginç,

İnsan eğer ki 10 lirayı sadaka verecek olsa bu miktarı çok bulur ama 10 lira ile mağazadan birşey almaya gitse alacak birşey bulamaz…







İlginç,

Bir futbol maçının uzaması insanın hoşuna gider ama Cuma namazında hutbenin birkaç dakika uzaması hiç de hoşuna gitmez…




















İlginç,

İnsan 10 dakika zikir edecek olsa bu zamanı çok bulur ama bir film veya maç olsa bir buçuk saatlik zaman onun için hemen geçiverir…



















İlginç,

İnsan camide bir saat ibadet ederek vakit geçirecek olsa onun için zaman geçmek bilmez ama televizyona bakarken zaman onun için çabucak geçer…


-Kırkambar-

Pratik Bilgiler:

Ütünün sararttığı çamaşırın sararan kısmını nemlendirin. Üstüne mısır nişastası serpin. Sonra, bir bez aracılığıyla, nemli kısmı ütü ile kurutun. Leke yok olur.

Kadife kaplı koltukların kadifeleri sirkeli suyla silinirse parlar.

Lavabonuzdan gelen kötü kokuyu gidermek için içine bir avuç kaya tuzu atın. Koku yok olacaktır.

İçinde yağ beklemiş şişeleri temizlemek için şişenin içerisine sirke ile parça halinde kaya tuzu atmalı ve iyice sallamalı. Bol su ile çalkaladıktan sonra şişeler ilk hali gibi olur.

Meyve suları örtünün üstüne dökülür dökülmez tuz serpin .Yıkadığınız zaman tertemiz olacaktır.

Limon kolonyası kullanarak oluşan çay lekesini çıkarabilirsiniz.

Halınız yağ lekesi olmuşsa karbonatla bunu temizleyebilirsiniz.Yağın üstüne bol karbonat döküp, biraz ovmak yeter, kuruduktan sonra iyice fırçalayın. Lekenin yok olduğunu göreceksiniz.

İçinde yumurta kaynattığınız su mineral bakımından oldukça zengin olduğu için soğuduktan sonra bitkilerinizi sulayabilirsiniz.

Tıkanan lavabolarınızı kaynar sodalı su ile açabilirsiniz. Tıkalı yere döküp bir müddet bekleyin.




Neden? Niçin? Nasıl?

Atletler niçin saat yönünün aksine koşuyor?Sağ elini kullanan insanlar, ayakla yapılan hareketlerde de, sağ bacaklarını öncelikle kullanırlar. Bu nedenle de sağ bacakları daha güçlüdür. Sola kavis çizerek koştuklarında, sağ ayak dışarıda kalır. Özellikle kısa mesafe koşularında, pistin köşelerinde koşucular hafif içe meylederek koştukları için sağ ayağa daha çok yük biner ve koşucu bu kuvvetli ayağı ile sola doğru daha rahat koşar. İnsanların çoğu sağ ellerini kullanırlar. Erkeklerin sadece yüzde 5'i, kadınların ise yüzde 3'ü solaktır. Çoğunluğun rahatı düşünüldüğü için de atletler pistte saat yönünün aksi yönde koşarlar. Tabii bu durumda ve özellikle 400 metre koşularında solakların şansı biraz azalmış oluyor.




Biliyor musunuz?

İmparator türündeki penguenler -44 derecelik soğuklara dayanabilir.
Kalbimiz günde ortalama 100.000 kez çarpar.
Bir sineğin hızı saatte 8 km`dir.
Güneş ısı verdikçe küçülür.
Kangurular geri geri yürüyemezler.
İnsan vücudundaki en güçlü kas dildir.

23 Ocak, 2009

Filistin Gazze Özel Sayısı

Seçilmiş olduğunu mu düşünüyorsun? Asil, soylu, zengin… Aslında haksız da değilsin bir açıdan. Eski ataların seçilmişlerdendi. Aklını, kalbini ve ruhunu kullanmasını iyi bilenlerden. Sen hiç ilgilenmedin bu tür şeylerle. Belki dinledin ama anlamadın. Bilerek hep işin tersini yaptın. En kötü alışkanlığın da sözünde durmamandı. Ciltler dolusu kitaba gerek yoktu. Yalnız bir tanesi yeterdi. Sen onu hiç okumadın. Okusanda belki değişmeyecektin.

Neden bunu yapıyorsun? Kendi içinde yaşadığın çatışmayı senden güçsüz, sana göre aşağılık olan insanlara zulüm ederek, çözmeye çalışıyorsun. Gökyüzündeki yıldızları, attığın bombalardan hiçbir zaman ayıramayan çocukları bilmedin. Babaların ve annelerin, çöllerde esen kum fırtınaları gibi olan çığlıklarının sesini hiç duymadın. Bir avuç toprak için, binlerce, milyonlarca, milyarlarca fazlasını attırdın çaresiz insanların üzerine.

Paran, pulun sözüm ona asaletin, seninle mi kalacak sanıyorsun. İlk başta yanıldığın gibi yine yanılıyorsun.

Delikız





<><><><><><>









BU BEBEĞİ HATIRLA




Bu bebek bir israil keskin nişancısı tarafından öldürüldü. Tetiğe basmadan önce hedefini nasıl ortaladığına dikkat edin. Johnson&Johnson gibi şirketler İsrail savaş makinelerinin katliyamlarını sürdürmesini sağlıyorlar. İsrail 50.kuruluş yıldönümünde, Johnson& Johnson’ı
israil’in en büyük ödülü olan 50. yıl ödülüyle ödüllendirdi. Johnson&Johnson İsrail ekonomisi güçlendirmeye halen devam ediyor.

Dualarımız da mı Yok! / Gökhan Özcan

Gecenin bir yarısı... Ülke TV'de İsrail ordusunun Gazze'de başlattığı kara saldırısıyla ilgili özel yayını endişeyle izliyorum. Sefer Turan, bölgede bulunan ve ulaşılabilir durumda bulunan herkesi canlı telefon bağlantısıyla yayına alıyor, karanlığa gömülmüş Gazze sokaklarında neler yaşandığını soruyor. Hepsi vakur, kararlı, inançlı... Hiç de feryat figan bir durum yok. Sadece dua istiyorlar. Sonra gündüz çekilmiş bir video giriyor; bir adam yıkıntılar üzerinde ezan okuyor. Akla gelebilecek her türlü zorluğun hayatı tehdit ettiği bu uzak şehirde, Filistin'in asla yenilgiye uğratılamayan iradesi sanki hep bir ağızdan Allah'ın büyüklüğünü haykırıyor. Bölgeden yayın yapabilen tek TV kanalı olan El Aksa, alt yazı geçerek izleyenleri Gazze'deki direnişçilere dua etmeye, Kur'an okumaya ve tekbir getirmeye çağırıyor.

Dua, Kur'an, tekbir... İşte silahlarımız... İşte kalplerimizi hiç değilse buğzetmeye ayarlayacak şuur... Bunu yapmalıyız. Hak edilmemiş öfkelerimizle yazıklanıp duracağımıza yerimizden kalkmalı, güzel bir abdest almalı dualar etmeliyiz. Sanki bombalar kendi çocuklarımızın başı üstünde uçuşmaktaymış gibi, hayatı tehlikede olan kendi kardeşimiz, annemiz, babamız, ailemizmiş gibi en içimizden dualar etmeliyiz. Zalimin ve mazlumun hükmünü beyan eden ayetlerle ruhlarımızın tarafını seçmeliyiz. Tekbirlerle kâdir-i mutlak olana teslimiyetimizi tekrar etmeliyiz. Buna ateş altındaki Filistinli yiğitlerden çok, bizim ihtiyacımız var.
İşte çaresizliğimize çare...

İşte kalplerimize ümit... İşte karanlığımıza kandil... Bu defa yılgınlığa kapılmayalım, kuru öfkelerle acziyetimizi örtme kolaycılığına tevessül etmeyelim ya da televizyon karşısında donup kalmayalım.

Filistin'in savaşla yoğrulan insanları bizim ne yapamayacağımızı gayet iyi biliyorlar. Gidip bu savaşta omuzdaşları olmayacağımızı biliyorlar. Bizden yapabileceğimiz bir şey istiyorlar: Dua! Kur'an! Tekbir!

Savaşların silah gücüyle, bomba marifetiyle, kirli stratejiyle kazanılmadığının çok örneği yaşandı bu çağda. Savaşları eninde sonunda haklı olanlar kazanıyor. Maneviyat önemli, ruh bereketi önemli, Allah'ın yardımı önemli... Gazze de kurtulacak bir gün, Filistin'de, bu belli... Dualarımızla ezik benliklerimizi de ekleyebiliriz belki bu zafer kervanına...

Yaşadığımız zamanın kahredici bir özelliği var, bir başlarsak konuşmaya, doğruyu teferruatta kaybediyoruz. O zaman yanılmaz söze, eğrilmez doğruya sımsıkı yapışmalı... Zamanın ağırlığından arınmanın yolu bu... Allah'a sığınmak; kendi adımıza, zulme uğrayanlar adına, her
şeye rağmen bizi sevmeye devam eden kardeşlerimiz adına...

Bir vesile olsun diye yazıyorum bu yazıyı, lütfen okuyanlar Filistin'de imanlı direnişlerini sürdüren Filistin'in yiğit halkı için dua etsinler, ne kadarına güçleri yetiyorsa Kur'an okusunlar... Kalplerini zorlukla imtihan edilen kardeşlerinin kalplerinin yanına koysunlar. Taraflarını dualarıyla seçsinler. Mazlumların asaletinden kendi ruhlarına birer avuç serinlik taşısınlar.

Gecenin bir yarısı onların çağrısını duydum, sizlere iletiyorum.

Yenişafak Gazetesi

Seyirci Kalan Yok!!!

SEYİRCİ KALAN YOK!!! (Ne acı ki hepimiz zulme destek olduk.)

“Zulme seyirci kalmak, zalime doğruda destek anlamını taşır.”

Dünya halkları, ya zalimin yanında ya da karşısında olabilirler. Seyirci kalan yoktur!!!

Dünya halklarının, Filistin ve Irak’taki katliamlara seyirci kaldığı söyleniyor. Tıpkı geçmişte, Afganistan, Bosna, Keşmir ve Cezayir’de olduğu gibi…

bu görüntünün karşısında hangi bahane bizi masum yapar!!!

Yoksa dünya halkları, ellerinden bir şey gelmediğini düşünerek, gerçekten seyirci kaldığını mı düşünüyor?

Ne komik!...

Oysa; zulüm ateşini yangına çeviren bizdik. Zalimin eline en güçlü silahları yine biz verdik.

Biz, çocukların acımasızca öldürülmesine, sıcak yuvaların yıkılmasına, annelerin gökleri parçalayan feryatlarına seyirci kalmadık. Aksine zalimlere bunları yapması için her gün destek olduk.

Dünya artık yangın yeri…

Koltuklarımıza kurulup, televizyonlarımızdan her gün insanların katledilmesini izlemek ve garip bir hüzne kapılarak “elimizden bir şey gelmiyor” yalanın arkasına sığınmak, bir sahtekarlık ve onursuzluktur!!!

Dik durmalı, İsrail, ABD, İngiltere ve işbirlikçilerini protesto etmeli, mali kaynaklarını desteklemekten vazgeçmeliyiz!

Boykota destek olmadığımız her gün dünyaya bir katilin gözleriyle baktığımızı düşünmeli; sevdiklerimize her dokunduğumuzda, ellerimizin mazlumların kanlarına bulaşmış olduğunu asla unutmamalıyız. kuzha

www.boykot-israil.org

ey yahudi / Sezai Karakoç

Nihayet Mescid-i Aksa’yı da yaktın ey yahudi
Asırlardır insanlığın ruhunu yaktığın gibi ey yahudi
Aya çıkarak göğe çıktığını sandın ey yahudi
Göğe çıktığına inanır inanmaz
Büyük Peygamberin göğe çıktığı yeri yaktın ey yahudi
Mescid-i Aksa’yı yaktın ey yahudi
Daha doğrusu yaktığını sandın ey yahudi
Senin yaktığın gökteki Mescid-i Aksanın ancak
gölgesidir ey yahudi
Senin yaktığın Mescid-i Aksanın ruhu değil,
Taş, toprak ve ağaçtan işaretidir ey yahudi
Ölüler gibi donmuş bizlere de
Belki Mescid-in ateşinden bir köz düşer de
Buzlarımız çözülür ey yahudi
Sen vaktiyle peygamberlere ihanet ettiğin gibi
Şimdi de
Onların en büyüğünün miraca çıkış noktasına
Göğe yükseliş noktasına ihanet ettin
Sen asıl kendi kurtuluşuna ihanet ettin
Mescid-i Aksanın ruhu yakılmaz
Yakılan ancak taş ve topraktır
Sen asıl kendini yaktın ey yahudi

Sen ancak kendi ruhunu ateşe attın
Cehennemleştirdin kendini ey yahudi

Kudüs’ü aldıktan sonra
Gazze’de yapmadığın işkence kalmadıktan sonra
Demek Mescid-i Aksayı da yaktın ey yahudi
Utanmazlığını en son uca çıkardın
Tanrıdan çekinmediğini
İnançsızlığını
Kara yürekliliğini
Zulüm aşkını
Bir kere daha ilan ettin

Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde çekeceksin
ey yahudi
Sen kutsal Kudüs’ün ruhuna ihanet ettin
Peygamberlerin dediği bir kere daha olacaktır.
Sana haber verilen cezalar bir kere daha gelecektir
başına
Sen Süleyman Peygamberin ruhunu incittin ey yahudi
Davut Peygamberin ruhunu sarstın ey yahudi
Zebur’a ihanet ettin ey yahudi
Tevrat’ın ve Zebur’un
Musa’nın Davut’un Süleyman’ın
Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin
Gelmesini bekledikleri
Geleceğini haber verdikleri
Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin
Evrene, insana, yere, göre ışık saçan
Büyük Peygamberin ayak bastığı yere
İmam olup bütün peygamberlere
Namaz kıldırdığı yere
İhanet ettin, aklınca hakaret ettin ey yahudi
Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde
çekeceksin ey yahudi
Büyük Peygamberin haber verdiği gibi
Sen cezanı çekerken
En vahşi taşların arkasına saklansan bile
Taşlar olduğun yeri haber verecek
Çünkü sen taşı bile yakacak kadar kinlisin ey yahudi
Sana hiç bir zarar vermemiş bir ümmet için
Sıkıştığın her sefer seni kurtaran
Seni koruyan
Acımasından ötürü senin kendisine sığınmanı
kabul eden
Kerim, cömert, mert bir ümmet için
İnsanlığın son ümidi bir ümmet için
En büyük kini duymaktasın
O fakir de olsa uludur
O mazlumdur
Sen onun ululuğunu ve mazlumluğunu, hakikat
taşıyıcılığını kıskanıyorsun ey yahudi
Bir gün gelecek azgınlığın sona erecektir
Kutsal Kudüs kurtulacak
Mescid-i Aksayı bu ümmet altından ve zebercetten ve yakuttan
Yeniden yapabilecek bir kudrete erecektir
O gün Tanrının azabı senin için şiddetli olacaktır
Biz istesek bile seni ondan kurtaramayacağız ey yahudi
Bize bu yapılanı yapan sen değilsin
Biz kendi cezamızı çekiyoruz
Sen de bir gün kendi cezanı çekeceksin ey yahudi
Sana yeryüzü lanet edecektir
Sana gökyüzü lanet edecektir ey yahudi
En kısa zamanda tövbe yolunu tutmazsan ey yahudi

Diriliş Sayı 1 Yıl 1969

Kabe İmamı Şeyh Ahmed Bin Ali El Acmi'nin Filistin İçin Yaptığı Dua

Allah’ım ümmetimizi gaflet uykusundan uyandır.
Onları ölüm uykusundan dirilt.
Allah’ım onların liderlerini ve yöneticilerini ıslah et.
Allah’ım onların ellerini hak üzere tut.
Onların kalplerine Senin korkunu ver.
Onların kalplerinden kâfirlerin korkularını çıkart.
Onların kalplerine imanı yerleştir.
Allah’ım onların işlerini ıslah et.
Allah’ım onları İslam’la izzetlendir.
Ve İslam’ı onlarla izzetlendir.
Allah’ım cihadı onlarla zenginleştir.

Ey alemlerin Rabbi.
İzzet Senindir.
Allah’ım dinimizi izzetlendir.
Dönüş Sanadır.
Allah’ım bize ulemamızı bereketlendir.
Bizi onların ilmi ile faydalandır.
Onların basiretlerini aç.
Onların derecelerini yücelt.
Allah’ım onlara bize karşı hakkı söylet.
Dinine yardım et.
Onlar kınayıcının kınamasından korkmasınlar.

Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi Selahaddin gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ömer gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ebubekir gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Osman gibi izzetli kıl.
Allah’ım bizi Ali gibi izzetli kıl.

Ey âlemlerin Rabbi.
Allah’ım İslam’ı yeryüzünün her yerine hâkim kıl.
Dininin sancağını yücelt.
Kâfirlerin bayrağını alçalt.
Allah’ım kâfirleri rezil et.
Allah’ım muhakkak ki onlar Senin dinine düşmandırlar
ve Senin dostlarını öldürüyorlar.
Onlara büyük bir lanet ile lanet et.
Allah’ım hain devleti Sana şikâyet ediyorum.
Allah’ım onların liderlerini Sana şikâyet ediyorum.
Allah’ım onlar azdılar ve kibirlendiler.
Kardeşlerimizi katlettiler.
Kız kardeşlerimize kötülük yaptılar.
Çocuklarımıza şer bulaştırdılar.
Bizlere Mescid-i Aksayı men ettiler.

Allah’ım onları Sana havale ediyorum.
Allah’ım domuzları ve maymunları Sana havale ediyorum.
Allah’ım bize şaşılacak kudretini göster.
Allah’ım Mescid-i Haramda ve Mescid-i Nebevide nasıl namaz kılıyor isek
Bizleri Mescid-i Aksada da iki rekat namazla rızıklandır.
Yahudilere rağmen bunu bize nasib et.

Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım kitabını yaşamayı nasip et.
Allah’ım kardeşlerimize yeryüzünün her yerinde yardım et.
Cihad bayrağını yücelt.
Dinini zenginleştir.
İzzet Senindir

Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi Filistin’de bir araya topla.

Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bizi ateşten koru.

Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım Sen şüphesiz Celal’in ile yakın semaya inersin.
Ve “İsteyen var mı? Ona vereyim.” dersin.
“Affedilmeyi isteyen var mı?Affedeyim.” dersin.
Allah’ım bütün günahlarımızdan Sana istiğfar ediyoruz.
Allah’ım Sana tövbe üzere öz veriyoruz.
Allah’ım Sana istikamet üzere söz veriyoruz.
Allah’ım Sana ihlas üzere söz veriyoruz.

Ey alemlerin sahibi.
Allah’ım Senden rızanı ve cennetin istiyoruz.
Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım kitabımızı bize sağımızdan vererek bizi rahatlat.

Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım Senin nurlu yüzünle bizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmanı isteriz.
Senin nurlu yüzüne bakarak rızıklanmayı isteriz.

Ey alemlerin Rabbi.
Ey yaratan Allah’ım ey alemlerin sahibi.
Ey göğün ve yerin Rabbi ve onlara merhamet eden Allah.
Eğer Sen bize azap edersen buna güç yettirensin.
Eğer Sen bize merhamet edersen, şüphesiz Sen mağfiret edicisin.

Ey alemlerin Rabbi.
Allah’ım bu duamıza icabet ancak Sendendir.
Sen izzetlisin ve her türlü noksan sıfattan münezzehsin.
Bütün Nebilere selam olsun.
Hamd alemlerin Rabbine.
Ya Rab duamıza icabet et. (Amin)

KIRKAMBAR

ODTÜ'de 'doları boykot' çağrısı

Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) öğretim elemanları, Irak savaşı nedeniyle ABD'yi protesto etmek için "ABD Doları'nı ve mallarını boykot" çağrısında bulundu.
ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği'nden yapılan açıklamada, ABD'nin Irak'a saldırısı nedeniyle bütün dünyada ABD mallarını ve doları boykot etme önerisi yayıldığı kaydedildi.

Açıklamada, şöyle denildi:
"ABD ekonomisi doların dünyada merkez bankalarında rezerv para, dünya ticaretinde ödeme aracı ve bizim gibi ülkelerde tasarruf aracı olarak kullanılmasından büyük maddi menfaat (yılda 400 milyar dolar) kazanmaktadır. ABD ekonomisine destek vermeyelim."

AA

Tüm insanlığa çağrı :

İsrail ürünlerini protesto edelim. Bu markaların bazı ürünleri Türkiye'de bulunuyor ve bu ürünlerin hepsi gelirlerinin büyük kısmını İsrail'e gönderiyor. İsrail'in ise hangi amaçlar için kullandığını hepimiz biliyoruz. Yapılanları paramızla finanse etmeyelim."
coca cola, mcdonald’s, nestle, danone, maggi, loreal, natıonal geographıc kanal, marks spencer, carrefour, marlboro, neskafe ve company ürünleri.

Basit Hesap!

Günde bir paket Amerika sigarası (philip morris) tüketen bir kimse her ay 4.5 tl. x 30 = 135 tl. x 12 = her yıl 1.620 tl. amerikan şirketlerine kazandırmakta.
Peki hayatımızda kaç kez ve ne kadar amerikan ve İsrail saldırısına uğramış bir ülke halkına yardım ettik?

(İŞLENMİŞ) SU GİBİ AZİZ OL (Kİ), SÖMÜRENİN ÇOK OLSUN
coca cola familyasından damıtılmış su: Turkuaz

www.boykot-israil.org

06 Ocak, 2009

Şehvar'ın 22. sayısı

Lütfen Dikkat:koka kola yazısını yansımalı olarak ters
çevirdiğinizde arapça bir yazı teşkil etmektedir ve böylece haşa “Muhammed yok Mekke yok” yazısı oluşmaktadır.

Benim Adım Filistin

Benim adım Filistin.
Adı tüm meydanlara yazılan Filistin.
Adı beni saran ve kuşatan Filistin.
Ruhumun en derinliklerine işleyen Filistin.
Topraklarının beni, benimde onu tanıdığım Filistin.
Onu değil beni parçalayın dediğim vatanım!
Geçmişten beni her an çağıran Selahattin...
Beni, binlerce esiri ve mahkumuyla;Her zaman yardıma çağıran Mescid-i aksa.
Ey Aksa ümmetin ilk kıblesi...
Siyonistleri kahreden edanla paramparça et...
Siyonistlerin ruhunu söndüren akşam,Gökyüzünü Filistin bayrağıyla donat...
Filistinim... Filistinim... Filistinim...
www.umutfm.com/izle.php?id=11625
Tıklayın ve lütfen bu küçük kızı samimiyetini izleyin.



Koka kola iç Filistinli Katlet


İçerdiği maddeleri tepkilere rağmen ısrarla gizli tutan Coca Cola’nın İsrail’in en büyük destekçilerinden biri olduğunu biliyor muydunuz? Gazze’de yüzlerce Filistinli’yi katleden, camileri, okulları ve evleri yerle bir eden İsrail’in en büyük finans kaynağı Coca Cola firması. İçerisinde türlü maddeler bulunan Coca Cola’yı her içtiğinizde, aynı zamanda İsrail ordusuna bomba teminatı sağlıyorsunuz.


Coca Cola’nın yaptığı reklamlardan birinde aynen şöyle deniliyor: Coca Cola iç, İsrail’i destekle. Amerikan ürünlerini destekleyerek, İsrail’e destek verin.’
Belçika’da, Sağlık Bakanlığı’nın bu ürünü içenlerde ciddi zehirlenmeler görüldüğünü ve bu içeceğin içerdiği maddeler nedeniyle alyuvarların eridiğini, dolayısıyla kansızlık meydana geldiğini bildirdiği Coca Cola, elde ettiği kârının yüzde 50’sini de İsrail ordusuna aktarıyor.

Lütfen biraz daha duyarlı olalım ve kardeşlerimiz için elimizden gelen gayreti gösterelim.
israil ile kurulan her türlü ilişki verilen her türlü destek bir kardeşlik suçudur. Böyle bir suça iştirak etmeyelim.“Bütün müminler kardeştir...” (hucurat/10)

Ey Kavmim / Mustafa İslamoğlu

Ey Kavmim!

Dünden bugüne hâl-i pür melaline dön de bir bak. Düşmanlarının putuna tapıyorsun, ama bunun farkında bile değilsin.
İsrailoğulları da öyle yapmıştı. Firavun'un zulmünden kurtulunca, gerçek kurtarıcılarını çabuk unuttular. Musa Tur'a, Rabbinin mesajını almaya gittiğinde, ellerindeki altın gümüş takılardan bir heykel yapıp tapmaya koyuldular. Bu taptıkları buzağı heykeli, kimin tanrısıydı biliyor musun? Kendi özgürlüklerine ve hayatlarına kasteden Firavun'un. Yani düşmanlarının.
Kendi peygamberlerini taşlayan, linç eden, çarmıha geren İsrailoğulları gibi, iyilerini taşlıyorsun Ey kavmim! İçindeki iyiliği taşladığını, onu katlettiğini bilmeden yapıyorsun bunu. Seni aydınlatmak için yanan her ışığı, bir kova su alıp söndürmek için koşuyorsun. "Yangın var!" diyenlerin ardınca gidiyorsun. Bilmiyorsun ki ışığı söndürmek için seğirtenler, senin imanını kundaklayanların ta kendisidirler.

Ey kavmim!

Tıpkı, kendi peygamberlerine "Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz oturup burada sizi bekliyoruz" diyen İsrailoğulları gibisin. Özgürlük uğruna bedel ödemeye yanaşmıyorsun. Sözleşmene ihanet ediyorsun. Men ve Selva'yı önünde bulsan, "Hani bunun soğanı sarımsağı?" diyorsun. Soğanı, sarımsağı özgürlüğe tercih ediyorsun. Hakikatin ardınca değil, atalarının ardınca gidiyorsun. Ölülerin için ölüyor, fakat dirilerini ellerinle öldürüyorsun.

Ey kavmim!

İsa'nın diliyle "badanalı kabirlere benziyorsun". Dışardan alımlı-çalımlı görünmeye çabalıyorsun, fakat için leş gibi kokuyor. Paraya ve korkuya iman ediyorsun. Efendilerin seni para ve korkuyla güdüyor. O efendiler ki, onlar senin eserindir. Bu halinle sen, celladını doğuran talihsiz analara benziyorsun. Suçu savunuyor, suçluyu koruyor, mağduru tekmeliyorsun. Zalimi yüceltiyor, mazlumu eziyorsun. Değerlerini pazarlıyor, kimliğinden utanıyorsun.

Ey kavmim!

Tufanın kokusu geliyor, fakat sen gemileri ve gemicileri taşlıyorsun. İbrahim'e su taşıyanları suçluyor, Nemrud'a odun taşıyanları alkışlıyorsun. Asiye'ye "asi", Hacer'e "kaçak", Meryem'e "günahkar" gözüyle bakıyorsun. Hüseyin'e "zavallı", Zeyneb'e "hesap bilmez" gözüyle bakıyorsun. Eğer Lady Godiwa işgalciler tarafından senin şehirlerinde çırılçıplak soyulup dolaştırılsaydı, hep birlikte kapı altından seyredecekmiş gibi duruyorsun. Jean Darck'ın ateşini tutuşturmak için sıraya giriyorsun. Söyle ey kavmim, içinde kaç Mata Hari barındırıyorsun?

Ey kavmim!

Nuh Kavmi'ni unutma! Âd ve Semud kavimlerini unutma! Sodom ve Gomore'yi unutma! Karun'u unutma!

Ey kavmim!

Safını seç. Anlamdan yana mısın, anlamsızlıktan yana mı? Sevaptan yana mısın, günahtan yana mı? Adem'den yana mısın, İblis'ten yana mı? Habil'den yana mısın, Kabil'den yana mı? İbrahim'den yana mısın, Nemrut'tan yana mı? Musa'dan yana mısın, Firavun'dan yana mı?
Güce tapma ey kavmim! Zalimini öz ellerinle besleme! Korkuya boyun eğme ey kavmim! Zillet halkasını ellerinle boğazına geçirme! Sana fiyat biçenlerin ödediğine aldanma ey kavmim! Sana değer biçenlerin yüreğine sığın.

Unutma ki kulun gücünün bittiği yerde Allah'ın yardımı başlar.İçindeki iyileri gözet! Onları içinden çıkardığın eşkıyalara rüşvet verme! Toplumsal değişimin baharı geldiğinde kullanacağın bir maya bulunsun. Ona gözün gibi bak. Yüreğinde bir inci gibi sakla zamanın afetlerinden, kendi afetlerinden. Ağla ey kavim! Anla ey kavmim.

Tesettür Emrinin Neresindeyiz? / 2 Tuba Öztürk

4- Başörtüsü Aşırı süslü, şeffaf, göz alıcı renkte ve yaldızlı başörtüsü: Örtünmenin hedefi "dikkat çekmemek" olduğu halde, bu tür başörtüler dikkatleri üzerine toplamaktadır. Şeffaf olanlar, içini göstererek hadislere açık bir muhalefet teşkil etmektedir.Boynu ve -baştan arkaya kayarak- saçı tam örtmeyen başörtüsü: Yalnız çene altından veya enseden bir düğüm atılınca, boyun açık kalmakta ve âyette geçen "başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar." emri terk edilmektedir. Altına tülbent takılmayan ve sağlam bağlanmayan başörtüleri de saçın bir bölümünü açıkta bırakmakta ve Rabbimizin emri ihlâl edilmiş olmaktadır.Pardesü ve elbisenin içinde bırakılmak veya ense üzerinde düğümlenerek sıktırılmak suretiyle, saçın şeklini ortaya çıkaran başörtüsü: Hadislerde geçen "deve hörgücü" tabirine benzeyen bu şekiller, dikkat çekici olarak örtünmenin amacını tehlikeye düşürmektedir.

5. Çoraplar İnce, dantelli, desenli veya şeffaf çoraplar, pardesünün altında kalan kısımları tesettür ölçüsünün dışında bırakmaktadır. Tesettür, tenin görünmemesini amaçlarken ince çorap tesettür sağlamamakta ve Rabbimizin emrine uyulmamış olunmaktadır.

6- Bazı aksesuar ve teferruat hataları Nakışlı eşarp altı alın süsleri, aşırı süslü, dikkat çekici, uzun topuklu ve yüksek tabanlı ayakkabılar. Parlak renkli gösterişli çantalar,tıbbî zorunluluğu olmayan süslü güneş gözlükleri, aşırı parfüm ve cazibeli makyaj, sandalet tipi dikkat çekici ayakkabılar,gurur ve kibre sebep olacak markalı giysiler...

Günümüz insanı bir çok dış tesirin hücumu altındadır. Medya, çevre ve nefsinin taarruzları karşısında, sağlam bir kalb yapısı bulunmayan müslümanın, inandığı değerlerinin yara alması kaçınılmazdır. Kalbde başlayan bu hastalıklar daha sonra dışına da tesir ederek "ne yapalım, zaman bunu gerektiriyor, Allah affeder" aldatmacasına insanları sığındırmakta ve İslâm"ın emirlerini ihlal ettirmektedir.

Her geçen yıl tesettür husûsunda zaafların arttığına şahit olmaktayız. Yıllar önce hiç rastlamadığımız veya bu bir tesettür şekli diyemeyeceğimiz elbiseler, şimdilerde bizlere gayet normal gelmektedir. Yarım pardesüler, ince çoraplar, boyundan bağlanmış sıkı başörtüler, önü açık pardesüler…vb. her sene yeni icatlar karşımıza çıkmaktadır. Bunlarda en büyük mes"uliyet, defileler düzenleyerek tesettür giyimine ticârî noktadan yaklaşan bazı büyük mağazalar ve bunları giyerek emsâl olan hanımlardır.

Diğer tarafta bütün bunlara bakarak, İslam"ın tesettür emrini, yalnızca şekil ve renkten ibaret olarak anlayıp uygulamak da yanlıştır. Zira İslâm genel ölçüleri belirlemekle birlikte, bunun tatbikâtını o genel ölçüleri ihmal etmemek şartıyla, iklim, kültür ve insanların tercihlerine bırakılmıştır.

Bu sebeple tarih boyunca değişen çeşitli makul kültürlerin ve coğrafî şartların o toplumların kıyafetlerine yansıması çok tabiîdir. Farklı model ve renkler ve soğuk-sıcak iklimlere göre muhtelif tercihler insanlar tarafından seçilebilir. Ancak, bütün bunlarda asıl olan, daha önce de belirttiğimiz gibi, Rabbimizin sınırlarının titizlikle korunmasıdır. Bu hususta, Rabbimizin hudutlarına gereken dikkat gösterildikten sonra, pek çok farklı renk ve şekilde tesettür tarzı tercih edilebilir.

Şu da unutulmamalıdır ki, insanın güzelliği dışından ziyâde, ruh güzelliği iledir. Neticede dış güzellik, birgün yok olacak; ama hayâ, imân ve takvâ güzelliği ebediyyen bizimle kalacaktır. Bu yüzden sadece dış güzelliğe ihtimam göstererek, iç güzelliğimizi ihmal etmememiz lazımdır. Evlenirken bile Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, "Kadın dört şeyi için nikahlanır: Malı, güzelliği, soyu ve dini için. Sen dindar olanını tercih et..." buyurarak, bize asıl güzelliğimizin merkezini işaret etmişlerdir. Rabbimiz de yarın kıyâmette bizlere dış güzelliğimizden değil, dinimizi ne ölçüde yaşayıp yaşayamadığımız hususunda, hesaba çekecektir.
Tabii ki, temiz ve uyumlu şekilde giyinmek şiârımız olacaktır. Bu, zaten dinimizin de emridir. Ama bir Müslüman, bir çok işinde olması gerektiği gibi orta yolu kaybetmemelidir. Dinimizin emirlerini çiğnemek pahasına "gösterişli" giyinerek, dikkat çekme yanlışlığına düşmemelidir. Bizi gören insanlar, bizde İslam"ı görmeli ve takdir etmelidirler.

Kur"ân-ı Kerîm"de Allâh"ın sınırlarını koruyan, iffetine dikkat eden kadınların, âhirette daha güzeliyle mükafatlandırılacağı ifade edilmektedir. Âyetlerde mümin kadına birer nîmet ve mükafat olarak, cennette atlastan işlenmiş elbiseler, ipekler, inci, altın ve gümüş ziynetlerden bahsedilmektedir. Rabbimiz cennetteki bu nimetleri, sâliha mümin kadınlara vâat etmektedir.

Kadınlarla İlgili Birkaç Mesele

Bunların yanında aslında daha tafsîlatlı bir şekilde ele alınması gereken birkaç önemli hususa da temas etmek faydalı olacaktır: İslam"ın rûhuna ters bazı fiiller, bizim âhiretimizi ziyana uğratmaktadır.
Mesela:
* Tesettürlü bir hanımın "erkekler arasında" sekreter vb. olarak, İslam"a uygun olmayan işlerde çalışması,
* Yanında mahremi bulunmayan bir hanımın, yalnız başına uzun seyahatlere çıkması,
* Mahremi olmayan müslüman âilelerin aynı masada beraberce yemek yemeleri, aynı odada sohbet etmeleri,
* Dindar genç evlilerin, sokaklarda, ancak ev ortamında dolaşılabilecek görünümde gezmeleri,
* Tesettürlü bir hanımın toplum içinde sigara içmesi, Rabbimiz hepimizi emrine itaat eden, üç günlük dünyanın fânî zevklerine aldanmayan, bu âlemdeki fânîlerin iltifatlarına kanmayıp, rızasını kazanan ve ebedî olarak cennet elbiseleri ile mükafatlanan kullarından eylesin.
Âmin…

Şeytan Diyor ki: Müsait değilim, ayrıntıya girmeyin/ Hüseyin Akın

Şeytanı uzaklarda aramayın, o gözünüzün önünde bulunup da göremediğiniz şeyde saklıdır. Ya şişenin dibindedir, ya da sabahın ezana yakın vaktinde tepenizden aşağıya boca edilmeye hazır şerbetin içerisinde.

Tahtını öyle bir yere kurar ki siz orada bir şeytanlık olacağına hiç ihtimal vermezsiniz. Ara sıra bulunduğu yerden ruhunuza bir takım esintiler fısıldamadan edemez. Hemen bu fısıltıları nefsinizin anlayacağı dile tercüme eder, bir adım daha ötesi “şeytan diyor ki” girizgâhıyla bir anda kendinizi onun mesaj memuru olarak bulursunuz.

Şeytanın en kullanışlı kamuflajıdır ayrıntı. Önünde bir lahza beklemeksizin “adam sen de” diyerek aldırışsız geçtiğimiz her ayrıntıya dâhildir. Ayrıntı yok sayıcıları için bir şeyin fenalığı o şeyin görünürlüğü ile doğru orantılıdır.

Küçük olan her şey mekânı ve konumu ne olursa olsun önemsiz ve hükümsüzdür onlar için. Gömlekteki leke ile kalpteki leke arasında hiçbir fark yoktur.

“Bir keresinden, bir damlasından bir şey olmaz” kabilinden sözlere sığınanlar şeytanın fındıkkabuğunu doldurmayan meseleler içerine döşek serip yuva yaptığını bilmeyenlerdir.

Bir sinek bir ampule pislese ne olur mantığıyla hareket ettiklerinden önlerini görme imkânları yoktur. Ne zaman ki ampul pislikten ışığı dışarıya göstermez olur, başlarına gelenin bir öngörüsüzlükten kaynaklandığını o zaman fark ederler. Artık ne önlerini görebilirler ne de arkalarını.

Ayrıntı güzelin ve güzelliğin sessizice büyüdüğü bakir alandır. Kabuktan öze inmeyenler bu alanı hep Vandalların ve barbarların talanına terk ederler.

Şeytan herkesten evvel kokuyu alarak kabukla öz arasına girer. Zahidin attığı taştan her defasında şeytandan çok, ayrıntı yumağına dolanmış güzellik nasibini alır. Ama bu kez etrafı sarıldı şeytanın, hiçbir yere kaçamaz.

Lamure dergisi dört sayıdır ayrıntıda saklanan şeytanı semtine yaklaştırmıyor. Üstelik dergi sadece şeytanı kovmakla kalmamış, kendine ait olmayan mekânlarda dolaşmaması için şeytanın bacağını da kırmış.

Bir şeyi ilk bakışta fark edip görebilmenin güzelliğini yaşamak isteyenlere önce “besmele”yi hatırlatalım: Şeytan acaba niçin taşlanmıştır?

Hak ile batılın, doğru ile eğrinin, güzel ile çirkinin arasına girip manzarayı kapattığı, mesafeyi daralttığı için!

Ona gizlice minnet duygusu besleyelim diye hiçbir zaman evimizi elimizden almaz şeytan, ama anahtarı vermeye yaklaşmaz. Acaba hangisi ayrıntı; koskoca ev mi, küçücük anahtar mı? Anahtar şeytanın elinde olduktan sonra ev sizin olsa neye yarar!

Bedenimizin yanında bir görülmez cevher olan ruhumuzun durumu da aynen böyledir. Bedeninizi öne çıkarıp ruhunuzu detay kabul ettiğiniz vakit şeytan ruhunuza kolayca gizlenerek bedeninizi dilediği gibi yönlendirecektir.

Zavallı insan, yıllar yılı kaybettiği mutluluğu yanlış adreslerde arar durur, oysaki sahici mutluluklar hep işe yaramaz deyip peşine düşmediğimiz, unutmaya terk ettiğimiz ayrıntılarda saklıdır.

Büyük meselelerin adamı olabilmek için dünyanın tükenmez devasa işlerinin peşine düşmek bir insana zaten oyalamaca olarak yetip artar, şeytanın artı bir müdahalesine hiç gerek yoktur.

Ne zaman ki kubbeden habbeye dönüş yapar kelebeğin kanadındaki desenden, karıncanın ağzındaki saman çöpüne ilgilenir hale gelirsiniz, işte o zaman şeytan kendi toprakları işgal edilmişçesine harekete geçer.

Şeytan tam anlamıyla manipülatif bir varlıktır. Söze konar, düşünceye sürünür, duyguya karışır, harekete geçer. Bütün bunları yaparken titrek bir dal ucundaymış gibi davranır. Gören bir kere, bir kere daha bakıp “şeytan bunun neresinde” demekten kendini almaz. Oysa çoktan sazın telinden dudağın ucuna doğru yol almıştır. Bundan sonraki yolculuğu kendine uygun bir vasıta bulup kalbe intikal etmektir.

Yaşadığım hayat bana hiçbir şeye “ayrıntı” deyip geçmemeyi öğretti.
Böylelikle hem şeytanın yatağını bozup bacağını kırmış oldum, hem de böylelikle şeytana ayakkabı gerekmediğinden ona pabucunu ters giydirmeye hazırlanan onlarca kişi bu sayede işsiz kalmış oldu. Milligazete

Faili / Ne Meçhul Cinayet - Senai Demirci

Bir cinayet işlendi. Katil kesin olarak biliniyor. Öldürülen ortalıkta görünmüyor. Öldüren öldürdüğünün farkında değil. Öldürülen öldürüldüğünü bilmiyor. Cinayet kesin. Faili meçhul değil. Failine meçhuldü cinayet.

Bir cinayet işlendi. Katil özellikle kurbanının uzakta olduğu zamanı kolladı. Cinayet işlendiğinde kurban çok uzaklardaydı. Öyle olması gerekti, yoksa cinayet işlenemezdi. Olay mahallinde ceset bulunamadı. Bir ceset hiç olmadı. Failine meçhul değil sadece. Kurbanına da meçhuldü cinayet.

Bir cinayet işlendi Gizli saklı olmadı cinayet. Tanıkların toplanması gerekiyordu önce. Yoksa, cinayet işlemeye değmezdi. Tanıklar da cinayete katıldı. Cinayet tanıkların gözü önünde işlendi. Sadece öldürülene gizli saklı kaldı. Tanığın sanık kadar suçlu olduğu bir cinayetti. Tanıklarıyla meşruydu cinayet.

Bir cinayet işlendi. Katil kurbanı seviyordu. Aralarında hiç husumet olmadı. Düşman değillerdi. Kardeş biliyorlardı birbirlerini. Sevdiği için öldürdü. Cinayetin tanıkları da kardeş biliyordu kurbanı. Sevdikleri için katıldılar cinayete. Öldüren niye öldürdüğünü bilmiyor. Öldürülen niye öldürüldüğünün farkında değil. Sebebi meçhuldü cinayetin.

Bir cinayet işlendi. Katil elini kolunu sallayarak dolaşıyor. Katledilen yaşıyor. Ölen yok gibi. Öldüren de yok. Şikayetçi yok. Aranan yok. Polis peşinde değil katilin. Savcılar dikkate almıyor cinayeti. Yargılanmıyor failler. Vicdanlara meçhuldü cinayet.

Bir cinayet işlendi.Katil pişman değil. Severek öldürüyor. Öldürdüğüne seviniyor. Öldürülen de sevildiğini biliyor. Sevildiği için öldürülmeye razı oluyor. Katil defalarca öldürüyor. Maktul defalarca öldürülüyor. Öldüren öldürdüğüne doymuyor. Öldürülen öldürüldüğünü duymuyor. Kulaklara meçhuldü cinayet.

Bir cinayet işlendi. Suç aleti bulunamadı. Kesici delici bir şeye rastlanmadı. Hiç silah patlamadı. Ne kan izi kaldı ne barut kokusu. Katil, nefesiyle bıçakladı kurbanını. Hiç kan akıtmadı. Kurban dille damakla vuruldu. Teninde tek bir çizik olmadı. Gözlere meçhuldü cinayet. Bir cinayet işlendi. Katil yargılanmadı, ayıplanmadı, suçlanmadı. Maktule acıyan olmadı. Ağlanmadı. Güle oynaya dolaştı dostları arasında. Asıl ölen katil oldu. Maktul hayatta kaldı. Cinayet süsü verilmiş bir intihardı. Kınayanlara meçhuldü cinayet.

Bir cinayet işlendi. Katil her cinayetten sonra sevindi, belki de sevildi. Seçtiği kurban en sevdiğiydi. Sevdiğini söylediğini seve seve öldürdüğünü herkese söyledi. Pişman olmayı beklemeden, bir başka cinayete daha yöneldi. Seve seve seri katil olmayı kabul etti. Kurbanlarının sayısı arttıkça itibarını artırdığını sandı. Alkışlandı. yüceltildi. El üstünde tutuldu. Cürmünü açık ettikçe, aklandı. Sırdaşlara bile meçhuldü cinayet. Cinayetin tek sebebi kardeş olmak. Düşmanlarını öldüremiyorsun bu cinayette. Birbirlerini sevenler fail ve kurban oluyor. Hasımların fail olması ya da kurban seçilmesi mümkün değil. Dostların ve kardeşlerin gıybeti yapılır ancak. Kardeşini öldürmek için uzaklaşmasını bekliyorsun. Onun hiç duymadığı bir köşede, ona hiç duyurmayacak tanıkların huzurunda işliyorsun cinayeti. Kardeşini öldürmeyi, hem de tanık kardeşlerini de seve seve suç ortağı edecek kadar planlı bir şekilde öldürmeyi seçtiğin halde, canını yakmak istemiyorsun. Dişlerini geçirirken etine, sözlerinin keskin ucunu batırırken göğsüne, nefesinle yırtarken tenini, karşı koymasını, bağırıp çağırmasını arzu etmiyorsun. Olabildiğince sessiz gerçekleşiyor cinayet. O kadar ki bu sessizlik; kardeşin kendi etini dişlediğini hissetmiyor bile, bedenini yağmaladığını asla bilmiyor. Öldürüyorsun ama öldürdüğün kardeşin bundan haberdar olmuyor. Kınanmıyorsun. Ayıplanmıyorsun. Aranmıyorsun.

Gıyabında, yani yokluğunu kollayarak, yani işitmediğinden emin olduğunda, kendisine bildirilmeyeceğini garanti bildiğinde, kardeşin hakkında söylediğin doğru şeyler, kardeşini öldürüp cesedini dişlemiş gibi iğrenç bir cinayet. Cinayetine ortak ettiğin diğer kardeşlerinle birlikte, hayalini hep birlikte önünüze koyuyorsunuz gıybetini ettiğin kardeşinin. Yüzü orada hayâlen ama sen "yüzü olsa söylerdim!" kalkanıyla ayıplanmaktan korunarak kardeşinin ayıplarını bir bir sayıyorsun. Bir ölü gibi, yüzü var ama tepki vermiyor sana kardeşin. Yüzünü hep birlikte hatırlıyorsunuz; ağzı var, dili var, yanağı var, gözleri var, elleri var hayalinizde. Ama sen "yüzüne de söyledim" diyerek, sakladığı ayıplarını, gizlediği kusurlarını, pişmanlık duyduğu/duyacağı günahlarını bir bir ortaya döküyorsun.

Ne itiraz ediyor sana diliyle ne gözleriyle sitem yolluyor ne de etini oradan buradan kopardığınız halde elini kaldırıyor. Aslında, bir kardeşinizin gıybetini birlikte ettiğiniz kardeşlerine de "Siz de beni bir ölü gibi dişleyebilirsiniz yokluğumda..." diye mesaj veriyorsun. Kendini de öldürüyorsun; bilmeden. Aslında, bir kardeşinin gıybetini birlikte ettiğiniz diğer kardeşlerine "Yokluğunuzda ben de sizi bir ölü gibi dilim damağım arasına alıp ayıplarınızı sayarak dişleyebilirim" diye tehditler gönderiyorsun. Yeni kurbanlar buluyorsun kendine; bilmeden. Yeni yeni kurban oluyorsun sonraki cinayetlere.

"İçinizden ölü kardeşinin etini dişlemekten hoşlanan biri çıkar mı hiç?" [Hucurat, 12] Hiç yakışır mı bize? "İğrendiniz değil mi?" [Hucurat, 12] İğrendim mi?Bir iğrençlik kendisiyle iğrenebilen vicdanlar arıyor kendine... www.senaidemirci.net

MUTLULUK

MUTLULUK
Sorunsuz bir yaşam değil,
Onlarla başa çıkabilme yeteneği demektir...

Evini bir parti sonrası temizlemek için saatlerce uğraşıyorsan
Birçok arkadaşın var demektir.

Faturalarını ödeyebiliyorsan
Bir işin var demektir.

Pantolonun biraz sıkıyorsa
Aç kalmıyorsun demektir.

Gölgen seni izliyorsa
Güneş ışığını görüyorsun demektir.

Otobüsten indiğin yerden işyerine yolu uzun buluyorsan
Yürüyebiliyorsun demektir.

Hükümet hakkında eleştiri yapabiliyorsan
Konuşma özgürlüğün var demektir.

Yanındaki adamın sesinden rahatsız oluyorsan
Duyuyorsun demektir.

Camları silmen , çatıyı onarman gerekiyorsa
Bir evde yaşıyorsun demektir.

Doğalgaz faturan yüklü geliyorsa
Isınıyorsun demektir.

Yığınla yıkanacak ve ütülenecek çamaşırların varsa
Yığınla giyeceğin var demektir.

Çalar saatin sabahın köründe çaldığını duyduysan
Yaşıyorsun demektir.

Akşamları kendini yorgun hissediyor ve bacakların ağrıyorsa
O gün üretici olmuşsun demektir.

VE TÜM BUNLARIN FARKINA VARABİLİYORSAN!
MUTLUSUN DEMEKTİR.

KIRKAMBAR

Starbucks’ın Değerli Müslüman Müşterileri (!)

Dünya çapında 90.000’in üzerinde çalışanı, 9.700 tane mağaza ve haftalık 33 milyon müşteri hacmiyle Starbucks firmasına yıllık 6.4 milyar dolar kar ettirdiğiniz için ne kadar sevinseniz azdır. İçtiğiniz her bir fincan (latte ve macchiato) ABD ve İsrail arasındaki bozulmaz dostluğa ve yakın ittifakına katkıda bulunmaktadır. Bu dostluğun bir nişanesi olarak firma yetkilisine verilen, “50 yıllık İsrail Siyonist Dostu Ödülü” bu yönden siz Müslümanlar için çok derin manalar ifade etmelidir. Bu ödül, İsrail’in uzun yıllar, halkla ilişkiler ve ticari firmalarla olan bağlarını güçlendirmek ve onları teşvik etmek için kullandığı bir ödüldür.

Orta Doğuda devam eden çatışmanın arkasındaki esas sebep olan anti semitizmin (yahudi düşmanlığı), küresel yükselişine karşı, sizin starbucksa verdiğiniz desteğinizle; savaşın İsrail tarafını haklı çıkartmak için yalan ve yanlı haberlerin üretimini üstlenen "honestreporting.com" websitesinin sponsoru olan Aish HaTorah’a yardımları kesintisiz devam etmektedir.
Starbucks’ın değerli Müslüman müşterileri, sayenizde Müslümanların güya terörist saldırılarına karşı, israil halkını korumaya yardım etmek için heryıl gerekli olan yüzlerce milyon doları temin etmeye muktedir olabiliyorlar. ABD devletinin her yıl verdiği 5 milyar dolar, Anti semitist Müslüman terörizmi(!)’ne karşı masum israil halkını korumak için gerekli silah, bulldozer ve güvenlik duvarları örmek için yeterli olmadığından, sizler, tamamlayamadıkları ihtiyaçları Starbucks içerek sağlıyorsunuz.

Daha geniş perspektiften bakmak gerekirse, Starbucks teröre karşı açılan savaşta (war on terror) Amerikan hükümetine destek olmak için, bir tane mağazasını tamamiyle bağışlamıştır. Bu savaş, Starbucks’a göre yahudi eyaleti olarak anılan İsrail’in idame ettirilmesinde hayati önem taşımaktadır.

Starbucks’ın değerli Müslüman müşterileri, Starbucks Coffee, Amerika'da her yıl 27 Haziran'da düzenlenen homoseksüeller festivalini (Gay Pride Parade) destekleyenlerin de başında geliyor. Starbucks Coffee'nin Washington Müdürü Heywood McGuffy, şirketin bu tavrını savunarak "Biz, çalışanlarımızı ve müşterilerimizi ilgilendiren her şeyi desteklemekle yükümlüyüz" dedi. Son festivalde, Starbucks Coffee çalışanlarından 75 homoseksüel, üzerlerinde homoseksüelliği ifade eden gökkuşağı renkleri ve Starbucks Coffee arması bulunan t-shirtlerle festivale katılanlara bedava kahve dağıttılar. www.gıdaraporu.com